Ana Sayfa Blog Sayfa 4365

Mor 5’likler geliyor

Merkez Bankası, 5 liralık banknotların hakim rengini mor olarak değiştirdi. Yeni banknotlar 8 Nisan’da tedavüle çıkarılacak.

Merkez Bankası’nın konuya ilişkin duyurusu, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.

Duyuruya göre, 5 liralık banknotun hakim rengi “mor” olarak belirlendi.

1 Ocak 2009’da tedavüle çıkarılan ve halen tedavülde bulunan E-9 Emisyon Grubu I. tertip Türk Lirası banknotlara kıyasla, II. tertip 200 TL, 50 TL ve 5 TL banknotlardaki imzalarda da değişikliğe gidildi. 200 ve 5 liralık banknotlarda Başkan Erdem Başçı ile Başkan Yardımcısı Mehmet Yörükoğlu’nun, 50 liralık banknotlarda ise Başçı’nın yanı sıra Başkan Yardımcısı Turalay Kenç’in imzaları yer alacak.

Söz konusu banknotlar, imzalar ve 5 liralık banknottaki renk değişimi dışında, boyutları, ön ve arka yüz kompozisyonlarıyla genel nitelik ve görünümleri bakımından tedavüldeki banknotlarla aynı olacak. 1. ve 2. tertip banknotlar birlikte tedavülde bulunacak.

Bu arada, E-9 emisyon grubu 2. tertip 200, 50 ve 5 liralık banknotlar 8 Nisan’da tedavüle verilecek.

(Ajanslar)

Galatasaray taraftarı Beyaz TV’yi bastı

Beyaz TV’de Ertem Şener’in sunduğu “Derin Futbol” programının yayını sırasında, iddialara göre  futbol yorumcularının Çarşamba akşamı Madrid’de oynanacak Real Madrid – Galatasaray maçı hakkındaki görüşlerine sinirlenen 35-40 kişilik bir grup televizyon binasını bastı. Taşlarla binaya saldıran grup, bir güvenlik görevlisini feci şekilde döverek hastanelik etti.

 

Olay, gece saat 02.00 sıralarında Beşiktaş Fulya Mahallesi Prof. Dr. Bülent Tercan Caddesi’nde bulunan Beyaz TV binasında meydana geldi.

İddiaya göre, Ertem Şener’in moderatörlüğünü yaptığı, Sinan Engin, Ahmet Çakar, Rasim Ozan Kütahyalı ve Ümit Özat’ın katıldığı “Derin Futbol” programında konuşulanlar bir grup taraftarın tepkisini çekti.

Şampiyonlar Ligi çeyrek finalde karşılaşacak olan Real Madrid- Galatasaray maçıyla ilgili kimin turu geçip geçemeyeceği programda tartışılmaya başlandı. Katılımcıların yorumlarına sinirlendiği iddia edilen 30-35 kişilik grup, araçlarıyla televizyon binası önüne geldi.

Beyaz TV’yi taşlamaya başlayan saldırganlar, daha sonra bina bahçesine girdi. Buradaki bir güvenlik görevlisini tekme ve yumruklarla darp eden grup, televizyon binası içine girdi. Programın yapıldığı stüdyoya giremeyen saldırganlar, binadan ayrılarak kaçtı.

Ertem Şener, “Kendini bilmez, taraftar demek istemediğim kişiler buraya gelip saldırdılar”

Yaşanan olaydan dolayı üzgün olduğunu belirten programın sunucusu Ertem Şener, “Bir televizyon basmak ne demek. Konuklarımızdan bazıları Galatasaray’ın Real Madrid karşısında turu geçme şansının çok zayıf olduğunu söyledi. Ben de Galatasaray turu geçer demiştim. Kendini bilmez, taraftar demek istemediğim kişiler buraya gelip saldırdılar. Bizi geçin kadın arkadaşlar var, rejiden ağlayanlar var. Bir güvenlikçi arkadaşımız hastanede ve durumu çok ciddi. Gerekeni emniyet güçleri yapıyorlar. 35-40 kişilik bir grup, ben taraftar kesinlikle demiyorum. Hiç şık olmadı. Herkes kendi fikrini söylemekte özgür olmalı. Ben hayatımda ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyorum. İçlerinde silahlı olanlar varmış. ‘Sıkın sıkın’ diye sesler geliyormuş. Nerede yaşıyoruz. Ben bu sabah Madrid’e gidiyorum Galatasaray için” diye konuştu.”

