Ana Sayfa Blog Sayfa 4390

İklim değişikliği savaşçıları

The Guardian’da Andrew Winston imzasıyla yer alan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Eray Uygur‘un çevirisiyle sunuyoruz.

***

 

Kölelik karşıtlarının mücadelesi ile bugünün iklim değişikliği aktivistlerinin mücadelesi arasında birçok paralellikler var: Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeyi denemek ve sağlamak, cesaret ve kararlılık gerektiriyor.

Lincoln çok güzel bir film ve Daniel Day Lewis bu kadar önemli bir başkanı canlandırdığı için kazandığı Oskar’ı hak ediyor. Ama benim asıl ilgimi çeken karakter kendisi de biraz aksi olan Tommy Lee Jones’un canlandırdığı aksi Thaddeus Stevens idi.

Filmde yansıtıldığı gibi, tüm insanlar için eşitlik talep eden ahlaki netliğe sahip bir adam olan Stevens, kongredeki kölelik karşıtlarının lideriydi. Kölelik karşıtlarının doğru bildikleri uğruna verdikleri mücadelede, iklim değişikliğine karşı harekete geçmek için mücadele eden günümüz liderlerinin çabalarıyla derin benzerlikler gördüm. Aklıma, Washington’a yürümek üzere 50,000 kişiyi bir araya getiren Bill McKibben gibi cesur aktivistler, Jim Hansen ve Michael Mann gibi bilim adamları ve politika, iş dünyası ve sivil toplumdaki birçok diğer lider geliyor. Kölelik metaforu iklim değişikliği için kusursuz olmasa da, değişim için çaba gösteren insanlar, onların zorlu mücadeleleri, karşılaştıkları argümanlar ve maalesef sonuca ulaşmak için harcadıkları zaman güçlü bir dejavu hissi yaratıyor.

Köleliğin kaldırılmasını gündeme ilk getiren Thaddeus Stevens değildi. Britanya, köleliği İngiltere’de 1600’lerde yasakladı (Batı Hint Adaları olarak anılan Karayip sömürgelerinde ise 1780’lerde). Sömürgecilik sonrası Amerika’da ise kölelik karşıtı hareket ilk olarak 1830’larda William Lloyd Garrison ve Frederick Douglass, Harriet Tubman, Harriet Beecher Stowe, Susan B. Anthony gibi liderlerin çabalarıyla resmen başladı. Yani organize olmuş agresif bir hareketin başlangıcından köleliğin yasaklanmasını sağlayan 13. Yasa Değişikliğine kadar 40 yıllık bir süre geçti. 1965 yılında çıkan Oy Hakkı Kanuna kadar bir 100 yıl daha.

Amerikan yeşil hareketi de zaman içinde Başkan Theodore Roosevelt ve John Muir’in 100 yıl önceki koruma çalışmalarından Rachel Carson’ın 50 yıl önce yazdığı ‘Sessiz Bahar’ kitabına, günümüzde ise sivil toplum kuruluşlarına ve modern sosyal medya kampanyalarına dönüştü. Benzer olarak, iklim farkındalığı ve eylemleri yüzyıl içinde gelişti.

 

Tommy Lee Jones, ‘Lincoln’ filminde Thaddeus Stevens karakterini canlandırıyor. Kölelik karşıtları ile bugünün iklim değişikliği aktivistleri arasında benzerlikler var.


İklim biliminin temelleri yüz yıldan da öncelere dayanıyor ve ilk karbondioksit ölçümleri 1956 yılında Mauna Loa Gözlemevi’nde yapıldı. Ama asıl iklim hareketi muhtemelen 25 yıl önce Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin kurulmasıyla başladı.

Kölelikle ilgili anayasal değişikliğin hayata geçmesinin 40 yıllık bir zaman aldığı göz önüne alınırsa, karbonu yok edene verilecek ödülü hala belirlememiş olmamız hiç de şaşırtıcı değil. Özellikle de iklim hareketinin karşısına dikilmiş güçler kulağa oldukça tanıdık gelen belirli engeller sıralamaya devam ettikçe.

Köleliğin kaldırılmasının karşısında birçok sözde argüman vardı. En absürt düşünceler genellikle ‘Kölelik doğaldır ve her zaman var olagelmiştir.’ gibi durduk yere ortalığı karıştırmamayı öneren ya da bu kadar büyük bir sistemi değiştirmenin pratik olmayacağını iddia eden cesaret kırmaya yönelik fikirlerdi. Enerji ve iklim konusunda ise statüko şu şekilde ilerliyor: ‘Uzun zaman bu yakıtlara bel bağladık ve uzun zaman daha bağlayacağız.’

Ama görünüşe göre değişime karşı kullanılan en etkili argüman, konfederasyon liderlerinin Lincoln’de dile getirdikleri gibi, ekonomiye odaklanıyor: ’Çok masraflı olur’. Mevzu iklim değişikliğini engellemeye geldiğinde bu itirazın çok ilginç versiyonlarını duyuyoruz. Yakın zamanda, günün politikacısı senatör Marco Rubio, ‘Havayı değiştirmeyi denemek adına ekonomimizi mahvedecek bir grup yasayı kabul etmemeliyiz’ dedi. Bu görüş resmen cahilce (havayı şu an değiştiriyoruz zaten, mesele bu) ve gerçeklerle uyuşmuyor.

