Başka bir kanıt ister misiniz? Google Trends’e göre toplumun vegan beslenmeye ilgisi daha önce hiç olmadığı kadar yüksek.
Aşağıdaki grafik Google’da “vegan” kelimesini arayanların ne kadar arttığını gösteriyor. 100 sayısı şu ana kadar ulaşılmış en yüksek ilgiyi gösteriyor. Buna göre 2004’ten beri en fazla ilgi 2013’ün Mart ayında olmuş. Bunun yanında Vegetarian Resource Group tarafından Harris Interactive’e yaptırılan araştırma ABD’nin %2.5’unun kendisini “vegan” olarak tanımladığını gösteriyor, bu değer 2009 yılında %1 idi.
Bu çok büyük bir sıçrama gibi görünmese de, sadece 3 yılda vegan sayısının 3 kat arttığı düşünülünce, aslında öyle.
Geçen yıl The New York Times’da yayınlanan makalesinde Mark Bittman Amerika’daki et talebinin düzenli olarak düştüğünü ve Tarım Bakanlığı’nın da daha fazla düşüş beklediğini yazmıştı.
(ÇN: Orijinal makalenin altındaki “vegan beslenmeye geçmeyi düşünür müsünüz” sorusu ile yapılan anketin, yazı hazırlanırkenki gidişatı da oldukça çarpıcı: Evet: %80, Belki: %11, Hayır: %9)
IMF, fosil yakıtlarına sübvansiyon, gelecek kuşaklar ve gezegenimiz için kötü sonuçlar doğuruyor, küresel ekonomiye hasar veriyor diyerek, petrol sübvansiyonlarını ret etti.
Uluslararası Para Fonu, hem yoksul hem de zengin ülkeler tarafından sağlanan fosil yakıt sübvansiyolarının, ekonomiyi yavaşlattığını, iklim değişikliğini hızlandırdığını ve şimdiki insanlar ile gelecek nesillerin sağlığına zarar verdiğini açıklayan bir enerji sübvansiyonları raporu yayınladı.
Ülkeler tarafından yurttaşlarına sunulan petrol sübvansiyonları, yüksek enerji kullanımını teşvik ediyor ve doğal kaynakların tüketimini hızlandırıyor. Aynı zamanda, bu tür destekler, temiz enerji kaynaklarına olan yatırımın da azalmasına sebep oluyor.
178 ülke incelendi
IMF, fosil yakıt ve enerji sübvansiyonu yapan 178 ülkeyi inceledi. Bu incelemeye göre, ABD yıllık 502 milyar dolarlık fosil yakıt sübvansiyonu yapıyor. ABD’yi Çin, yıllık 279 milyar sübvansiyonla, Rusya ise yıllık 116 bilyon sübvansiyonla takip ediyor.
Araştımaya göre, sübvansiyonlar bazen doğrudan destek halinde olurken, bazen de dolaylı destekler halinde gerçekleşiyor. Doğrudan destekler, tüketicilere, üretim fiyatından daha düşük fiyata, alım yapabilme şansı sağlarken, doğrudan olmayan sübvansiyonlar ise, vergi indirimi halinde ortaya çıkıyor.
Bu tür destekler, petrol ürünlerinin, kömürün, doğal gazın kullanımını teşvik ederken, enerji verimliliği ve yenilebilir enerji yatırımlarını ise sekteye uğratıyor.
Ayrıca, teşvikler adaletsizlik de yaratıyor. Zengin kesimler en çok enerji kullanan kesimler; dolayısı ile bu tür destekler, aslında yoksullara fayda sağlıyor gibi görünse de genellikle zenginlerin daha çok tüketmeye teşvik edilmesine neden oluyor.
Yüzde 13 emisyon azaltımı!
Rapora göre, özellikle doğrudan yapılan fosil yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması, küresel düzeyde karbon dioksit emisyonunda yüzde 2lik bir azalmayı sağlayacak.
IMF’nin ilgili raporu aynı zamanda fosil yakıtlarının vergilendirmesinin de uygun olmadığını belirtiyor. Fosil yakıtlarının çevresel etkileri yüzünden vergilendirilmesi gerektiğini açıklayan rapor, hava kirliliği ve iklim değişikliğinin vergilendirmede göz önünde bulundurulması gerekliliğini de vurguladı.
Vergilendirmede bu uygunsuzluğun ortadan kalkması gerekiyor. Rapora göre, petrol ve türevlerinin tonu başına 25 dolar karbon vergisi alınması gerekiyor.
Bu 25 dolarlık karbon vergisi ile tüketimin azalacağı, yenilebilir enerji kaynaklarına yatırım artışı olabileceği açıklanıyor. Sadece bu vergi ile küresel düzeyde emisyon yüzde 13 azalabilir.
7 Nisan 2013 Pazar günü Bakırköy’de Hava İş Sendikası toplantı salonunda Yeşiller Sol Gelecek Partisi İstanbul İl Örgütü Kürt sorunu üzerine parti içi bir forum gerçekleştirdi. Hemen hemen tüm ilçe örgütlerinden 100’e yakın partilinin katılımıyla gerçekleşen forumun ardından Yeşil Gazete olarak Yeşiller sol Gelecek Partisi İstanbul il örgütü eş sözcüsü Naci Sönmez ile toplantı üzerine bir söyleşi yaptık.