(Dha)

Yerelleşme ve Bölgeselleşme talebinin temelleri 2: Eko-iktisadi Temeller

Yazının ilk bölümünde siyasi-idari birimlerin küçük coğrafi ölçekler içinde, yani yerel ve bölgesel düzeylerde oluşturulmasının demokratikleşme açısından önemine işaret etmiştim. Ancak, yerelleşme ve bölgeselleşme yalnızca katılım ve demokrasi açısından önem taşımıyor. Küçük coğrafi ölçek, iktisadi faaliyetlerin ekolojik kıstaslara uygun ve sürdürülebilir şekilde örgütlenmesi açısından da önemli. Çünkü kapitalist pazarların ulusal ve uluslararası ölçeklere doğru genişlemesi, eko-iktisadi açıdan çeşitli sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor. İşte bu bölümde bu konular üzerinde duracağım.

Genişleyen Pazarların Yarattığı Sorunlar

Ulusal ve uluslararası ölçeklere genişleyen pazarların neden olduğu çeşitli sorunlar içerisinde en bildik olanı uzun mesafeli ulaşım ve taşımacılığın yoğunlaşmasıdır. Malum bu da karbon salınımlarının artması ve küresel ısınma demektir.

Genişleyen pazarlarla gelen diğer bir dikkate değer eko-iktisadi sorun, dünya ticaretinde ortaya çıkan işbölümünün özellikle gelişmemiş ülkelerde yerel/bölgesel ekonomileri monokültür tarımsal faaliyetlere itiyor olması. Bunun sonucunda, örneğin Latin Amerika’da dağ taş her yana kahve ekiliyor. Türkiye’de ise pamuk, çay ve fındık vb. ürünler için aynı şey söz konusu. Monokültür tarımsal üretim, hem doğa için ciddi bir tahribat kaynağı, hem de gelişmemiş ülkelerde uygulandığı alanlarda yaşayan yerel halkların iktisadi bağımlılıklarını ve üzerlerindeki sömürüyü pekiştiren bir mesele.

Coğrafi ölçeğin etkili olduğu bir başka kritik husus da yerleşim alanları ile onları çevreleyen kırsal alanların sürdürülebilirliği ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı konusunda ortaya çıkıyor. Bu, mekanın ve iktisadi faaliyetlerin yaşanılan alanın ekolojik bütünlüğü içinde planlanması gereğidir ve ancak bir biyobölgenin sınırları içerisinde, biyobölgesel bir peyzaj planlaması anlayışıyla gerçekleştirilebilecek bir husustur. Bu anlayışın en bildik örneği “havza planlamasıdır”; ki genelde insan yerleşimlerinin de yoğun olduğu akarsu havzaları, biyobölgesel peyzaj alanlarının sınırlarının çizilmesinde çok sık kullanılır.

Biyobölgeler ve Biyobölgecilik

Bir biyobölge homojen jeolojik ve iklimsel özellikler gösteren; bu özelliklerle ve birbirleriyle uyumlu ve karşılıklı ilişkiler içerisinde bütünleşmiş olarak yaşayan hayvan, bitki ve insan topluluklarını barındıran bir peyzaj alanıdır. Bir biyobölge barındırdığı insani ve insan-dışı habitatlar için kendi kendine yeten ve sürdürülebilir bir doğal yaşam alanı sunar. Böylesi bir peyzaj alanı bir ekosistem olarak varlığını ve bütünlüğünü sürdürebilmesi için gerekli döngüsel süreçleri destekleyecek ve içindeki insan toplulukları için yeterli doğal kaynağı içerecek derecede bir büyüklüğe sahip olmalıdır.

Biyobölgeler, diğer yandan barındırdıkları insan topluluklarıyla, yani yerel halklarla, onların kolektif varoluş tarzlarıyla, ilişki örgüleriyle, kendilerini, ilişkilerini ve çevrelerini algılayışları ve kültürel değerleriyle  bütünlük teşkil ederler. Dolayısıyla bir biyobölge yalnızca ekosistemik bir bütünlük barındırmaz; biyobölgenin mekansal ve doğal varlığıyla özdeşleşmiş tekil bir kültürel kimlik de barındırır. Bu nedenle bir biyobölge yerel halkın üyelerinin özdeşleşebilecekleri ve kendilerini yurtlarında hissedebilecekleri ölçüde de küçük bir alan olmalıdır.

