Köşe Yazıları

Yerelleşme ve Bölgeselleşme talebinin temelleri 2: Eko-iktisadi Temeller

Yazının ilk bölümünde siyasi-idari birimlerin küçük coğrafi ölçekler içinde, yani yerel ve bölgesel düzeylerde oluşturulmasının demokratikleşme açısından önemine işaret etmiştim. Ancak, yerelleşme ve bölgeselleşme yalnızca katılım ve demokrasi açısından önem taşımıyor. Küçük coğrafi ölçek, iktisadi faaliyetlerin ekolojik kıstaslara uygun ve sürdürülebilir şekilde örgütlenmesi açısından da önemli. Çünkü kapitalist pazarların ulusal ve uluslararası ölçeklere doğru genişlemesi, eko-iktisadi açıdan çeşitli sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor. İşte bu bölümde bu konular üzerinde duracağım.

Genişleyen Pazarların Yarattığı Sorunlar

Ulusal ve uluslararası ölçeklere genişleyen pazarların neden olduğu çeşitli sorunlar içerisinde en bildik olanı uzun mesafeli ulaşım ve taşımacılığın yoğunlaşmasıdır. Malum bu da karbon salınımlarının artması ve küresel ısınma demektir.

Genişleyen pazarlarla gelen diğer bir dikkate değer eko-iktisadi sorun, dünya ticaretinde ortaya çıkan işbölümünün özellikle gelişmemiş ülkelerde yerel/bölgesel ekonomileri monokültür tarımsal faaliyetlere itiyor olması. Bunun sonucunda, örneğin Latin Amerika’da dağ taş her yana kahve ekiliyor. Türkiye’de ise pamuk, çay ve fındık vb. ürünler için aynı şey söz konusu. Monokültür tarımsal üretim, hem doğa için ciddi bir tahribat kaynağı, hem de gelişmemiş ülkelerde uygulandığı alanlarda yaşayan yerel halkların iktisadi bağımlılıklarını ve üzerlerindeki sömürüyü pekiştiren bir mesele.

Coğrafi ölçeğin etkili olduğu bir başka kritik husus da yerleşim alanları ile onları çevreleyen kırsal alanların sürdürülebilirliği ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı konusunda ortaya çıkıyor. Bu, mekanın ve iktisadi faaliyetlerin yaşanılan alanın ekolojik bütünlüğü içinde planlanması gereğidir ve ancak bir biyobölgenin sınırları içerisinde, biyobölgesel bir peyzaj planlaması anlayışıyla gerçekleştirilebilecek bir husustur. Bu anlayışın en bildik örneği “havza planlamasıdır”; ki genelde insan yerleşimlerinin de yoğun olduğu akarsu havzaları, biyobölgesel peyzaj alanlarının sınırlarının çizilmesinde çok sık kullanılır.

Biyobölgeler ve Biyobölgecilik

Bir biyobölge homojen jeolojik ve iklimsel özellikler gösteren; bu özelliklerle ve birbirleriyle uyumlu ve karşılıklı ilişkiler içerisinde bütünleşmiş olarak yaşayan hayvan, bitki ve insan topluluklarını barındıran bir peyzaj alanıdır. Bir biyobölge barındırdığı insani ve insan-dışı habitatlar için kendi kendine yeten ve sürdürülebilir bir doğal yaşam alanı sunar. Böylesi bir peyzaj alanı bir ekosistem olarak varlığını ve bütünlüğünü sürdürebilmesi için gerekli döngüsel süreçleri destekleyecek ve içindeki insan toplulukları için yeterli doğal kaynağı içerecek derecede bir büyüklüğe sahip olmalıdır.

Biyobölgeler, diğer yandan barındırdıkları insan topluluklarıyla, yani yerel halklarla, onların kolektif varoluş tarzlarıyla, ilişki örgüleriyle, kendilerini, ilişkilerini ve çevrelerini algılayışları ve kültürel değerleriyle  bütünlük teşkil ederler. Dolayısıyla bir biyobölge yalnızca ekosistemik bir bütünlük barındırmaz; biyobölgenin mekansal ve doğal varlığıyla özdeşleşmiş tekil bir kültürel kimlik de barındırır. Bu nedenle bir biyobölge yerel halkın üyelerinin özdeşleşebilecekleri ve kendilerini yurtlarında hissedebilecekleri ölçüde de küçük bir alan olmalıdır.

Biyobölgeci eko-iktisadi anlayış kaynak kullanımında etkinliği sağlayıp, atık üretimini ve taşımacılık faaliyetlerini; dolayısıyla üretim ve ticaretin ekolojik ayak izini minimize eden; biyobölgenin ekosistemik çevrimleriyle uyumlu ve olabildiğince kendi kendine yeten bir bölgesel ekonomi öngörür. Biyobölgecilik, bölgede yaşayan yerel halkın/halkların kendi hayatları, yaşam alanları ve doğal kaynakların kullanımı ile ilgili kararların alınıp uygulanmasında öncelikli hakları olduğunu kabul eder. Buna göre yerel halkın, bölgenin doğal kaynaklarını kendi esenlikleri doğrultusunda etkin bir şekilde değerlendirme ve temel ihtiyaçlarını kendi yerel/bölgesel üretimleri ile karşılama kapasitesi de artacaktır. Bu anlayış mekanın örgütlenmesi açısından da bölgenin ekosistemik, kültürel ve eko-iktisadi bütünlüğünü göz önünde tutarak gerçekleştirilen bir peyzaj planlamasını öngörür.