Öncelikle, harekete geçmemenin maliyeti kabul edilemez düzeylere yükseliyor. Sandy Kasırgası’nın neden olduğu korkunç sonuçlara bakın: 70 milyar dolar ve yaklaşık 200 ölü. İkinci olarak, bazı politik çevrelerin alaycı yaklaşımları çok absürt çünkü iklim değişikliğini engellemek ve temiz bir ekonomi geliştirmek büyümeyi hızlandıracaktır. Milyarder girişimci Richard Branson’ın söylediği gibi: ‘Neslimizin en büyük servet sağlayıcı fırsatı.’ Ve bu hiç de uzak bir hayal değil. Bugün halihazırda temiz ekonomiyi gerçekleştiriyoruz. Amerika’da geçen yıl şebekeye dahil olan enerjinin neredeyse yarısı yenilenebilir kaynaklardan üretilmişti. (AB’de ise bu oran 2011 yılında %71’di)

Tabii ki kölelik karşıtları tüm bu argümanlarla tek bir koz ile cevap verebiliyorlardı: Ekonomik ‘faydaları’ neler olursa olsun zorla çalıştırma ahlaki olarak yanlıştı. Kölelik her zaman ahlaka aykırıydı, nokta. İşte iklim metaforu tam da bu noktada bozuluyor. Bütün sorunlarına rağmen fosil yakıtlar modern dünyamızın yaratılmasının merkezi oldular ve milyarları yoksulluktan kurtardılar. Ama şimdi elimizde başka alternatifler de var ve hangisini kullanmayı kesmemiz gerektiğini biliyoruz.

Peki neyi ortadan kaldırıyoruz? İklim karşıtları büyümeyi yok etmek için mücadele etmiyorlar. Köleliğin kökünü kazımak dünyayı pamuk ve tütünden mahrum bırakmadı. Karbonu terk etmek insani ve ekonomik kalkınmadan vazgeçmek anlamına gelmeyecek, aksine sağlama alınmasına yardımcı olacak. Ortadan kaldırmak istediklerimiz, varlığımızı tehdit eden miadı dolmuş, bozuk ekonomi ve enerji sistemlerimiz. Çünkü insan ve ekosistemin giriş ve etkilerine hiç değer vermiyorlar. Dünyamızın enerjisini sağlamanın, bizi tonla para harcamaktan koruyacak (sıfıra yakın değişken masraflar), kirli fosil yakıt kullanımının yol açacağı önemli sağlık etkilerinden kaçınmamızı sağlayacak ve gezegenimizin destekleme yeteneğini sadece 70 trilyon dolarlık ekonomimiz için değil varoluşumuz için muhafaza edecek yeni bir yolunu arıyoruz.

Yeşil iş örnekleri, Paul Hawken, Amory Lovins, Hunter Lovins, John Elkington, Jonathan Porritt, Ray Anderson ve şirketlerde sürdürülebilirlik odaklı çalışan yüzlerce yönetici tartışmaya yeni bir boyut kazandırdılar.

İş dünyasının bu köklü değişime ayak uyduracağına ve hem masrafları düşürerek hem de yenilikler yoluyla yeni gelirler elde ederek karlarını arttıracaklarına inanıyoruz.

Dow, DuPont, GM ve GE gibi birçok büyük şirket enerji kullanımını ve israfını azaltarak milyarlarca dolar tasarruf etti. Az sayıdaki birkaç önder şirket salınımlarını sert bir şekilde azaltıyor (bilim adamlarının yapmamızı söyledikleri şekilde). İyi tarafından bakarsak multi trilyon dolarlık temiz bir ekonomi yaratıyoruz. Bunun kesinlikle büyük kazananları olacaktır.

Ama bütün büyük değişimler gibi ‘temiz’e dönüş bazı kaybedenleri de beraberinde getirecek. Örneğin yok olan kömür işleri gibi. Ama müşterek refahımız için bunun yapmamız gerekenleri durdurmasına izin veremeyiz. Lincoln’ün sonlarına doğru Başkan, konfederasyon başkan yardımcısına bir şey söylüyor: ‘Eğer biz… özgürlüklerimizi kaybetmeyi göze alabilirsek, örneğin zor kullanma özgürlüğümüzü, daha önce hiç bilmediğimiz özgürlükler keşfedebiliriz.’ Enerji savurganlığımızı ve fosil yakıt tüketimine dayalı ekonomimizi geride bırakırsak yeni özgürlükler keşfedeceğimize inanmak istiyorum.

İş işten geçtikten sonra herkes doğrusunu yapar. Köleliğin kaldırılması tartışmasında haklı tarafın kim olduğunun bu kadar belli olmasına şimdi başımızı şaşkınlıkla sallayarak bakıyoruz. Ama Stevens ve elbette Lincoln’ün 13. Yasa Değişikliği için bu kadar bastırmaları oldukça cesaret gerektiriyordu. Ve şimdi değişim talep eden bu insanlarda da büyük cesaret var: Dünyanın her tarafından tüm renklerin ve ekonomik geçmişlerin seslerini bir araya getirip bir kişiymiş gibi konuşan binlerce aktivistte, uygunsuz gerçekleri dünyaya duyurdukları için amansızca saldırıya uğrayan bilim adamlarında, muazzam çıkar gruplarıyla mücadele ederken karbon vergileri ve ticari rekabet sistemleri için bastıran siyasi liderlerde ve iş dünyası liderlerinde, özellikle enerji dünyasında değişim için mücadele edenlerde.