Biyobölgeci eko-iktisadi anlayış kaynak kullanımında etkinliği sağlayıp, atık üretimini ve taşımacılık faaliyetlerini; dolayısıyla üretim ve ticaretin ekolojik ayak izini minimize eden; biyobölgenin ekosistemik çevrimleriyle uyumlu ve olabildiğince kendi kendine yeten bir bölgesel ekonomi öngörür. Biyobölgecilik, bölgede yaşayan yerel halkın/halkların kendi hayatları, yaşam alanları ve doğal kaynakların kullanımı ile ilgili kararların alınıp uygulanmasında öncelikli hakları olduğunu kabul eder. Buna göre yerel halkın, bölgenin doğal kaynaklarını kendi esenlikleri doğrultusunda etkin bir şekilde değerlendirme ve temel ihtiyaçlarını kendi yerel/bölgesel üretimleri ile karşılama kapasitesi de artacaktır. Bu anlayış mekanın örgütlenmesi açısından da bölgenin ekosistemik, kültürel ve eko-iktisadi bütünlüğünü göz önünde tutarak gerçekleştirilen bir peyzaj planlamasını öngörür.

Ne Yapmalı?

Sonuç olarak yetki devrinin yerellere kadar genişlediği, idari ve mali olarak merkezsizleşmiş; yerel/bölgesel küçük pazarlar içinde küçük ölçekli üretim-tüketim yapılan; mekanın ve doğal kaynakların biyobölge ölçeği ve mantığı içinde planlandığı bir siyasi-idari-ekonomik yapılanış, hem yerel toplulukların esenliğinin artması, hem de yerel kaynakların ve doğanın sürdürülebilirliği açısından optimum sonuçları sağlayabilecek bir çözüm olarak savunulmaya değer.

Bugün kentlerin giderek çevrelerindeki alt yerleşimler ve kırsalla bütünleşerek birer “kent-bölge”ye doğru genişledikleri bir dönemde, ideal olan bir yandan yerellerin yerinden yönetim düzeylerini artırıp, yerel halkları güçlendirirken; diğer yandan da kent-bölgelerin biyobölgeler, yani  ekosistemik (jeolojik yapı, flora-fauna örgüsü) olarak, iktisaden ve yerleşiklerin kültürel aidiyetleri açısından homojenlik ve bütünlük arzeden daha geniş bölgesel coğrafyalar içinde eklemlendikleri bir bölgeselleşmiş siyasi-idari yapıyı hedeflemek gerekli ve meşru görünüyor. [1]

Bu durum Türkiye için de geçerlidir. [2] Türkiye’de böylesi bir yerinden yönetim mimarisi, giderek kent-bölgelerin, yani “büyükşehir”lerin parçaları haline gelen kırsal yerleşimlerden ve kentlerin mahallerinden, büyükşehir ve bölge yönetimlerine doğru uzanan bir meclisler ağı (köy-kasaba meclisleri, mahalle meclisleri, büyükşehir meclisleri ve bölge meclisleri) üstünde inşa edilebilir. Bu mimari içerisinde yerelleşme, yerinden yönetim ve bölgeselleşmeyi birbirine engel olan süreçler olarak değil, aynı sürecin birbirini tamamlayan unsurları olarak görmek doğru olacaktır.

İşte bu çerçevede, yeni anayasa yapımı sürecinin ve barışın konuşulduğu bugünlerde BDP’nin gündemde tuttuğu yerinden yönetim ve bölgeseleşme tartışmasına biyobölgeci bir perspektiften katkı ve destek sağlamanın tam zamanıdır.


[1] Öte yandan dikkat edilmesi gereken bir husus olarak, biyobölgeci bir bölgeselleşme anlayışını tamamen atarşik ve diğer biyobölgelerden izole olmuş toplulukların yaşadığı bölgeler oluşturmak olarak da görmemek gerekir. Biyobölgecilik birbirine yabancılaşmış, kendi kimliklerine ve bölgelerine kapanmış halklar öngörmez. Yalnızca iktisadi faaliyetlerin ekolojik etkilerini, yani ekolojik ayakizini minimize etmeyi sağlayacak ölçüde küçük coğrafi ölçeklerde örgütlenmesini ve insanların içinde yaşadıkları doğal alanın farkında olup, onunla özdeşleşmelerini sağlayan kültürel kimlik ve aidiyetler oluşturmalarını savunur. Bu şekilde yerel/bölgesel aidiyetler geliştiren insan topluluklarının daha üst aidiyetler içinde bir araya gelmelerini engelleyen bir şey yoktur.