”Kürt sorununda içine girdiğimiz barış ve çözüm süreci açısından büyük kırılmalar yaşanacağını görerek, parti içinde ortak bir akıl oluşturmaya faydası olacak, bir iç forum gerçekleştirdik”
Naci Sönmez, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, özellikle sol içinde, Kürt sorununda içine girdiğimiz barış ve çözüm süreci açısından büyük kırılmalar yaşanacağını görerek, parti içinde ortak bir akıl oluşturmaya faydası olacak bir iç forum gerçekleştirdiklerini belirttii.
Sönmez, ”çoğulcu bir partide farklı fikirlerin olmasını ne kadar önemli buluyorsak, bu farklılıklara rağmen ve bundan korkmayarak ancak partinin sürece dair ortak tutum ve eylem birliği içinde olmasını da bir o kadar önemsemeliyiz.” görüşünü dile getirdi.
”Barış sürecinin partimiz tarafından amasız, fakatsız bir şekilde desteklenmesi”
Yeşil Gazetenin forumda öne çıkan görüşler nelerdi? Sorusunu ise şu şekilde yanıtladı:
”Barış sürecinin partimiz tarafından amasız, fakatsız bir şekilde desteklenmesi, bu konuda sürece kendi rengimiz ve daha kapsamlı demokrasi perspektifimiz doğrultusunda katkı sunulması şeklindeki görüşlerinin öne çıktığını ifade edebilirim.
Barış ve çözüm sürecinin, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesine hizmet edecek bir mücadele anlayışı içinde desteklenmesi ve geliştirilmesi üzerinde genel olarak ortaklaşıldı.”
”Örgütümüzün yol haritası oluşturmasına ve bütünlüklü bir eylem planını devreye sokmasına yardımcı olacaktır”
İstanbul il örgütünün barış surecine katkısı konusunda bir eylem planı oluşturup oluşturulmadığına ilişkin sorumuza Sönmez,”Bu forum bir eylem planından daha çok, eylem planı çıkaracak olan partinin yürütme organlarına fikri bir zemin sunmuştur. Partinin nasıl bir faaliyet yürütmesi gerektiği, neye hizmet etmesi gerektiği üzerinde yapılan fikri tartışma, inanıyorum ki, örgütümüzün yol haritası oluşturmasına ve bütünlüklü bir eylem planını devreye sokmasına yardımcı olacaktır” şeklinde yanıt verdi.
”Niyetlerden ve herkesin kendi gizli ajandasından bağımsız olarak, barışa ve umuda yelken açmak ve tüm politika alanlarında barışın dilini egemen kılmak için çalışmalıyız”
Yeşil Gazete’nin, özellikle barış surecinin kesintiye uğraması halinde derin devletin yeniden uyanıp sonucu kestirilemeyecek bir sürece girebileceğimize ilişkin kaygılar konusunda ne düşünüyorsunuz? şeklindeki sorusuna ,ise Naci Sönmez, ” Sürecin kesintiye uğraması halinde daha kötü ve felaket sayılabilecek gelişmelerin olacağı kuşkusuz herkesin görebildiği ve kabul ettiği bir durumdur. Bu kaygıları gören bir yerden, sürece dair özellikle solda, barışın dilini yeniden tarif etmek, savaş dönemine has dilden uzaklaşmak ve barışı toplumsallaştıracak bir dil oluşturmak acil görevlerden başlıcasıdır” görüşünü dile getirdi.
Ardından da ”niyetlerden ve herkesin kendi gizli ajandasından bağımsız olarak, barışa ve umuda yelken açmak ve tüm politika alanlarında barışın dilini egemen kılmak için çalışmalıyız” düşüncesinde olduğunu belirtti. Bu kaygılara karşı kendisinin ve partisinin tutumunu da açıklayan Sönmez, ”Bu tür süreçlerde, insanlar büyük değişim ve dönüşüm süreçlerinde elbette büyük kaygılar taşırlar. Bizim görevimiz oluşan kaygılara teslim olmak değil, aksine kaygı içinde olan ve süreci ihtiyatlı karşılama eğilimi içinde olan toplulukları ikna etmek, barışın diliyle onlara seslenmek ve vicdanları harekete geçirmektir” görüşünü özellikle vurguladı.