Bu insanlar adalet arıyorlar. Ama bu davada, sadece bir halk ya da toplumun köleleştirilmiş bir bölümü için değil, hepimiz için adalet arıyorlar.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Eray Uygur

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayın.

(The Guardian, Yeşil Gazete)

 


Neden Ermeni Lobisi ve Fettulahçılar? – Erdal Doğan

23 Şubat 2012 tarihinde İmralı’da Öcalan ile gerçekleşen görüşme tutanaklarının Milliyet gazetesi aracılığıyla basına yansımasından bugüne çok şey konuşuldu, tartışıldı.

Hem generallerin hem de CHP ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin o çok güvendikleri ve sevdikleri basın açıklamalarında yanı başlarında oturttukları Fikret Bila, bu tutanakları yayınlarken her nedense “özel hayat, özel durum, sohbet havasında söylenmiş düşünceler” demeyip bazı isim ve grupların isimlerini geçirip, onlara karşı söylenmiş sözleri yayınlamıştı.

Haliyle isimleri geçen kişi ve taraflar kendilerine söylenmiş bu sözlere karşı gecikmeden cevaplarıyla o sıcak gündemi daha da hararetli hale soktular.

Tutanak sızdırmasını ve yayınlamayı gerçekleştirenlerin bir amacı da bu olsa gerekti.

Ve başardılar da.

Tüm bu olup bitenin bir provakasyon olduğuna dair kimsenin şüphesi olmadı zaten.

Özellikle mevcut durumun çatışmasızlık sürecine evrilmesi, çok gecikmeli de olsa Kürt meselesinin bireysel ve kolektif haklar manzumesi temelinde çözülme somutluğunun, Ergenekoncularla ve onun olmazsa olmazı Özel Harp Dairesi/ Kontrgerilla yapılanmasının birer korkulu fobisi olduğunu ve süregiden bu aşamalarda her türlü engelleme çabası içerisinde olacakları da herkesin malumuydu.

Her şey ne kadar şeffaf gidiyor değil mi!

Birçok kişi gibi ben de eski yazılarımda bu şeffaflık içerisinde eski statükocuların her siyasal yapılanmadaki uzantılarına dikkati çekerken özellikle de BDP ve PKK içinde ve çeperlerindekilere daha fazla dikkat çekme gereği duymuştum.

Ak Parti hükümeti içindeki siyasi ve bürokratik Ergenekoncu-Kemalist kadrolar kadar BDP ve PKK içindeki Ergenekoncu-Kemalist kadroların takiyyeli siyaset tarzının çeşitli biçimlerde bundan sonra da cereyan edeceğini biliyoruz.

Çünkü bu bir var olma, yani iktidarda kalma savaşı.

Yani olan bitenin herkesin gözü ve bilgisi dahilinde gerçekleşiyor olması da belki bu dönemin en yeni hali.

Fakat yeniden çatışma, kaos ve ölüm tehlikesinin yaşanmaması ve tehlikeyi savurabilmek için yine de çok dikkatli olmak gerek.

Çünkü bu yapıların birkaç korkulu rüyasından biri Kürt meselesinin Kürtlerin halk olmaktan kaynaklanan evrensel, hukuki, doğal hakları ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti devleti içinde yer alması iken bir diğeri de 1915 Ermeni soykırımının mağdurları olan Ermeni halkının soykırımdan canını kurtarabilmiş ve dünyanın her bir yerine savrulmuş Ermeni diasporası ile Kürtlerin buluşma olasılığıdır.

Statükocuların amacı; geçmişle yüzleşmede çok önemli adımlar atan Kürt halk dinamizminin bu yüzleşmesinin önüne geçmek ve diğer Anadolu’nun mazlum ve soykırıma uğramış halkları ile buluşmasının önünü kesmektir. Bunun için de her daim Yalçın Küçük tezleri ortama pompalanmış, yetersiz kaldıklarını görünce de bu amaçları Öcalan üzerinden gerçekleştirilmek istenmiştir.

Öyle ki bir dönem sürekli dillendirilen Türklerle Kürtlerin Cumhuriyetin kurucu unsur olduğu söylemi bu propagandanın bir eseriydi.

Ermenilerin sistematik olarak 1890’dan başlayarak 1915’te yaşadıkları o büyük kıyım ve daha sonra çeşitli politik versiyonlarla 1923’den sonra da devam eden süreciyle Kürtlerin yüzleşmesi ve bu dönemi deşifre etmesi İttihatçı-Kemalist cephenin en çok korktuğu mevzudur.

Bu nedenle Öcalan’ın 1998’lerde İmralı’ya konulma sürecinde dolaşıma sokulan ve ortalığa faş ettikleri o ırkçı ideolojik tez ve yaklaşımlarının halen çeşitli kanallarla Öcalan üzerinden Kürt siyasi yapılanmasına enjekte ettirilmeye çalışıldığını görüyoruz.

1990’lı yıllarda Öcalan ve PKK militanlarının Ermeni tohumları olarak gazete manşetlerine taşındığı, ırkçılığın bakanlıklar düzeyinde sergilendiği, hatta bu durumun yakın zamana kadar dahi AK Parti hükümetinde yer alan siyasi zatlar ile PKK militanlarının sünnetsiz olduğu iddiaları üzerinden devam ettirildiği kadim bir politikanın en somut görünümleriydi.