[2] Türkiye’de biyobölgelerin tespit edilmesi için kamu kurumlarının, STK’ların ve akademisyenlerin, akarsu ve tarım havzalarının haritalanması, biyotop haritalaması, arazi kullanımı ve arazi örtüsünün sınıflanması (CORINE), ulusal bosluk analizi, ekolojik arazi sınıflaması (peyzaj ekolojisi) ve önemli doğa alanları (ÖDA) gibi yöntemlerle farklı amaçlarla kullanılmak üzere gerçekleştirdikleri çalışmaları olmuştur. Bunlar arasında Oğuz Erol’un Türkiye’yi 7 ana bölgeye, 17 alt bölüme (biyobölgeye), 58 adet yöreye (peyzaj alanı-landscape) ve 284 adet çevreye (environ) böldüğü 1993 tarihli peyzaj ekolojisi çalışması; ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın Türkiye’de 28 akarsu havzası ve 30 tarım havzası tespit ettiği 2009 tarihli haritalama çalışmaları dikkate değerdir.

 

 

Gökçen Özdemir

Belçika’da bisikletin tahtına Spartaküs oturdu

0

Ronde Van Vlaanderen’de (The Tour of Flanders)  zafer RadioShack-Leopard takımının Spartaküs lakaplı İsviçreli sporcuısu Fabian Cancellara’nın oldu.

RadioShack-Leopard takımının yıldızı Cancellara, 256.2 kilometrelik parkurun 17. ve son tırmanışında, yarışın favorisi Peter Sagan’ı geride bırakarak ikinci Ronde zaferine ulaştı.

Son tırmanışın ardından bitiş çizgisine kadar yarışı tek başına önde götüren dört kez zamana karşı disiplininde dünya şampiyonu İsviçreli, en yakın rakibi Sagan’ın 86 saniye önünde birinciliği elde etti. Podyumu ise Belçikalı Juergen Roelandts elde etti.

Spartaküs lakaplı bisikletçi, gelecek hafta koşulacak Paris-Roubaix’de üçüncü kez şampiyon olmak için mücadele edecek.

Dün koşulan Ronde’de 19. kilometrede kaza yaparak sol kalçasından, sol el bileğinden ve sağ dizinden sakatlanan Tom Boonen ise dördüncü kez bu yarışı kazanan ilk bisikletçi olma şerefine erişemedi. Çekilen röntgen sonrasında Belçikalı bisikletçide kırık olmadığı tespit edildi.

(Eurosport)

 

 

Radyasyona tel örgülü önlem

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun talimatıyla İzmir Gaziemir’deki üzeri 10 bin 200 ton toprakla örtülen radyoaktif atığın çevreye karşı olumsuz etkilerine karşı tedbir almak amacıyla söz konusu alanın “tel örgülerle çevrildiğini” bildirdi.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Mahmut Lıcalı’nın haberine göre;

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) talimatıyla, İzmir Gaziemir’deki üzeri 10 bin 200 ton toprakla örtülen radyoaktif atığın çevreye karşı olumsuz etkilerine tedbir almak ve güvenlik amacıyla söz konusu alanın “tel çitle çevrildiğini” bildirdi. Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Başkanı Baran Bozoğlu, “Radyoaktif atıktan koşarak kaçılamaz. Etrafı çitlerle çevrili bir alan her türlü doğa olayına açıktır” dedi.

İzmir Gaziemir’de kurşun üreten bir fabrikanın neden olduğu radyoaktif kirliliğin ortaya çıkmasıyla yaşanan çevre skandalı, TAEK’in kirliliği ortadan kaldırmak için uyguladığı yöntemle ikinci bir skandala neden olmuştu.

 

Toprakla örtülmüştü

Radyoaktivite tespit edilen bölgelerdeki atıkların radyasyon geçirmeyen depolara konulması gerekirken, bu bölgenin üzerine TAEK’in talimatıyla 10 bin 200 ton toprak dökülmüştü. TAEK’in talimatı doğrultusunda uygulanan söz konusu yöntem bilimsel olmadığı için eleştirilirken, TAEK bu işlemin ardından toprağın üstündeki radyasyon seviyesinin doğal seviyelere indiğini bildirmişti.

Bağımsız İstanbul Milletvekili Levent Tüzel’in üzeri toprakla örtülen radyoaktif atıkların zaman içerisinde yeraltı sularına, bitki örtüsüne ve civarda yaşayan insanlara etkilerine karşı ne tür önlemler alındığı sorusuna Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın verdiği yanıt akılları bir kez daha karıştırdı.

 

Koşarak kaçılmaz

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, TAEK’in hangi bilimsel dayanağa göre radyoaktif atığın üzerini tonlarca toprakla örttüğü sorusuna yanıt vermezken, tesisin tamamının İzmir Valiliği bünyesinde oluşturulan çalışma grubunun kontrolünde söz konusu firma tarafından“tel çit ile çevrildiğini” ve “güvenlik noktalarının” oluşturulduğunu bildirdi.

