Ana Sayfa Blog Sayfa 4398

[Son Dakika] Amasya’da deprem

Amasya’da 4.3 richter şiddetinde deprem meydana geldi.

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden alınan bilgiye göre, saat 23.50’de merkez üssü Amasya’nın Taşova ilçesi olan 4.3 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi.

Depremin, yerin 20 kilometre altında meydana geldiği belirtildi.

(Yeşil Gazete)

Şaka mı? Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın resmi web sitesinde çevre kanunu yok…-Dr. Nuran Talu

0


Bilirsiniz, e-devlet alanındaki gelişmelerin de etkisiyle Türkiye’de merkezi, yerel/bölgesel tüm devlet kurumlarının kapsamlı resmi web siteleri oluştu. Bu siteler bürokratların, akademisyenlerin, öğrencilerin, öğretmenlerin, sivil toplum kuruluşlarının, iş camiasının vb, kamu kuruluşlarının politikalarını ve faaliyetlerini takip edecekleri son derece güncel kaynaklar.

‘Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’ olarak, bugünlerde TBMM Genel Kurulu’nda yasalaşma sırası gelen ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’nın bu haliyle çıkmaması için hummalı bir çalışma içerisindeyiz.  Bu Tasarının Çevre Kanunu ile bağını değerlendirmek amacıyla çalışmalarımızı yaparken, Çevre Kanunu’nun en son ve güvenilir resmi metnini (Kanun birkaç kez değişikliğe uğradı) bulacağımıza emin olduğumuz web sitesine, “Çevre” ve Şehircilik Bakanlığının resmi sitesine başvurduk. Bir de ne görelim,sitede Sayın Bakanın ve bürokratlarının uygulama yaparken başvurması gereken 95 kanun sıralanmış, listede Hazineye ait taşınmaz malların değerlendirilmesi, kamu ihaleleri, arsa ofisi, kıyılar ve imarla vb. ilgili kanunlar var ama aralarında “Çevre Kanunu” yok. Çok yeni yasalaştı, siteye koyulmasını bekleyelim desek, adım gibi eminim çünkü o yıllarda çevre bürokratıydım, 2872 sayılı Çevre Kanunu 1983 yılında çıkarıldı, yani tam 30 yıllık.

Sakın kimse maddi hata olmuş diye bir minik özrün arkasına sığınmasın? Gerçi bugünün kamu yetkilileri özür dilemeyi de zülden sayarlar, çünkü onlar her şeyin en iyisini bilirler ve yaparlar, özre hacet yoktur. Sayın Bakana defalardır söylüyoruz, ünvanınızın başındaki “çevre” kelimesini atın diye, zaten kanununu tanımadığınız bir mesele bu,  üstelik diğer sorumluluklarınızı da kolay yerine getirebilirsiniz “çevre”yi tanımazsanız…

Hatırlayalım 2011 yazında Genel Seçimlerin hemen ardından, doğa korumaya çok önem verdiğimizden olacak çevre ile ilgili bir değil, iki Bakanlık kurdu siyasi karar vericilerimiz bu ülkede. Biri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, diğeri de Orman ve Su İşleri Bakanlığı.

Diyelim ki, Çevre ve Şehircilik Bakanı Sayın Erdoğan Bayraktar haklı, “Benim işim başımdan aşkın, ‘TOKİ’cilik, pardon ‘şehirci’lik çok zor, üstelik Sayın Başbakan bana tüm ülkeyi dönüştürme görevi verdi, öbür Bakanımız, Orman ve Su İşleri Bakanı, Sayın Veysel Eroğlu Çevre Kanunu’nu sitesine koysun, o uygulasın” dedi. Ama bakıyoruz Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın da resmi web sitesinde Çevre Kanunu yok. Ne oldu bu Kanuna, yüce amacına, tavizsiz ilkelerine acaba?