Uzun bir dönem Öcalan’ı Kemalist yaptım diye övünerek dolaşan, o ideolojik misyonunu en son tutuklanıp cezaevine girdiği süreye kadar çeşitli kanallarla İmralı’ya ulaştırmaya çalışan Yalçın Küçük’ün mirasını halen sürdürenler olduğunu görmekteyiz.

İdeolojik bombardımanın çeşitli kanallarla Öcalan’a halen yapıldığı konusunda şüphe olmamalı. Öcalan’ın avukatlardan istediği kaynakların kendisine ulaştırılmadığı söz konusu.

Bu hususu nerden çıkardın diye soranlar olabilir tabii. Öcalan’ın avukatlarının tutuklanmasına kadar basına yansıyan avukat görüşme tutanaklarından çıkarıyorum.

Öcalan’ın özellikle Ermeni tarihi ve İttihat Terakki dönemine ait ısrarlı kitap isteyişinden ve ayrıca bu dönemin özellikle okunması gerektiğine vurgu yapmasından çıkarıyorum.

İstediği kaynaklar getirilmişse ya da eksik kaynaklar kendisine sağlanmışsa da görünen şu ki, Öcalan’ın söylemlerinde halen 1990’ların ve 2000’lerin başındaki Ermeni meselesine ideolojik bakış veya yönlendirme egemen.

Öcalan’ın diğer söylemlerinin dışında özellikle bu konudaki söylemlerinde çelişkiler mevcut.

Bir yandan o her zaman için dillendirdiği Anadolu ve Mezopotamya halklarının tekrar birlikte yaşayabilme ortamının ve kültürel haklarının sağlanmasına vurgu varken ve bu süreçte azınlıklardan destek talep ederken, diğer yandan, çok eski değil daha geçen yüzyılda nüfusu milyonlarla anılan ve Anadolu’daki 4000 yıllık tarihsel kökleri ile birlikte yok edilenlerin sağ kurtulabilen çocuklarının ve torunlarının oluşturdukları diasporaya karşı husumet dolu açıklamaları hiç anlaşılır değil!

Bu söylediklerinin yalnız Kürtler üzerinde değil O’na karşı olan hem Türklerde hem de diğer Türkiye halklarında çeşitli yansımalarla birer yankı bulduğunu sanırım tahmin etmek zor değil.

Bu yapının, statükocuların ya da Ergenekoncuların bugüne kadar anlayabildiğim kadarıyla diğer bir korkulu rüyası ve gayesi de; Türkiye’de siyasal ve sosyolojik bir aktör ve topluluk halini almış Fethullah Gülen cemaati ile Kürt siyasi hareketinin tüm bağını keserek ona karşı sürekli bir husumet oluşturmaktı.

Özellikle de bu yeni süreçte Fethulah Gülen cemaati yayınları Kürt siyasi hareketine karşı yeni bir dil oluşturma gayretine girişmiş iken.

Provokasyonu yapanların amacı sanırım bu iki kesimi sürekli birbirlerine karşı önyargılarla besleyip düşmansal çatışma haline sokmak.

Özellikle Fethullah Gülen cemaati nezdindeki bu düşmanlığın Kürt siyasi yapılanmasına karşı bu süreçten önce çok başarı ile gerçekleştirildiğini biliyoruz.

Aynı husumetli hal Kürt siyasi hareketinde de başarıyla sonuçlanmıştır.

Böyle olunca, yani Fethullah Gülen cemaati yayınlarının Kürt siyasilerine karşı kullandığı ayrımcı dil ve düşmansal tutum Kemalistlerin çabasını kolaylaştırıyor.

Özellikle Fethullah Gülen cemaati bünyesindeki yayınlardaki, haber ve dizi filmlerdeki gard alışın en son bu tutanaklarda sarf edilen cümlelerle devam ettirilmek istendiğini düşünüyorum.

Kürt siyasi cephesinde bu sürecin başarıyla nihayetlendirilmesinde veya en azından hızlandırılmasında Fethullah Gülen cemaatinin rolünün küçümsenmesi bence çok ciddi bir stratejik hata olur.

Her ne kadar bir provokasyon amacıyla da olsa yayınlanan bu tutanaklar şöyle bir hayra da vesile olmuştur;

Kürt meselesinin çözümünde tartışmasız olarak en önemli aktör kabul edilen Abdullah Öcalan o çok birikimli ve siyasi analizlerinde doğru tespitlerinin yanında yukarıdaki ele alınan iki konuda hala 1990’lar dönemine ait bilgilerle hatalı çıkarımlar yapmaktadır veya halen o dönemlerden devam eden unsurların yanlış yönlendirmelerine maruz kalmaktadır.

Bu konuda kendisine yeterli bilgi ve kaynak ya ulaştırılmıyor ya da yukarıda zikrettiğimiz kesim tarafından yoğun ve kasıtlı bir biçimde yanlış enformasyon devam ediyor.

Bu iki husustaki Öcalan’ın tutumu belki de AK Parti’de özellikle Başbakan Tayyip Erdoğan nezdinde memnuniyetle karşılanıyor.

Kim bilir?

Tutanakları sızdıranların ve yayınlayanların bir amacı da belki süreci buradan vurarak, statükoyu devam ettirmekti.

Sizce başardılar mı?