Bayraktar, TAEK’in alanda bulunan atık miktarını tespit etmek üzere jeofizik etüt yapılması ve yeraltı suyuna etkilerinin saptanabilmesi için gözlem sondaj kuyularının açılması çalışmalarına da başladığını bildirdi.

Bayraktar, İzmir Valiliği nezdinde DSİ, İZSU Genel Müdürlüğü ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yetkililerinin katımıyla yapılan toplantıda sondaj ve etüt çalışmalarının Ege Üniversitesi, İZSU ve DSİ koordinasyonunda yapılmasının kararlaştırıldığını belirtti. ÇMO Başkanı Baran Bozoğlu radyoaktif atığın üzerinin toprakla örtülmesinin, tedbir olarak da alanın çitle çevrilmesinin Türkiye’de halen nükleer atıklara ilişkin ulusal ve yerel düzeyde sorunun çözümünde hareket edecek, riski ve afeti yönetecek bir yapının olmadığını gösterdiğini kaydetti.

Kontrol noktası ve atığın bulunduğu alana çitler konulmasının sorunun çözümü olmadığına işaret eden Bozoğlu, şunları dile getirdi: “Bu yaklaşım, ülkemizdeki tehlikeli atıklar için de aynı algıya mı sahip? O zaman, radyoaktif atık gibi ciddi bir sorun olan tehlikeli atıkların da üstünü toprakla örtüp etrafını çitle çevirelim. Radyoaktif atıktan koşarak kaçılamaz. Etrafı çitlerle çevrili bir alan her türlü doğa olayına, insan ve canlı sirkülasyonuna açıktır. Yağmur, rüzgâr ve bölgedeki her türlü canlı bu kirliliği taşımaktadır. Ortaokul coğrafya dersine giren herhangi bir öğrenci bile bunu bilebilir. Ya herhangi bir radyoaktif kirlilik yoktur desinler ve çitleri kaldırıp kontrol noktalarını iptal etsinler ya da kirlilik olduğunu kabul edip yapmaları gerekeni yani atıkları oradan alarak uygun koşullarda depolanmasını sağlasınlar. Aksi takdirde, çevre sorunları ve halk sağlığı konusunda var olan güven sorunu daha da artacaktır.”

 

Artvin’de Madene Hayır Mitingi 6 Nisan’da..

Artvin’de çalışmaları devam eden Cerattepe ve Genya altın madenlerine karşı 6 Nisan Cumartesi günü bir miting yapılacak.

Artvin Genya ve Cerattepe’de davasında Rize İdare Mahkemesi, 14 Şubat 2013 tarihinde yapılan duruşmada, Trabzon Bölge İdare Mahkemesi’nin ‘Yürütmeyi Durdurma’ kararını bozarak; bölgede ‘ön arama ve sondaj yapılabileceği’ yönünde karar verdi. Bu karar ile birlikte Artvin halkı madenle mücadeleye devam kararı aldı ve 6 Nisan 2013 Cumartesi günü Artvin’de büyük bir miting yapılacak.

6 Nisan Cumartesi günü saat:12.00’de Artvin Merkez Cami Meydanı’nda gerçekleştirilecek olan mitinge çağrı metni şöyle:

“Yeter Artık, İzin Vermiyoruz… Altına da Üstüne de Dokunma!
Artvin’de Madene Hayır!


Başta HES’ler, maden çalışmaları ve taşocakları olmak üzere, doğal yaşam alanlarımızda geliştirilen projelere karşı verilen mücadelede eylem birliği yaptığımız,
HES projeleri ve maden arama-çıkarma çalışmalarıyla mücadelede başından beri destek verdiğimiz Artvinli mücadele arkadaşlarımız ve dostlarımızla dün olduğu gibi 6 Nisan 2013 Cumartesi günü de omuz omuza olacağız.

