Ana Sayfa Blog Sayfa 4372

Antibiyotik dirençli GDO genler nehirlerde!

Claire Hope Cummings imzasıyla FoodDemocracyNow sitesinde yayınlanan haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Oya Yalçın‘ın imzasıyla sunuyoruz.

***

Bugün Dünya Su Günü. Birleşmiş Milletler, taze suyun önemine dikkat çekmek amacıyla senede bir günü suya ayırdı. Böyle yapmakta da çok haklı çünkü bugün büyümekte olan dünyamızda suyun niteliğini ve niceliğini korumak kousundaki çabalarımızda çok geride kaldık.

İnsanlığın suyun nereye gideceği konusundaki sakar su tesisatçılığı girişimlerini bir yana koyarsak, suyun kalitesini garantileme sorunu dünya üzerindeki yaşamı tehdit etmekte.

Suyu atıkları taşımak için kullanıyoruz ve bu anlamda hala Ortaçağ’da sayılırız. Çiftliklerden, fabrikalardan, şehirlerden ve hatta insandan çıkan tıbbi atıklar göllerimizi, nehirlerimizi, derelerimizi kirletiyor ve denize sızarak okyanuslarımızda ölü bölgeler oluşturuyorlar. Şimdi ise su kirliliğinin yeni bir formuyla karşı karşıyayız: Sudaki bakterilerde antibiyotik direniş gösteren rekombinant genler.

Çin’deki araştırmacılar test ettikleri her nehirde ilaçlara direnç gösteren rekombinant DNA buldular; bu moleküller genetiği değiştirilmiş organizmalardan üretilmiş parçalara aitler.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar, antibiyotik dirençli genlerden üretiliyorlar. Ve bu bakteri şu anda nehirlerdeki yabani bakteriler ile genetik bilgisini değiştirmekte. Çalışmanın da gösterdiği gibi bakteri şimdiden şehrin su siteminde mevcut ve bu “mikrop(lar) için avantajlı üreme şartları” sağlıyor.

Antibiyotik direnci günümüzde halk sağlığı için bir numaralı tehdit. Çin’de yürütülen araştırmalar, antibiyotik dirençli bu genlerden Pearl, Yangtse, Yellow ve diğer üç ana nehirde buldu. Ve tahminlerince bu su kanalları- bir sonuç olarak- “insanlardaki antibiyotik direncin nedenini” de gösteriyor.

Gen aktarmalı (transgenik) kirlilik çoktandır tarımda mevcut. U.C. Berkeley profesörü Ignacio Chapela, Meksika’daki yerli mısır çeşitleri içinde genetiği değiştirilmiş mısırın varlğını tespit eden ilk bilimciydi. Gen aktarımlı (transgenik) gen akımında bir otorite kendisi. Chapela, “Transgenik organizmalardan kaçan DNA’nın nehirlerde serbest yaşayan bakteri genomu içinde bir bileşen haline gelmesi”ni endişe verici bulduğunu söylüyor.

Chapela bu araştırmanın sadece Çin’de yapılıp onaylandığını yani “kimsenin bu bulguları diğer her yeri kapsayacak şekilde genişletemeyeceğini” söylüyor. Ama ekliyor; madem ki test ettikleri her yerde antibiyotik dirençli transgenik bakteri buldular, bunun genel bir durum oılduğunu kabul edebiliriz- özellikle de transgenenetiğin çevreye büyük ölçüde yayıldığı Amerika’da.

 

 

Çin’deki transgenik DNA kaynağını bilmiyoruz. “Tarımsal alanlardan kasıtlı olarak yayılmış olabilir ya da sınırlı alanlardan (laboratuvar, endüstriyel birim) yanlışlıkla yayılmış da olabilir.” diyor Chapela. Ama onun endişesi bu bulguların buzdağının görünen yüzü olması yönünde. Bu kirlilikten kaynaklanan pek çok bakteri ve gen oluşumu olabilir. Bilemiyoruz.

Geçen yüzyıl boyunca artan kimyasal su kirliliğinin pek çok formunun tam içeriğini ve etkisini hala bilmiyoruz. En azından kimyasal kirliliği ıslah etme konusunda bir şans var. Ama yaşayan sentetik organizmalar süresiz olarak DNA’larını değitirmede özgürler ve özellikleri bir daha geri getirilemeyecek şekilde değişebilir.

Her insan su olmadan öleceğini bilir. Su sadece kullanım alanlarından ibaret değildir. Su yaşamın kendisidir. Vücudumuzun en temel yapısı bile sudan oluşmakta: Beynimizin % 70’i su. Kaslarımızın ağırlığının % 75’i su ve ciğerlerimizin %90’ı da. Kan dolaşımımızda akan suyu, nehirlerimizde akan sudan ayıramayız.

John Muir’nin çok eskiden söylediği gibi “ biri doğadaki en ufak bir şeyi çekerse, arkasından doğanın tamamı gelir.”