Erdal Doğan – www.demokrathaber.net

 

Hayvancılıkta “saadet zinciri”ne dikkat!- Ali Ekber Yıldırım

İnek, koyun ve keçi üzerinden saadet zincirleri kuruluyor. Yatırımcılara düzenli gelir vaadi ile zincire dahil ediliyor. Ortada hiçbir tesis, işletme yok.
Anadolu’nun pek çok yerinde bir inek parasına üç-beş koyun veya keçi parasına saadet zincirlerine ortak kaydediliyor. Geçmişte farklı alanlarda birçok örneği ve mağduru olmasına rağmen insanlar bu saadet zincirlerinin halkası olmaktan çekinmiyor. Bir süre sonra inek, keçi ve koyun mağdurları diye medyada boy gösterenler olursa kimse şaşırmasın.
Hayvancılıkta saadet zinciri nasıl oluşturuluyor?
Öncelikle saadet zincirini doğuran koşullara bakmakta yarar var.
Hayvancılık sektörüne yönelik yatırım yapanlara devlet sıfır faizli kredi veriyor. Destekler ise her yıl artırılıyor. Buna rağmen para kazanamadığını söyleyip çiftliğini elden çıkarmaya çalışanlar var.
Devletin verdiği desteğin ve kredilerin cazibesine kapılıp sektöre girenler hayal kırıklığı yaşarken yıllarca bu işi yapan küçük yetiştiriciler ise yüksek girdi maliyetleri nedeniyle üretimi sürdüremedikleri için hayvancılığı bırakıyor.
Buna rağmen kamuoyunda devletin verdiği kredilerin de etkisi ile hayvancılığa yatırımın çok karlı bir iş olduğu algısı var.
Bu algıdan yararlanmak isteyenler, geçmişte birçok örneği yaşanan ve çok sayıda mağdur yaratan “saadet zinciri”ni oluşturmaya çalışıyor.
Yatırım yapmak isteyen veya düzenli bir gelir elde etmek isteyenlere “kar ortaklığı” veya “ayni ürün” verme vaadi ile yatırımcıdan para toplanıyor.
Yaygın olan yöntemlerin başında “1 inek parası” yani 5 bin lira ile saadet zincirine ortak kaydedilmesi geliyor.
Ortada hiçbir yatırım, işletme yok. Vatandaşa deniliyor ki, “bir defaya mahsus 5 bin lira yani sadece “1 inek parası” vererek ortak olabilirsiniz. İlk 6 ay herhangi bir geri ödeme yapılmayacak. İşletmeler kurulduktan sonra ve 6 ayın sonunda başlamak üzere her ay 200 lira net geliriniz olacak. Üstelik ineğiniz doğurdukça geliriniz katlanarak artacak.”
Bir başka uygulama ise küçükbaş hayvancılıkta var. Vatandaşa 3-5 keçi veya koyun ile ortak olabileceği söyleniyor. Koyun veya keçilerin ırk özellikleri uzun uzadıya anlatılıyor. Süt verimleri, et verimlerinin ne kadar yüksek olduğu söyleniyor. Yine düzenli gelir ve ayni ürün vaadinde bulunuluyor.
Saadet zincirini tanıtmak için sosyal medya çok yaygın olarak kullanılıyor. Bazıları açıkça olmasa da özellikle telefon görüşmelerinde ama çoğunlukla yüz yüze görüşmelerde Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın adını kullanıyor. Ulusal yayın yapan televizyonlara ilan veriliyor.
Bu yöntemlerle paralar toplanıyor. Geçmişte farklı alanlarda yaşanan ve çok sayıda mağduru olan bu tür saadet zincirlerine vatandaşlar sorgulamadan para yatırıyor.
Bize de konuyla ilgili çok sayıda telefon geliyor. Böyle bir ortaklığın karlı olup olmayacağını soranlar var. Ailesinin hayvancılık yaptığını ama artır sürdüremediğini hayvanlarını bu tür bir ortaklığa dahil edip edemeyeceğini soranlar oluyor. Bu tür bir yatırımın sürdürülebilirliğini soruyorlar.
Geçmişte yaşanan örnekleri hatırlatarak bu tür işlere girilmemesi gerektiğini anlatıyoruz.
Son zamanlarda bu talepler o kadar çok arttı ki, hayvancılık yapanlar da bu işten çok rahatsız. Sektöre zarar verileceğinden korkuyorlar.
Hayvancılığa yatırım yapanlar uyarıyor. “Biz çok büyük paralarla yatırım yapıyoruz. Kendi yemimizi üretiyoruz. Eti,sütü en iyi fiyattan satmaya çalışıyoruz. Günün 24 saati işimizin başındayız ve buna rağmen hayvan başına vaat edilen paraları kazanamıyoruz. Yurttaşlarımızın ve devletin bu konuda gerekli duyarlılığı göstermeli. Yaşamı boyunca Almanya’da çok zor şartlarda alınteri ile kazandıklarını bu tür saadet zincirlerinde kaybeden binlerce yurttaşımız var. Bunlar örnek alınmalı. Bu tür saadet zincirlerine kesinlikle itibar edilmemeli.”
Özetle, “hayvancılığın çok karlı bir iş olduğu” algısı üzerine saadet zincirleri oluşturuluyor. Yurttaşlar düzenli gelir sağlama hayali ile paraları ile zincirin birer halkası oluyor. Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ise gelişmeleri izlemekle yetiniyor. Yeni mağdurların olmaması için Bakanlığın en azından yurttaşlara açıklama yapmalı.

