Ana Sayfa Blog Sayfa 4399

Maldivler eski başkanı Mohammed Nasheed gözaltına alındı

0

Jason Burke‘nin The Guardian’da yayımlanan haberini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Gizem Eymirlioğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Deneyimli insan hakları savunucusu adam kaçırma iddiasıyla mahkeme önüne çıkacak.

Maldivler eski başkanı ve saygıdeğer iklim değişikliği aktivisti Mohamed Nasheed, Hint Okyanusu’nda yer alan ada devletinin başkenti Malé’de tutuklandı. Nasheed’in Çarşamba günü mahkemeye çıkması bekleniyor.

45 yaşındaki Nasheed, bir yıl önce destekçilerinin askeri darbe olarak nitelendirdiği bir olayla başkanlık koltuğundan indirilmesinden önce kıdemli bir hakimi kaçırdığı iddiasıyla yargılanacak.

Nasheed’in sözcüsü, Maldivler’de 2008’ de yapılmış olan son otuz yılın ilk çok partili seçimleri sonucu iktidara gelen deneyimli insan hakları aktivistinin, kasklı ve zırhlı 20 kadar polis tarafından Malé’deki evinde göz altına alındığını ve Çarşamba günü mahkemeye önüne çıkarılacağını belirtti.

Nasheed’in Maldivler Demokratik Partisi sözcüsü Hamid Abdul Ghafour , “Olay 13:30 sularında mecliste önemli bir oylama sırasında gerçekleşti ve yaklaşık 20 dakika sürdü. Kendisi bir arabaya bindirildi ve hapishaneye götürüldü”  dedi.

 

Maldivler eski başkanı Mohammed Nasheed istifa ettiğini geçen sene televizyonda açıklarken... (Fotoğraf: AP)

 

The Guardian gazetesinde geçtiğimiz Ekim’de yer alan ropörtajında Nasheed şahsı aleyhine başlatılan davaların hiç bir hukuki temeli olmadığını ve bunların Eylül ayındaki başkanlık seçimlerinde yer almasını engelleme amaçlı olduğunu söylemişti. Nitekim bir hapis cezası (ertelense bile) adaylığının iptali anlamına gelecekti.

Ghafour olay için “Tamamen siyasi bir süreç. Adil bir yargılama olmasının imkanı yok” dedi.

Başkan’ın sözcüsü Imam Masud “kanunlar ne gerektiriyorsa onun olacağını” söyledi.

Masud “Biz kesinlikle müdahale etmiyoruz. Nasheed polis tarafından mahkeme kararıyla göz altına alınmıştır. Yani biz böyle duyduk. Siyasi bir motivasyonumuz kesinlikle yoktur” açıklamasında bulundu.

Tutuklama kararı Maldivler mahkemesince Nasheed’in 10 Şubat’ta görülecek duruşmaya katılmamasının ardından çıkarılmıştı. İleri gelen bir hükümet yetkilisi Nasheed’in Çarşamba günü duruşmasında muhtemelen beraat edeceğini söyleyerek şöyle devam etti, “Dünyanın herhangi bir yerinde hakkınızda suçlamalar varsa ve duruşmaya gelmeyi gözardı ederseniz polis tarafından tutuklanırsınız, bu normal bir uygulamadır. Ancak yarın bir ceza kararı çıkması muhtemel değil.”

Maldivler dünya çapında lüks turizm bölgesi olarak bilinen ve geçen yıl 700,000 tatilcinin ziyaret ettiği bir ülke. Ancak ülke despot lider Abdul Gayoom’un iktidarının ardından siyasi çalkantılarla boğuşuyor.

Ekonomik sorunlar ve ani değişiklikler 400,000 nüfusun olduğu adada uyuşturucu kullanımı gibi sosyal sorunlara yol açmakta. Tutuklama ise Hindistan’ı utandıracak ve Delhi ile Malé arasındaki gergin ilişkileri daha da gerecek.

Hakkında çıkan tutuklama kararının ardından Nasheed Maldivler’deki Hindistan elçiliğine 11 gün için sığınmıştı. Haber kaynaklarına göre Nasheed bir müdahale olmadan seçim kampanyası yapabileceğinin garantisini almasının ardından elçilikten ayrılmıştı.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Gizem Eymirlioğlu

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız.

(The Guardian, Yeşil Gazete)

 

8 Mart Haftası Etkinlik Takvimi

8 Mart Dünya Kadınlar Günü ’nde hafta boyunca etkinlikler düzenleniyor.

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40 bin dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlamıştı. İşçilere, polisin saldırması, işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucu çoğu kadın 129 işci ölmüştü. Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nden Clara Zetkin, 1910’da Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) yangında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisinin kabulüyle “8 Mart Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başladı. Değişik kentlerde planlanan etkinlik ve eylemlerin bize ulaşan bir listesini aşağıda bulabilirsiniz

Shiva: “Tohumlar çiftçilerde kalmalı!”