Kimyasalları filtreleme ve onlarla savaşma yolundaki pahalı girişimlerimiz sadece kısmen yararlı. Rekombinant DNA teknolojisini düzenleme çabalarımız ise gen kirliliğini engellemeye yetmedi. Temiz su kaynaklarını sürdürülebilir kılmanın tek yolu suyu olduğu gibi anlamak: bir meta değil, canlı toplulukların yaşam sistemi olduğunu idrak etmek. Su yaşayan bir şey ve bu yüzden de saygıyı hak ediyor. Tıpkı insanların bol miktarda taze ve temiz suyu hak etmesi gibi.

 

Claire Hope Cummings “Uncertain Peril, Genetic Engineering and the Future of Seeds” in yazarı. 2009’da American Book Award’ı kazandı.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Oya Yalçın

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız.

(Food Democracy Now.org, Yeşil Gazete)


 

Obama, Monsanto’yu koruyacak mı? – Ayşe Bereket

“Monsanto’yu Koruma Yasa Maddesi” Obama’nın Önünde


Food Democracy Now tarafından Monsanto’yu Koruma Yasa Maddesi olarak adlandırılan ve tüm GDO karşıtlarının bu isimle andıkları madde, H.R. 5973: Tarım Tahsisat Yasa Tasarısı’nın 733. Madde’sinin içinde yer almakta. Biyoteknoloji taraftarlarının “çiftçi güvence tedbiri” dedikleri bu ek madde, 90 sayfalık yasa tasarısının içine cumhuriyetçi temsilci Kingston tarafından bir paragraf olarak eklendi. Temsilci Kingston, Monsanto ve Dupont gibi devlerin de üyesi olduğu Biyoteknoloji Endüstrisi Örgütü (BIO) tarafından “2011-2012 yılının yasa koyucusu” seçilmişti. Monsanto’nun politik bağlantıları ve oyunları, lobicilik faaliyetlerine ayırdığı milyon dolarlarla ne kadar etkili olduğu artık herkes tarafından bilinen bir gerçek

20 Mart 2013 gecesi ABD Senatosu’nda büyük bir çoğunlukla (73’e karşı 26) kabul edilen yasa tasarısı eklentisi, ertesi sabah Temsilciler Meclisi’nden de onay alarak Kongre’den geçti. Sıra Obama’nın yasa tasarısını imzalamasında


Hatırlayacağınız üzere, ilk seçim kampanyasında GDO’lu ürünlerin hemen etiketleneceği sözünü veren Barack Obama yasa tasarını, içinde yer alan bu ek maddeyle, imzalar ve tasarı kanuna dönüşürse ne olacak?

·         Federal mahkemeler yasadışı ve tehlikeli GDO ürünlerinin bile satış ve hatta üretimini hakkında düzenleme yapamayacak duruma gelecek. Monsanto’nun federal mahkemeler karşısında bir nevi dokunmazlığı olacak.

·         Yasa eklentisi, mahkeme kararı söz konusu GDO’lu ürünlerin usulüne göre onaylanmadığı kararını verse bile, çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkileri araştırıldığı süreçte ABD Tarım Bakanlığı’na (USDA) “geçici” ekim izni verme yetkisi sağlayacak. “Monsanto’yu Koruma Yasası” ABD Tarım Bakanlığı istemese bile bu geçici izni vermek zorunda bırakacak.

·         Tarım Bakanlığı’nın onayına yasal itirazlar devam ederken, ve hatta bir federal mahkeme GDO’lu tohumların ekilmemesi kararını aldığı takdirde bile, çiftçiler bu tohumları istedikleri gibi ekebilecekler. Yani, bir mahkeme Tarım Bakanlığı’nın bir GDO’lu ürüne verdiği onay kararını bozsa ya da ihtiyati tedbir kararı alsa bile, herhangi bir çiftçi o ürünü ekmek için Tarım Bakanlığı’na izin belgesi için başvurabilecek ve Tarım Bakanlığı bu belgeyi vermek zorunda kalacak.

Monsanto’nun Roundup-Ready Alfalfa ve Roundup-Ready Şeker Pancarı’nın onaylanması ve ekilmesi geçtiğimiz yıllarda mahkeme kararları ve tedbirleriyle geciktirilmişti. Belli ki, Monsanto bir daha benzer problemlerle hiç uğraşmak niyetinde değil.

Monsanto’nun esasında bir kimya şirketi olduğunu unutmamak gerek. Geçmişinde DDT, Agent Orange gibi son derece toksik kimyasal maddeler üreten şirket, şu anda yeni kimyasallar arayışında zira yabani otlar Monsanto tohumlarıyla kullanılması zorunlu olan Roundup (glisofat) herbisitine dayanıklılık kazanıyorlar. Hem tohuma eklenen genlerdeki, hem de tarlalarda kullanılan kimyasalları arttıracakları, değiştirecekleri ve daha güçlülerini üreteceklerine şüphe yok.

Obama’nın bir imzasıyla, Monsanto artık Federal Mahkemelerce dokunulmaz olabilir.

Aşağıdaki Anti-Monsanto House Remix müzik videosunu izlemenizi tavsiye ederim. Başarılı ve yaratıcı bir bilinçlendirme videosu.

Kaynaklar:

Bu yazı ilk olarak yesilist.com/ da yayınlanmıştır.