Ali Ekber Yıldırım – www.tarimdunyasi.net

Tayland başbakanı: “Fildişini yasaklayacağız”

The Guardian’da Damian Carrington imzasıyla yayınlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Ozan Molva‘nın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Yingluck Shinawatra’nın, Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme (Cites) tarafından düzenlenen yabani hayat zirvesindeki konuşması kaçak fil avıyla mücadelede için umut verdi.

Tayland Başbakanı’nın ülkesinde yasal olan yurtiçi fildişi ticaretini yasaklama güvencesi vermesiyle 2012 yılında 25 bin hayvanın canına mal olmuş kaçak fil avına karşı büyük bir zafer kazanıldı.

Tayland, Afrika’dan gelen yasadışı avlanmış fildişinin “aklanarak” dünyanın en büyük marketi olan Çin’e götürülmesinde kilit ülke konumunda.

Yingluck Shinawatra’nın açıklaması Pazar günü, Bangkok’ta düzenlenen dünyanın en büyük yabani hayat zirvesinin açılış gününde geldi. Cites’i oluşturan 178 ülkenin 2 haftalık zirvesi kutup ayılarının korunmasını iyileştirme ve eğlence amaçlı gergedan avını sona erdirme mücadelelerini sürdürüyor. Bunun yanında yılda 100 milyon köpekbalığının öldürülmesine neden olan köpekbalığı süzgeci ticaretinin de önüne geçilmeye çalışılıyor.

Tüm dünyadan bir buçuk milyon kişi tarafından imzalanmış dilekçeyi aldıktan sonra açıklamayı yapan Shinawatra, “Filler Tayland kültürü için çok önemli. Ne yazık ki birçok kişi Tayland’ı yasadışı uluslararası fildişi ticareti için bir geçiş ülkesi olarak kullandı,” diye konuştu.

“Fildişi ticaretine son vermek amacıyla mevzuatı değiştirmek için çalışacağız. Bu Tayland’daki yabani ve evcil fillerle birlikte Afrika’dakilerin de korunmasına yardım edecek.”

Tayland’da, ülkede sayıları 2500 tane kalan fillerin dişinden üretilmiş bibloların satışı yasal. Ülkede 67 ruhsatlı fildişi satıcısı var, fakat pazar araştırmaları 250’den fazla dükkanda Afrika’dan getirilmesine rağmen Tayland üretimi gibi piyasaya sürülen fildişi satıldığını gösteriyor.

 

Afrika'dan yasadışı olarak gelen fildişlerini "aklamak" için yurtiçi fildişi ticaretinin yasal olduğu Tayland'ın Kanchanburi bölgesinde turistler fillerle geziyor. Foto: Barbara Walton/EPA

 

1979’da 1.3 milyon olan Afrika fili nüfusu, kaçak avcılık nedeniyle 400 bin’e kadar düştü. Resmi olarak fildişinin uluslararası satışı tamamen yasak, ama Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde Tanrının Direniş Ordusu, Somali’de El Kaide bağlantılı El Şebab gibi organize suç ve terör örgütleri tarafından beslenen kara borsa oldukça yaygın.

Cites’teki Dünya Yabani Hayatı Koruma Vakfı (WWF) heyeti başkanı Carlos Drews, “Başbakan Shinawatra’nın ülkesindeki fildişi ticaretini bitirme taahhüdü heyecan verici. Fakat şimdi bunun acil olarak uygulanmasını sağlaması gerekiyor, çünkü fil katliamı devam ediyor,” açıklamasını yaptı.

“Care for the Wild” yönetim kurulu başkanı Philip Mansbridge ise daha ihtiyatlı: “Yerel ticareti yasaklamak için kesin bir taahhüt olmamasından hayal kırıklığına uğradık. Bunun yeterli olduğunu hissetmiyoruz,” diyerek ekledi: “Kaçak avcılık yalnızca Kenya, Güney Afrika veya hayvanlar her neredeyse yalnızca oraların değil, tüm dünyanın problemi, çünkü kaçak avcılığın boyutları bunun bir milli güvenlik sorunu haline geldiğini gösteriyor.

Tayland, eğer CITES’e üye ülkeler tarafından yasa dışı fildişi ticaretini durdurmak için yeterince çaba göstermediği düşünülürse, Nijerya ve Kongo ile beraber ticari yaptırımlarla karşılaşabilir.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Ozan Molva

Haberin özgün halini (ingilizce) okumak için tıklayınız.

(The Guardian, Yeşil Gazete)

 

 

Emek’i elimizden almak için iskeleleri kurdular

Emek Sineması’nın da bulunduğu İstiklal Caddesi üzerindeki Cercle d’orient (Serkildoryan) kompleksinde inşaat çalışmaları için dün akşam iskeleler kuruldu.

Cercle d’orient ve Emek Sineması’nın da bulunduğu binaların yerine Alışveriş Merkezi yapılacak. Binadaki İnci Pastanesi’nin de bulunduğu son 4 dükkan 7 Aralık 2012’de tahliye edilmişti.