Ne Yapmalı?

Sonuç olarak yetki devrinin yerellere kadar genişlediği, idari ve mali olarak merkezsizleşmiş; yerel/bölgesel küçük pazarlar içinde küçük ölçekli üretim-tüketim yapılan; mekanın ve doğal kaynakların biyobölge ölçeği ve mantığı içinde planlandığı bir siyasi-idari-ekonomik yapılanış, hem yerel toplulukların esenliğinin artması, hem de yerel kaynakların ve doğanın sürdürülebilirliği açısından optimum sonuçları sağlayabilecek bir çözüm olarak savunulmaya değer.

Bugün kentlerin giderek çevrelerindeki alt yerleşimler ve kırsalla bütünleşerek birer “kent-bölge”ye doğru genişledikleri bir dönemde, ideal olan bir yandan yerellerin yerinden yönetim düzeylerini artırıp, yerel halkları güçlendirirken; diğer yandan da kent-bölgelerin biyobölgeler, yani  ekosistemik (jeolojik yapı, flora-fauna örgüsü) olarak, iktisaden ve yerleşiklerin kültürel aidiyetleri açısından homojenlik ve bütünlük arzeden daha geniş bölgesel coğrafyalar içinde eklemlendikleri bir bölgeselleşmiş siyasi-idari yapıyı hedeflemek gerekli ve meşru görünüyor. [1]

Bu durum Türkiye için de geçerlidir. [2] Türkiye’de böylesi bir yerinden yönetim mimarisi, giderek kent-bölgelerin, yani “büyükşehir”lerin parçaları haline gelen kırsal yerleşimlerden ve kentlerin mahallerinden, büyükşehir ve bölge yönetimlerine doğru uzanan bir meclisler ağı (köy-kasaba meclisleri, mahalle meclisleri, büyükşehir meclisleri ve bölge meclisleri) üstünde inşa edilebilir. Bu mimari içerisinde yerelleşme, yerinden yönetim ve bölgeselleşmeyi birbirine engel olan süreçler olarak değil, aynı sürecin birbirini tamamlayan unsurları olarak görmek doğru olacaktır.

İşte bu çerçevede, yeni anayasa yapımı sürecinin ve barışın konuşulduğu bugünlerde BDP’nin gündemde tuttuğu yerinden yönetim ve bölgeseleşme tartışmasına biyobölgeci bir perspektiften katkı ve destek sağlamanın tam zamanıdır.


[1] Öte yandan dikkat edilmesi gereken bir husus olarak, biyobölgeci bir bölgeselleşme anlayışını tamamen atarşik ve diğer biyobölgelerden izole olmuş toplulukların yaşadığı bölgeler oluşturmak olarak da görmemek gerekir. Biyobölgecilik birbirine yabancılaşmış, kendi kimliklerine ve bölgelerine kapanmış halklar öngörmez. Yalnızca iktisadi faaliyetlerin ekolojik etkilerini, yani ekolojik ayakizini minimize etmeyi sağlayacak ölçüde küçük coğrafi ölçeklerde örgütlenmesini ve insanların içinde yaşadıkları doğal alanın farkında olup, onunla özdeşleşmelerini sağlayan kültürel kimlik ve aidiyetler oluşturmalarını savunur. Bu şekilde yerel/bölgesel aidiyetler geliştiren insan topluluklarının daha üst aidiyetler içinde bir araya gelmelerini engelleyen bir şey yoktur.

[2] Türkiye’de biyobölgelerin tespit edilmesi için kamu kurumlarının, STK’ların ve akademisyenlerin, akarsu ve tarım havzalarının haritalanması, biyotop haritalaması, arazi kullanımı ve arazi örtüsünün sınıflanması (CORINE), ulusal bosluk analizi, ekolojik arazi sınıflaması (peyzaj ekolojisi) ve önemli doğa alanları (ÖDA) gibi yöntemlerle farklı amaçlarla kullanılmak üzere gerçekleştirdikleri çalışmaları olmuştur. Bunlar arasında Oğuz Erol’un Türkiye’yi 7 ana bölgeye, 17 alt bölüme (biyobölgeye), 58 adet yöreye (peyzaj alanı-landscape) ve 284 adet çevreye (environ) böldüğü 1993 tarihli peyzaj ekolojisi çalışması; ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın Türkiye’de 28 akarsu havzası ve 30 tarım havzası tespit ettiği 2009 tarihli haritalama çalışmaları dikkate değerdir.

 

 

Gökçen Özdemir