ÖLÜLER ALTIN TAKMAZ
Göğe komsu topraklar da dağlarında kar bağlarında nar olan Artvin’de Kafkasör – Cerattepe de doğa cennetinde altın çıkarmak. Büyüleyici yemyeşil bitki örtüsü, doğası adeta insan için yaşam enerji si oksijen kaynağıdır orası. İnsanın nefesi açılır kan dolaşımı hızlanır oralarda. o ağaçların arasında. İçildiğinde insanın içini serinleten şehir sularını besleyen buz gibi serin suları, birbirine karışan kuş sesleri, endemik bitki ve hayvan türleri yaşar oralarda. Dillere destan eşine zor rastlanılan bu coğrafyada Artvin de altın çıkarmak, O güzelim havayı doyumsuz manzarayı berrak suları ekosistemi yok etmektir. Zehirlemektir. Ekilen toprağı, içilen suyu solunan havayı kirletmektir. Şehir ve orman kirliliği yaratmak ekolojik dengeyi bozmak heyelanlara davetiye çıkarmaktır. Yaşamı hiçe saymak insanlara eziyet etmektir. Özetle bindiğimiz dalı kesmektir. Bizler gözümüzün içine baka baka çevreye zararı yok diyebilen gözlerini para bürümüş insanlarca yazılmış bu senaryoyu çokkkk izledik. Üretim sonucunda ortaya çıkan tahribatı yoğun atık nedeniyle çevreye ve insan sağlığına olan zararlarını gördük. Balık yaşamayan dereleri, yeşilin olmadığı kıyıları gördük. Ölümle sonuçlanan kanser vakaları yaşadık. İşletim sırasında kullanılan siyanürün yüksek konsantrasyona sahip olduğunu yok olmadığını, kaybolmadığını artık sağır sultan bile biliyor. Altın üretimi yapılan işletmelerde taşınan siyanürün dökülmesi devrilmesi borulardan çeşitli yollarla sızması şehri besleyen içme ve sulama sularına karışmasını da biliyoruz. Tarlaya bağa bahçeye toprağa meyveye ve sebzeye geçtiğini de Ayrıca kullanılan siyanürün havaya karıştığını solunması ve herhangi bir şekilde vücuda alınması sonucunda insan sağlığını ciddi tehdit ettiğini zehirlenmeye yol açtığını da biliyoruz. Biliyoruz Beyin akciğer kalp üzerinde hızlı bir zehirleme etkisi yapar. Biliyoruz sağlığımızı tehdit eder. Çeşitli hastalıklara hatta ölümlere yol açar. Canlılar ölür. Ben öldükten sonra neyleyim altını.

Bizler Suyuna, Toprağına, Doğal Yaşam Alanlarına, Tarihi-Sosyal ve Kültürel Değerlerine Sahip Çıkan Yaşam Savunucuları olarak; 6 Nisan 2013 Cumartesi günü saat: 12.00’da, Artvin Merkez Camii önünde buluşarak, Artvin Kapalı Otopark önüne kadar yürüyecek ve Saat:13.00’daki ‘Artvin’de Madene Hayır Mitinginde olacağız.

Sizleri de yanımızda ve aramızda görmek istiyoruz…

Tarih: 6 Nisan Cumartesi
Saat:12.00
Yer: Artvin Merkez Cami Meydanı”

(muhalefet.org)

Namık Durukan’a Metin Göktepe Ödülü

Gözaltında dövülerek öldürülen Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe anısına verilen gazetecilik ödüllerinin sahipleri belli oldu.

Milliyet gazetesinde yayımlanan ve çok tartışılan “İmralı Zabıtları” başlıklı haberi yapan Namık Durukan’a Jüri Basın Özgürlüğü Ödülü’nün verilmesi kararlaştırıldı.

Kazananlara ödülleri, Göktepe’nin doğum günü olan 10 Nisan’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Cağaloğlu’ndaki binasında bulunan Burhan Felek Salonu’nda düzenlenecek olan tören ile verilecek.

Haber takibi yaparken polisler tarafından gözaltına alınan ve 6 Ocak 1996 tarihinde işkenceyle öldürülen Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe anısına bu yıl 16.’sı verilen gazetecilik ödüllerini kazanan belli oldu.

Metin Göktepe Ödül Komitesi tarafından yapılan yazılı açıklamaya göre yarışmada Yazılı Haber Ödülü, Milliyet gazetesinde “İcralık eden dayanışma” başlığı ile yayımlanan haber ile Arif Balkan’a verildi.

Görüntülü Haber Ödülü, Kanal D muhabiri Özgen Bingöl ile kameraman Arda Sevimli tarafından yapılan “Panzer 20, Dur Gitme” başlıklı habere verildi.

Fotoğraf Ödülü ise Faruk Ayyıldız’ın Evrensel gazetesinde yayımlanan “Pencereden Görünen Acı” ve “Kana ve Çamura Bulanmış Kimlik” adlı Roboski’de çekilmiş fotoğraflarına verildi.

Yerel Gazetecilik Ödülü, Rize’den Gençağa Karafazlı ile Fehmi Demir’in “Başbakan’a hemşehrilerinden ONE MİNUTE! NOOLİYİ” başlıklı haberlerine verildi.

“DUVARDAN DÜŞÜP ÖLDÜ” DENMİŞTİ…

Metin Göktepe 10 Nisan 1968 yılında Sivas’ın Gürün ilçesi, Çipil köyünde doğdu. Gazeteciliğe Gerçek dergisinde başlayan Metin Göktepe 1995 yılından itibaren Evrensel gazetesinde muhabirlik yapmaya başlamıştı.

Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe, Ümraniye Cezaevi’nde öldürülen tutukluların cenazesini izlemek üzere 8 Ocak 1996’da Alibeyköy’e gitmiş, ancak “Sarı Basın Kartı” olmadığı gerekçesiyle ilçeye sokulmamıştı. Haberi izlemekte ısrar eden Metin Göktepe gözaltına alınmış, kendisi gibi göz yüzlerce insanla birlikte Eyüp Kapalı Spor Salonu’na götürülmüş ve burada “gazeteciye özel muamele” diyen polislerce dövülerek öldürülmüştü.

Metin Göktepe’nin ölümü için devlet yetkilileri önce “duvardan düşüp öldü” şeklinde açıklamalarda bulunmuş ancak kamuoyu baskısıyla Göktepe’nin gözaltında dövülerek öldürüldüğü kabul edilmişti.

“Duvardan düşüp öldü” diyen dönemin İçişleri Bakanı gerçek ortaya çıkınca anne Fadime Göktepe’den özür dilemiş, ancak Göktepe’nin annesi bu özrü kabul etmeyerek sorumluların yargılanmasını talep etmişti.

‘Güvenlik’ gerekçesiyle önce İstanbul’dan Aydın’a, Aydın’dan da Afyon’a taşınarak ilden ile sürülen ve büyük baskılarla süren dava sürecinde mahkeme 1998 yılında Metin Göktepe’yi döverek öldürmekten yargılanan 11 polis memurundan altısına 7 yıl 6 ay hapis cezası vererek davayı sonlandırmıştı.

19 Aralık 2000’de, kamuoyunda ‘Rahşan affı’ diye bilinen afla şartlı tahliyeden yararlanan mahkum polisler sadece 1 yıl 8 ay hapis yattıktan sonra cezalarını tamamlamadan salıverilmişlerdi. (skyturk360.com)

 

Teledünya Türkiye Kupası’nda gülen Halkbank oldu

0

Teledünya Erkekler Türkiye Kupası Finali’nde Halkbank, Arkas Spor’u 3-2 yendi ve Türkiye Kupası’nın sahibi oldu.

Gaziantep’te 4 takımın katılımıyla 3 gün süren finallerde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi üçüncü olurken hiç galibiyet elde edemeyen Galatasaray ise dördüncü ve son sırada yer aldı.

Salon: Şahinbey Hakemler: Aziz Yener, İlhami Şenyurt
Arkas Spor: Emin, Mustafa Ramazanoğlu, Perrin, Mustafa Koç, Agamez, Burutay (Hasan, Hakkı, Joao, Yiğit)
Halkbank: Can, Emre, Ahmed, Priddy, Resul, Hüseyin (Nuri, Aslan, Serhat)
Setler: 25-23, 33-35, 20-25, 25-22, 12-15
Süre: 147 dakika (30, 43, 25, 30, 19)

(Eurosport)

Monsanto “açık kod tohuma” geçiyor!

Çokuluslu tohum ve zirai zehir tekeli Monsanto, tohumda “açık koda” geçme kararı aldıklarını açıkladı.

Şirketin AR-GE Departmanı’nın başında bulunan Dr. Robert T. Fraley tarafından açıklanan kararda “Tüm tohumlarımızın üretim süreciyle ilgili tüm bilgileri insanlığın hizmetine sunacağız” denildi.

Geçtiğimiz aylarda ABD başta olmak üzere bir çok ülkede alevlenen “GDO’lu tohumlarla üretilen gıdalar etiketlensin” tartışmalarının ardından şirketten gelen bu açıklama “Tohum ve ziraat tekelleri stratejilerini değiştirecek” iddialarını destekler nitelikte.

Fraley, “Özellikle çevreci gruplarda Monsanto firmasını adeta bir şeytan gibi gösterme gayreti var. Umuyoruz ki birazdan açıklayacağımız kararla birlikte, Monsanto’nun insanlığın ve dünyamızın geleceğini en ön plana koyan bir şirket olduğunu herkes anlayacak” cümleleriyle başladığı konuşmasına “Evet, 3o Ağustos 2013 tarihi itibariyle tüm tohumlarda açık kaynak koda geçiyoruz. Yani Monsanto’nun sahibi olduğu tüm tohumların nasıl üretildiği, içine hangi bakteri geninden ne kadar konduğu, tüm bunlar web sitemizde detaylı olarak yayınlanacak. Böylelikle isteyen kendi GDO’lu tohumunu evinde üretebilecek.” dedi.