1993 yılında Kamer İnşaat ile Emekli Sandığı (şimdi Sosyal Güvenlik Kurumu) arasında imzalanan bir sözleşme gereği yapılar 25 yıllığına kiralandı. Emek Sineması, 26 Ekim 2009’da restore edileceği söylenerek kapatılmış, Emek Sinemasının yıkılmasına karşı yapılan geniş tabanlı eylemler nedeni şirket inşaat çalışmalarına dört yıllık süreçte başlayamamıştı.

Emek Sineması’nın bulunduğu alanda Alışveriş Merkezi yapılması ve sinemanın da yapılacak kompleksin üst katına taşınmasıyla ilgili proje hazırlandı.

Binadaki İnci Pastanesi’nin de bulunduğu son 4 dükkan 7 Aralık 2012'de tahliye edilmişti.

Proje, Cercle D’orient binasının ‘aslına uygun’ olarak yenilenmesini, Emek Sineması’nın olduğu bölgeye bir AVM yapılarak sinemanın bu binanın üst katına taşınmasını öngörüyor. Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı çıkanlar projeye karşı defalarca eylem yaparken, şirket sinemanın ‘aslına uygun’ bir şekilde binanın üst kadında yeniden inşa edileceğini iddia ediyordu.

Fotoğraflar: Bülent Müftüoğlu

(Yeşil Gazete)

 

Gençlik Filmleri Festivali Ankara’da

3. Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali “Barış” temasıyla bugün Ankara’da başlıyor. Festivalin açılışında Kolektif Sinema’nın hazırladığı “ODTÜ Ayakta” belgeseli izlenebilir.

3. Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali "ODTÜ ayakta. AKP'ye direniyor" belgeseli ile start alıyor

Festival filmleri 12-14 Mart’ta Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Kolektif Kültür Merkezi, Roxanne Kafe ve Orta Dünya Kafe’de gösterilecek. Festivalin sonraki dıurakları ise Diyarbakır ve Antakya.

Festival kapsamında Özcan Alper’in Gelecek Uzun Sürer, Ali Adnan Özgür’ün Toprağın Çocukları, Charlie Chaplin’in Büyük Diktatör ile Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın yönetmenliğini yaptığı Babamın Sesi filmleri ile Mustafa Kenan Aybastı’nın yönettiği RED belgeselinin de aralarında olduğu çok sayıda film gösterilecek.

Tün gösterimlerin ücretsiz gerçekleşeceği film festivalinin programına buradan erişebilirsiniz.

(Bianet)

BDP İmralı Tutanaklarını sızdıranları açıkladı

BDP, İmralı tutanaklarını çoğaltan iki Parti Meclisi üyesinin istifa ettiğini açıkladı. Basın sorumlusu Ali Özgüç’ün de görevine son verildi.

Selahattin Demirtaş hafta sonu yaptığı açıklamada, tutanakların partileri üzerinden sızdırıldığını söylemişti.

BDP, basına sızan İmralı tutanaklarıyla ilgili açıklama yaptı.

Metnin çoğaltılmaması kararına rağmen iki Parti Meclisi (PM) üyesinin PM Toplantısı’na ara verildiğinde kimsenin bilgisi ve onayı olmadan tutanakları çoğalttıkları, bu sırada parti personelinin de tek bir nüshayı kendisi okumak üzere çoğalttığı belirtildi.

Açıklmada ”Basın büromuzda çalışan Ali Özgüç, gazeteci Alper Atalay’ın metin üzerinden fotoğraf çekmesine izin vermiştir. Milliyet’te yayınlanan tutanak resminin bir fotoğraf kaydı olduğu anlaşılmıştır” ifadesi kullanıldı.

Tutanakların basında yer almasıyla ilgili Rauf Kocaman ve Resul Baykara’nın PM üyeliklerinden istifa ettiği kaydedildi. Partinin basın biriminde çalışan Ali Özgüç’ün parti yönetimine haber vermeyerek tutanakları bir basın çalışanıyla paylaşması nedeniyle görevine son verildi.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş hafta sonu yaptığı açıklamada, tutanakların partileri üzerinden sızdırıldığını söylemişti.

(Ntvmsnbc)

 

Avrupa Parlamentosunda gündem internette porno yasağı

0
İtalyan porno yıldızı Cicciolina bir dönem milletvekilliği görevinde de bulunmuştu

Avrupa Parlamentosu’nun gündeminde dijital ortamda pornoya yasak getirilmesi önerisi bulunyor. Hollandalı parlamenter Kartika Tamara Liotard‘ın gündeme getirdiği tararıdaki amaç medya ve reklam sektöründe kadınların cinsel özne olarak kullanılmasının önüne geçilmesi olarak açıklandı.

Liotard’ın ‘Cinseyete bağlı klişelerin ortadan kaldırılması’ konulu raporu Avrupa Parlamentosunbda bugün  tartışılmaya açılacak. Pornonun yasaklanması konusunun ifade özgürlüğünün sınırlarını da kapsayarak büyük bir tartışmayı başlatacağı yorumları yapılıyor kulislerde.

Hollandalı parlamenter Kartika Tamara Liotard tasarının amacının medya ve reklam sektöründe kadının cinsel obje olarak gösterilmesinin önünce geçmek olduğunu belirtiyor

Bir bağlayıcılığı bulunmayan raporda yer verilen tasarıda AB ülkelerinde medya ve reklam sektörlerinde pornoyu denetleyecek bağımsız düzenleme mekanizmaları oluşturulması da talep ediliyor.