”Barış ve çözüm sürecinin bir sonraki aşamasında, anayasa yapma sürecinden sonra zaten hiç bir siyasal aktör bugünkü durumuyla anılmayacaktır”
Naci Sönmez, yine Yeşil Gazete’nin parlamento içinde ve dışında yer alan siyasi hareketlerin konuya yaklaşımı açısından Anayasa referandumuna benzer bir surecin yaşanabileceği öngörüsü hakkında neler söylersiniz? Özellikle sol siyasetler açısından yeni bir kırılma yaşanabilir mi? sorusunu da şu şekilde yanıtladı:
”Bugün 12 Eylül referandumundan daha büyük ve sahici olan bir kırılmayla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Aslında bu kırılmanın nedeni, konjonktür gereği karşımıza çıkan değişiklikler değildir. Esas kırılma Dünya’da sol ve sosyalist hareketin 90’lı yıllarla birlikte başlayan krizi ve politika alanında tüm sol hareketlerin bundan etkilenmiş olmalarıdır. Artık dünyayı ve Türkiye’yi anlayıp yeniden tarif edemeyenlerin sol adına konuşmaları zihinleri tıkamaktadır. Kırılma, bu kesimlerle bunu aşmak, tıkanıklığa yenilenerek çözüm aramak isteyenler arasında bir süredir yaşanmaktadır. Burada tutuk olmaya, el titretmeye gerek olmadığını düşünüyorum.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi solda, emeğin haklarını gözeterek, doğanın yeniden kazanılmasını ekolojist bir bakış açısıyla sağlamaya çalışan, farklı kimlikleri ve inanç kesimlerini ötelemeyen bir toplumsal düzen için yol tutmuştur. Asla bu iddiasından ve hedefinden sapmadan ilerlemelidir. Değişimin kaçınılmaz sonuçlarından ürkmeden, daha özgürlükçü, çoğulcu, ekolojist, eşitlikçi, demokratik bir düzen mücadelesine zarar verecek bir kafa karışıklığına girmeden bugün yaşanacak kırılmalara hazırlıklı ve kararlı bir şekilde hazır olmalıdır.
Kaldı ki; barış ve çözüm sürecinin bir sonraki aşamasında anayasa yapma sürecinden sonra zaten hiç bir siyasal aktör bugünkü durumuyla anılmayacaktır. Hiç bir şey bugünkü saflaşmaların ve bir arada oluşların içinde şekillenmeyecektir. O yüzden yarılma herkesin ortak kaygısı ve kaçınılmaz sorunsalıdır. Biz bu sürece hazır olarak ve bu süreçten en az etkilenerek yolumuza devam edebilirsek yeterlidir diye düşünüyorum.”
Geçtiğimiz yıl İstanbul Belediyesi bir anket yaparak yeni alınacak otobüslerin renginin bundan böyle erguvan rengi olacağını ilan etti ve otobüsler yavaş yavaş erguvan rengine dönmeye başladı. İstanbul’un ve Boğaziçi’nin simgesi olan bu ağaç aynı zamanda bir mevsimin de adıdır, Erguvan mevsimi…
Erguvan (Cercis siliquastrum) baklagiller familyasından bir ağaç türü. Boğaziçi’nde Güneyden başlayarak kuzeye doğru uzanan tüm yeşil alanlarda Mayıs başında çiçeklenir. Boğaziçi’nin bazı koruları bu mevsimde adeta mora keser. Özellikle Üsküdar Fethi Paşa korusunda, Kanlıca Mihrabad korusunda, Hidiv korusunda Kandilli Cemile Sultan korusunda yoğun olarak görülür. Çubukludan sonra tamamen yok olur. Kuzey rüzgarını sevmeyen narin bir ağaçtır. Mimoza nasıl ki adaların alamet-i farikası sayılıyorsa, erguvan da aynı şekilde Boğaziçi’nin simgesidir. O kadar ki Süheyl Ünver Boğaziçi’nin adının Erguvan boğazı ve mayıs ayının adını da erguvan ayı olarak değiştirilmesini önermiştir.
Bir efsaneye göre erguvan aslında beyaz renkli çiçek verirken İsa’ya ihanet eden Yahuda pişman olup kendini bir erguvan ağacına asar. Bu utanca dayanamayan erguvan ise ondan sonra mora kesmiş.
Erguvan’ı asıl İstanbullu kılan Bizans hanedanının rengi olmasından gelir. Bizans’ta sıradan insanların erguvan rengi giysi giymeleri yasaktı. Zaten isteseler de giyemezlerdi çünkü binlerce deniz kabuklusunun öğütülmesinden ancak birkaç gram boya elde edilebiliyordu. Bu nedenle de bu renk giysiler çok pahalıydı. Ancak yine de Bizans işi sağlama almış ve yasal kısıtlamalar getirmişti. İmparator 6. Leon devrinde yazılmış Praefectura Kitabı’ndan anladığımıza göre başta erguvani ipek olmak üzere “yasaklanmış malların” barbar ulusların eline geçmemesi için çeşitli tedbirler alınmıştır. (Aktaran Cyril Mango “Bizans: Yeni Roma İmparatorluğu” YKY yayınları) Bizans İmparatorları kendilerini “erguvan kanlı” olarak tanıtırdı. İmparatorların çocukları erguvan renkli odalarda doğar ve oralarda yaşarlardı. Bu çocuklar “Porphyrogenitos” yani “erguvan içinde doğmuş” ünvanını alırlardı. Helence de Porfira erguvan rengi anlamına gelir. Porfir aynı zamanda kırmızımsı, mora çalan bir mermer çeşididir ve dünyada sadece Mısır’da çıkar. Bizans’ın en kutsal mabedi Ayasofya’da porfir mermerden sütunları görebilirsiniz.