Mark Tran‘ın TheGuardian’da yayımlanan röportaj-haberini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bora Kabatepe‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Vandana Shiva tarım, gıda, biyolojik çeşitlilik ve tohum özgürlüğü konusundaki görüşlerini açıklamak üzere Guardian’a geldiğinde onu Delhi’den buraya getiren gece uçuşuna ve Prens Charles ile gerçekleştirdiği bir saatlik görüşmeye rağmen, hiçbir yorgunluk belirtisi göstermiyordu.

Gıda ve tohumların şirket kontrolüne geçmesine karşı ve biyoçeşitlilik için mücadele eden Navdanya hareketinin Hintli kurucusu, Afrika’nın, tarıma getirilen çok farklı iki bakışın savaş meydanı olduğunu söylüyor. Mücadelenin bir yanında atalık tohumların kullanıldığı, çok ekinin, ağacın ve hayvanın bir arada yetiştirildiği, küçük çiftçilere dayanan ve gıda hakkını merkeze koyan ekolojik tarım bakışı var. Diğer yanda ise Monsanto, Dupont, Syngenta, BASF ve Dow gibi firmaların kontrolünde gerçekleşen, monokültür ekime (ç.n.: Bir tarlada aynı anda sadece tek bir tür ekilmesine dayanan tarım yöntemi), yoğun gübre ve genetiği değiştirilmiş tohum kullanımına dayanan endüstriyel tarım bulunuyor.

Shiva, bahsi geçen dev şirketleri genetik mühendisliği uygulamaları ve Dünya Ticaret Örgütü’nün Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması’na dayanan patentler üzerinden tohumun kontrolünü ele geçirmekle suçlarken, kendisinin hangi tarafta yer aldığını söylemeye dahi gerek yok. Bir Monsanto çalışanının ağzından çıkanları bize aktarıyor: “Bu anlaşmayı yazarken biz hem hasta, hem teşhisi koyan, hem de tedaviyi yazandık- hepsi bir arada”

Shiva, GDO’ya dayalı ve gübre kullanımını teşvik eden bir tarım geleceği dayatmaya çalışmakla suçladığı Bill ve Melinda Gates Vakfı’nı da desteklemiyor. Guardian’ın Küresel Kalkınma sitesinin destekçilerinden olan vakıf, tarım alanındaki en büyük oyunculardan birisi.

ABD küresel açlığı önlemek için bu yıl 1 milyar dolar harcayacak – ama bunun içerisinde büyük işletmelere verilecek destekler de var – Birleşik Krallık Uluslararası Kalkınma Departmanı ise aynı konuya 2009 yılında 20 milyon sterlin ayırmıştı. Gates Vakfı’nın geçtiğimiz birkaç yıl içinde Afrika ve Asya’daki küçük çiftçilere destek için harcadığı miktar ise 2 milyar dolardan fazla.

 

Etiyopya’da bir tarlayı sürmek ve tohumları toprakla buluşturmak. Fotoğraf: Andrew McConnell/Alamy

 

Vakıf, Afrika’da genetiği değiştirilmiş organizmaları test eden ve 2020 yılına kadar 20 milyon küçük çiftçinin gelirini 2 katına çıkarmayı ve 20 ülkenin gıda güvenliğini sağlamayı hedefleyen Nairobi merkezli adı Yeşil Devrim İçin İttifak anlamına gelen Agra’nın da aralarında bulunduğu kuruluşları destekliyor. Şu anda GDO’lu tohumlar sadece üç ülkede ekilebilmesine rağmen, bu durum önümüzdeki 5 sene içerisinde değişecek gibi gözüküyor.

Gates Vakfı’nın tarımdan sorumlu yöneticisi Sam Dryden geçtiğimiz sene Guardian’a verdiği ropörtajda ülkelerin GDO ekimine izin vermesi için lobi yaptıklarını ancak aynı zamanda büyük şirketler tarafından göz ardı edilmiş olan süpürge darısı, akdarı ve manyok gibi ana ürünlerde daha fazla yatırım ve geleneksel üretime destek vermek istediklerini de belirtmişti.

Bunlara rağmen Shiva Agra’nın Afrika’nın tohum özgürlüğüne karşı bir saldırı yapmakta olduğunu düşünüyor. “Agra tek başına etkisiz olabilirdi. Ama Gates’in fon yaratma konusundaki başarısıyla Agraçok büyük bir etkiye sahip olacak.” diyor ve Agra elçisi Kofi Annan’ın Birleşmiş Milletler’in Tarım ve Gıda Organizasyonu’ndan (FAO) fon almayı denediğini de hatırlatıyor.