Çevre Kanunun amacı; Türkiye’de bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamak. Çevrenin korunmasına, iyileştirilmesine ve kirliliğinin önlenmesine ilişkin 10 da temel ilke var bu Kanunda. Biz ‘Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’ olarak en çok “Yapılacak ekonomik faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisi sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilir” ilkesi (Çevre Kanunu, Madde 3/d) ile ilgiliyiz. Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’nda yumuşak karnımız bu. Tabiat Tasarısının, yatırımların karşısına çıkan ‘koruma alanları engeli’ni aşmak için düzenlendiğini ve ülkenin doğal kaynaklarının ticarileşmesine fırsat verdiğini görüyorken; Önemli Doğa Alanlarımızı; Milli Parklarımızı, Tabiatı Koruma Alanlarımızı, Tabiat Parklarımızı, Tabiat Anıtlarımızı, Yaban Hayatımızı, Ormanlarımızı, Doğal Sitlerimizi, Özel Çevre Koruma Bölgelerimizi, Sulak Alanlarımızı, Biyosfer Rezervlerimizi, Dünya Mirası Alanlarımızı vb. korumak için her kanundan, her karardan medet umuyoruz. Bu ülkede doğanın korunmasını istiyorsak en başta feyiz alacağımız Kanun Çevre Kanunu değil mi? Zaten onun için araştırma listemizin en başına Çevre Kanunu’nu koymuştuk. Meğer yokmuş…

Dr. Nuran Talu- www.cevreciyiz.com

[Özel Haber]”Yenilenebilir olmayana temiz denmez!”

0

Enerjinin “patronları” Yeşil Gazete‘ye konuştu: “Yenilenebilir olmayan enerjiye temiz diyemeyiz”

 

İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Kulübü  tarafından düzenlenen “Temiz Enerji Günleri”nin bu yıl üçüncüsü gerçekleştiriliyor.

Yenilenebilir enerjide yerli üretim, enerji verimliliği ve enerjide depolama, enerji politikaları başlıklarıyla enerji sektöründeki son gelişmelerin öğrenci akademisyen ve sektörden kişilerle tartışıldığı panel, 6-7 Mart tarihlerinde İTÜ Ayazağa Yerleşkesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde yapılıyor.

Venezuela halkı Chavez için sokaklarda

0

Hayatını kaybeden Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’e son kez veda etmek isteyen yüzbinlerce Venezuelalı, Caracas sokaklarını doldurdu.

Chavez’in uğurlama töreni yerel saatle dün sabah 08.00’da Deniz Kuvvetlerince onuruna atılan 21 pare top atışıyla başladı. Bolivarcı liderin naaşı saat 10.00’da yapılan dini törenin ardından Caracas Askeri Hastanesi’nden alınarak, Fuerte Tiuna Askeri Akademisi’ne götürülmek üzere yola çıkarıldı.

Hugo Chavez’in annesi Elena Frias ve kızları Maria Gabriela ve Rosa İnesle birlikte Başkan Yardımcısı Nicolas Maduro ve Ulusal Meclis Başkanı Diosdado Cabello, cenaze kortejinin başında yer aldılar.

Caracas sokaklarında yüzbinlerce Venezuela’nın eşliğinde getirilen Chavez’in cenazesi marşlar eşliğinde askeri akademiye ulaştırıldı. Katolik adetlerine göre tabutunun cuma gününe kadar yakınlarının ve halkın ziyaretine açık olacağı katafalka yerleştirildi.

Chavez’in ölümünün ardından Latin Amerika ülkeleri başkanları peşpeşe üçer günlük yas ilan etti. Arjantin ve Ekvador’un ardından Brezilya, Şili, Bolivya, Uruguay, Dominik Cumhuriyeti ve Küba’da yas ilan etti. Bölgedeki tüm televizyonlar tüm gün yayınlarını Chavez’e ayırırken, Caracas’taki törenler canlı yayınlanıyor. Arjantin devlet televizyonu Canal 7’de canlı yayına çıkan Plaza de Mayo Anneleri Başkanı Hebe de Bonafini, göz yaşları içinde Chavez’i anlattı. Binlerce Arjantinli ellerinde Arjantin ve Venezüela bayraklarıyla, Venezüela konsolosluğuna yürüdü.