(Cnn Türk)

SPoD’dan LGBT Hak İhlallerinde Yasal Süreçler paneli

Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD) “Hukuk ve Adalete Erişim” başlıklı çalışma alanı kapsamında Cezayir Toplantı Salonu’nda 13 Mart Çarşamba günü 10:00 – 12:30 arasında  “LGBT Hak İhlallerinde Yasal Süreçler” başlıklı bir basın toplantısı ve panel düzenliyor.

Basın toplantısında SPoD, Kasım 2012 tarihinde yayımladığı LGBT Davaları: AİHM, Yargıtay ve Danıştay İçtihatlarıadlı raporun kamuoyu tanıtımını yapacak. Panelde ise dernek, takip ettiği davaların akıbeti hakkında kamuoyunu bilgilendirecek.

Sosyal haklar odaklı bir dernek olarak, bir süredir LGBT bireylere yönelik adalete erişim mekanizmalarının güçlendirilmesi ve yargılama pratiğinde uygulanan ayrımcılığın sonlanması için çalışmalar yürütüyoruz. LGBT bireylere yönelik insan hakkı ihlalleriyle alakalı soruşturma ve yargılamaları takip ederek, içtihatlar üzerinden gelişen ayrımcılığın giderilmesi için çaba sarf edip bu bağlamda olumlu veya olumsuz çıkan yargı kararlarını takip ediyoruz. Bu bağlamda Kasım 2012 tarihinde yayımlanan  adlı bir rapor yayımladık. Adı geçen raporun kamuoyuna tanıtımı bu toplantıda gerçekleştirilecektir.

Avukatlar ve mağdurların yapacakları sunumda:

·         Ailesi tarafından eşcinsel olduğu öğrenildikten sonra katledilen ve ilk eşcinsel namus cinayeti sayılan Ahmet Yıldız Davası,

·         Eşcinsel ilişki yaşadığı kişi tarafından öldürülen ve mahkemece katil kişi hakkında haksız tahrik indirimi uygulanan Ahmet Öztürk Davası,

·         Geçtiğimiz aylarda Diyarbakır’da babası ve amcası tarafından öldürülen R.Ç.’nin Davası,

·         Eşcinsel olduğu gerekçesiyle Türkiye Futbol Federasyonu tarafından hakemlik lisansı iptal edilerek işsiz bırakılan Halil İbrahim Dinçdağ,

·         Hukuka aykırı biçimde evinde arama yapılarak eşcinsel olduğu öğrenilen polis memurunun meslekten ihracına dair dava,

.         Ve son olarak Avcılar Denizköşkler Mahallesi Meis Sitesi’nde yaşayan transseksüellere yönelik bazı medya kuruluşlarının da çanak tutmasıyla oluşan nefret kampanyasıyla tehlikeli bir boyut alan ve sitede yaşayan transseksüellerin hayatını tehlikeye sokan ve akabinde kolluk kuvvetlerinin barınma hakkını ihlal eden uygulamalarına dair süreç ve dava yer alacak.

Dava süreçleri, davanın arka plan bilgisi ve toplumsal gelişmelerle yasal mevzuat ve içtihatlarda yaşanan ayrımcılık kapsamında ele alınacak bu dava dosyaları, LGBT hak ihlallerinde yargının rolü ve tutumunu gözler önüne serecek.

Program, SPoD’dan Av. Fırat Söyle, Av. Rozerin Seda Kip, Halil İbrahim Dinçdağ ve Avcılar Meis sitesinde yaşanan linç kampanyasında evinden ayrılmak zorunda bırakılan Oya Sultan’ın da katılımıyla gerçekleşecek.
(Yeşil Gazete)

 

Yeşiller/Sol alternatif anketinin sonucu: Panik yapma. Kimse nükleer istemiyor!

Fukuşimanın ikinci yıldönümünde Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Ankara üyesi nükleer karşıtları alternatif bir eylem deneyimi için Ankara sokaklarına çıktı. Ankaralıların anket ile nükleer hakkında düşüncelerinin ortaya çıkarıldığı çalışmada katılımcıların büyük çoğunluğu nükleere karşı olduğunu belirtti.

Alternatif eylemde amaç hem yüzyüze diyaloglar ile Ankara halkının nükleer enerji ve nükleer santraller konusundaki farkındalık düzeyi hakkında bilgi edinmek, hem de bilgi paylaşımı sağlayarak bu bilgi düzeyini yükseltmek olarak belirlendi

Farkındalık çalışması için anket araştırması yapıldı. Çalışma sırasında katılımcılarla çok yönlü diyaloglar kuruldu. Her bir anket uygulaması, doğrudan katılımcı kadar, onun yanında bulunan arkadaşlarının veya aile üyelerinin de katıldığı bir sohbet havasına büründü.

Anket kullanılarak gerçekleştirilen alternatif eylem sırasında Ankara halkının nükleer enerji ve nükleer santrallerle ortak kaygıları taşıdığı ve Türkiye’de nükleer santral istemediği sonucu ortaya çıktı.

Yeşiller ve Sol Gelecek Ankara üyesi aktivistlerin alternatif eylemlerinin Ankara’nın diğer semtlerinde de önümüzdeki günlerde devam edeceği belirtildi.

 

Fotoğraflar: Ali Serdar Gültekin

Haber: Gökçen (Ahbap) Özdemir

(Yeşil Gazete)