Agra, kendi internet sitesinde ısrarla Gates Vakfı gibi büyük uluslararası hayır kurumlarının bir uzantısı olmadığını, kendi yönetim kuruluna ve karar mekanizmasına sahip bağımsız bir kuruluş olduğunu vurguluyor. “Kaynaklarımız birçok uluslararası bağışçıdan geliyor olabilir ancak bizim temelimiz, yaklaşımımız ve komutamız kesinlikle Afrikalı” diyor Agra.

Shiva’nın GDO’ya getirdiği temel eleştiri tüm bu sürecin gerçek dünyanın karmaşıklığını yansıtmada başarısız olacak bir “petri kabı” deneyi olduğu. “Bir genin içerisinde herşeyi halledebileceğinizi düşüncesi karmaşık organik sistemler için çok ilkel” diyor Shiva. “Sistem yaklaşımından uzaklaşmamalısınız. GDO bir kaçış yolu bulma denemesidir, tek bir gene odaklanma ve sonra da onu değiştirme denemesidir.”

Shiva ayrıca bir geni izole edip tuza ya da kuraklığa dayanıklı bir tür yaratma düşüncesini de reddediyor. “Diyelim ki iklime dayanıklı 1500 gen var ve biz gen bankasına gidip en fazla potansiyele sahip 100

genin üzerine bir kumar oynuyoruz. Kuraklığa dayanıklılığa gerçekten en çok neyin katkısı var hala bilmiyoruz. Bu deneme yanılma, kuraklığa dayanıklı genler bulmanın güvenilir bir yöntemi değil. Burada yaklaşım çeşitlilik temelli olmalı, herşeyi çözebilecek sihirli bir değnek yok elimizde.Çeşitlilik, adaptasyon ve dirençilik konusunda bizim yol göstericimiz olmalı.”

“Üstelik” diyor Shiva, Hindistan’daki çiftçiler çoktan Nalibakuri, Kalakaya ve Inkiri gibi kuraklığa dayanıklı türler ve Bhundi ile Kalambank gibi tuza dirençli türler geliştirmeyi başardı.

Shiva, tohum çeşitliliği mücadelesinde tüm dünyadan farklı grupları tohumlarını korumaya, saklamaya çağırıyor; Şubat ayındaki Birleşik Krallık gezisi de bunun bir parçasıydı. Kendi hareketini “açık kaynak kodlu yazılımlara” benzeterek, “açık kaynaklı tohum” olarak adlandırıyor.

Shiva için GDO, 20 yıllık tutulmayan sözlerin ve süper dayanıklı otlar ve böceklerin ortaya çıkışına neden olan daha beter sonuçların sorumlusu. Hindistan’da “Kurtsavar” adıyla satılan BT (Bacillus thuringiensis) Pamuğu pamuk kurdu zararlısını kontrol etme hedefiyle ortaya çıkmıştı ancak Tohum Özgürlüğü Raporu‘na göre pamuk kurdu artık BT Pamuğuna dayanıklı bir tür haline geldi. Tüm bunlara ek olarak yeni böcekler belirdi ve çiftçiler daha fazla ilaç kullanmak zorunda kaldı.

İklim değişikliği, Shiva’ya göre biyolojik çeşitliliği çok daha önemli kılıyor. “Bir iklim değişikliği döneminde, dünya olabildiğince çeşitlilik arz eden bir sisteme ihtiyaç duyar” diyor Shiva. “Monokültüre dayalı tohum sistemi yanlış ve uygunsuz. Biyolojik çeşitliliğe dayanan sistem daha fazla ürün verir ve tohumların çiftçilerin ellerinde olmasını zorunlu kılar.”

 

Yeşil Gazete için çeviren: Bora Kabatepe

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız.

(The Guardian, Yeşil Gazete)


Kadınların özgürlüğü için bir pedal da İzmir’den

Kadınların özgürlüğü için pedallar cuma günü İzmir’de çevrilecek.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde yapılacak etkinliği İzmir Bağımsız Kadın Özgürlüğü Aktivistleri ile İzmir Bağımsız Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri beraber düzenliyor.

Etkinliğin duyurusunda “Kadınları köle haline getirip emeğini sömüren,maddi ve cinsel meta olarak gören sermayeye, kapitalist sisteme, utanç davalarına, adalet sistemindeki eşitsizliklere karşı, gelin birlikte pedallayalım.” çağrısı yapılıyor.

Aynı çağrıda, ayrımcılıkların her türlüsüne karşı olunduğu belirtilerek “Ayrımcılıkların hiçbirisini kabul etmiyoruz. Kadınlar ve hayvanlar kapitalizme meta,cinsel bir obje değildir.” da deniyor

Sloganı “Devletten dilenme, isyanla özgürlüğe!!!” olan bisiklet sürüşü 17:00’de Konak’tan başlayıp 18:00’de Alsancak İskele’de sona erecek. Duyuruda “Bisikletlerinizi istediğiniz sloganlarla süsleyip gelmeyi unutmayın” da deniyor.