Kayserialı (Kayserili) Eusebios’un şehrin kurucusu sayılan Büyük Konstantin’in cenaze törenini şu satırlarla betimliyor: (Konstantinin) Mor kumaşlara sarılı altın tabut içindeki bedeni kendi adıyla anılan kente getirilmişti. Burada, sarayın anı salonunda ölü hükümdar son kez halkının önüne çıkıyordu. Sırasıyla bütün maiyetindekiler, generaller, senatörler ve imparatorluğun daha alt kademelerinde olanlar, başlarında tacı ile morlar içinde yatan hareketsiz insanın önünde eğilerek saygılarını sundular” (Aktaran Doğan Kuban, İstanbul Bir Kent Tarihi S. 42-43)
Erguvan sadece Bizans İmparatorluğunda değil, Osmanlı’da da değer verilen bir ağaçtı. 14. yüzyılda, Yıldırım Bayezit’in damadı Emir Sultan tarafından başlatılan erguvan şenlikleri 19. yüzyıla kadar sürmüş. 18. yy’da Boğaziçi’de erguvan ağaçlarının çoğaltılması için fermanlar yazıldığını biliyoruz. Son yıllarda Bursa Büyükşehir Belediyesi bu kültürü, Emir Sultan Geleneği ve Erguvan Bayramı adıyla yeniden canlandırmaya çalışıyor.
Dolayısıyla İstanbul için erguvan sadece bir otobüs rengi değildir.
Tanpınar’ın “gülden sonra bayramı yapılacak çiçek varsa o da erguvandır.” dediği bu güzel ağaçtan Boğaziçi’nde sadece 1200 tane kalmıştır. Nisan-Mayıs ayı içinde, kendinize vakit ayırıp, bir dilenci vapuruna atlayarak kavaklara kadar erguvan seyrede seyrede çıkmanızı, kavaklarda iki duble rakıyla bahara merhaba demenizi tavsiye ederim.
Kürt meselesinin çözümü yolunda önemli bir süreci yaşıyoruz. 21 Mart’ta Diyarbakır’daki muhteşem Newroz buluşması ve PKK lideri Abdullah Öcalan’ın barış sürecine ilişkin yaptığı çağrının ardından çatışma ortamından uzaklaşılması için önemli adımlar atılıyor, silahsız, sözün değerli olduğu demokratik siyaset alanı açılıyor. Demokratik siyasetin olmazsa olmaz koşulu düşüncenin özgürce ifade edilmesidir. Ancak düşünce özgürlüğü bu topraklarda o kadar da kolay değil. Önce “söz gümüşse sükut altındır” sözü ile susmayı tembih eden bir kültürümüz var, sonra bu kültüre uygun yasakçı yasalarımız var. Bu yasaların üstünde anayasa olsa da uluslararası sözleşmeler olsa da sonuç değişmiyor.
Anayasanın 26.maddesinde “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir” yazsa da önemsenmez. Anayasanın 90. maddesine göre öncelikle uyulması gereken Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10.maddesinde “herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir”, BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’nin 19.maddesinde de “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak bir kimsenin ülke hudutlarıyla sınırlanmaksızın sözlü, yazılı veya basılı veya sanatsal urun şeklinde veya kendi tercih ettiği başka bir iletişim vasıtasıyla her türlü bilgi ve düşünceyi arama, edinme ve ulaştırma özgürlüğünü de içerir” dense de hep yasakçı yasalar uygulanır, düşünce hapsedilir. Yasaların yanı sıra düşüncenin açıklanmasını yasaklayıcı ve cezalandırıcı idari ve yargısal uygulamalar çok büyük sorunumuz olarak ortada duruyor.
Paket paket yargı reformları (!) da düşünceyi özgür kılmaya yetmiyor. Geçen yaz aylarında yasalaşan üçüncü yargı paketinin ardından şimdi dördüncüsü meclisin gündeminde.
3.Yargı paketinde 31.12.2011 tarihine kadar mahkemeler, mülki idari amirlikler ve diğer makamlarca basılı yayınlarla ilgili verilen toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararları yeni bir mahkeme kararı verilmezse hükümsüz kalacağı, basın yasasındaki yargıyı etkileme suçu kaldırılırken, ceza yasasındaki yargıyı etkileme suçunun cezası hapisten para cezasına çevrildi. 31/12/2011 tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olan, temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren suçtan dolayı açılan kamu davaları ve cezaların ertelenmesi ile yetinildi.
Meclisin gündeminde olan 4 Yargı paketi de beklentileri karşılamaktan çok uzak. Tasarı Meclis Adalet Komisyonu’nda kabul edildi, henüz komisyon raporu yayınlanmadığı için tasarıda değişiklik var mı, onu bilemiyoruz, basına yansıyan düşünceyi ifade özgürlüğü ile ilgisi olmayan “ihaleye fesat karıştırma suçu”na ilişkin bir değişiklik önergesi eklendi, tasarı her an Genel Kurul’a gelebilir.