Venezuela anayasasına göre, devlet başkanı öldüğünde otuz gün içerisinde seçimlere gidilmesi gerekiyor. Dışışleri Bakanı Elias Jaua, yasal sürecin işleyeceğini, Başkan Yardımcısı Nicolas Maduro’nun Başkan Vekili olarak seçimler için yasal süreci başlatacağını söyledi.

(T24)

 

 

Uludere Raporu: 34 sivilin insansız uçaktan atılan bomba ile öldürülmesinde kasıt yok

Uludere raporu TBMM Alt Komisyonu’nda kabul edildi. 15 aylık çalışma sonucu hazırlanan 76 sayfalık raporda, ‘Kasıt yok, asker-sivil arasında koordinasyon eksikliği var’ denildi.

Dün yaklaşık 3 buçuk saat süren toplantıda, raporun alt komisyon üyelerine dağıtılıp dağıtılmaması konusunda tartışma çıktı. Yapılan oylamada raporun dağıtılmaması kararı alındı. Gerekçe olarak da Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in bu yöndeki yazısı gösterildi. Muhalefet üyeleri “İçtüzüğe aykırı” diyerek itiraz etti ancak sonuç değişmedi. Alt komisyon üyeleri, karşı oy yazılarını kaleme alırken istedikleri zaman raporu özel bir odada görebilecek.

Raporda, kaçakçı gruba yönelik ilk Heron tespitinin 15:59’da yapıldığı, ilk bombanın ise 21:39’da atıldığı belirtildi. “3.5 saat içerisinde daha geniş, daha derin analiz yapılabilirdi” denildi.

AKP’li 5 üyenin evet oyuna karşı muhalefetten 3 üyenin ret oyu kullandığı rapor için Meclis Başkanlığı’na sunuluncaya kadar gizlilik kararı alındı. TBMM Uludere Alt Komisyonu, Uludere raporunda “Kasıt yok. Sivil idare ile askeri yetkililer arasında koordinasyonsuzluk var” ifadesi yer aldı.

BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, raporla komisyonun varması gereken en kötü sonuca vardıklarını söyledi.

Rapordan olaya kaza gözüyle bakıldığını gördüğünü ifade eden Kürkçü, “Rapor geriye doğru gidiyor ama gitmesi gereken Genelkurmay ve Başbakanlık’a gitmiyor. Sınır ötesi harekâtın sorumlusunun bu mevkilerde aranması gerekirdi” dedi.

Uludere Alt Komisyonu, 28 Şubat Perşembe günü yaptığı toplantıda, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Uludere olayından 1 ay sonra teslim olan K.A. isimli kişinin savcılığa verdiği ifadenin de yer aldığı belgeyi görüşmüştü. Toplantıda, söz konusu belgenin, muhalefetin itirazlarına rağmen raporda yer alması kararlaştırılmıştı.

(Agos, Aktif Haber)

Kentsel Dönüşüm Sorununda Tarihsel ve Sosyolojik Arka Plan II: Savaş-sonrası Dönemde Üçüncü Dünya ve Türkiye’de Kentler

Makalenin ilk bölümünde belirtildiği gibi savaş-sonrası dönemde kentleşme ve kentsel dönüşüm sorunları, gelişmiş kapitalist merkez ülkeler ile kapitalist kalkınma yolunu seçen çevre ülkelerinde görece farklı tarihsel gelişim çizgileri sergilemişlerdir. İlk bölümde merkez ülkelerde, özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki tarihsel süreçten bahsettik. Bu bölümde ise Türkiye’nin de aralarında olduğu çevre ülkelerdeki süreçten bahsedeceğiz.