 

 

Bisiklet sürüşünün ardından ise, dileyenler Kadın Platformu etkinliklerine katılacak. 19:00’da Karşıyaka İzban’da toplanmayla başlayan etkinlikler basın açıklaması, vapurla Alsancak’a geçerek şamata ve Sevinç’e doğru yürüyüşle devam edecek.

Etkinlikler ve program hakkında detaylı bilgi etkinliğin facebook duyurusundan alınabilir.

Yeşil Gazete olarak etkinliğin düzenleyicilerinden İzmir Bağımsız Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri‘ne görüşlerini sorduk.

Söze “Özgürce yaşamanın her canlının hakkı olduğunu düşünüyoruz.Ayrımcılıkların hiçbirisini kabul etmiyoruz.” diye başlayan grup, “Her canlının vücudu kendine aittir.Ve bedeninden yalnızca kendisi sorumludur.” diyerek devam ediyor.

Gruba göre sorunun temeli kapitalist-patriyarkal sistemde: “Kadınları köle haline getirip emeğini sömüren, maddi ve cinsel meta olarak gören sermayeye, kapitalist-patriyarkal sisteme, utanç davalarına, adalet sistemindeki eşitsizliklere, devletin kadın üzerine kısıtlayıcı ve bedenimiz üzerinde karar vermeye hak iddia eden söylemlere, kadını eve hapsetmeye çalışan toplumsal politikalara,baskılara karşıyız.”

“Bunun için 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde bisikletlerimizle pedallıyoruz” diyor İzmir Bağımsız Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri.

Bisikletin özgürleştirici özelliğine de dikkat çeken grup “”Bisiklet Özgürleştirir” sloganı ile hareket ediyoruz. Kadının sadece evde ve aile içinde var olmadığını, hayatın pek çok alanında kendisini özgürce var ettiğini, erkeklere özgü kabul edilen işleri bizim de yaptığımızı ve bedenimiz üzerinde sadece kendi insiyatifimiz olduğunu fiilen göstermek için…” diyorlar.

Ve devam ediyorlar: “…İnsanın ruhunu ve bedenini özgürleştiren bisikletlerimize atlayıp, destekleyen erkek arkadaşlarımızla birlikte sesimizi ”İnsana,kadına,hayvana,gezegene Özgürlük!” söylemleriyle İzmir sokaklarında yükselteceğiz”

Neticede “Zulüm zulümdür. Şiddet şiddettir. Kurbanın hangi türden olduğunu bir anlamı yok. ”

 

(Yeşil Gazete)


 

 

Kuzey Kutbu deniz yolu mu oluyor?

The Telegraph çevre muhabiri Louise Gray‘in haberini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Zeliha Yıldırım‘ın çevirisiyle -haberin sonundaki değerlendirme notuyla birlikte- sunuyoruz.

***

Uzmanların tahminlerine göre bu yüzyılın ortalarında buzullar o kadar incelecek ki gemiler ilk defa kuzey kutbundan direk geçiş yapabilecek.

Kaliforniya Üniversitesi’nin iddiasına göre 2050 yılı dolaylarında, Kuzey Kutbu buz tabakaları, buz kırıcılar tarafından bölünebilecek kadar incelecek ve böylelikle Atlantik ve Pasifik okyanusları arasında bir geçit olabilecek.

Hatta buz kütleleri o kadar uzaklaşmış olacak ki yük gemileri Kuzey Kutbu’nun etrafından buz kırıcılar olmadan da geçiş yapabilecek.

 

Buzullar şimdiye kadar Asya ile Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki kısa yolu kapatıyordu.

 

Ulusal Bilimler Akademisi dergisinde (Proceedings of the National Academy of Sciences ) yayınlanan tahminlerin gerçekleşmesi halinde, bu durumdan önemli ölçüde süre ve maliyet tasarrufu sağlayabilecek taşımacılık şirketleri oldukça memnun olacak gibi görünüyor. Ancak çevreciler, petrol arama çalışmaları ve sızıntıları nedeniyle vahşi yaşamın tahrip edileceğinden endişe duymaktalar.

Kuzey Kutbu’nun açılması halinde Avrupa, Kanada ve Rusya arasında taşımacılık hatları ve kıta sahanlığındaki yeraltı kaynakları konusunda anlaşmazlıklar da doğabilecek.

Dünyanın karbon emisyonlarını azaltmak için çabalamasına rağmen Kuzey Kutbundaki buzullar, erimeye bağlı olarak geçen yaz sonunda bir yeni düşük rekora ulaştı.

Araştırmayı yürüten Profesör Laurence Smith, 2050 yılında gemilerin dünyanın çatısından direk geçiş yapabileceğini söylüyor.

Buzkırıcıların artık “nereye isterlerse gidebileceklerini” iddia eden Smith, “Hiç kimse şimdiye kadar Kuzey Kutbu tepesi üzerinden taşımacılık yapmaktan söz etmemişti. Bu hiç beklemediğimiz bir olasılık”.

