Ana Sayfa Blog Sayfa 4358

NATO hava saldırısında ‘çocuklar vuruldu’

NATO’nun Afganistan’ın doğusunda düzenlediği bir hava saldırısında 11’i çocuk 12 sivilin öldüğü bildiriliyor.

NATO ülkenin doğusundaki bir operasyon sırasında “ateş gücüne” başvurulduğunu doğruladı ancak sivillerin öldüğüne dair bilgi bulunmadığını duyurdu.

Kunar eyaletinin Şingal yöresindeki köylüler ile yetikilerin BBC’ye yaptığı açıklamalar, hava saldırısı sırasında bir evin çatısının “çöktüğü” ve can kaybının bu nedenle olduğu yönünde.

Uluslararası Yardım Gücü ISAF’tan yapılan açıklamada “söz konusu operasyon ile ilgili sivillerin zarara uğradığının farkında olunduğu” ifade edildi.

ISAF açıklamasında “hava saldırısının koalisyon makamları tarafından istendiğini, Afganlardan talep gelmediğini” duyurdu. Açıklamada “hava saldırısının yerleşim alanlarından uzakta militanları hedef almasının planlandığı” belirtildi.

Hava saldırısı sırasında 6 kadının daha yaralananlar arasında olduğu tahmin ediliyor.

(BBC)

DİSK Genel Başkanı Kani Beko seçildi

0

DİSK’in Olağanüstü Genel Kurulu, Beşiktaş’taki Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde bugün yapılıyor.

Saygı duruşunun ardından Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu söz aldı. DİSK’te yaşanan yönetim krizine dikkat çeken Küçükosmanoğlu, olağanüstü genel kurul kararını sorunun çözümü için aldıklarını söyledi. Küçükosmanoğlu, “DİSK, sorunlarını üyeleriyle aşmıştır. Artık görev sırası üyelerde ve delegelerde” dedi.

Divanın konuşması sırasında DİH üyeleri, salona girmeyi başardı. Bu sırada da kapıda gerginlik yaşandı.

Nakliyat-İş Sendikası üyesi Kargo işçileri, “Yaşasın MNG Kargo direnişi”, “Hak verilmez, alanır, zafer sokakta kazanılır” sloganlarıyla kongre salonuna girdi. Emekli-Sen üyeleri, “DİSK Emekli-Sen’de tasfiye politikalarına izin vermeyeceğiz”, Devrimci İşçi Hareketi “DİSK’te patron sendikacılığına izin vermeyeceğiz” yazılı pankartlar açtı, genel kurul boyunca sloganlarla DİSK yönetimini protesto etti.

Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Bağımsız Sınıf Sendikacılığı Platformu ve Devrimci İşçi Hareketi bildiriler dağıttı. Genel kurul salonuna sadece delegeler alınırken, olağanüstü genel kurulun basına kapalı yapılacağı açıklandı.

MUTABAKAT YOK
2 Nisan’da yapılan başkanlar kurulunda, sendika başkanlarının mutabakat yönünde görüş belirtmesine rağmen, henüz mutabakat oluşmadı.

Genel-İş Sendikası Genel Sekreteri Kani Beko başkanlığında oluşturulan listede Sosyal-İş, Lastik-İş, Genel-İş, Birleşik Metal-İş, Tümka İş, Gıda-İş yer alıyor.

Dev Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu genel sekreterliğe, Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu genel başkanlığa aday oldu. Bank-Sen Genel Başkanı Önder Atay da yönetim kuruluna aday oldu.

BAŞKAN ADAYLARI KONUŞUYOR

DİSK’in Olağanüstü Genel Kurulu’nda konuşan genel başkan adayı Kani Beko, DİSK’in 1967’deki kuruluş sürecini hatırlattı, “İşçi sınıfının çıkış yolu birlikte düşünerek, ortak tavır ve ortak söylemi kurarak inşa edilecektir” dedi.

DİSK’in Olağanüstü Genel Kurulu, Beşiktaş’taki Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde genel başkan adaylarının konuşmalarıyla devam ediyor.

Genel başkanlığa aday olan Genel-İş Sendikası Genel Sekreteri Kani Beko, “Şimdi yapmamız gereken yeni yönetimi belirleyerek, görevlerimizi sürdürmemizdir” dedi.

Türkiye’deki siyasi ortamın “tek adam egemenliğine dayalı diktatörlüğe dönüştüğüne” dikkat çeken Beko, “Türkiye siyasal anlamda ciddi bir demokrasi sorunuyla karşı karşıyadır. Toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizliğin giderek büyümezi, işçi sınıfının nicelik olarak büyümesine karşın nitelik olarak gerilemesi ve örgütsüzleşmesi ile Kürt sorununda yaşanan gelgitler önemli sorunlar olarak karşımızda durmaktadır” dedi.

BARIŞ HALKLARIN İRADESİYLE GELECEK
Kürt sorununda yaşanan son gelişmeleri hatırlatan Beko, şöyle konuştu: “Bu süreç işçi sınıfının ve emekçi halkların ortak iradesiyle gerçek bir barışa dönüşebilecektir. İşçi sınıfının örgütü DİSK’in, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da işçi sınıfının birliği, halkların kardeşliği temelinde üzerine düşeni yerine getirmekten kaçınmadan mücadelesini sürdüreceği aşikardır” diye konuştu.

Güvenceli sendikalı istidam düzeninin yerini tamamen aksi yönde istihdam ilişkilerinin aldığını belirten Beko, “İstihdam rejimi kökten değiştiği için sendikal hareket yeni döneme uyum sağlamanın sancılarını yaşamaktadır. Bu sancıyı üye sayılarındaki büyük gerilemede ve sendikal örgütlerin toplumsal etkilerindeki zayıflamada somut olarak saptamak mümkündür” diye konuştu.

“DİSK, bir bütün olarak işçi sınıfı mücadelesinde her dönemde ve her koşulda daima kararlı ve iddialı olmuştur” diyen Beko, şöyle devam etti: “Nasıl ki 1967’de işçi sınıfının işçi sınıfı bilinciyle ayağa kalkmasına rehberlik ettiysek ve sendikacılık hareketinde yeni bir dönemi açtıysak, şimdi ortaya koyacağımız mücadeleyle de sendika hareketinde böyle bir etki yaratabiliriz. Bunu yapabilmek için sendikal hareketin şu andaki durumunu gerçekçi olarak analiz etmek gerekir. Bunun için kamu çalışanları sendikaları da içinde olmak üzere düzenin çarkı haline gelmemiş tüm sendikal örgütlerle işçi sınıfının sendikal geleceğini aynı masa etrafında konuşmaya başlamamız gerekiyor. İşçi sınıfının çıkış yolu birlikte düşünerek, ortak tavır ve ortak söylemi kurarak inşa edilecektir.”

‘DEVLET KURUMLARIYLA İLİŞKİLERİNİ GÖZDEN GEÇİRMELİ’
Emek gücünün düşürülmesi anlamına gelen yeni istihdam biçimlerini DİSK yönetiminin gündemine alması gerektiğini söyleyen Beko, DİSK’in yeni kadrolarını yetiştirmesinin önemine dikkat çekti. Beko, DİSK’in devlet kurumları ile ilişkilerini de gözden geçirmesi gerektiğini belirterek, “Sınıf ve kitle sendikacılığı temelinde gerçekçi bir mücadele yürütmek ve mücadelede DİSK’in örgütsel bağımsızlığını başta devlet olmak üzere işverenlere, sermaye sınıfına ve siyasi partilere karşı korumak bizim için varlık yokluk sorunudur” dedi.

Beko, son olarak şunları söyledi: “Kısır tartışmaları ve geçmişin gerilimli ilişkilerini bir tarafa bırakarak işçi sınıfı mücadelesine odaklanmayı öneriyoruz. Yeni bir döneme yeni bir bakış açısıyla girelim, birlik olmayı deneyelim.”