Savaş-sonrası Dönemde 3. Dünya’da Kentler ve Kentleşme

Savaş sonrası dönemde merkez ülkelerde yaşanan kentleşme ve kentsel dönüşümle ilintili olay dizisine eş zamanlı olarak çevre ülkelerde farklı tarihçeler yaşandı. Kaba hatlarıyla savaş sonrası jeopolitik konjonktür ABD hegemonyası altında gelişen Atlantik Fordizmi ve Keynezyen Refah Devleti (KRD)’nin biçimlediği Batılı merkez ülkelerden ibaret 1. Dünya ile SSCB (ve kısmen Çin) hegemonyası altında gelişen reel-sosyalist birikim rejimi ve komünist partilerin egemenliği altında biçimlenen 2. Dünya arasındaki soğuk savaş ile karakterize edilebilir. Bu dönemde her iki bloğun dışında kalan 3. Dünya, iki büyük hegemonik gücün kendi siyasi ve iktisadi rejimlerini ihraç etmek amacıyla yarıştıkları bir alan haline gelmiştir. Kapitalist 1. Dünya’nın, Türkiye’nin de dahil edilebileceği yakın periferinde 1950’lerden itibaren ithal-ikame sanayileşme stratejisi, Atlantik Fordizmine öykünen alt-Fordist birikim rejimleri ve KRD’ne öykünen ama sıklıkla faşist ya da askeri diktatörlüklerle kesintiye uğrayan temsili demokratik siyasi rejimler oluşmaya başlamıştır. Yeni Sanayileşen Ülkeler (YSÜ) de denen bu ülkelerin ilk örnekleri Meksika, Brezilya, İspanya, Portekiz ve Türkiye gibi Latin Amerika ve Akdeniz ülkeleri olmuştur. 1960’larda Kore ve diğer Asya kaplanları gibi ülkeler; 1980’lerin sonundan itibaren de Hindistan ve Çin bu ilk grubu izlemişlerdir. 1

İthal-ikame sanayileşme girişimleri başlangıçta olumlu sonuç vermiş, 1950 ve 60’larda bu ülkelerin belli bölgelerinde yoğunlaşan, hızlı bir sanayileşme ve iktisadi büyüme gerçekleşmiş; buna bağlı olarak bütün bu ülkelerde kentleşme açısından da paralel sonuçlar ortaya çıkmıştır. Sanayinin geliştiği bölgelere halen tarım ekonomisinin hakim olduğu kırsal alandan yoğun göç dalgaları yaşanmış ve bu göçlerle gelenlerin nüfus artışını karşılayamayan konut stoğunun artış hızı nedeniyle büyük sanayi kentlerini çevreleyen gecekondu/varoş alanlarına yerleşmişlerdir. Bunun sonucunda Meksiko, Rio de Jenario ve Bombay (bugünkü adıyla Mumbai) gibi çok geniş gecekondu/varoş alanlarıyla çevrilmiş dev metropoller ortaya çıkmıştır.

Savaş-sonrası Dönemde Türkiye’de Durum

Yukarıda anlatılan Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un da hikayesidir. Türkiye’de ithal-ikame sanayileşme atılımları 1950’lerin ikinci yarısından itibaren başlamış ve özellikle 1960’larda hızlı sanayi gelişme ile buna paralel göç ve gecekondulaşma süreci yaşanmıştır. O dönem seçilen ana sanayileşme alanları İstanbul-İzmit arası ile İzmir ve Adana gibi büyük kentlerin çevresi olmuş; bu da bu kentleri -özellikle de İstanbul’u- çevreleyen gecekondulaşma süreci ile sonuçlanmıştır. 1960’lar ve 70’ler boyunca süren bu hızlı sosyoekonomik dönüşüm döneminde ortaya çıkan gecekondulaşma, kendi geliştirdiği çözümlerle henüz kentle bütünleşemeyen büyük bir nüfus kitlesinin barınmasından doğacak ve kentli sosyoekonomik yapıyı sarsabilecek sorunlara engel olan (ya da bunları erteleyen) bir tampon mekanizma olarak işlev görmüştür.