 
 

Ayşe Bereket

twitter.com/aysebereket

“Bahar gelmeden yaz olmaz”

Başlıkta bir laf dokundurma yok. Barış “yüzünden” pekala yutkunabilir insan. Kalbi fesat olmasına, savaştan çıkar sağlamasına, kana susamışlığa da hiç gerek yok bunun için.

Barışın bizzat kendisi “Neden geldin?” dedirtebilir insana.

“Neden şimdi geldin?”

Ece Temelkuran bir konuda haklı: Türkiye, yutkunmanın kitabını yazmış insanların ülkesi. Büyük karşısında yutkun, polis karşısında yutkun, memur karşısında yutkun, patron karşısında yutkun.

Bazen korktuğun için, bazen senden başkalarını düşündüğün için (ya da bu düşünceyle avutarak kendini) yutkun.

Tamam, farazi konuşmayalım. Zaten o kadar açık, o kadar “insan” ki mesele, laf oyunlarına gerek yok.

Fotoğraftaki, Mehmet. Kendisini tanımadım ama bu fotoğraftaki gözlerinden edindiğim hissiyat, hayatı seven, arkadaşlarıyla geyik muhabbeti yapan, yeni demlenmiş çayı gözlerini belerte belerte içen, dost canlısı birisi olduğu.

Mehmet’in annesi ve babasını da tanımıyorum, haliyle barışa “Neden geldin?” diyorlar mıdır, bilmiyorum.

Ama ben onların yerinde olsaydım, barış yüzünden yutkunanlardan biri olabilirdim.

Savaş bundan sadece 3 buçuk ay önce Mehmet’i aldı ve yerine bir adet “Oğlunuz/kardeşiniz/sevdiceğiniz/dostunuz Mehmet, vatanı için canını feda etti. Şehit oldu. Mekanı cennet oldu” verdi.

(Aynı savaş, aynı gün 12 veya 14 kişinin daha canını aldı ya, onların ne isimlerini biliyoruz, ne de yüzlerini görebileceğimiz birer fotoğraf var. Yoksa hepsi bir; ha Mehmet, ha Jiyan)

Savaş çok sever böyle takasları, çünkü ona can lazım. Ve aldığı canlar karşılığında verdiği şehitlik, kahramanlık, fedakarlık payelerinin maliyeti yok. İstediği kadar üretir, bol keseden dağıtır.

Mehmet’ingiller bu takası sevdi mi, bilmiyorum. Ama sevmedilerse de ne olacak, savaş soru sorar mı?

“Gereğini yerine getirir” sadece.

Yapılacak tek şey, Mehmet’in bir amaç için, “düşmanla savaşırken” öldüğü düşüncesine sarılmaktı.

Çünkü ölümün verdiği acıyla başa çıkmanın tek yolu, ölümün boşa olmadığı avuntusunu kucaklamaktı.

Sonra bir gün, o 40 yıllık savaşı yürütenler birdenbire çıkıp “Tamam, bitti” dediler. “Bundan sonra savaşmak yok.”

Mehmet’in canı karşılığında “Çok ulvi, kutsal öldü” pışpışlamasını, anaların-babaların tek avuntusunu veren militarizm, 3 ay sonra onu da geri aldı yani.

Mehmet’in ve o gün ölen 12 veya 14 kişinin anası-babası yutkunacak ve şu soruyu soracaklar şimdi: “Neden şimdi de, 3 ay 3 hafta önce değil?”

“Madem barışı getirmek 1 mektup, 2 açıklama ve 3 ziyaretle hallolacaktı; madem silme kürt düşmanı ana akım basına barış naraları attırmak Erdoğan’ın 4 satırlık emrine bakıyordu, madem dün ağzınızdan sıçrayan salyalar eşliğinde “bebek katili” diye lanetlediğiniz Abdullah Öcalan’ı “siyasi muhattap” yapmak 5 dak’kalık işti…

Neden beklediniz?”

Barış yüzünden yutkunmak, Mehmet’in ve ismini bilmediğimiz 12 veya 14 Şilan, Jiyan, Azad’ın tüm dostlarının işte bu yüzden en doğal hakkıdır.

Onların bu hakkının en az iki katı büyüklüğündeki ödev ise, biz yutkunma hakkı olmayanlarda, artık: Barıştan yana olan herkesin en birinci vazifesi, nerede barış yüzünden yutkunan görse gidip yanına oturmak, omuzlarına ellerini atıp, “Anlat abla, anlat abi” demek, artık.

Depremde evi sağlam kalanın, depremde evi yıkılana açması gibi kapısını şartsız-sualsiz, bizim de insani sorumluluğumuz budur: Tüm egolardan sıyrılmak, kendimizi yutkunanlara adamak.

Depremde evi sağlam kalanın, depremde evi yıkılanın ve hatta ailesinden can eksilenin yanında “Banyodaki aynam düşmüş de kırılmış!” diye feryat figan dolaşması yakışık almaz, zira.

Zaman, gözümüzü de kulağımızı da kalbimizi de barış yüzünden yutkunmak zorunda olanlara vakfetme; dertlerini usulca, büyük laflar etmeden, akıl vermeye kalkmadan dinleme zamanıdır.