ÜÇÜKOSMANOĞLU: NAKLİYAT-İŞ MUTABAKAT DIŞINDA BIRAKILIYOR
DİSK Genel Başkanlığına aday olan Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, emperyalizmin bölgedeki savaş hazırlıklarına dikkat çekti, “AKP iktidarı da emperyalizmin siyasi ve ekonomik temsilcisi durumunda” dedi. Suriye’deki savaşı hatırlatan Küçükosmanoğlu, “Emperyalizme karşı direnen Suriye halkının yanındayız” dedi.

Kürt sorunundaki müzakere sürecini “Kürt meselesinde ABD emperyalizmi İsrail siyonizmi ve AKP’nin dayattığı çözüm ortada” şeklinde tanımlayan Küçükosmanoğlu, “Gerçek barışı Türk ve Kürt işçiler ile yoksul köylüler getirecek” dedi.

Çalışma yaşamındaki sorunlara dikkat çeken Küçükosmanoğlu, iş yasalarının sınıf sendikacılığını tasfiye etmek için çıkarıldığını söyledi.

“Sermaye sınıfı ve iktidarı olan AKP iktidarının ekonomik ve siyasi zulmü artarak devam ediyor” diyen Küçükosmanoğlu, 12 Eylül döneminde yaşanmayan olayların bugün yaşandığını söyledi ve Genel-İş’e yönelik polis baskınını hatırlattı.

Küçükosmanoğlu, “DİSK başta işçi sınıfına karşı sorumlu, ondan sonra emekçi halklara sorumluyuz. DİSK’in adım adım siyasetler üstü, partiler üstü örgüt haline getirilmesine izin vermeyeceğiz” dedi.

Küçükosmanoğlu, olağanüstü genel kurula getiren süreçle ilgili olarak şunları söyledi: “Bu yaşadıklarımızın özeleştirisinin verilmesi gerekir. Sekreterlikten hangi gerekçe ile istifa ediyorsun? Birleşik Metal-İş Sendikası gibi DİSK’in kurucu sendikasını tüm organlardan çekeceksin. Nedeni ne? Bir devrimci yayında Adnan Serdaroğlu ile ilgili yapılan bir eleştiri… Kimse dokunulmaz değil. Herkes eleştirilmeli. Bu kadar saldırıların olduğu bir dönemde, DİSK’i rolanti haline getirmenin hesabı verilmeli. Mutabakat önemli. Neden Nakliyat-İş mutabakat dışında bırakılıyor?” dedi.

ÇERKEZOĞLU: MÜCADELEMİZ SERMAYEYE KARŞI
Genel sekreter adayı Dev Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, DİSK’in emekçi halklara karşı sorumluluklarını yerine getiremez hale geldiğini söyledi.

Son Genel Kurul’da yönetim kuruluna adaylığını hatırlatarak, mutabakata rağmen aday olan tek sendika olduklarını söyleyen Çerkezoğlu, “Bu aday, yönetimin oluşma biçimine karşı irade beyanıydı, mutabakatı bozmak değildi amacımız” diye konuştu.

İşçi sınıfının genişleme yaşadığı bir dönemde sendikaların zayıfladığına dikkat çeken Çerkezoğlu, “Kürt sorunun çözümü konusunda önemli bir süreç yaşandığını, üç seçimin önümüzde bulunduğu, AKP’nin yönetme krizi yaşadığı bir dönemde genel kurulumuzu topluyoruz” dedi.

“DİSK çatısı altında birlikte mücadele ettiğimiz hiçbir örgüt ya da kişiyle sorunumuz yok” diyen Çerkezoğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Bugün sendikal anlayışlarımız farklı olsa da, DİSK’i ve DİSK’i oluşturan sendikaları geçmişiyle ve geleceğiyle de sahipleniyoruz. Bu tarih bizim, DİSK’in tarihi işçi sınıfının tarihidir. Bizim bu örgütün içinde kendimizle mücadelemiz olamaz. Bizim mücadelemiz sermayenin doğrudan ve dolaylı araçlarına karşıdır” diye konuştu.

YENİLENMEYE İHTİYAÇ VAR
DİSK’in ileriye yürüyecek güce sahip olduğunu belirten Çerkezoğlu, “Ancak kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla bunu başaramayız, geleneksel sendikal anlayışlarla bu süreci yönetemeyiz. Yenilenmeye ihtiyacımız var” dedi.

Sendikanın 10 bin üyesinin, siyasi iktidar tarafından yok sayıldığını söyleyen Çerkezoğlu, şöyle devam etti: “Sermayeye, siyasi iktidara karşı bir varlık mücadelesi yürütüyor, emeği görünmeyen taşeron işçilerin varlık mücadelesini yürütüyoruz. 11 Nisan’da Ankara’da davamız var, bütün dostlarımızı bu davaya bekliyoruz.”

Çerkezoğlu şöyle konuştu: “Maalesef bu varlık mücadelesini, örgütümüz içinde de sürdürmek zorunda kalıyoruz. DİSK içerisinde hiçbir örgütle, hele hele sokakta omuz omuza mücadele ettiğimiz tarihsel ittifaklarımızla karşı karşıya gelmek istemiyoruz. Ancak taşeron sağlık işçilerinin örgütü olarak artık bu örgütün içerisinde yer almak istiyoruz” diye konuştu.

SERDAROĞLU: KAN UYUŞMAZLIĞI
Genel sekreter adayı Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu, DİSK’teki kriz için “Kan uyuşmazlığı” dedi. Serdaroğlu şöyle konuştu: “Birleşik Metal-İş Sendikası, görev aldığımız yönetim kurulu içerisinde bir takım hassasiyetlere dikkat edilmesi gerektiğini belirtmiş, aylarca uğraş vermiş ve ardından da DİSK’in bütün kurullarından çekilmiştir. Sadece Adnan Serdaroğlu çekilmemiştir. Biz bağımsızlığımıza çok özen gösteren bir sendikayız. DİSK’i ortada bırakarak giden insanlar değiliz, DİSK’te bir takım farkındalık yaratmak için çabaladık.”

Serdaroğlu, Türkiye’de sendikalaşma oranın yüzde 5’e düştüğünü hatırlattı, “Şimdi bu süreçte, neoliberal politikaların önündeki engellerin kaldırıldığı, KESK ve DİSK’e yönelik baskıların arttığı bir dönemde, bizim DİSK olarak birlik ve beraberliğe ihtiyacımız var. Genel-İş Sendikası’ndan gelen genel sekreterlik teklifine karşılık, Birleşik Metal-İş’in yönetimde olmaması, eksiklik olurdu. Biz birlikte yürümek istiyoruz. Görev verirseniz, dönemin sonuna kadar sürdürmek, daha sağlıklı bir genel kurul yapacak şartları oluşturma mücadelesini ortaya koymak istiyoruz” dedi.

DİSK’in olağanüstü genel kurulunda delegeler oy kullanmaya başladı.

Genel-İş Sendikası Genel Sekreteri Kani Beko ve Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, DİSK Genel Başkanlığı’na aday oldu.

Genel sekreterlik için ise Devrimci Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu aday.

Yönetim kurulunun diğer üyelikleri için aday olanlar şöyle: “Alaaddin Sarı, Celal Ovat, Ergün Tavşan, Metin Ebetürk ve Muzaffer Subaşı”

OYLAMA İKİNCİ TURA KALDI

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Olağanüstü Genel Kurulu, seçimlerin ardından tamamlandı.

Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan genel kurulda, ikinci tur oylama sonuçları da açıklandı. 354 delegenin oy kullandığı ikinci turda, 28 oy geçersiz sayıldı. Genel-İş Sendikası Genel Sekreteri Kani Beko, 280 oy olarak Genel Başkan seçildi. Diğer başkan adayı Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu ise 56 oyda kaldı.

İlk turda 371 delege oy kullanmış, 97 oy geçersiz sayılmıştı. Kani Beko 206 oy alırken, Ali Rıza Küçükosmanoğlu 68’de kalmıştı. Oylamada 3’te 2 çoğunluk sağlanamadığı için ikinci tura kalmıştı.