1970’lerin ikinci yarısı ile 1980’lerin başında 1.Dünya’daki Atlantik Fordizmi’nin kriziyle birlikte, 3. Dünya’daki ithal-ikame sanayileşme ve alt-Fordist birikim rejimleri de krize girmiş; buna bağlı olarak Türkiye’de de sanayileşme -dolayısıyla göç hareketleri- görece yavaşlamıştır. 1985-90 arasında ise ihracat-odaklı büyüme ve hizmet sektörünün hızlı gelişimi, bu sektörlerin emek yoğun, ekstansif karakteri nedeniyle Türkiye’nin en büyük göç ve gecekondulaşma dalgasına neden olmuştur. Beri yandan Özal dönemi neoliberal uygulamaları ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde gelir dağılımında olağanüstü uçurumlara; kamu sektörünün ve sosyal devletin parçalanmaya başlamasına; kentli ekonomide büyük bir marjinal sektörün gelişmesine ve göçle gelen kentli nüfusun prekaryalaşmasına neden olmuştur.

Yeni Milenyum ve Türkiye’nin Kentleri

Bu sürecin sonucunda, 1990’ların ortasına gelindiğinde, kent alanının çeperlerindeki devasa gecekondu/varoş alanları ile orta ve üst sınıf kentli nüfusun yerleşim alanları arasında (İstanbul’daki “E5’in altı, E5’in üstü” ayrımıyla sembolize olan) derin bir yarılma ve sosyoekonomik kutuplaşma oluşmuş; gecekondu halkına özellikle de zorunlu göç ettirmelerle kente gelen Kürtlere ve Roman yerleşiklere yönelik bir sosyal/etnik dışlama söz konusu olmuştur.

Öte yandan 1980’lerde kentli hayata kendi elleriyle yaptıkları gecekondularda kamu arazilerinin de facto zilyetliğini ele alarak başlayan bir grup, sonradan arka arkaya gelen aflarla de facto durumun de jure‘ye dönüşmesi sonucu bu alanları ve gecekondu konutları mülk edinmişlerdir. Kimi zaman “gecekondu eliti” diye de anılan bu grup, Özalist neoliberal “fırsatlarla dolu (!) iktisadi atmosferinde” büyük ölçüde marjinal (kayıt dışı, hatta kimi zaman yasa dışı) iktisadi faaliyetlerle edindikleri göreli bir zenginlikle 1990’larda orta sınıfa terfi etmeye başlamış ve kent nüfusunu bölen derin sosyoekonomik yarığın öteki tarafına geçmişlerdir. Böylece bunların bir kısmı gecekondu alanlarında sahip oldukları konutları kente yeni gelen kent yoksullarına kiraya veren rantiyerler haline gelirken; bir kısmı da müteahhitlik-emlakçilik gibi işlere soyunmuşlardır.

Önce sosyoekonomik yarılmayı aşan gecekondu eliti, nihayet 2000’lerde mekansal bariyeri de aşarak gecekondu alanlarını terketmiş ve E5’in çizdiği sınırın öte tarafına geçip orta sınıfların yaşadığı alanlarda yerleşmeye başlamışlardır. Zamanla, bu kentli toplumsal tabaka, kentin yerel siyasi dengeleri içinde rol oynamaya başlayan bir güç odağı haline de gelmiştir.

2000’lerden itibaren Türkiye’nin yeni kent yoksulları ise iktisadi nedenlerle kırsaldan ya da küçük kentlerden metropollere yeni göç eden iç göçmenler; zorunlu göç ettirmelerle gelen Kürtler; Romanlar gibi öteden beri dışlanmış kentli etniler; ve eski doğu bloğu ülkeleri (Doğu Avrupa), Orta Doğu, Asya ve Afrika’dan gelen dış göçmenlerden oluşmuştur. Bunlar hizmet sektöründe ya da marjinal sektörde çalışan prekaryalaşmış kentli emekçiler haline gelmişler ve çoğunlukla gecekondu elitinin mülkiyeti altındaki gecekondu alanlarına kiracı olarak yerleşerek kimi temel alt-yapı hizmetleriyle sosyal hizmetlerden yoksunluk ve sosyal dışlanmışlık içinde yaşamaya başlamışlardır.

İşte bu kent-sosyolojik koşullar Türkiye’deki kentsel dönüşüm uygulamalarının biçimlenişi üzerinde çok etkili olmuştur. Bu konuya bu makaleyi izleyen ikinci bir makalede değineceğiz.