Onlara “Mehmet ve 12 veya 14  Şilan, Jiyan, Azad boşa ölmedi. Her bir ölümden iki damla su düşer çünkü; biri savaş tohumunun dibine, biri barış tohumun dibine. Savaşın tohumu büyür de büyür, serpilir de serpilir ama, barışınki bekler, önce bi’ güzel kök yapar. Zamanı geldimiydi, toprağın tavı tuttumuydu bir çıkar ki barış, sorma! Ölüm tükettikçe tükenen savaşın kökü kuruyup kalır, barışın kökü capcanlı… Newroz olur, Nevruz döner, bahar gelir” demek lazım, uzun uzun dinledikten, içlerindeki acıyı tükettiklerini gördükten sonra.

Gülümseyerek.

Yutkuna yutkuna somurtmanın evla olduğuna hükmedilmiş bu topraklarda, gülümsemek ilk cemre, çünkü.

Newroz olur, Nevruz döner, bahar öyle gelir.

Daha bahar çökmeden yazı düşünenlere,  bazen bana mesela, “Hele bi’ dur yeğenim” diyorlar bizim Çerkes köyünde.

“Bahar gelmeden yaz olmaz.”

“E ya ot bitmezse n’olacak?” diye sorduydum bi’ gün, çorak bahçeyi gösterip de, “Ohoo, hele bi’ bahar gelsin de bak sen nasıl ot basacak orayı. Çiğnesen yetişemezsin” dedi İrfan abi.

Hele bir getirelim baharı da, bak nasıl yeşil basacak toprağı. Bin türlüsü, bin yerden, aynı anda fışkıracak. Başımız dönecek hızlarından, aklımız almayacak.

Esas teri de o zaman dökeceğiz, tava gelmiş toprağı çiğneyip işlerken.

Her yeri yeşil bastıkça yazdan hemen önce, coşkumuzu koyacak yer bulamayacağız.

Yaz, öyle gelecek.

 

 

Hindistan krizi İtalyan Dışişleri Bakanını istifa ettirdi

0

İtalya Dışişleri Bakanı Giulio Terzi, cinayetle suçlanan iki İtalyan askerin Hindistan’a iade edilmesi konusunda kendi fikirlerine kulak verilmediği gerekçesiyle istifa etti. Terzi, İtalya’da seçimin ardından hükümet kurulana kadar görevini sürdürecek olan kabinede yer alıyordu.

Hindistan, korsan sandıkları iki Hintli balıkçıyı öldürdükleri gerekçesiyle iki İtalyan deniz piyadesini tutuklamıştı. Roma, olayın uluslararası sularda gerçekleştiğini ve askerlerin İtalya’da yargılanması gerektiğini savunuyordu.

Yeni Delhi yönetimi, iki askerin 24-25 Şubat’taki seçimlerde oy kullanmaları için ülkelerine gitmesine, geri gelmeleri şartıyla izin vermişti. İtalya’nın önce askerleri iade etmeye yanaşmaması üzerine Hindistan, ülkedeki İtalyan Büyükelçisi’nin dokunulmazlığını kaldırmış ve ülkeden ayrılmasını yasaklamıştı.

Bunun üzerine Hindistan’dan askerlerin ‘temel haklarına dokunulmayacağı’ garantisini alan İtalya, askerleri Hindistan’a iade etme kararı almıştı.

(Euractiv)

 

Suriye muhalefetinden Patriot talebi

0

Suriye muhalefeti Katar’da yapılan Arap Birliği zirvesinde Türkiye’deki Patriot savunma sistemlerinin kendilerini de korumasını istedi.

Koalisyon Başkanı Hatib, Suriye’de krizin çözülmesinde ABD’den daha büyük bir rol oynamasını ve ülkenin kuzeyinde muhaliflerin kontrolündeki bölgeleri korumak için Patriot füzeleri göndermesini istedi.

Önceki gün istifa eden ancak istifası kabul edilmeyen Hatib, “ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’den, Patriot füzelerinin kapsama alanının Suriye’nin kuzeyini de içine alacak şekilde genişletilmesini istedim. O da talebi inceleyeceği sözünü verdi” dedi.

Hatib NATO’dan savaşmasını değil, halkı korumasını istediklerini vurguladı.

Zirveyi yöneten Katar Emiri Şeyh Hamad Bin Halife El Tani, iki gün sürecek olan toplantının açılışında Suriye’yi temsil etmek üzere koalisyonu davet etti.

Arap liderler, Emir’in daveti üzerine Suriye’nin resmi koltuğuna doğru yönelen Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Ahmet Muaz El Hatib ile muhalefetin yeni seçtiği Başbakan Gassan Hitto’yu alkışlarla karşıladı.

Arap Birliği, Kasım 2011’den bu yana Beşar Esad hükümetinin toplantılara katılmasına izin vermiyor.

(BBC Türkçe)

 

 

Altın Bamyalar “Dağ”a

Türkiye sinemasında kadınlarla ilgili yanlış algıların ve cinsiyetçi bakışın sinemadaki yansımalarına dikkat çekmek amacıyla verilen 5. Altın Bamya ödüllerinde Alper Çağlar’ın ‘Dağ’ filmi en cinsiyetçi film, erkek karakter ve senaryo dallarında Bamya ödülüne layık görüldü.

Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nde dağıtılan Altın Bamya’ya damgasını vuran “‘Dağ’ ; Doğu’da askerlik yapan iki ayrı toplumsal sınıftan iki askere odaklanıyor. ‘Dağ’ın erkek karakterleri Bamya Ödülüne hak kazanırken Özcan Deniz’in yönettiği “Evim Sensin”in İskender’i ve “Sen Kimsin” filmindeki Tekin karakterlerini cinsiyetçi tavırda geride bırakmayı başarmış oldular.

Kadın karakter kategorisinde ise Altın Bamya’yı Caner Alper ve Mehmet Binay’ın yönettikleri Zenne filmindeki Kezban karakteri kazandı.

“Dağ”, senaryo dalında da ‘Zenne’ ve Altın Portakal Ödüllü ‘Güzel Günler Göreceğiz’ filmlerinin de önüne geçmiş oldu.

Altın Bamya’da izleyici oylarıyla belirlenen İzleyici Bamyası’nın sahibi, Zeki Demirkubuz’un yönettiği “Yeraltı” olarak açıklandı.

Bamya Kurusu Çakallarla Dans’ın

Bu yıl Altın Bamya Akademisi’nin yeni bir ödülü de vardı: Bamya Kurusu. Uyarı niteliği taşıyan Bamya Kurusu’nun sahibi ise “Çakallarla Dans: Hastasıyız Dede” oldu. Altın Bamya Akademisi, ödül töreninde her yıl olduğu gibi bu kez de gelecek sene ödül verecek film bulamama dileğini tekrarladı.

Törenin sonunda her sene olduğu gibi Altın Bamya Akademisi, gelecek sene Altın Bamya ödülü verecek film bulamama dileğini tekrarladı.

(Bianet, Ntvmsnbc)

GDO’yla neden mücadele ediyorum?

Britanyalı çiftçi Michael Hart‘ın imzasıyla Huffington Post’ta yayımlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bora Kabatepe‘nin imzasıyla sunuyoruz.

***

90’ların sonunda ABD’ye gerçekleştirdiğim bir seyahatte hayatımda ilk kez genetiği değiştirilmiş bir ekinle karşılaştım: bitki zehirlerine dayanıklı bir soya fasülyesi. Bir çiftçi olarak tarım teknolojilerinin ABD’li çiftçilere sunduğu olanakları görmek son derece ilgimi çekmişti.

O günden beri ABD’yi sıkça ziyaret ettim ve GDO tarımının yıllar içinde nasıl geliştiğini görme şansı buldum. Hindistan ve Güney Afrika gibi GDO’lu ürünler eken diğer ülkeleri de gördüm.

İlk ziyaretimde çiftçiler bu yeni ürünleri denemek için sabırsızlanıyorlardı. Roundup (Ç.N.: Roundup tarım devi Monsanto’nun tüm yabani bitkileri öldürme yeteneğine sahip olduğu ileri sürülen glifosfat türü tarım ilacı) gibi bitki zehirlerine dayanıklı ekinler sayesinde otlarla “savaş” çok daha kolay olacaktı: Roundup ile doğru zamanda bir püskürtme ve iş tamam! Tarla boyunca yürüdüğünüz, farklı otları belirlediğiniz ve her birine etki edecek farklı ilaçlar kullanmak zorunda olduğunuz eski sisteme göre çok daha kolay bir yöntem.

Tek ihtiyacınız olan bir bitki zehiri ve işlem tamam, bu yeni teknoloji ile ilgili ne şikayetiniz olabilir ki?

Ama 2002’de gerçekleştirdiğim bir diğer ziyarette çiftçilerden artık otları öldürmek için zehirleri daha yüksek dozlarda ve birden fazla kez kullanmak zorunda kaldıkları ile ilgili sözler duymaya başladım. Üzerinden biraz zaman geçtiğinde aynı tarlalara tekrar döndüğümde ise artık Roundup’a direnç gösteren bitkiler vardı karşımda; çiftçiler Roundup ile birlikte başka tarım zehirlerini de kullanmak zorunda kalıyorlardı.

2010 yılında tekrar ABD’de giderek bu sefer GDO’lu ekinler ile ilgili çiftçilerle konuşa konuşa bir film çektim.

Çoğu artık GDO teknolojisini eleştiriyorlardı, yıllar içinde GDO’suz herhangi bir ekini üretmek için kullandıkları sayıda ve türde (toprakta uzun süre etki eden kalıntılı zehirler gibi) bitki zehiri kullanmak zorunda kalmışlardı. Roundup’ın öldürmediği bitkileri öldürmek için tanklarına yeni yeni bitki zehirleri eklemişlerdi ve dirençli bitkilerin sayısı her geçen sene artıyordu.

Roundup’ın zararlarını okuyabileceğiniz birçok makale, gıda sisteminde kullanılan kimyasallarla ilgili yapılmış onlarca araştırma ve bilgi ağı var.

Zehirlere dayanıklı ekinler piyasaya ilk çıktıklarında daha az tarım zehiri kullanımı, çevreye daha az zarar ve çiftçinin tarım zehiri maliyetlerinde düşüş vadetmişlerdi.