Açık (kaynak) kod, özellikle bilgisayar sektöründe kullanılıyor ve üretilen “ürünün” tüm kodlarının (bilgilerinin) açık olarak sergilendiği programlar olarak biliniyor. Dolayısıyla açık kod programların içeriğini herkes görebiliyor, isteyen bu kodları geliştirerek kendi programını yaratabiliyor.

Linux tabanlı işletim sistemleri, açık kod uygulamalarının en çok bilinen ve ilk örneklerinden.

Monsanto’nun bu kararının etkileri oldukça geniş olacağa benzemekle birlikte, tam olarak ne anlama geldiğinin anlaşılması için zamana ihtiyaç var gibi görünüyor. Dünya Tohumlara Özgürlük Kolektifi’nden Mary Gurta, “Monsanto’nun bu açıklamasının tam olarak ne anlama geldiğini anlamak kolay değil. Fraley’in sözlerindeki ‘Biz hepimizin geleceği için çalışıyoruz’ vurgusu bunun stratejik bir hamle olabileceğini gösteriyor. GDO’lu tohumların kodlarının yayınlanması pratikte tam olarak ne anlama gelecek, göreceğiz. Ama bizim amacımız GDO’yu açık kod hale getirmekten çok GDO’lu tohumları tamamen ortadan kaldırmak” diyor.

Başka bir tohum ve zirai zehir devi Syngenta’nın yetkilileri ise açıklamaya mesafeli. “Monsanto yine şaşırttı” diyerek sözlerine başlayan şirket yetkilisi Richard Kory “Neler olacağını söylemek için henüz erken. Ama tahminimiz, Monsanto’nun GDO’yu açık kod haline getirerek araştırma ve geliştirme maliyetlerini ve haliyle karlılığını arttırmak istiyor oluşu. Düşünsenize, dünyanın dört bir tarafından binlerce çiftçinin tarlasında, ya da bir çok şehir bahçecisinin terasında GDO’lu tohum üreterek bununla ilgili gelişmeleri, deney sonuçlarını paylaştığını… Eğer olumlu sonuç doğurursa biz de geçeriz” diyor.

Öte yandan, tohumların açık koda geçeceği tarih olan 30 Ağustos’un özellikle seçildiği iddia ediliyor. Kuzey yarımkürede bu tarihten sadece 2 ay sonraki buğday ekimlerine kadar kimenin GDO’lu tohum üretemeyeceği ve böylece Monsanto’nun bir sene daha kar marjını yüksek tutacağı bildirilirken, aynı zamanda, Türkiye’ye girmek için uzun süredir lobi çalışmalarını devam ettiren ve bu konuda olumlu sonuçlar da almaya başlayan Monsanto’nun, Türkiye’de resmi makamlarca Zafer Bayramı olarak kutlanan bu tarihi seçerek hükümete jest yaptığı ileri sürülüyor.

(Monsanto, Yeşil Gazete)


Yaptığı şakayı kimse anlamayınca “şaka yaptım” diyen konumuna düşmek istemesek de, bunu söylememiz lazım: Bugün 2 Nisan, dün 1 Nisan’dı.

ABD, Kuzey Kore’yi savaş uçakları ile yanıtladı

0

Güney Kore’ye savaş ilan eden Kuzey Kore’ye ABD’nin yanıtı gecikmedi. “Wall Street Journals” gazetesinde yer alan bir habere göre, ABD ülkeye ortak askeri tatbikatlarda kullanılmak üzere F-22 tipi savaş uçağı gönderdi.

F-22 tipi uçaklar, Amerikan ordusunun en pahalı ve modern uçakları arasında yer alıyor. Uçaklar radarla tespit edilemiyor

ABD Ordusu’ndan yapılan açıklamada, uçakların Osan Üssü’nde konuşlandırıldığı belirtilerek Kuzey Kore’nin tehdit ve provokasyonlar ile hiçbir yere varamayacağı ifade edildi. Japonya’daki Kadena Üssü’nden kaç adet uçağın Güney Kore’ye sevk edildiği yönünde ise net bir bilgi verilmedi.

Konuyla ilgili açıklama yapan BM Güvenlik Konseyi Sözcüsü Caitlin Hayden, Kuzey Kore’nin tutumunun yapıcı olmadığını söyledi. Hayden, ABD’nin bu tehditleri ciddiye aldığını, geçmişte savaş dilini benimseyen Kuzey Kore’nin ‘korkutma’ amacı taşıdığını ifade etti.

F-22 tipi uçaklar, Amerikan ordusunun en pahalı ve modern uçakları arasında yer alıyor. Uçaklar radarla tespit edilemiyor.

(Wall Street JournalDW Türkçe)