1Ancak burada br ayrımı vurgulamak gerekiyor… Bu ikinci grup çevre ülkeler -özellikle Tayvan, G. Kore ve diğer Asya Kaplanlarının- 1960’ların sonundan itibaren ithal ikame sanayileşmeye ve iç pazarı (talebi) geliştirmeye odaklı intansif bir Fordist birikim rejimi ile KRD dayalı bir düzenleme tarzı yerine; ihracat-odaklı sanayileşmeye dayalı, emek yoğun, ekstansif bir Taylorist birikim rejimi ile otoriter politik rejimlere dayalı bir düzenleme tarzına yönelmiştir.

 

 

Gökçen Özdemir

Erkek şiddeti tüm pervasızlığıyla devam ediyor

bianet’in yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre erkekler Şubatta sekiz kadın ve bir erkek öldürdü, 11 kadına tecavüz etti, 20 kadına ve bir bebeğe şiddet uyguladı, iki kadını taciz etti.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününün hemen öncesinde açıklanan çeteleye göre bir kadın kocası hakkındaki uzaklaştırma kararına, bir diğeri karakola şikayette bulunmasına rağmen öldürüldü.

İki kadının çıkarttıkları koruma kararları sürerken, biri kocasını şikayet ettiği karakol çıkışı ağır yaralandı, diğeri şiddet uyguladığı için dört ay hapisten sonra tahliye olan kocasınca darp edildi.

2013’ün ilk iki ayında 26 kadın, dört erkek ve üç çocuk öldürdü; 22 kadına tecavüz etti; 40 kadına ve bir bebeğe şiddet uyguladı; 17 kadını taciz etti.

2012’de 165 kadın öldürdü; 150 kadına tecavüz etti, 210 kadını yaraladı, 137 kadını taciz ett

(Bianet)

UEFA, Cüneyt Çakır’ın yönetiminden memnun

0

Şampiyonlar Ligi’ndeki Manchester United-Real Madrid maçındaki yönetimiyle İngiliz basınının eleştiri oklarını üzerine alan FIFA kokartlı hakem Cüneyt Çakır‘a, UEFA sahip çıktı.

Bir UEFA yetkilisi yaptığı açıklamada “UEFA’nın Cüneyt Çakır ile ilgili bir sıkıntısı yok. Kırmızı kartla ilgili herhangi bir sorunumuz yok. Elimize raporlar ulaştıktan sonra inceleyeceğiz. Eğer ceza unsuru bir şey varsa bunu değerlendireceğiz” açıklamasında bulundu.

Sporx’te yer alan habere göre, eleştirilerin aksine Cüneyt Çakır’ın bu sezon Şampiyonlar Ligi müsabakaları için herhangi bir dinlendirme almayacağını söyleyen yetkili “Çakır bu yıl görev verilecek hakemler listesinde kalmaya devam edecek” değerlendirmesini yaptı.

Öte yandan maçı takip eden UEFA Hakem Kurulu başkanı ve karşılaşmanın gözlemcisi Pierluigi Collina ile delege Rudolf Zavrl’ın Çakır’ın yönetiminden memnun olduğu belirtildi. Karşılaşmanın 56. dakikasında Nani’nin gördüğü kırmızı kartta tecrübeli hakemin kararının arkasında olunduğu vurgulandı

(Sportx, T24)

 

 

Pınar Selek davasının gerekçeli kararına mahkeme başkanından şerh

Sosyolog Pınar Selek’in ömür boyu ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasına ilişkin gerekçeli karar tamamlandı. Mahkeme başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu karara şerh koydu: Bomba olup olmadığı belli değil.

Mısır Çarşısı’nda 1998 yılında meydana gelen ve 7 kişinin ölümü, 127 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan patlamaya ilişkin davaya bakan İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 407 sayfadan oluşan gerekçeli kararını açıkladı.

Gerekçeli kararda Mahkeme Başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu da karara neden şerh koyduğunu ayrıntılarıyla anlattı.