Ama görünen o ki, bitki zehiri kullanımı GDO’lu ekinler kullanılmadan önce olduğu seviyelere geri geldi ve bu veri GDO teknolojisinin “amacına uygun olmadığı” anlamına geliyor. Öyle ki 2011 yılında Güney Afrika’da yayınlanan haftalık bir çiftçilik dergisi olan Farmers Weekly’de artık sadece bir çeşit “zararlı bitki kontrol yöntemi” olarak adlandırabileceğim GDO’lu ekinlerin Roundup ve yanında başka zehirler ile kullanılmasını tavsiye eden reklamlarla karşılaştım. 90’ların sonunda ABD’de kullanılan “Bir zehir hepsinin hakkından gelir!” noktasında oldukça uzaktayız.

O zaman akla şu soru geliyor: “Eğer birden fazla zehirle beraber kullanılmasını önerecekseniz neden ekininizi tek bir ilaca dirençli hale getirmek için genetiği ile oynuyorsunuz?”

Burada öne sürülen cevap birden fazla ilaçla kullanımın bitkilerin Roundup’a direnç göstermesini engelleyeceği yönünde. Hal buysa ikinci soru da belli demektir: eğer GDO’lu olmayan ekinler kadar fazla sayıda ve miktarda tarım zehiri kullacaksak neden ilk adımda bitkinin genleri ile oynuyoruz?

Cevap tabii ki dünyayı doyurmak ile ilgili falan değil; niyet birkaç dev küresel şirketin kârlarını arttırmak.

 

 

ABD’li çiftçiler eğer amacından sapmışlarsa neden GDO’lu ekinler ekmeye devam ediyorlar? İki sebep var. İlki tohum sektörünün GDO üreticileri tarafından kontrol edilmesinden dolayı GDO içermeyen tohum bulunamaması. İkincisi ise korku: GDO’lu ekinlerin sahip olduğu özellikler patentlenmiş durumda. Dolayısıyla eğer çiftçi bu “teknoloji geliştirme” ücretini ödemediyse ve tarlasındaki ekinler GDO özelliklerine sahip çıkarsa, üreticinin bu teknolojiyi çaldığına, yasadışı olarak kullandığına karar veriliyor ve hakkında dava açılıyor.

O özelliklerin oraya nasıl geldiği hiç önemli değil: tohum çuvallarının karışmış olması, GDO eken yan tarladan rüzgarla taşınan polenler, bir önceki seneden yere düşen tohumlardan büyüyen ürünler… Yani GDO ekmediğinizi düşünürken tarlanızda GDO özelliği çıkarsa başınız belada demektir, o yüzden amaçlarına uygun olmasalar bile GDO’lu ürünleri ekmek çok daha “güvenli” ve kolay.

Bir çiftçi olarak GDO’lu ekinleri Britanya’da veya Avrupa’nın herhangi bir köşesinde görmek istemiyorum çünkü eğer bu gerçekleşirse çiftçiler ve gıda zincirimiz birkaç şirketin eline düşecek, yoğun ve büyük ölçekli tarım yaygınlaşacak ve geçmişte bunu deneyen ülkelerde nasıl başaramadıysa tarım burada da daha fazla insanı doyuramayacak, çiftçileri daha fazla kâr ettirmeyecek ve doğaya daha az zarar vermeyecek.

 

Editörün notu: Türkçe’de “ot ilacı” olarak tanımlanan “herbisit” kelimesini Yeşil Gazete olarak yayınladığımız haber ve çevirilerde “ot/bitki zehiri” olarak kullanıyoruz.


Yeşil Gazete için çeviren: Bora Kabatepe

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız.

(Huffington Post, Yeşil Gazete)


 

Soframızda biyoçeşitlilik…- Ali Ekber Yıldırım

Cumartesi sabahı İzmir’den Urla’ya doğru yola çıkıyoruz. İki gün önce yaşamı etkileyecek kadar hırçınlaşan deniz, güneşi görünce derin uykuya dalmış. Dağlar, Ahmed Arif’in “dağlarına bahar gelmiş memleketimin” dizelerini söyletiyor.Çeşme’ye giden otoyolda arabasını sağa çekip çiçek toplayan, ot toplayan aileler var. Bizde birkaç kilometre ötedeki Urla’ya “Geleneksel Mart Dokuzu Ot Festivali”ne yetişmeye çalışıyoruz. İki gün süren festival kapsamında Doğal Sofra Slow Food Urla’nın düzenlediği “Soframızda biyoçeşitlilik” panelinde konuşmacıyız.
Yok edilmeye çalışılan soframızdaki biyoçeşitliliği nasıl koruyacağız?