Hazırlık çalışmalarında tartışmaya açılmayan, kamuoyundan gizli tutularak uzun süre Bakanlar Kurulu’nda bekletilen tasarı ile, Adalet Bakanı’nın açıklamalarına göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından Türkiye aleyhinde verilen ihlal kararlarının önlenmesi hedefleniyor. Ancak bu tasarı ile getirilen düzenlemeler, ifade özgürlüğünü sağlamaktan ve Türkiye’deki demokrasi eksikliğini gidermekten çok uzaktır.
Örneğin terör örgütlerinin bildiri ve açıklamalarının basılması ve yayınlanması ile propagandasının yapılması suçlarında, “örgütün, cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde” kriteri getirilmiş olmasına karşın, “amblem, resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması, slogan atılması, ses cihazları ile yayın yapılması” gibi eylemler yine suç olarak sıralanıyor. Yine tasarı ile “teşvik”, “telkin”gibi düşünceyi açıklamanın doğal sonucu olan sözcüklerle “halkı askerlikten soğutma” suç olarak korunmaya devam ediliyor.
Son haber, Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin adil olmayan, vicdanları sızlatan yargılamayı eleştirdikleri için Agos Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş ve yazar Ümit Kıvanç hakkında TCK 301. maddesi kapsamında soruşturma açılmış. Yasada “soruşturma Adalet Bakanının izni” koşuluna bağlanmış olmasına rağmen izin için başvurulmadan soruşturmanın yürütülmesi karşısında düşüncenin özgür olmadığı bir kez daha gördük.
Paket paket yasalar yapılsa da düşünce özgür olamıyor ve demokrasi eksiğimiz devam ediyor. Henüz iş işten geçmiş değil, 4.Yargı Paketine “TCK 301. maddesinin ve Terörle Mücadele Kanununun yürürlükten kaldırıldığı” eklemesinin yapılması, barış sürecine yapılacak en önemli yasama katkısı olacaktır.
Çevre ve ekoloji hareketinin önemli isimlerinden Noyan Özkan, Cumartesi sabahı Urla’da yürüyüş yaptığı sırada geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.
Noyan Özkan (1953-2013)
2000-2002 yılları arasında İzmir Barosu Başkanlığı yapan Noyan Özkan (60), IUCN (Uluslararası Doğa Koruma Örgütü) vea IBA (Uluslarası Barolar Kurumu) üyesiydi. Açık Radyo’nun ilk kurulduğu yıllarda beş yıl süren “Kent ve Çevre Koruma Hukuku” programını hazırlayıp sunan Özkan, Milliyet Ege ekine de “Çevre Hukuku” ile ilgili bir bölüm hazırlıyordu.
İzmir Çevre Harekatı Avukatları Grubu içerisinde 8 yıl süre ile İzmir ve Türkiye ile ilgili (Bergama Siyanürlü Altın, Akkuyu Nükleer Santral, Konak Alanı Galleria, Kordonboyu, Karşıyaka Katlı Otopark, Kokarkoy, İnciraltı, Egepalas, Gökova/Yatağan Termik Santralleri) gelecek kuşakları etkileyecek çevre koruma savaşımlarında yer aldı.
İlk kitabı “Doğa Koruma Rehberi” 1995 yılında Nar yayınları arasında çıkan Noyan Özkan, İzmir Barosu tarafından yayımlanan ‘Uluslararası Çevre Sözleşmeleri’, ‘Çevre Hakkı’ ve ‘ 17 Ağustos Depremi Hukuki Tespitler’ kitaplarının hazırlanmasına katkıda bulundu.
Ekoloji hareketinin çok önemli isimleri arasında yer alan Avukat Noyan Özkan’ın beklenmedik bir şekilde aramızdan ayrılmasının ardından sözü dostlarına, yakınlarına bıraktık. Özkan’ın çevre hareketine olan katkılarını, hem İzmir hem de ülke çapında yürütmekte olduğu mücadeleyi dostları vasıtası ile sizlerle paylaşmak istedik.
Ayşen Erdoğan – (Avukat, Türkiye’de 80’li yılların sonunda kurulan ilk Yeşiller Partisi üyelerinden)
Av. Ayşen Erdoğan
Noyan Bey, 1990’lı yıllarda yürüttüğümüz çevre hareketi çalışmalarından beri tanırım. Çevre hareketi avukatları arasında idik ikimiz de. Yeşiller Partisi’nin ilk kurulduğu zamanlarda da çalışmalarımız oldu. 2000 – 2002 arasında İzmir Barosu Yönetim Kurulunda idik.
Son derece duyarlı, sadece çevre ve ekoloji alanında değil diğer konularda da çalışmaları olan birisi idi. İnsan hakları konusunda da çalışmaları oldu. Adil yargılanma süreci için çalışmalar yaptı. Çok derin bir acı yaşıyorum, kaybı büyük bir eksiklik olacak. Tek başına bile muhalefet edebiliyordu. İzmir’in kentleşmesi sırasında gündeme gelen kordon otoyolu projesinin iptalinde büyük emeği geçmiştir.