Selek’e beraat verilmesi yönünde oy kullanan Mahkeme Başkanı  Yılmazabdurrahmanoğlu ise 3 sayfalık muhalefet gerekçesinde şunları kaydetti;

“Gerek soruşturma aşamalarında Mısır Çarşısı’ndaki patlamanın hangi sebepten kaynaklandığı ve yapılan araştırmalar sonucu bunun bir bomba patlaması ile meydana gelip gelmediğinin tespit edilemediği yönünde özellikle olayın hemen sonrasında tanzim edilen tutanaklar ve raporların kapsamı ve yine mahallinde inceleme yapan bomba uzmanı Nazmi Nuri Çelik’in duruşmada alınan beyanları ve gerekse mahkememizce patlamanın sebepleri ile ilgili olarak bir çok kez yaptırılan uzman bilirkişi incelemeleri ve raporları, bu raporlar arasında çelişkiler ve bu çelişkilerin bütün uğraşmalara rağmen giderilemediği, buna göre hangi sanığın bu olaya katıldığından daha önemli ve öncelikle Mısır Çarşısı’ndaki bu patlamanın bombadan mı yoksa, başka bir sebepten mi kaynaklandığı yönünde tespitin ve öncelikle isnat edilen suçun oluşması için en önemli unsur durumunda olan patlamanın bir bomba sonucu meydana geldiğinin tespit edilememiş olması, bu husustaki şüphe, delil durumu nazara alınarak sanıklar Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk’e isnat edilen Mısır Çarşısı patlamasına ilişkin atılı suçu işlediklerine dair mahkumiyetlerine yeterli kesin ve inandırıcı deliller elde edilemediğinden her iki sanığın bu suçtan beraatlerine ve bu nedenle sanık Pınar Selek hakkında çıkartılan yakalama emrine dair sayın çoğunluğun görüşüne muhalif olduğuma dair diğer hususlarda ise verilen kararın oy birliği ile verildiğine dair muhalefet şerhimdir.”

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi 407 sayfalık kararında, Pınar Selek’e niçin ceza verildiğini açıkladı.

Mahkeme ise  gerekçeli kararında, sanık Pınar Selek’in PKK terör örgütüne katılarak siyasi eğitim aldığı, örgüt içerisinde “Leyla” Kod adı kullandığı, bomba yapımı kullanımı konusunda eğitim aldığı, “Leyla”Kod sanık Pınar Selek”in üzerinde ve gösterdiği yerde bomba yapım malzemeleri ile iki adet bombanın ele geçirildiği, alınan ekspertiz raporuna göre bu malzemeler üzerindeki parmak izinin Pınar Selek’in parmak izleriyle uyum gösterdiği belirtildi.

Eylemin Selek tarafından gerçekleştirildiğinin belirtildiği kararda şu ifadelere yer verildi: “Sanıkların, Pınar Selek’in örgütte yönetici konumunda olduğu, ‘Leyla’ Kod adını kullandığı ve bombalama eylemlerini organize ettiği yönündeki beyanları, Maşallah Yağan’ın gösterdiği yerde kendisine Pınar Selek tarafından bırakıldığını ifade ettiği lav silahı ile bomba malzemelerinin bulunması, sanık Heval Öztürk’ün gösterdiği Osman Sayalı’ya ait işyerinde sanık Pınar Selek’in talimatıyla imal edilen ve ettirilen bomba yapımında kullanılan boruların ele geçirilmesi ve sanık Pınar Selek’in örgütle ilişkilerini anlattığı kolluk, Cumhuriyet Başsavcılığı ve sorgudaki anlatımları, dosyadaki diğer kanıtlarla birlikte değerlendirildiğinde Mısır Çarşısı Ünlüoğlu Büfe’de bomba patlatılması eyleminin, bulunduğu yere yurt dışında bulunup Fransa’da yaşayan Doğan Kod Berzan Öztürk’ün telefon talimatıyla, sanıklar Leyla Kod Pınar Selek ve Abdulmecit Öztürk tarafından birlikte gerçekleştirdiği hiçbir kuşkuya yer vermeksizin açıkça anlaşılmaktadır”

 

 

[Özel Haber] Civicus: “Türkiye’de devlet baskısı sona ermeli!”