(turnusol)

Akhanlı için Yargıtay müebbet istedi

Almanya ’da hayatını sürdüren yazar Doğan Akhanlı’nın 1989’da işlenmiş bir cinayetten ötürü yargılandığı davada verilen beraat kararı Yargıtay Savcılığı’nın bile “Suçsuzdur” demesine rağmen, 9. Ceza Dairesi tarafından bozuldu.

Radikal’den İsmail Saymaz’ın haberine göre;

Daire, cinayette ölen kuyumcunun oğluna ait “Bu kişi babamı öldürenler içinde değildi” ifadesini, ‘aradan geçen 21 yıllık süre, sanığın fiziki görünümünün tümüyle değişmiş olması, mağdurların halen aynı bölgede aynı işle iştigal etmeleri, terör örgütünün muhtemel eylemlerinden çekinmelerini’ gerekçe göstererek dikkate almadı. Daire, emniyet kayıtlarına göre 1993’te dağılan THKO/HKG/YKB adlı örgütü faaliyetteymiş gibi kabul ederken Akhanlı’ya ‘ağırlaştırılmış müebbet’ istedi. Almanya’da yılın en iyi Türkçe yazarı seçilen Akhanlı, sürgünde yaşadığı ülkeden, 90 yaşındaki hasta babasını ziyaret için 10 Ağustos 2010’daAtatürk Havalimanı’na inince tutuklanmış, dört ay sonra tahliye edilmişti.

Anonymous’dan İsrail’e siber saldırı

0
İsrail’de devlete ait internet sitelerinin hafta sonu siber saldırıya maruz kaldığı ancak sitelerin saldırıdan ciddi bir zarar görmediği bildirildi.
Saldırı, ünlü hacker grubu Anonymous’ın ”büyük bir saldırı yapılacak” uyarısı sonrası düzenlendi. Ulusal Siber Büro Başkanı Yitzak Ben Israel, saldırıların anahtar siteleri kapatmayı başaramadığını açıkladı.

Israel, “Şimdiye kadar beklendiği gibi oldu, gerçek zarar neredeyse yok denilecek düzeyde. Ülkenin hayati altyapısına zarar verebilecek becerileri yok. Bunu yaparak medyada gürültü çıkarmak istiyorlar” dedi.

İsrail Maliye Bakanlığı web sitesine de Cumartesi gecesi bir siber saldırı düzenlendiği yönünde medyada haberler yer aldı ancak bakanlık haberleri yalanladı. İsrail İstatistik Bürosu Savunma ve Eğitim Bakanlıkları da hackerların saldırılarının püskürtüldüğünü açıkladı.

Geçen yıl Ocak ayında Suudi Arabistan merkezli olduğu iddia edilen bir hacker şebekesi, İsrail’in borsa ve ulusal hava yolu web sitelerini felç ettiklerini iddia ederek yüz binlerce kişiye ait kredi kartı bilgilerini ele geçirdiklerini duyurmuştu.

Geçtiğimiz kasım ayında İsrail’in Gazze’ye yönelik ”Bulut Operasyonu”saldırısı sırasında da İsrail’e ait çok sayıda internet sitesi siber saldırıya maruz kalmış, siteler ciddi servis kesintisine uğramışlardı.

Anonymous hacker grubu, daha önce internetten, 7 Nisan günü İsrail sitelerine yönelik büyük bir saldırı başlatacağını duyurmuştu.

(Cumhuriyet)

Durduğum yerden – Ayşe Erdem

Bodrum, farklı kimliklerin bir araya gelmesinin zor olduğu bir yer. Burayı tanımaya başladığımda beni en etkileyen şey farklı ‘sınıf’ların aynı hayatı sürdürmesiydi, bu çok çarpıcı, beni buraya bağlayan etkenlerden biri oldu. Ama kimlik farklılığını sonra farkettim, bunun yıkıcı sonuçlarını gördüm.

Burada herkes uzaktan konuşuyor, uzaktan konuşurken, muhatabının yüzüne bakmazken hakaret etmek kolaydır. Uzaktayken karşındakinin kalbinin kırıldığını farketmezsin daha da önemlisi, onun cevabını duyamazsın.

İster sevin ister sevmeyin bu yarımadada 15 bine yakın Kürt var, darılmayın diye bu sayıyı indireyim ama nereye kadar? Çoğunluğu Vanlı , Ağrılı. Aynı yerde yaşıyoruz, hepimiz dolmuş fiyatlarından, katı atık sorunundan, derelerin taşmasından şikayetçiyiz. Hepimiz nisan ve ekim sabahlarında burada yaşadığımıza şükrediyor, otlu böörek yiyip duruyoruz. Kürtler burada, Türkiye’nin bir çok yerinde olduğu gibi ama burada biraz daha fazla sevilmiyorlar. Bodrumluların bir çoğu bunu açık açık söylüyorlar. Hadi hadi.. biliyorsunuz, söylüyorlar, duyuyorsunuz.

Bu çarşıda söyleniyor, meyhanede, kahvede söyleniyor, söylendikçe öfkeye dönüşüyor, öfke şiddete dönüşüyor. Şiddeti eleştiren dil önce şiddet dili oluyor sonra şiddetin kendisini doğuruyor.

Bu kasabada bugünlerde barış için yapılanları eleştirmeyen yok gibi. Bu eleştirenlerin gerçekten hiç mi Kürt dostu yok, hiç mi bu savaşta askerlik yaparken bir oğlunu kaybetmiş bir tanıdığı yok? Görüyorum hep erkekler yazıyor, çünkü artık kadınların bir gün bile tahammülü yok bu savaşa, barış nereden gelirse kadınlar oradalar. Erkekler iktidar ve şiddet dolu söylemlerinin şehveti içinde kendilerini durduramıyorlar, yazmaya ya da konuşmaya başlıyorlar ve duramıyorlar.

Bu söz söyleyenler yaşadıkları yerde Kürtlerin olduğunu düşünmüyor gibiler, sanki onlar mal sahibi, diğerleri işgalci. Sanki Kürtlerin okuma yazmaları yok, sanki kürtler söylenenleri duymuyor, sanki Kürtlerin seçim sabahı herkes gibi bir oy hakkı yok. Yönetimde, demokraside, benden duymuş olmayın ama savaşta ve barışta sen neysen o da o. Senin bir oyun varsa onun da bir oyu var.

Geldiğimiz nokta, benim durduğum yerden şöyle bir şey:

Bir savaşı bitirmek demek, insanların ölmemesi demek, ya da bir tarafta öldürülecek insan kalmayana kadar hepsini öldürmek demek.

Bu ikincisini isteyen birilerinin hala var olduğuna inanmıyorum. Dolayısıyla bu savaşın bitmesini herkes istiyordur. Bunun tek bir yolu vardır, tarafların barış yapmak konusunda anlaşmaları. Taraflar belli, her iki tarafında eli kanlı, ama masaya oturdular, daha öncekilerin yapamadığını yaptılar. Vicdanı olan herkes şimdi her iki tarafı da desteklemek durumunda, çünkü öldürmeyi durdurdular, birbirleri ile anlaşmaya çalışıyorlar. Bu arada elbet demokrasi meselemiz var, anayasa meselemiz var, ama kan akarken bunların lafının sağlıklı olarak edilemediğini gördük.

Su akıyor, yolunu buluyor, bunda dış mihrakların, cemaatlerin parmağı mı var acep diye biz oyalanırken su akıyor, barış oluyor. Barışta payın olsun istiyorsan muhatabının yüzüne bakacaksın, yakın mesafedesin, etrafın Kürt dolu. Ya tokat atacaksın ya elini sıkacaksın, karşılığını bilerek. Çünkü sen birsen o da bir.

Başka yolu var mı?