Bilim insanları, 2040 ile 2059 yılları arasında, buzullardaki olası kalınlığı tahmin etmek için yedi iyi kurgulanmış iklim simülasyonu üzerinde çalıştılar.

Daha sonra bilgisayar programları ile kuzey kutbunun en elverişli ayı olan Eylül ayında açılacak olası taşımacılık hatlarına baktılar.

 

 

Tahminler gösteriyor ki yüzyıl ortasında, en yaygın açık-deniz taşımacılığı, buzkırıcılarının yardımı olmaksızın Kuzey Kutbu çevresinde Rusya kıyıları yakınındaki Kuzey Deniz Rotasından (1) yapılabilecek. Bu rota Süveyş kanalından geçen hattan yaklaşık %40 daha kısa.

Kanada’nın kıyı şeridini içeren efsanevi ve uğursuz Kuzeybatı Geçidi (2) bile açılmış olacak.

Buzlara karşı güçlendirilmiş Polar Class 6 (3) tipi gemilerin ve gövdesi güçlendirilmiş bazı diğer gemilerin seferlere uygun olması bekleniyor.

Araştırmanın bir bölümünü yürüten Scott Stephenson “Şu an sadece buz-kırıcılar Kuzey Kutbu üzerinden gidebiliyor. Açık deniz gemilerinin buzkırıcıların refakati olmaksızın en azından bazı yıllar boyunca, Kuzey Kutup bölgesinde gezinmesinin mümkün olacağı bir gelecekten bahsediyoruz” dedi.

Yakın zamana kadar buzullar Asya ile Kuzey Amerika ve Avrupa’nın birbirine kısa yoldan bağlanmasına “engeldi”. Ancak son iki yıl içinde, yaz sonunda erimeye başlayan buzullar, sıradan gemilerin buzkırıcılar eşliğinde Kuzey Kutup dairesine girmesine olanak sağladı. Geçen yaz, Kuzey Deniz Rotasından toplamda 46 seyahat başarı ile tamamlandı. Kuzeybatı Geçidi’nin ortalama 7 yılda bir geçilebilir oluşu ticari taşımacılık için geçidi güvenilmez kılıyor.

Kuzey Kutbu üzerinden geçecek yeni deniz hattı geçişi daha hızlı hale getirecek.

Buzkırıcılar ile Kuzey Kutbu üzerinden dünyanın iki büyük okyanusu arasında direk geçiş yapabilmek, Kuzey Deniz Rotasına oranla geçişi % 20 daha kısaltacak.

Prof. Smith’ e göre küresel ısınmayı azaltmak için karbon salımı durdurulsa dahi Kuzey Kutbu’nda deniz taşımacılığı başlayacak. Smith bu görüşünü şöyle ifade ediyor: “Hangi karbon salım senaryosu olursa olsun yüzyılın ortalarında, yeterince incelmiş deniz buzları ile buzkırıcılara “nereye isterse gider” yeteneğini sağlayan kritik dönüm noktasını geçmiş olacağız.”

Greenpeace’in Kuzey Kutbu sularında petrol arama girişimlerine karşı kampanyası ise devam ediyor.

Şimdiye kadar 2,8 milyon insan “ Kuzey Kutbu’nu kurtarılmış bölge ilan et ve Kuzey Buz Denizi’ndeki petrol aramalarını engelle ”kampanyasını imzaladı. Kampanyanın metni şöyle:

“Buzullar, Kuzey Buz Denizi’nde 800.000 yıldan fazladır varlar. Erimelerinin başlıca nedeni, bizim kirli fosil yakıt petrolü tüketmemiz. İnsanlık tarihinde ilk kez Kuzey Buz Denizi, yakın gelecekte tamamen buzulsuz kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu, sadece bölgede yaşayan insanlar, kutup ayıları, boynuzlu balinalar, deniz aygırları ve diğer canlılar için değil, hepimiz için yıkıcı sonuçlar doğurur. Dünyanın kutbundaki buzullar, güneş ışınlarının çoğunu uzaya geri yansıtıyor ve böylece gezegenimizin serin kalmasını; tarım yapabilmek için gerekli olan iklimsel şartların sabit kalmasını sağlıyor. Buzulları korumak demek, aynı zamanda kendimizi korumak demek.”

Buzullardaki erime, deniz seviyesinin yükselmesine katkıdan ziyade güneşten gelen ısıyı yansıtmak yerine emerek ısınmayı artırır.

***

Yazının düşündürttükleri (Zeliha Yıldırım, çeviren)
Buzulların erimesinin yaratacağı ( yarattığı ) açlığın, ülkelerin sular altında kalmasının , doğa olaylarının daha büyük yıkımlar yapacağının (yaptığının) görülmeyip iklim değişikliğinden fayda sağlamaya çalışan ve bunu “beklenmedik bir imkan” olarak niteleyen insanların olduğu “kurtlar sofrasına” ve ne ile kimlerle mücadele edildiğine bir bakıştır bu haber.