Dünyanın en büyük sivil toplum çatı örgütlerinden Civicus, “Türkiye’de aktivist ve gazetecilere uygulanan baskı son bulsun!” dedi.

Civicus’un 6 Mart tarihinde merkezinin bulunduğu Johannesburg kentinden yayımlanan basın açıklamasının başlığı “Türkiye’deki devlet baskısını sona erdirin!” oldu.

Civicus açıklamasında üç ana noktaya dikkat çekti.

 

Filiz Kalaycı ve arkadaşları.

 

Yazar ve düşünürlerin üzerinde yargı yoluyla gerçekleştirilen tacizin “bir kriz halini” aldığını belirten Civicus, hükümet karşıtı eleştirilerde bulunanların yasadışı örgütlere mensup olduğu iddiasıyla kitlesel halde tutuklandığını hatırlattı.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi 14 avukatın, sadece 18-21 Ocak tarihleri arasında tutuklanan 85 kişi arasında olduğunun altını çizen Civicus, bundan sadece bir kaç gün sonra, insan hakları konusundaki çalışmaları nedeniyle 2009’dan beri yargılanan 4 avukatın (Filiz Kalaycı, Hasan Anlar, Halil İbrahim Vargün ve Murat Vargün) KCK üyesi olma suçlamasıyla 6 yıl 3 ayla 7 yıl 6 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldığını hatırlattı.

Civicus yaptığı açıklamada,TCK’nın 314. maddesini “‘herkesi yakala, kimseyi bırakma’ maddesi” diye tanımladı.

Dünyanın en büyük sivil toplum ağı Civicus, açıklamasının ikinci kısmında da Pınar Selek’in bitmek bilmeyen çilesini hatırlatarak, Selek’in hapis cezasına çarptırılmasının arkasındaki siyasi nedenleri sorguladı, yargı sürecinin yanlışlığına dikkat çekti.

Pınar Selek

Civicus açıklamasında gazetecileri de unutmadı. Türkiye’nin “dünya üzerinde en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülke” sıfatını taşıdığınn belirtildiği açıklamada, PEN Türkiye’nin 6 üyesinin de Fazıl Say’ın yargılanmasını “faşist bir gelişme” diye nitelendirdikleri için “devlete hakaretten” yargılandığını hatırlattı.

Civicus’a göre 301. madde “sesini çıkaran” gazetecileri susturmak için kullanılıyor.

Civicus’un Türkiye’de AKP hükümetinden talepleri ise net: Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu ve Sivil ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi gereği sahip olduğu yükümlülükleri yerine getirmesi ve bu bağlamda

  1. Sivil topluma ve düşünürlere karşı uygulanan baskıların ve karalama kampanyalarının derhal durdurulması
  2. Terörle Mücadele ve Ceza Kanunu’nun ifade özgürlüğünü yok eden geniş maddelerini gözden geçirip yeniden yazacak bir süreci başlatması,
  3. Yargı sisteminin bağımsızlığın güvence altına alması

Civicus’un politika ve savunuculuk sorumlusu Charlotte Allan da Yeşil Gazete’ye şunları söyledi: “Türkiye’de savcılar, resmi görüşlerden farklı konuşanları susturmak için Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Kanunu’nu giderek daha fazla kullanıyor. Bu durum da sivil toplumu sindiriyor: İnsanlar “Bir sonraki hedef ben olur muyum?” korkusuyla susmak zorunda kalabiliyorlar”

Civicus (World Alliance for Citizen Participation – “Yurttaş Katılımı için Dünya İttifakı”), sivil toplum kurumlarının küresel anlamda çatı örgütü olarak tanımlanan, Güney Afrika’nın Johannesburg şehrinde 1993’te kurulmuş, son derece kapsamlı ve büyük bir  oluşum.

Türkiye’de de uzun yıllardır aktif olarak çalışmalarına devam eden Civicus, Türkiye’de ilk defa bir hükümete yönelik bu denli sert bir açıklama kaleme aldı.

 

(Yeşil Gazete)