Kalp krizi sonucu hayatını kaybettiği, tansiyon hastası olduğunu yazılıyor ama beslenmesine çok dikkat eden, sporu da ihmal etmeyen birisiydi kendisi. Çok ama çok üzgünüm.
Ömer Madra (Açık Radyo kurucusu ve programcısı – İklim aktivisti)
Ömer Madra
Noyan Özkan ile Açık Radyo’nun kurulduğu dönemlerde tanıştım. Kendisinin çevre hareketleri ile ilgilenen bir avukat olduğunu öğrenince de Açık Radyo için program yapmasını teklif ettim, hemen kabul etti. Açık Radyo’nun kurulduğu Kasım 1995’de başlayan “Kent ve Çevre Koruma Hukuku” isimli programı aralıksız dört sene radyocu tabiri ile sekiz dönem sürdü. Son bir yıl programın adı, “Kent ve Çevre Hukuku” olarak değişti. İlk dört sene bağımsız olarak devam eden program sonrasında da Açık Gazete’nin içinde bir köşe olarak 2001 yılına kadar devam etti. Programları sona erdikten sonraki dönemde de çevre hukuku ile ne zaman ihtiyacımız olsa imdadımıza koşmuş, her zaman bize destek vermiştir.
Konusuna son derece hakim, sistematik düşünebilen çok iyi bir hukukçu idi. Uluslararası Çevre Hukuku alanında da uzmandı aynı zamanda. Çevre ile ilgili yeni bir sorun ortaya çıktığında pratik hukuk bilgisi ile konunun en can alıcı noktasını hemen kavrıyor ve çok etkili sonuçlar alabiliyordu.
Cumhurbaşkanına, Meclis başkanına çok ayrıntılı dilekçeler yazardı. Anayasa Hukuku konusunda uzmanlığı var mıydı bilemiyorum ama engin anayasa bilgisi ile anayasaya aykırı olabilecek konuları farkettiğinde bu konuda kapsamlı yazılar ya da dilekçeler hazırlayıp hem yöneticilere gönderir hem de halkı bilgilendirirdi.
Açık Radyo sitesi içinde de bu şekilde bilgilendirici pek çok yazısını bulabilirsiniz. (Noyan Özkan’ın acikradyo.com sitesindeki yazılarına buradan ulaşabilirsiniz)
Av. Yakup Okumuşoğlu
Yakup Okumuşoğlu (Avukat)
Noyan Bey ile 1990’lı yıllarda Bergama sürecinde tanıştım. İzmir çevre hareketinin kurucuları arasında idi. İzmir Barosu başkanlığını yürüttüğü dönemde de kendisi ile çalışmalarımız olmuştu. Çok beyefendi, çok saygılı birisi idi. Noyan Özkan’ın çevre hareketinin pusulalarından birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Çevre ve doğa için çok büyük bir kayıptır Noyan Bey’in ölümü. Onun çizdiği yolda bizler elbette mücadelemizi devam ettireceğiz.
Sadece İzmir ve çevresi için değil tüm ülkenin çevre hareketinde aktif rol alan birisi idi Noyan Özkan, dupduru hukuk bilgisi ile her zaman bize kılavuzluk etmiştir. Kendisinden her zaman görüş ve mütaala alırdık hukuki konularda.
Mesleğinin zirvesinde çok kıymetli bir hukukçu idi. Tüm doğa ve yaşam savunucularının başı sağolsun. Çok üzgünüz gerçekten.
İbrahim Günel
İbrahim Günel (Gazeteci)
Kendisini 90’lı yıllardan beri tanırım. Gerçekten şu anda çok üzgünüm. Ben gazeteciyim, kendisi de çevre alanında faaliyet gösteren bir hukukçu idi. Ne zaman hukuki bir konuda kendisinden görüş almak istesem her zaman her konuda destek vermiştir.
Bir dostumu kaybettim. Daha fazla konuşamayacağım şu anda. Gerçekten çok, çok üzgünüm.
Arif Ali Cangı (Avukat – Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüsü)
Av. Arif Ali Cangı
Noyan abi ile 1992 yılında avukatlık stajı yaptığım dönemde tanıştım. O zamanlar Noyan abiler “İzmir Çevre Hareketi Avukatları Grubu“nu kurmuşlardı. Ben de stajyer bir avukat iken o grubun bir toplantısına katılmıştım. Bütün hayatımı etkileyen çevre mücadelesine dahil olmam ve Noyan abi ile tanışmam da o toplantı sayesinde gerçekleşti.
Çevre hareketine bir katkım oldu ise, bu alanda bir ürün verebildi isem bunda Noyan abinin ve “İzmir Çevre Hareketi Avukatları Grubu”nu oluşturan diğer kişilerin çok büyük katkısı olmuştur.
Çevre Hukuku’nun mahkemelerde uygulanabilir hale gelmesinde Noyan abinin çalışmalarının payı çok büyüktür.