Çevirenin eklediği dipnotlar:

  1. http://en.wikipedia.org/wiki/Northern_Sea_Route
  2. http://en.wikipedia.org/wiki/Northwest_Passage

    3.  http://en.wikipedia.org/wiki/Polar_class

***

Yeşil Gazete için çeviren: Zeliha Yıldırım

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız.

(The Telegraph, Yeşil Gazete)

 

 


 

[Canlı Yayın] Fikret Adaman: “Çevre politikalarında fayda ve maliyet”

Yeşiller/Sol İklim Değişikliği Çalışma Grubu bu akşam (çarşamba) “Çevre politikalarında fayda-maliyet” konulu bir söyleşi düzenliyor.

Canlı yayın 19:15’de başlıyor.



Live broadcast by Ustream


Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikret Adaman‘ın konuşmacı olduğu etkinlikte “çevre politikalarının fayda-maliyet analizlerine eleştirel bir bakış getirilmesi” amaçlanıyor.

Söyleşi bu akşam (6 Mart Çarşamba) saat 19:00’da, Beyoğlu Yeşilev’de başlayacak.

Etkinlikle ilgili detaylı bilgiler ve adres için şu adres ziyaret edilebilir.

Konuşma Yeşil Gazete tarafından canlı olarak yayımlanacak.

 

[Özel Haber] Gazi Üniversitesi’nde “yamuk-yumuk ağaçlar” kesiliyor

Gazi Üniversitesi’nin merkez kampüsünde ve diğer yerleşkelerinde gerçekleştirilen ağaç kesimleri tepki topluyor.

Konuyla ilgili Yeşil Gazete’ye ulaşan yurttaşlar, ağaç kesimi talimatlarının üniversite rektörü Süleyman Büyükberber’den geldiğini belirtiyor.

Ağaç kesimlerinde rektörlük tarafından sunulduğu iddia edilen gerekçeler de ilginç:  “Ağaçlar eğri ve sıklar, estetik değiller, binaların görüş açısını engelliyorlar”

Yeşil Gazete’ye ulaşan ismini vermek istemeyen okuyucumuzun belirttiğine göre, yandaki resimde bulunan çam ağacı “eğri duruyor” gerekçesiyle kesildi.

Kesilen ve bu diğer ağaçlardan kütük parçaları ise Yapı İşleri Daire Başkanlığı’nda “ağaçların kesildiğine dair kanıt” olarak bekletiliyor. Fotoğraflarda ağaç kütüklerinin henüz yaş olduğu görülüyor.

Havuz kenarında bulunan 20 yıllık bir meşe ağacının da kesildiği ve kesimin ardından kütüğünün üstünün “farkedilmemesi için” toprakla kapatıldığı fotoğraflarla gösteriliyor.

Merkez kampüste yaşanan bu ağaç kesimlerinin diğer kampüslerde de yaşandığı iddiaları geliyor.

Konu hakkında bir sivil toplum örgütüne başvurduklarını belirten okurumuz, aldıkları cevabın “hukuken bir şey yapılmasının mümkün olmadığı” yönünde olduğunu belirtti.

 

(Yeşil Gazete)

 

 


Kafkasya Filmleri Haftası 19 Mayıs Üniversitesi’nde

Geçtiğimiz günlerde Samsun Çerkes aktivistleri ve üniversite öğrencileri tarafından Ondokuz Mayıs Üniverstiesi bünyesinde kurulan Kafkasya Araştırmaları Topluluğu, 19 Mayıs Üniversitesi’nde Kafkasya Filmleri Haftası düzenliyor. Filmler 11-15 Mart boyunca her gün Merkez Kampüs AKM Pembe Salon’da saat 16:00′da izleyicileri ile buluşacak.

Film Haftası boyunca gösterilecek filmler, Kafkasyalı kimliğinin diğer post kolonyal kimliklerle bağlantısını da tartışmayı amaçlıyor. Bu amaçla Kafkasya’yı konu alan iki filmin yanında İrlanda, Cezayir, Polonya gibi ülkelerin sinemaları da Film Haftası etkinliğinde izleyenler ile buluşacak. Film gösterimleri sonrasında da forumlar aracılığı ile filmlerin alt-metinleri tartışmaya açılacak.

Kafkasya Filmleri Haftası’nde gösterilecek filmler ise şöyle: Michael Collins, Deliler Evi, Cezayir Savaşı, Katyn, Kafkas Tutsağı

(Caucas Forum, Ötekilerin Postası)

Erkek Şiddeti Kampanyalarında Kim Kim Oluyor? – Çiçek Tahaoğlu

Erkek şiddetine dikkat çekmek için morarmış göz makyajıyla “şiddeti görünür kılma” kampanyaları modaya dönüştü. Buna gerek var mı? Zaten öldürülmüş kadınların makyajsız ve kanlar içindeki bedenlerini gazetelerde sürekli görmüyor muyuz?