Başkanlığını Bilge Bengisu Öğünlü’nün yaptığı Doğal Sofra Slow Food Urla oluşumu, antik dönemlerden gelen gıda üretiminin izlerini sürüyor. Geleneksel Mart Dokuzu Ot Festivali, iz sürümünün önemli etkinliklerinden birisi. Urla Belediyesi’nin desteği ile yapılan etkinlik kapsamında bu yıl “Soframızda biyoçeşitlilik” konusu ele alındı. Panelde büyük çoğunluğu kadınlardan oluşan ve bir bölümü de konuşmaları sonuna kadar ayakta dinleyen çok sayıda izleyici vardı.
Gazeteci Yazar Nedim Atilla’nın yönettiği panelde Ege Üniversitesi’nden Doç. Dr. Serdar Gökhan Şenol, Aşçı Handan Kaygusuzer, Fitoterapi Uzmanı Eczacı Çağlagül Özçelik ile birlikte görüşlerimizi paylaştık.
Konu soframızdaki çeşitlilik ve ot festivali olunca doğal olarak yörenin en çok bilinen ve tüketilen otları “şevketi bostan”,“kırmızı acımık”,”körmen/yabani sarımsak”, ”tıpışen/tilkişen”, “sarmaşık” gibi lezzetli ve aynı zamanda ilaç niteliğinde yararlı otlar ve ot yemek tarifleri çokça konuşuldu.
Ertesi gün Özbek Köyü’nde otlar hem tanıtıldı hem de toplanırken nelere dikkat edilmesi gerektiği anlatıldı. Elbette bir festival havasında.
Panelde anlattıklarımızı özetleyerek paylaşalım.
Biyoçeşitlilik, bir bölgedeki genlerin, türlerin, ekosistemlerin ve ekolojik olayların oluşturduğu bir bütündür. Genetik kaynaklar olarak ta bilinen biyoçeşitlilik üretimi yapılan tüm tarımsal ürünlerin de kaynağıdır. Kaynakta yaşananlar soframıza doğrudan yansıyor.
Biyoçeşitlilik bir ülkenin sahip olabileceği en önemli stratejik kaynaklardan birisi sayılıyor.
Türkiye, biyoçeşitlilik bakımından çok zengin,12 binin üzerinde tür var. Bu, Avrupa kıtası ile eşdeğer. Türkiye’nin zenginliğini pekiştiren ise 12 bin türden yaklaşık 4 bininin endemik, yani sadece bu ülkeye özgü olması.
Türkiye, aynı zamanda tarımsal bitki türlerinin önemli gen kaynağı. Buğday, arpa, nohut, mercimek, zeytin, elma, armut, ayva, kayısı, kestane, antepfıstığı bunlardan sadece birkaç tanesi.
Ne yazık ki gen kaynaklarımızın yeterince farkında değiliz. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı son yıllarda bazı önemli çalışmalar yapıyor. Gen Bankaları kuruluyor. Fakat, Hükümetin genel politikası biyoçeşitliliği yok etmeye yönelik.
Dünyaya bakıldığında küreselleşme olgusu, yemek kültürünü, yerel lezzetleri yok ediyor. Fabrikasyon ve tek merkezden üretilen gıda ürünleri fast food zincirleri aracılığıyla dünyanın her yerinde tüketilmeye zorlanıyor.
Çeşitlilik yok ediliyor. Tek tip ürün, tek tip lezzet dayatılıyor. Amasya elmasını bugün Amasya’da bile bulmak zor. Ama Güney Amerika elma çeşitleri pazarda, marketlerde başköşede hem de en yüksek fiyatla.
Yerel ürünler yok edilirken, deniliyor ki “pazar bunu istemiyor, tüketici almıyor” “Tüketicinin damak tadına uygun çeşitler” diye tek tip damak tadı yaratılmaya çalışılıyor.
Biyoçeşitliliği yok edecek bir başka önemli girişim ise, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı. Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde. Meclis’e gelinceye kadar 4 kez değiştirilen tasarı, anayasa kadar önemli. Yaşamımızı, çevremizi, doğayı, tarımı ve yaşayan tüm canlıları ilgilendiren geri dönüşü olmayan değişimleri öngörüyor.
Tabiat Kanun Tasarısı doğayı korumak yerine ranta açıyor. “Koruma” yerine “kullanma” yı öngörüyor.
Tasarı da sıkça söz edilen “üstün kamu yararı” ile Hidro Elektrik Santralleri maden işletmelerine her yerde izin verilerek doğanın katledilmesinin yolu açılıyor.
Özetle, küreselleşmenin getirdiği para kazanma hırsı ve dayatmalarla yerel tohumlar, yerel lezzetler yok ediliyor. Buna karşı “tohum takas şenlikleri”, “ot festivalleri”, organik pazarlar” adı altında bir direniş, karşı çıkış hareketi gelişiyor. Fast Food’a karşı dünyada Slow Food hareketi güçleniyor. Toprak, iklim, biyoçeşitlilik ve yerel/yöresel ürünler açısından potansiyeli çok yüksek olan Türkiye,bu potansiyeli ülke çıkarına uygun sürdürülebilir bir tarım politikası ile soframızdaki biyoçeşitliliği zenginleştirir.Bunu değerlendiremezsek içinde ne olduğunu bilmediğimiz gıda ürünlerine mahkum oluruz. Bugün inekler için ot ithal edenler, yarın insanlar için neler ithal etmez ki? Bu nedenle Urla’da, Alaçatı’da ve tüm Ege’de düzenlenen ot festivallerini önemsemek gerekiyor.

Ali Ekber Yıldırım – www.tarimdunyasi.net

Kazdağı’nın kadınları suyuna sahip çıkıyor!

Kazdağı’nın kadınları “Kazdağı’nın kadınları suyuna sahip çıkıyor” toplantısında bir araya geldi.