Noyan abinin kaybı bizim için, çevre hareketi için yeri doldurulamayacak bir kayıptır. Ekoloji hareketine, avukat camiasına ve ailesine başsağlığı dilerim.
Ümit Şahin (Üç Ekoloji yayın yönemeni, Yeşil Gazete yazarı)
Ümit Şahin
Noyan Özkan, Türkiye’de çevre ve ekoloji hareketinin öncülerinden biriydi. Yeşil hareketten nükleer karşıtı harekete ve diğer ekoloji mücadelelerine kadar her mücadelenin içinde ve yanındaydı, ama kendisini doğa korumacı olarak tanımlamayı tercih ederdi. Zaten ilk kitabının adı Doğa Koruma Rehberi‘dir. 90’lı yılların ortalarında çıkan o kitapta bizlere hem konuyla ilgili hukuk mücadelesi hakkında yol göstermiş, hem de konuyla ilgili mücadele içinde bulunanlara bir tür aktivist rehberi hazırlamıştı. Bunun bir tavır olarak da çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Noyan Özkan’ın çevre mücadelesine davalar açarak katkıda bulunmaya başlayan ilk isimlerden biri olduğunu herkes iyi bilir. Ben de onun ismini ilk kez 90’lı yılların başlarında bu davaları yürüten avukatlardan biri olarak duymuştum. Bizim gibi hareketin içinde yeni olan daha genç aktivistler için İzmir Çevre Hareketi Avukatları bir efsane gibiydi. Bugün çevre mücadelesinde, açılan davalar, alınan yürütmeyi durdurma ve iptal kararları önemli bir araç olarak kullanılıyorsa, bunda Noyan Özkan’ın öncülüğü çok önemlidir. Hatta Noyan Özkan’ın çevre hukukunu teoriden çıkarıp pratiğe uygulayan en önemli öncülerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca bildiğim kadarıyla baro başkanlığı yapan tek çevreci-doğa korumacı avukat Noyan Özkan’dır.
Noyan Özkan’ın yeşiller tarihine de önemli katkıları vardır. Bunların arasında 1999’da yayımlanan Yeşiller Manifestosu‘nu mutlaka saymak gerekir. O zamanlar ilk Yeşiller Partisi’nin kapatılmasının üzerinden sadece 5 yıl geçmişti ve yeşil hareketi yaşatmaya çalışan, bu konuda toplantılar düzenleyen, fikir geliştiren kişilerin içinde Noyan Özkan da vardı. Yeşiller’in yeni döneminin işaret fişeği olan 1999 manifestosunun yazarlarından biri de Noyan Özkan’dır.
Noyan Özkan’ın son yıllarda tek kişilik bir ordu gibi sürdürdüğü mücadeleleri anmamak da olmaz. Sadece çevre ve doğa korumayla ilgili konularda değil, adil yargılama hakkının ihlalinden, polisin aşırı güç kullanımına kadar insan haklarını ihlal eden her konuda hiç vakit kaybetmeden kaleme sarılır, Cumhurbaşkanı’ndan ilgili bakanlıklara kadar her yere, uluslararası sözleşmelerden Anayasa’ya ve ilgili mevzuata kadar bütün referansları vererek mektuplar, dilekçeler yazardı. Bunlardanbazılarını Yeşil Gazete’de yayınlıyorduk. Noyan abi böylece aktivistleri ve sivil toplumu da harekete geçmeye çağırmış oluyordu. Bütün mektuplarını da “Yurttaş Noyan Özkan” diye imzalardı.
Hem doğa koruma ve ekoloji alanında bir hukukçu ve aktivist, hem de çok değerli bir yurttaş olarak yeri doldurulamayacak bir insanı kaybettik. Başımız sağolsun.
İngiltere’nin eski başbakanlarından Margaret Thatcher hayatını kaybetti. ‘Demir Leydi’ lakaplı Margaret Thatcher 87 yaşındaydı.
Thatcher ailesinin sözcüsü Lord Tim Bell, “Mark ve Carol Thatcher, anneleri Barones Thatcher’in bu sabah felç sonucu hayatını kaybettiğini büyük bir üzüntü içinde duyurdular” dedi.
1980’li yıllarda batılı ülkelerinde devletin iktisadi yatırımlardan çekilmesi, özelleştirme, serbest pazar ekonomisinin desteklenmesi ve işçi haklarının törpülenmesi ile kendisini gösteren neo-liberal siyasetin Birleşik Krallık’taki uygulayıcısı oldu.
Ülkesi içinde sol muhalefetle, uluslararası alanda ise Soğuk Savaş kapsamında Doğu Bloğu ülkeleriyle mücadele yürüttü.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı toplantıda “Kürk ticaretine yasak mı geliyor?” yorumlarına neden olan sözler sarfetti.
Birleşmiş Milletler Ormancılık Forumu 10. toplantısına katılan Erdoğan, tüketim toplumlarının dünyanın geri kalanında yarattığı sorunlara, gaspettiği haklara dikkat çekti.