Ayşe Erdem – www.turnusol.biz

Sokak Bizim soruyor: Kaldırım Nerede? – Gizem Hasırcıoğlu

Evinizden çıktınız. Her zamanki günlük telaşlar. İşe, okula, bir yerlere yetişme hali ve bu telaş içinde daha köşeyi dönmeden olabilecekler;

A)     Bozuk kaldırım taşı sebebiyle tökezleme

B)      Kaldırıma park etmiş bir araba

C)      Kaldırımın darlığından dolayı karşıdan gelenle çarpışma tehlikesi

D)     Yol hakkının her zaman kendinde olduğunu düşünen bir arabayla çarpışma tehlikesi

E)      Hali hazırda bir kaldırım olmadığı için yoldan yürümek zorunda kalma

İşte tam bu noktada sizlerin de içinden “Kaldırım Nerede?” diye sormak gelmiyor mu?

Sokak Bizim Derneği kuruluşunun 3.yılını başlattığı kampanyayla kutluyor ve bizi bu soruyu sormaya ve hatta kampanyanın aktif bir katılımcısı olmaya çağırıyor.

Yayaları kaldırımların mevcut durumunu analiz etmeye çağıran Sokak Bizim’in bunun için geliştirdiği yöntem ise şöyle özetlemek mümkün:

Tanıtım videoları Sarraf Galeyan Mekanik (SGM Stüdyo) tarafından hazırlanan ‘Kaldırım Nerede?’ kampanyasının kullanım kartlarını Melis Basmacı tasarladı.

Kaldırımda yürürken karşılaştıkları problemleri ‘Kaldırımölçer’ bandı ile tespit eden katılımcılar, durumun fotoğrafını çekerek #kaldirimnerede etiketiyle sosyal medya kanalları aracılığıyla paylaşabilecekler. Kaldırımlardaki sorunlara yönelik farkındalık oluşturmayı amaçlayan kampanya kapsamında çekilen fotoğraflar www.kaldirimnerede.sokakbizim.org sitesinde paylaşılacak.

Bu kampanya aracılığıyla yerel aktörlerin dikkatini çekmeyi amaçlayan Sokak Bizim Derneği, kampanyayı kuruluş yıldönümü olan 5 Nisan’da başlatacak. ‘Kaldırımölçer’ bandının temini ile ilgili detaylı bilgiye ise Sokak Bizim’in internet sitesi üzerinden erişmek mümkün.

Kaldırım 130

Peki nedir bu ideal kaldırım ölçüsü ya da neden kaldırımölçer bandı 130 cm sorusu düştüyse aklınıza, Sokak Bizim bunu şöyle açıklıyor: “Kaldırımların fiziksel özellikleriyle ilgili farklı standartlar bulunmaktadır. Fiziksel standartlar konusunda temel bir referans olan Neufert, kaldırım genişliğinin net minimum 1.50 metre olması gerektiğini belirtmektedir. İnsan odaklı ulaşım çalışmalarıyla tanınan VTPI (Victoria Transport PolicyInstitute) Kurucusu ve Direktörü ToddLitman ise kaldırım genişliğinin net minimum 1 metre olması gerektiğini vurgulamaktadır.

Sokak Bizim Derneği, ‘Kaldırım Nerede?’ kampanyası kapsamında bu standartlardan faydalanarak ideal bir minumum kaldırım genişliği tanımlıyor. Bir insanın omuz genişliğinin 50 santimetre olmasından yola çıkan Dernek, bir insanın rahatlıkla yürüyebileceği genişliği 65 santimetre, iki insanın yan yana yürüyebileceği genişliği 130 santimetre olarak belirliyor.”

Sokak Bizim kimdir?

Kentsel problemlere alternatif çözümler üretmek amacıyla 2007 yılında yola çıkan Sokak Bizimciler 2010 yılına kadar insiyatif olarak çalışmaları sürdürdü. 2010 yılı itibariyle dernekleşen Sokak Bizim bu sene 3. Yılını kutluyor.  Kentsel ulaşım, insan odaklı şehir planlaması, sürdürülebilir ulaşım, sokak kültürü, bisikletin ulaşım aracı olarak kullanılması ve yaygınlaşması gibi konularda faaliyetlerini devam ettiren dernek İstanbul’da 12 ayrı sokakta gerçekleştirdikleri “Ayda Bir Gün Sokak Bizim” etkinlikleri ile dikkat çekmişti.

Derneğe Facebook ve Twitter sayfasından, Kaldırım Nerede kampanyasıyla ilgili detaylara ise internet sayfasından ulaşabilirsiniz.

 

 

Gizem Hasırcıoğlu

 

 

Şimdi eğitimde hesap sorma zamanı – Şeyhmus Diken

Mart sonunda üniversite giriş sınavları yapıldı. Sınav sonuçları gururla övünülen hızla kamuoyu ile paylaşıldı. Genel olarak sonuçlara bakıldığında, eğitim durumu açısından ülkenin hali gözler önüne serildi. Tabi ki, mevcut durumu anlayanlar açısından. Bireysel başarı örneklerinden yola çıkarak okuma yapanlara doğal olarak söyleyecek sözümüz yok.

81 il üzerinden okuma yaptığımızda konuyla ilgili ya da değil herkesin, mevcut duruma göre,  enine boyuna oturup düşünmesi gereken bir tablo çıkıyor ortaya.

Evet, başat Kürt sorunu dâhil, sorunları epeyce yıldır teferruatıyla bilen, ama bir türlü aklın mantığın yoluyla değil de tankla, topla, tüfekle, bombayla çözmeye; anıyla, şanıyla yemin etmiş sonra da tökezlemiş bir tuhaf yapı var orta yerde. Şimdi geç de olsa “Hadi barışalım, bütün bu olan biteni olmamış varsayalım” demeye getiren bir tuhaf barış! İyi barışalım, kan dökülmesin, analar ağlamasın, hemfikiriz!

Peki, barışalım da! Bu ülkede lise çağındaki çocuklarımızın kendine gelecek çizerken okumak isteğinin pekişmesine dair bir şeyler yapmanın önünde sahi sizce hangi engel var? Sizlerin ilgisizliğinizden soruna duyarsızlığınızdan gayrı: Ey Cumhurbaşkanı, Başbakan, Milli Eğitim Bakanı, illerin Milletvekilleri, Valiler, Milli Eğitim Müdürleri ve diğerleri.

Sonuçlara bakıp da kiminle konuşursanız konuşun kendine göre bir mazeret dile getiriyor. Kolayı bu tabi! Oysa sonuç mazeretle geçiştirilemeyecek kadar vahim.

Üniversite giriş sınav sonuçları açısından 81 il sıralamasına baktığımızda 66. sıradan 81. sıraya kadarki illerin tümü Kürt illeri. Sırasıyla; 66. sıradaki il Bitlis’ten başlayarak, Batman, Siirt, Adıyaman, Iğdır, Kars, Bingöl, Diyarbakır, Ağrı, Muş, Urfa, Van, Mardin, Ardahan, Şırnak ve en sonuncu il Hakkâri.

Şimdi bu illerin, mesela Diyarbakır’ın 73. sırada olmasının perişanlığını Diyarbakır’ın Valisi, Milli Eğitim Müdürü, Milletvekilleri, siyasetçileri düşünmeyecekler mi? Ey göreve eğitimdeki başarı grafikleri ile değil de siyasal tercihleri, yandaşlıkları nedeniyle paraşütle gelen her biri bilmem hangi cemaatin namdar müdürleri, hiç mi bu sonuçlara bakıp vicdanınız sızlamıyor.

Altmışlı, yetmişli yıllarda öğrenciyken bırakın kentin valisini, milli eğitim müdürünü; okul müdürleri ve öğretmenlerimiz sokakta caddede öğrencilerinin genel gidişatını bir baba, anne gibi izler, uyarır, yerine göre sokak ortasında kulak çeker ve veliyle paylaşırdı. Çünkü bilirdi ki öğrencisinin başarısı aynı zamanda kendi başarısıydı. Nerde sizde o sorumluluk, nerde sizde o vicdan.

Kentin kimi yerleri suça altyapı oluşturan bir sürü serseri yatağına dönüşmüş, sorumlu anne babalar çaresizce çocuklarını o suç ortamları “kafe-bar” kisvesi altındaki pislik yuvalarından kurtarmaya çalışıyor, sizlerse sadece “suç oluşsun ondan sonra nasıl olsa müdahale ederiz” demekle yetiniyorsunuz! Bu mudur yöneticilik.