Çanakkale Çevre Platformu tarafından 22 Mart  Dünya Su Günü’nde Bayramiç’in Evciler köyü düğün salonunda düzenlenen toplantıya Evciler, Kızılelma, Şahinli ve civardaki diğer köylerden 250’ye yakın kadın katıldı.

Çanakkale ÇEP dönem sözcüsü Hicri Nalbant’ın açış konuşmasını yaptığı toplantıya kadınların ilgisi büyük oldu. Bayramiç Belediye Başkanı İsmail Sakin Tuncer, kadınların altın madenciliğine karşı verilen mücadelede çok önemli olduğunu, kendisinin de bu mücadeleye her zaman destek vermeye hazır olduğunu söyledi.

Özer Akdemir’in hazırladığı “Altın Madenciliği bilgilendirme videosu” izlenmesinin ardından Prof. Dr. Murat Türkeş, bölgenin coğrafyası, depremsellik durumu ve olası bir depremde altın madenciliği atık havuzlarının yaratacağı zararlarla ilgili bilgi verdi.

Ege Üniversitesi’nde Halk Sağlığı Uzmanı olan Prof. Dr. Ali Osman Karababa, altın madenciliği faaliyetleri sırasında havaya salınan toz zerreciklerinin, kullanılan siyanürün ve madencilik atıkları nedeniyle ortaya çıkacak arsenik vb. ağır metallerin çeşitli kanserlere, erken ve anormal doğumlara yol açacağını belirlerek Bergama ve Kışladağ altın madenlerinin bölgedeki insanlar, hayvanlar ve içme sularında yol açtığı zararları anlattı.

İnay köyünde anormal görünümlü ve ölü doğan kuzuların fotoğrafları köylü kadınları çok etkiledi.

Ziraat Mühendisleri Odası’ndan  Ali Atalık’ın  altın madenciliğinin zararlarını anlattığı toplantı, Prof. Dr Beyza Üstün’ün birlik, dayanışma ve direnmenin ve bu mücadelede kadınların yerinin önemini vurgulayan ve çeşitli yerlerdeki kadınların direniş örnekleyen konuşmasıyla devam etti.

Panelin sonunda Evciler, Kızılelma ve Şahinli’den kadınlar da mücadelede kararlılıklarını gösteren konuşmalar yaptılar.

Kazdağı kadınlarıyla dayanışmak amacıyla Küçükkuyu’dan gelerek panele katılan Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıları Koruma Derneği üyesi kadınlar da bölgelerindeki altın madenciliği mücadeleleri ile ilgili bilgi vererek, birlik ve dayanışmanın önemin vurguladılar.

Köylerden gelen kadınlardan temsilciler oluşturularak, iletişim bilgileri toplandı.

Tüm konuşmacıların üzerinde ortak olduğu bir konu vardı: “Bir mücadelede kadınlar varsa mücadelenin başarıya ulaşma şansı daha fazladır. Kadınlar daha duyarlı ve kararlıdır”

 

Haber: Süheyla Doğan

(Yeşil Gazete)

Fotoğraflar Kazdağları Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği facebook sayfasından alınmıştır.

 


 

Sevag için karar verildi: Kaza ile ölüm

24 Nisan 2011’de zorunlu askerliğini yaparken er Kıvanç Ağaoğlu’nun silahından çıkan kurşunla hayatını kaybeden Sevag Balıkçı davasında mahkeme kararını açıkladı. Mahkeme, Kıvanç Ağaoğlu’na ‘kaza ile insan öldürmek’ suçundan 4 yıl 5 ay hapis cezası verdi.

Sevag Balıkçı, Ermeni soykırımının 96. yıldönümünde, 24 Nisan 2011’de askerliğini yaparken arkadaşının silahından çıkan kurşunla hayatını kaybetmişti

Diyarbakır Askeri Mahkemesi’nde karar duruşması görüldü. Duruşmada Balıkçı’nın avukatlarından İsmail Cem Halavurt sanık Kıvanç Ağaoğlu’nun kasten insan öldürmek suçundan cezalandırılmasını istedi.

Mahkeme heyeti sanık Kıvanç Ağaoğlu’na kasten insan öldürmek suçundan 4 yıl 5 ay hapis cezası verdi. Mahkeme Ağaoğlu’nun tutuklu kaldığı süreyi de göz önüne alarak 3 yıl tutuklu kalmasına karar verdi.

Diyarbakır’da duruşmayı takip eden “Sevag İçin Adalet Girişimi”nden Ermeni okulları yöneticisi Garo Paylan, önceki duruşmada savcının Ağaoğlu’nun Balıkçı’yı kasten öldürdüğüne ilişkin emareye rastlanmadığını belirtmesi üzerine kendi mütalaalarını mahkemeye avukatlar aracılığıyla sunduklarını söyledi.

Olası bir ırkçı cinayetin yeterince incelenmeden bir hüküm kurulması sonucu gerçeğin ortaya çıkarılmadığını dile getiren Paylan, Balıkçı Ailesi’nin de olayın yeterince aydınlatılmaması nedeniyle çok üzgün olduğunu söyledi.

(Agos, Bianet)