Son zamanlarda erkek şiddeti Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri. Sorunun görünür olması da iyi bir şey aslında. Ama bu konuda geliştirilen “sosyal sorumluluk” projeleri ve bunların medyaya yansıma şekilleri çözüme mi hizmet ediyor yoksa daha vahim sorunlar mı ortaya koyuyor çok tartışmalı.

Geçtiğimiz sene hükümetin kadınlara “8 Mart hediyesi” olarak sunduğu 6284 nolu Ailenin Korunması ve Kadına Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un gündeme gelmesiyle, gazeteciler arasında yeni bir şiddet mağduru bulup manşetten verme yarışı başlamıştı hatırlarsanız.

Sonra morarmış göz makyajıyla “şiddeti görünür kılma” kampanyaları başladı.

Buna gerek var mıydı? Gözlerine mor makyaj yapan sanatçıların fotoğrafları gazetelerde ve billboardlarda yokken biz şiddetin ne kadar yaygın olduğunu bilmiyor muyduk? Kadın örgütlerinin “kadınlar her gün en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülüyor” çığlıklarını duymuyor muyduk? Evimizden, ailemizden, mahallemizden, komşularımızdan, arkadaşlarımızdan aşina değil miydik şiddet hikayelerine?

Daha geçen hafta şiddet mağduru kadınlar yararına düzenlenen kermeste “bazı kadınların kaşındığını” söyleyen Hülya Avşar’ın mor bir makyajla fotoğraf çektirmesi mi gerekiyordu erkek şiddeti sorununun vahametini anlamamız için?

Kampanyayı basında yer aldığı haliyle kısaca özetleyeyim:

“Türkiye’nin 8 başarılı ve ünlü kadını, 8 Mart için bir araya geldi. ‘O ben olabilirdim’ diyerek şiddet kurbanı 8 kadının hayat hikayesini canlandırdı Hülya Avşar, Bergüzar Korel, Nur Fettahoğlu, Burcu Esmersoy, Meltem Cumbul, Ezgi Mola, Dolunay Soysert ve Songül Öden, makyajla şiddet kurbanı 8 kadının yerine geçti. Onların adına duygu dolu mektup yazdı.

“Tüm bu duygusal anlar ve çok özel görüntüler ile sanatçıların empati kurdukları şiddet mağduru kadınların duygularını anlattıkları mektuplar 7 Mart Perşembe günü saat 17:30’da Çırağan Sarayı’nda gerçekleştirilecek olan ‘8 Mart 8 Kadın’ gecesinde tüm Türkiye ile paylaşılacak.”

Bence kampanyanın ismi yanlış olmuş. Kamuoyunda tanınan kadınların sosyal sorumluluk projelerine, özellikle de kadın hakları konusundakilere katılmalarını önemli buluyorum. Ama hiçbiri dememiş mi “O benim zaten” diye?

Çünkü o kadınlar biziz. Hepimiz Ayşe Paşalı’yız, Şefika Etik’iz, Melek Karaaslan’ız… Onlar kadın oldukları için şiddet gördüler, kadın oldukları için öldürülmelerinde bir beis görülmedi, kocaları “cinnet getirip öldürdü”. Biz kadınların empati kurabilmek için yüzümüze sürdüğümüz mor farlara, kırmızı boyalara ihtiyacımız olmamalı.

Bir de “empati kurdukları mağdur kadınların duygularını anlattıkları mektuplar” okunacakmış düzenlenen gecede. Erkek şiddetine karşı mücadelede sembol haline gelen Ayşe Paşalı’yı “canlandıran” Hülya Avşar birkaç gün önce duygularını ifade etmemiş miydi, “Sadece erkekler dövüyor diye bir şey yok, kadınlar dayak yiyor gibi geliyor bana. Kadının kaşınanı var, kaşınmayanı var, haksız yere dayak yiyeni var. Dayak konusunda bazı kadınlar hafif kaşınıyor. Adamı tahrik ediyorlar. Akıllı kadın dayak yemez” diyerek.

Kampanyalarda yer alan kişilerin duyarlılıkları yerine popülerlikleriyle doğru orantıda seçilmesi bir yana, fotoğraflar neden görmek, ulaşmak istediğimiz sonuç değil de olmaması gerekeni görselleştiriyor? Darp edilmiş kadın fotoğrafları, erkek şiddetinin bir insan hakkı ihlali olduğunu anlatmayı nasıl becerebilir? Zaten gerçekten darp edilmiş, öldürülmüş kadınların makyajsız ve kanlar içindeki bedenlerinin fotoğraflarını gazetelerde sürekli görmüyor muyuz?