Kimse kalkıp da, savaş halinden, büyük göçlerden, ekonomik zorluklardan, kalabalık sınıflardan, öğretmenlerin sürekli yer değiştirmesi ya da “eğitim emekçilerinin ekonomik problemlerinden” söz etmesin. Bunlar her zaman vardı. Aşılması her daim mümkündü, kaynak ayrılmadı, çözülmedi, amenna. Ama bu sorunlara rağmen sorumluluk sahibi yöneticilerin çabalarıyla katedebilecekleri yollar her zaman vardı ve hâla var. Çünkü ülke her zamankinden daha çok duyarlılığa sahip ve sivil toplum diye bir çaba var en azından.

Yaşadığım il ve coğrafya üzerinden okumayı sürdürüp öfkemi dizginlemeye çalışarak bitireceğim.

Diyarbakır, nasıl ekonomide en geri iller kategorisine, yani 73. sıraya geriletildiyse, eğitimde de üniversite giriş sınavlarında 73. sıraya düşürüldü. Bu genel başarısızlığa rağmen; şimdi kimi devlet okulları, ağırlıklı olarak da özel okullar çıkacak ve billboardlara ilanlar verecek. “Türkiye’nin ve ilin bilmem kaçıncısı bizim okuldan çıktı” diye bireysel başarıları ile öğünecekler. Onlara bir diyeceğim yok. Devir pi-ar devri, tekil başarı örneklerini ne kadar allayıp pullayıp satarsan, o kadar çok kazanırsın malum!

Ben bu şehrin sorumluluk sahibi Milli Eğitim Müdürü olsaydım… Evet ben bu şehrin sorumluluğunu bilen Milli Eğitim Müdürü olsaydım bu sonuçlar açıklandığı gün basın toplantısı yapar müdürlükten istifa ederdim.

Vali olsam anında bakanla görüşür yapılabilecekler üzerine şeffaf bir şekilde kafa yorardım.

Emniyet Müdürü olsam, evet Kürtçe dil kursuna yazılıp Kürtçe öğrenmenin yeni dönemin trendi olduğunu ve “hanesine puan kazandırdığını” bilmekle birlikte, polisi sokağa indirir kentteki potansiyel suç mahallerindeki mekânlarda gencecik çocukların gün ortasında ya da gece karanlığında ne işi var onu sorgulardım.

Suç baronlarının gençlere yönelik suç istismar cesaretini hangi güç odaklarından aldıklarını o odakların üzerine giderek sorgulardım.

Ben bu denli üst perdeden söylemler geliştiren eğitim ve öğretim alanında örgütlü Eğitim-Sen ve diğerleri gibi sivil toplum örgütlerinin sorumlularından biri olsaydım; “eğitimdeki bu kötü sonuçtan, bu denli örgütlü olan bir kurum olarak, acaba benim ne suçum var” diye kendi örgütlü kurumsal yapım içinde ciddi bir sorgulama yapardım.

Hadi emniyeti, milli eğitimi, bilmem nesi, bu çocuklardan vazgeçmiş diyelim.

Dağa giden gitmiş, gitmeyeni de demeye dilim varmıyor ama yine de diyeyim kentin suç mahallerindeki kurtlar sofrası; serkeşi, esrarkeşi, hırsızı, kapkaççısı, kadın satıcısı kapıp götürsün demeye getiriyorlar, bunu da anladık. En azından ortaya çıkan sonuçlar bunu gösteriyor.

Peki, ey sorumluğunu siyasal anlamda bildiğini varsaydığımız sivil toplum kuruluşları, siyasetçiler, aydın, duyarlı, entelektüeller sizler ne diyorsunuz bu sonuçlara. Hala bu konuda çaba içerisine girmeye / girmenize / girmemize ihtiyaç yok mu sizce? Zamanı gelmedi mi?

Ha, ne dersiniz…

Diyarbakır: Etno-kültürel ve siyasal anlamda marka şehir olmaya kendini layık gören bir metropol şehir; hem ekonomik gelişm(mem)işlik hem de eğitim başarısızlığında 73. sıraya düşerse siz o şehir için olumlu bir gelecek tahayyülünde bulunabilir misiniz?

Mesela üniversite sınavındaki Diyarbakır’ın 73, Van’ın 77, “enişte”nin şehri Siirt’in 68, Şırnak’ın 80, Hakkâri’nin 81. sırada olması hiç mi vicdanınızı / vicdanlarımızı sızlatmıyor.

Valla sizi bilmem ama beni ziyadesiyle rahatsız ediyor olan biten. Ve benim vicdanım sızlıyor. Çünkü ben babayım. Hem sadece kendi çocuklarımın mı babasıyım. Vallahi de billahi de değil. Başarısız addedilen iller sıralamasındaki son 16 ilin bütün çocuklarının da manevi babasıyım. Çocuklar değil, yönetenler olarak sizler başarısızsınız, bunu lütfen kabul edin ve gereğini yapın.

Unutmayın ki; anlık başarının bedeli belki bir dönemlik mutluluktur. Ama başarısızlığın bedeli koca bir ömür boyu ağır bedellerle ödenecek mutsuzluktur. Hele hele bu mutsuzluk, bir kuşağın mahvına mal oluyorsa!

Şeyhmus Diken – Bianet.org

ÇED muafiyeti: 2. Cargill vakası – İkbal Polat

Bugün yayınlanan yönetmelikle, birkaç gün önce kutladığımız yargı kararı bertaraf oldu. Yine bir Geçici 3. Madde değişikliği.

Hatırlarsanız 1993 yılından önce planlanan projelere getirilen ÇED muafiyetine dair, 2011 Nisan ayında meslek odaları, ekoloji örgütleri ve Bursalı yurttaşlar olarak açtığımız davaya Danıştay 14. Dairesi 26 Mart 2013’de yürütmeyi durdurma kararı vermişti.

Şimdi ise bugün (5 Nisan 2013) yayınladıkları yönetmelikle yargının olmaz dediği düzenlemeyi tekrar yapıyorlar. Değişiklik Maddesi şöyle;

“GEÇİCİ MADDE 3 – (1) 23/6/1997 tarihinden önce yatırım programına alınmış olup 5/4/2013 tarihi itibarıyla planlama aşaması geçmiş olan veya ihalesi yapılmış olan veya üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesislere, Çevre Kanunu ve ilgili diğer yönetmeliklerde alınması gereken izinler saklı kalmak kaydıyla bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz.”

Bir yandan başkanlık sistemini tartışırken diğer yandan yargı ve yürütme arasındaki bu garip kovalamacayı hep birlikte izliyoruz.

Bu durum üstelik yeni ve ilk değil. Aşağıda 14 Nisan 2011’de yazdığım yazı bulunuyor. Uzun bir süredir AKP hükümeti ile yargı arasında geçici maddeler üzerinden yürüyen bir gerilim var. Üstelik sadece 3. Köprü, Gebze-İzmir Otoban Yolu, Akkuyu Nükleer Santrali için değil. Daha önce de benzer yürütmenin yargı kararlarını bertaraf etmesi Cargill örneğinde yaşadık.

Uzun yıllar, birçok dava kazanılmasına rağmen hukuk bypass edildi.

ÇED Muafiyeti davası 2. Cargill davasıdır. Kazansanız da kaybettiğiniz bir dava…

***

Bir Hukuk ve Demokrasi Katliamı: Geçici 3. Maddeler

Türkiye’de hukukun ve demokrasinin işleyişinin nasıl katledildiğinin hikayesidir, Geçici 3. Maddeler.

Bugün (14 Nisan 2011) Resmi Gazete’de, Geçici 3. Maddelerden birinde yeni bir değişiklik daha yayınlandı.

Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’ndeki, ÇED Muafiyetini kapsayan Geçici 3. Maddede değişiklik yapılarak, 3. Köprü, Gebze-İzmir Otoban Yolu, Sinop ve Akkuyu Nükleer Sanrali, Hasankeyf gibi uygulamalara ÇED muafiyeti yeniden getirildi.

17 Temmuz 2008 ve 26939 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak, ÇED Yönetmeliğinin, “Kapsam Dışı Projeler” başlıklı Geçici 3. Maddesi’nin yürütmesi ile 1993 yılından önce planlanan yatırımlara ÇED muafiyeti getirilmişti. Çevre Mühendisleri Odası da Anayasa ve uluslar arası sözleşmelere aykırılık iddiası ile konuyu yargıya taşıdı.

27 Ocak 2011 tarihinde, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Çevre Mühendisleri Odası’nın yaptığı itirazı kabul ederek, yönetmeliğin yürütmesi durdurulmuştu. Hatta bu durdurma Gebze-İzmir Otoban Yolu için yatırımı yapan konsorsiyumun yaptığı halkı bilgilendirme toplantılarında duyurulmuş, sivil toplum tarafından sevinçle karşılanmıştı.

ÇED muafiyetinin kalkması ile birlikte 3. Köprü, Gebze-İzmir Otoban Yolu, Sinop ve Akkuyu Nükleer Sanrali, Hasankeyf gibi projelerde de ÇED yapma zorunluluğu tekrar gündeme geldi.

Bugün ise Resmi Gazete’de yayınlanan Geçici 3. Madde değişikliği ile hükümet bu projeler için yeniden ÇED muafiyetini sağlamış durumda. 6 Nisan’da hükümete, bazı konularda Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisi veren yasa tasarısı, TBMM Genel Kurulunda kabul edilmişti. Bakanlar Kurulu, Danıştay’ın reddediği tüm kanunları yeniden değiştirerek kabul edebilmekte.

Tıpkı nam-ı diğer Cargill olan Toprak Koruma Kanunundaki Geçici 3. Maddede yaptığı değişiklik gibi. Hatırlanırsa Cargill hakkında açılan tüm davalar kazanılmasına rağmen mecliste yapılan yasal değişiklikle Cargill’e af getirilmiş, yargı kararları yasama yoluyla bertaraf edilmişti.

Meclis ve hükümet, yargının ne karar verdiği, halkın, sivil toplumun ve uzmanların ne düşündüğü ile ilgilenmiyor. Hükümet kendine vermiş olduğu yetkilerle her türlü kanunu, kanun hükmünde kararnameyi, yönetmeliği ve değişiklikleri yapabiliyor. Bu nasıl bir demokrasi?

Mesele 3. Köprünün keseceği ağaçlar, Gebze-İzmir otoban yolunun yaratacağı ekolojik yıkım, nükleer santrallerle geleceğimizi tehdit altına almasının yanında bir demokrasi sorununa, kendi bildiğini okuyan baskıcı bir rejimin altında iradesizleşmeye, tutsaklaşmaya gidiyor. Şehrimizdeki basit bir yol düzenlemesinin bilimsel gereklerinin yapılmasının bile önü kesiliyor.

Bırakın çevresel etki değerlendirmesi yapılsın. Doğru bir karar mı yanlış bir karar mı açığa çıksın. Neden engel oluyorsunuz ki bu korku niye?

İkbal Polat – www.turnusol.biz

İkbal Polat

Noyan Özkan hayatını kaybetti

Çevre ve ekoloji hareketinin önemli isimlerinden Noyan Özkan, bu sabah geçirdiği kalp krizi sonucunda Urla’da hayatını kaybetti.

Noyan Özkan

Noyan Özkan’ın bu sabah yürüyüş için çıktığı Urla İskele Mahallesi’nde aniden fenalaşarak yere düştüğü belirtildi. Cep telefonunu yanına almadığı için yakınlardakilerden “tansiyon hastasıyım” diyerek yardım isteyen Özkan, gelen ambulanstaki personelin müdahalesinin ardından hastaneye kaldırıldı ancak burada yaşamını kaybetti.

60 yaşındaki Özkan’ın ölümü nedeni kalp krizi olarak belirtildi.

İzmir Barosu eski başkanlarından da olan avukat Noyan Özkan, yerel bir çok sorunun yanısıra termik santraller ve altın madenleri gibi projelerle de 1990’lı yıllardan itibaren mücadele etmiş, arkadaşlarıyla birlikte Türkiye çevre hareketine çok önemli katkılarda bulunmuştu. Uluslararası çevre hukuku konusunda özellikle uzmanlaşan Özkan, hukuk camiasının yanısıra ekoloji ve çevre hareketi içinde de çok sevilen bir kişilik olarak tanımlanıyordu.

 

(Gerçek Gündem, Yeşil Gazete)


Süvari: Ezidiler için asıl kitap “kendi kalpleridir”

0

Çakır Ceyhan Süvari ile söyleşimize yeni çıkan iki kitabından Ezidiler üzerine söyleşimize devam ediyoruz.

Ezidiler kimdir? Sizin ilginiz ne zaman başladı?

Ezidilik İnancı: Güneş, Melek Tavus, Laleş Vadisi

Ezidilere olan ilgim üniversitede yüksek lisans döneminde başladı. Daha sonra yüksek lisans tez konusu olarak Ezidileri çalışmaya karar verdim. Tez çalışmamdan kitabın yazılmasına kadar on yılı aşkın bir süre geçti. Bu süre zarfında Ezidilerle görüşmeye devam ettim ve hala görüşmelerim sürüyor. Artık köylerine gidip evlerinde kaldığım aynı şekilde onlardan gelip evimde kalan çek değerli Ezidi dostlarım var. İnançlarından ötürü resmi otoritelerce baskı altına alınan hatta katledilen Ezidiler, inançlarına daha sıkı sarılmışlar ve içlerine kapanmışlardır. İşte Ezidilik, hem çatışan hem de etkileşim halinde olan pek çok dinin iç içe olduğu Ortadoğu coğrafyasının filizlendirdiği bir dindir.

Ezidiler, kürtler değil mi? Kürtler içinde nasıl algılanıyorlar? Bir de dediğiniz gibi bir önceki söyleşide insan hayatının içinde her şey, çok başka bir yerden gelmiş, gökten indirilmiş gibi sormayayım, en basit haliyle Ezidiliği hangi ortam hazırlamış, pek çok sosyal süreç vardır tabii ki, ama ana hatlarıyla neler söyleyebiliriz?

Ezidiler Kürtçe konuşan bir topluluk. Ama ne oldukları konusunda benim söz söylememin doğru olmayacağı kanaatindeyim. Kim olduklarına dair cevabı Ezidilerin bizzat kendilerinin vermelerini önemsemekteyim. Bu anlayışla kendilerine “siz kendinizi kim/ne olarak tanımlıyorsunuz” diye her defasında soruyorum. Soruma karşılık olarak değişmeyen tek cevap “biz Ezidiyiz” olmaktadır. Bu cevabın devamında gelen açıklamalar ise oldukça değişken. Kimisi “Ezidi Kürdüz” diyor, kimisi “Kürt değiliz Kürtler Ezidilikten dönmedir”, hatta Ermenistan’da yaşayan kimi Ezidiler dillerine “Ezidice” diyor, kimisi “Süryani kökenliyiz” diyor, kimi “Arap kökenliyiz” diyor. Ama başta da söylediğim gibi asıl önemsenen, inançları tarafından çerçevesi çizilmiş olan Ezidi kimliği olmaktadır. Verilen diğer cevapların ise iktidar ilişkilerine ve soruyu soran kişinin kültürel ve ideolojik kimliğine göre verilmiş stratejik cevaplar olduğunu düşünmekteyim.

Kürtler arasındaki Ezidi algısı, Rusların Malakan algısı ya da Türklerin Alevi algısındaki ikilemle örtüşmektedir. Genel algı Şeytan’’a tapan “dinsiz”lerdir. İkinci algı ise “Kürtlerin İslamiyet’ten önceki asıl dinleridir” şeklindedir.