Saldırganlara akıl veren fotoğraflar

“O Ben Olabilirdim” projesi fotoğraflarını görünce, 14 Şubat’ta Vatan gazetesinde gördüğüm bir haber geldi aklıma. Bakınca fotoğrafların da aynı sanatçıya ait olduğunu gördüm. Tüm medya erkek şiddeti haberlerini manşetten vermeye başlayınca, fotoğrafçılar da konuya “duyarsız kalamıyor” belli ki.

Sevgililer Günü’ne yaraşır kırmızı abiye elbiseler giymiş dört kadın, dört erkek eli, bir sopa, bir bıçak, bir satır, bir tabanca… Haberin başlığı da “Mehmet Turgut’un objektifinden 4 kadın, 4 ölüm şekli…” Öldürme biçimlerine dair akıl verici cinsten bir fotoğraf. Haberde fotoğrafçı konuya ilişkin görüşünü de açıklamış: “Kadına el kaldıran erkeklerin pipilerinin küçük olduğunu düşünüyorum”.

Şiddet her zaman görünür değildir

Fotoğrafçılara bu konuda çalışırken biraz daha yaratıcı olmalarını ve ilham almak için 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde Mehveş Evin’in kaleme aldığı “Şiddet Mor Bir Gözden İbaret Değil” başlıklı yazıyı okumalarını öneriyorum. Yazıda BM’nin düzenlediği reklam yarışmasında kazanan afişin sloganının “Şiddet her zaman görünür değildir” olduğunu hatırlatıyor.

Diğer taraftan mor makyajın bu kadar çok kullanılması üzerine de düşünmek gerek. Birçok kadının şiddet gördüklerinin farkında bile olmadığını biliyoruz. Geçenlerde konuştuğum bir aile hakimi de bundan bahsediyordu. Çarpıcı bir örnek verdi: Aile mahkemesine başvuran bir kadın, kocasının onu her gün dövdüğünü ardından da cinsel ilişkiye girdiklerini anlatıyor. Kadın darpın ardından zorla girilen cinsel ilişkinin evlilik içi tecavüz olduğunun farkında değil. Sevişmek böyle bir şey zannediyor.

Belki de bu fotoğrafların bazıları için çok görüp, duydukları için normalleştirdikleri, sorun olarak algılamadıkları için görmezden, duymazdan geldikleri erkek şiddetinin ciddiyetini, kadınların hayatları üzerinde travmatik etkilerini fark etmelerini sağladığı düşünülüyor. Kim bilir?

Ama mevzunun yanlış yönde “popülerleşmeye” başlaması büyük bir sorun. Erkek şiddeti artık görünür bir sorun. Her fırsatta “dayak yemiş gibi fotoğraf çektirme” aşamasını geçtik artık, bunun bir modaya dönüşmesi ise çirkin ve faydacı bir yaklaşım. Sorun (problemli de olsa) görünür, çözüm görünmez kılınıyor.

Bu yazı ilk olarak bianet.org/ da yayınlanmıştır.

Çiçek Tahaoğlu – Bianet

 

 

 

Yeşiller/Sol Ankara’dan: “70 günde neler yaptık?”

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Ankara İl Örgütü kuruluşundan itibaren katıldığı etkinlik ve eylemleri, düzenlediği panel ve söyleşileri “70 günde neler yaptık?” çalışması ile derledi.

22 Aralık 2012’de kurulan Ankara İl Örgütü daha kurulduğu gün ODTÜ protestosunda gözaltına alınan öğrencilere destek vermek için Ankara Adliyesi önündeydi. İl örgütü iki ayı geçen zamanda emeğin ve ekolojinin ihlal edildiği her yerde haksızlıkllara ve doğanın tahribatına izin vermeyeceğini gösterdi.

28 Aralık’ta Roboski Katliamının yıldönümünde meydanlarda suçluların bir an önce ortaya çıkarılmasını talep eden Yeşiller/Sol Ankara, Ocak ayında yeni yerine taşınmasını takiben etkinliklerine de hız verdi.

19 Ocak’ta Hrant’ın arkadaşları ile birlikte, “Buradayız Ahparig” diyen Ankaralı Yeşiller/Sol üyeleri, 12 Şubat tarihinde de Pınar Selek’e destek için Esmeray’ı yeni yerinde misafir etti. Esmeray’ın “Bizim Atölye” oyununu izlemeye gelen Ankaralılar Pınar Selek’e de destek oldular.

Yeşiller/Sol Ankara’nın yurtdışında bile yankılanan eylemi ise 27 Şubat’ta TBMM önünde gerçekleşti. Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’nın aynı hafta içerisinde TBMM genel kurulunda görüşülecek olması nedeni ile meclis önünde toplanan Yeşiller/Sol Ankara üyeleri tabiatı sermayenin insafına bırakacak bu yasanın bu şekli ile çıkarılmasına müsade edilmeyeceğini gösterdi.

Yeşiller/Sol Ankara tarafından hazırlanan, “70 Günde Neler Yaptık?” derlemesine buradan ulaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)