 

Boşalmış bir Ezidi köyü

Ezidi tarihiyle ile ilgili yeterli bilgi ve belgeye sahip değiliz. Bununla birlikte mevcut kaynakların çoğu, Ezidiliği Şeyh Adiy Bin Musafir ile başlatmaktadır. Bu da 11-12. yüzyıllara tekabül etmektedir. Söz konusu yüzyıllar İslamın hızlı bir şekilde Arap olmayan topluluklara ve coğrafyalara yayıldığı bir dönemdir. Dolayısıyla, İslamın, farklı kültürler ve inançlarla yoğun bir teması söz konusudur. Genişleyen İslam dünyasının bu çok kültürlü ortamında toplumsal, düşünsel ve ekonomik çelişkilerin ve bunun doğurduğu çatışmaların ortaya çıkması şaşırtıcı değildi. Özellikle Arap olmayan Müslümanlar üzerindeki Arap baskısı, İslam dünyasında farklı görüşlerin benimsenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Böyle bir siyasi ve dinsel iklimde eski inançlardan da beslenen pek çok sufi tarikat var olmuştur. İşte Ezidiler açısından önemsenen Şey Adiy de bu mutasavvıflardan sadece biriydi. Kendini tamamen dine ve ibadete adayan ve bu uğurda çile çeken Şeyh Adiy’in, öldükten sonra takipçilerince yüceltilip mezarının ziyaret yeri haline getirilmesi, hatta Ezidilerce insanüstü sıfatlar yüklenilmesi, o dönemin koşulları için son derece olağan bir durumdur.

Ancak alan araştırması kapsamında görüştüğüm Ezidiler ise, geçmişlerini çok daha eskilere, Asur dönemi ve Zerdüştiliğe kadar götürmektedirler. Sohbet ettiğim Ezidilerin tamamının, dini inançları ve onun pratikleri hakkında farklı bilgiler verseler de, Zerdüşt ve Zerdüştiliğin Ezidilik üzerindeki etkisi konusunda hemfikir olduklarını gördüm.

Ezidilerin şeytana tapanlar olarak bilinmesi ancak inançlarında şeytan olmaması durumunu nasıl analiz edebiliriz?

İblis/Şeytan/Satan için anlatılan mitosla büyük oranda benzeşen Melek Tavus mitosu temel alınarak “Ezidler Şeytan’a tapmaktadırlar” denmektedir. Oysa diğer dinlerde, Adem’e secde etmediği ve daha sonra da onu kandırarak yasak meyveyi yemesine neden olduğu için Tanrı tarafından lanetlendiğine inanılan Azazil’in (Melek Tavus’un), Ezidi mitolojisindeki yorumu çok daha farklıdır. Ezidi mitolojisinde, Melek Tavus Khuda’yı çok sevdiği ve asıl yaratıcının Khuda olması sebebiyle, onun dışında kimseye secde etmediği söylenmektedir. Ezidiler, Melek Tavus’un bu davranışına saygı duymaktadırlar ve Khuda’nın da Melek Tavus’u denemek için yaptığı bu sınavdan sonra, onu lanetlemediğini düşünmektedirler. Adem’i kandırarak yasak meyveyi yedirmesi olayını da, Khuda’nın isteği olarak yorumlamaktadırlar.

Ezidi mezarları

Kovulmuş melek(ler)ce temsil edilen Şeytan figürü, Semitik dinlere ait bir inançtır. Her ne kadar bazı yönleriyle Semitik dinlerle ortaklık gösterse de, Ezidilik, Semitik menşeili bir din değil, senkretik özellikler taşıyan kendine has ve özgün bir dindir. Dolayısıyla, Semitik dinlerin bakış açısı ve onun kavramlarıyla Ezidiliğin açıklanmaya çalışılması başlı başına sorunlu bir yaklaşım olduğu gibi, bu yolla Ezidiliğin anlaşılması da mümkün değildir.

Ezidilik’i anlamak için: Ezidilik nasıl bir inanç peki? Özel törenlere katıldığınız oldu mu? İbadethane diyebileceğimiz mekanları var mı?

Ezidilik çok fazla tören içeren bir inanç değil. Herkes ibadetini bireysel olarak yapmaktadır. Her Ezidi nerede olursa olsun güneş doğrarken ve batarken yüzlerini güneşe dönerek dua eder. Ancak Laleş’e yapılan hac ziyaretinde ruhbanların önderliğinde topluca yapılan törenler olmaktadır. Onun dışında dini bayramlarında gerçekleştirilen bir takım törenleri vardır. Ama Semitik dinler gibi rutin olarak gerçekleştirdikleri toplu törenler Ezidilikte yer almamaktadır.

Ezidilikte tapınak kültürü bulunmamaktadır. Tapınak kültürünün olmayışının nedenleri arasında geçmişte mensuplarının çoğunlukla göçebe olmalarıyla bir ilişkisinin olduğu söylenebilir. Ancak bundan daha önemlisi sürekli olarak saldırıya uğrayan Ezidilerin kalıcı mekanlar yapmaları zaten çok zordur. Söz gelimi Laleş’’teki Şeyh Adiy türbesi bile defalarca saldırıya uğramış, yakılmış ve yıkılmıştır. Hatta 1414 yılında Ezidilere yönelik gerçekleştirilmiş bir saldırıda Şeyh Adiy’in kemikleri mezarından çıkarılarak yakılmıştır. Bu şekilde sürekli saldırı ve katliamlara maruz bırakılan bir inançta tapınak kültürünün gelişmesi elbette beklenemez. Dolayısıyla bu şartlar altında varlık göstermeye çalışan Ezidilik için önemli olan etrafı duvarlarla çevrili bir mekan değil Khuda’nın bir parçası olarak görülen “Güneş”tir. Ezidilerin yüzlerini güneşe dönmeleri için mekana ihtiyaçları yoktur. Ancak burada şunu söylemek istiyorum, Ezidilerin güneşe dönerek dua etmeleri dışarıdan yanlış yorumlanmakta ve Ezidilerin Güneşe taptıkları ifade edilmektedir. Bu yanlış bir tespittir. Zira güneş sadece bir yöndür yani kıbledir. Khuda’nın bir parçası olduğu için yüzlerini güneşe dönerler.

Ruhban sınıfı ne konumda?

Ruhban sınıfına gelirsek Ezidilikte, Koçekler ve Fakriyatlar hariç aralarında geçişlerin yasaklandığı katı bir kast sistemi mevcuttur. Söz konusu kastı seküler yani dünyevi işlerden sorumlu olanlar ve dini işlerden sorumlu ruhban kesim olarak iki ana gruba ayırabiliriz. Seküler kast iki gruptan meydana gelmektedir. İlk olarak, tüm dünyevi işlerin sorumlusu ve yönlendiricisi, ruhban sınıf da dahil tüm kastların üstünde, Mir olarak adlandırılan yönetici sınıf gelmektedir. İkinci olarak, yönetici ve ruhban kesimleri besleyen ve tüm kastların altında yer alan Müritler bulunmaktadır. Ruhban sınıfını ise, başta Şeyhler olmak üzere sırasıyla, Pirler, Kavallar, Fakirler, Koçekler ve Fakriyatlar oluşturmaktadır.

Kutsal kitapları neler, nerede muhafaza ediyorlar, aralarında nasıl yayılıyor, inançlarını topluluk içinde mi öğreniyorlar? Haclarını nasıl icra ediyorlar? Göç eden Ezidiler’den hac için gelen oluyor mu?

Ezidilik hakkında yazılan kaynakların hemen hepsinde kutsal kitapların varlığından bahsedilmektedir. Bunlar Mushaf-ı Reş (Kara Kitap) ve Kitab el-Cilvedir. Bilindiği gibi, kitaplı dinler olarak da sınıflandırılan tektanrıcı dinlere ait kitapların vahiy kitapları, yani Tanrı’nın sözleri olduğuna inanılmaktadır. Ancak Ezidiler, Mushaf-ı Reş ve Kitab-el Cilve’yi birer vahiy kitabı olarak görmemektedirler. Söz konusu kitapların şeyhler tarafından yazıldığı hemen her Ezidi tarafından bilinmektedir. Kitab el-Cilve’nin III. Bölümü’nde geçen; “Ben kitapsız irşat ederim” cümlesi de, söz konusu kitapların vahiy kitabı olarak görülmediğini doğrular niteliktedir. Ezidiler için asıl kitap “kendi kalpleridir”. Ancak bu durum her iki kitabın da dinden bağımsız olduğu anlamına gelmemektedir. Zira her iki kitap da, sözlü olarak anlatılagelen Ezidi mitolojisinin ve dinsel pratik ve emirlerinin toplandığı kitaplardır. Bu anlamda söze dayalı Ezidi inancının kaydedildiği kitaplar olması hasebiyle önemli birer kaynaktırlar. Dolayısıyla kitaplar öyle sanıldığı gibi gizli içerikli ve özel olarak korunan kitaplar değil. Kitapların kopyalarına herkes çok rahat ulaşabilir.

 

Güneşin nakşedildiği bir Ezidi mezarı

Ezidilerin bir araya gelmesine vesile olduğu ve Laleş’teki kutsal mekanların ziyaretine olanak sunduğu için hac ziyareti oldukça önemsenmektedir. Eylül ayının son haftası Laleş’e gerçekleştirilen hac ziyaretine her Ezidi ömründe en az bir kere gitmek zorundadır. Bu nedenle özellikle Avrupa’da yaşayan Ezidiler başta olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Ezidilerin çoğu hacca gitmeye gayret ederler. Hacca giden Ezidiler, kutsal vadiye girer girmez ayakkabılarını çıkarır ve hac bölümleri yalınayak gezilir. Ezidilere göre ayakkabı dünyanın kirlerini taşır, dolayısıyla dünyevi kirlerlerin kutsal vadiyi kirletmemesi için ayakkabıların mutlaka çıkartılması gerekir. Hac, Kaniya Sıpi’de (Beyaz Çeşme) başlar. Bu çeşmede dualar eşliğinde kutsandıktan sonra, Şeyh Adiy’in sandukasının bulunduğu “sırlar mekânı”na girilir. Hac boyunca Şeyhlerin önderliğinde Kavallar sınıfınca ilahiler okunur.

İnançlarını yaşayabilmişler mi, ne kadar yaşayabilmişler?

İnançları canları pahasına da olsa yaşamışlar ve yaşamaya devam etmekteler. Ancak özellikle Türkiye’de yaşayan Ezidilerin cenaze, doğum ve nikah gibi törenlerini yönetecek ve mensuplarına dini bilgileri aktaracak olan ruhban sınıfından yoksun olmaları ciddi bir sorun yaratmaktadır. Zira Ezidi ruhbanları büyük oranda Irak’ta yaşamaktadırlar. Türkiye’ye gelip gitmeleri her zaman kolay ve mümkün olamamaktadır.

İyi ve kötü inancı oldukça sabittir, ancak burada Melek Tavus’un konumunu nasıl yorumlayabiliriz, şeytanın tövbe edip arınması şeklinde bir inanç var, bu iyiye ve kötüye etkisi ne?

Sizin de belirttiğiniz gibi “kötülük” ve “iyilik” hemen her dinin temelinde yer alan iki zıt kavramdır. Öyle ki, pek çok inanç sisteminde, iyilik ve kötülük arasında geçen mücadele insanın yaratılışını dahi öncelemektedir.

Ezidilikteki kötülük kavramı ve Şeytan olduğu iddia edilen Melek Tavus’un konumu ise, hem çoktanrıcı, hem de tektanrıcı dinlerden büyük oranda ayrılmaktadır. Ezidilikte kötülüğe yüklenen anlam, “Tanrı’nın yolundan çıkmak” olarak özetleyebileceğimiz temel düsturda tektanrıcı dinlerle büyük oranda örtüşmektedir. Ancak kötülüğün temsilcisi noktasında söz konusu dinlerden ayrılmaktadır. Ezidilikte iyilik ve kötülük, iki zıt kavram olarak düalist bir temele oturtulmuştur. Ne var ki, Ezidi düalizmi, öncülü olarak gösterilen Zerdüşti düalizmden oldukça faklıdır.

“İyi” ve “kötü” tinlerin mücadelesi üzerine temellenen Zerdüşti düalizmden farklı olarak, Ezidilikte iyilik tinsel bir kaynaktan geliyorken, kötülük dünyevi olan insana ait bir özelliktir. Daha açık bir ifadeyle, iyilik, Melek Tavus tarafından temsil edilmekteyken, kötülüğün herhangi bir tinsel temsilcisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Ezidi düalizminde insanları kötülük yapmaya yönlendirecek tanrısal bir güç ya da Tanrı tarafından kovulmuş bir meleğin varlığı söz konusu değildir. Gnostik hareketlerde olduğu gibi Ezidilikte de, insanın öz itibariyle kötülük yapmaya meyilli olduğuna inanılmaktadır. Bu durumda onu yoldan çıkartmak için herhangi bir aracıya gerek kalmamaktadır. Özetle temelinde, dünyevi olan insanla tanrısal olan Melek Tavus arasındaki mücadeleye dayanan bir düalizm yani karşıtlık ilkesi Ezidilikte de vardır.

Süreç içinde duruma uygunluk gösteriyor topluluklar, ezidiliğe göre ezidi olmak için ezidi anne-babadan doğmak gerek, bu nasıl bir değişim gösterdi, eğer gösterdiyse.. Başka nasıl değişimlerden söz edebiliriz?

eski bir ezidi mezar taşı

Ezidiler kendilerinin farklı bir soydan geldiklerine inanmaktadırlar. Havva’yı anneleri olarak kabul etmezler. Bu açıdan Ezidiller etnodinsel bir topluluktur diyebiliriz. Sizin de değindiğiniz gibi Ezidi olmak için her iki ebeveynin de Ezidi olması gerekmektedir. Dolayısıyla endogami, yani içevlilik titizlikle uygulanan bir kuraldır. Bunu ihlal edenler ister erkek olsun isterse kadın dinden çıkmış sayılır ve tekrar dine kabul edilmeleri de söz konusu değildir. Bu inançtan kaynaklı olarak Endogami kuralında bir esnetme ya da değişimden henüz bahsedemiyoruz. Ezidiler endogami kuralına hala çok sıkı bir şekilde bağlılar. Ancak değişimin kendi içlerinde olduğunu söyleyebiliriz. Zira kastlara ayrılan Ezidilerde kastlar arası evlilikler de yasaktır. Ancak bu kuralın ihlal edildiği vakalar istisna da olsa vardır.

Şu an nerelerde yaşıyorlar?

Ezidiler günümüzde, Suriye’den Irak’a, Türkiye’den Kafkaslar ve Rusya’ya kadar uzanan bir coğrafyada yaşıyor olmakla birlikte, nüfusun büyük çoğunluğu, kutsal merkezlerinin de yer aldığı Kuzey Irak bölgesinde yaşamaktadır. Bununla beraber, özellikle Türkiye’den, başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine göç etmiş önemli bir Ezidi nüfusunun olduğu da bilinmektedir.

Algı değişimi oldu mu peki zaman içinde, tehlikeli olarak adledilmişler mi hiç, şimdiki ilgi nasıl?

Bölgedeki insanlar açısında algıda bir değişimin olduğunu genel olarak söyleyemeyiz. Onlar açısından Ezidiler hala Şeytan tapan ötekilerdir. İnançları bahane edilerek saldırıya uğramaya devam etmektedirler. Özellikle Avrupa’ya göç eden Ezidilerin köyleri tamamen işgal edilmiş durumdadır. Bununla ilgili olarak süren davalar vardır.

Üçüncü bölümünü okuduğunuz röportajın birinci ve ikinci bölümlerine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Çakır Ceyhan Süvari: “Düşman kalmayınca namluları birbirine çevirdiler”

Süvari: “-öteki” uzaktayken dost ve hoş; yakında ise kaygı verici

Söyleşi: Büşra Akman

Editör: Savaş Çömlek

(Yeşil Gazete)