“Eğer üzerimize giydiğimiz elbise Bangladeş’te 5 yaşındaki bir çocuğun umutlarıyla dokunduysa, eğer çocuklarımıza verdiğimiz çikolata Afrika’nın nehirlerine zehir kattıysa…” sözleriyle başladığı cümlesini “giydiğimiz palto bir hayvan türünün yok olmasına sebep olduysa böyle bir ticaretten rahatsız olmak zorundayız.” diyerek bitirdi.
Erdoğan, “çarpıcı” cümleler kurduğu konuşmasında “hızlı büyümenin” yarattığı sorunlara dikkat çekti, “küresel vicdana en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz… Dünya’da öyle bir kalkınma öyle bir büyüme stratejisi hakim ki bir ülkenin bir bölgenin refahı maalesef diğer ülkenin diğer bölgenin sefaletine dayanıyor” dedi.
Eredoğan'ın sözleri "Kürk ticaretine yasak mı geliyor?" yorumlarına neden oldu
Erdoğan’ın Kızılderili atasözlerine de yer verdiği konuşmasından sonra başında olduğu AKP hükümeti tarafından dozu giderek arttırılan ve doğayı talana, ekosistemlein yıkımına dayanan yıkıcı büyüme politikalarında köklü bir değişime gidip gitmeyeceği ise merak konusu. Madencilik, HES’ler, taş ocakları, sanayileşme ve kirlilik, nükleer santraller yerel ekosistemlerin yıkımı ve doğal varlıkları tahribatı konusunda çok kötü bir sicile sahip olan ve mevcutlardan da daha agresif politika ve mevzuatları hayata geçirme hazırlıkları yapan AKP hükümeti, örnek olarak, Türkiye’yi dünyada sera gazları salımını en hızlı arttıran ülke haline getirmiş, ve üstelik sera gazı salımlarının en büyük kaynağı olan kömürlü termik santrallerden 50 tanesini daha açma hedefini açıklamıştı.
Sera gazları salımının neden olduğu iklim değişikliği, Afrika ve “yoksul” ülkeler başta olmak üzere her yıl milyonlarca insanın ölümüne neden oluyor.
CHP İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt, 24 saat içerisinde iptal edilen Göztepe-Kızıltoprak Bisiklet Yolu’nu İçişleri Bakanı Muammer Güler’e sordu.
Yazılı bir soru önergesiyle Güler’e iletilen sorular şu şekilde:
1- Belediyeye yapılan yazılı ve sözlü başvurularda bisiklet yolunun kaldırılmasına neden olarak “trafik sıkışıklığı” gösterilmiştir. Bu gerekçe doğru mudur? Doğru ise bisiklet yolunun iptali sonrası trafik sorunu çözülmüş müdür?
2- Bisiklet yolu yapılmadan önce gerekli etüt çalışması yapılmış mıdır?
3- Bisiklet yolunun kurulması ve hemen ardından iptal edilmesiyle ile ilgili çalışmaların tümünün maliyeti ne olmuştur?
4- Yapılan iş neticesinde ortaya çıkan zararın sorumlusu kim ya da kimlerdir; bununla ilgili ne yapılması planlanmaktadır?
5- Dünya’nın gelişmiş pek çok kentinde bisiklet bir ulaşım aracı olarak kabul edilmekte ve bunun için bisiklet yolları inşa edilmekteyken, İstanbul’da nerelerde ve kaç kilometre uzunlukta bisiklet yolu mevcuttur?
Ne olmuştu?
13 Aralık 2012 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi ekipleri Göztepe-Kızıltoprak arasında bir bisiklet yolu için hazırlıklara başlayarak, bunun için levhaları, minik lambaları yola yerleştirmişti. Aynı ekipler ertesi gün başlayan tüm çalışma ekipmanlarını sökerek bisiklet yolunu tekrar trafiğe katmışlardı.
TheVerge.com’da Amar Toor imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özde Çakmak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.
***
Ürkütücü hükümet araştırması, Çin’in su krizine ışık tutuyor.
Yıllar boyunca Çin sınırları içinde yaklaşık 50,000 nehre sahip olduğunu iddia etti. Şimdi ise bu nehirlerin yarıdan fazlası aniden sırra kadem bastı.
Geçen hafta, Çin’in Su Kaynakları Bakanı ülkenin akarsu yatakları ile ilgili su kaynaklarındaki şaşırtıcı düşüşü gözler önüne seren üç yıllık bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Yapılan sayıma göre, 2011 yılında Çin’de her biri asgari 100 kilometre kareyi kaplayan 22,909 nehir vardı. Bu durum, hükümetin önceki tahminlerinden yaklaşık 28,000 adetlik bir düşüşe işaret ediyor, çevreciler arasında korku yaratıyor ve Pekin’i savunma konumuna geçiriyor.
Son yıllarda Çin’in en uzun nehirlerinin, Yangtze ve Sarı, su seviyelerinde azalma görülmekteydi; fakat, hükümetin araştırması – bugüne kadarki en kapsamlı olanı – ülkedeki krizin büyüklüğü ve önemine dair yeni bilgiler sunabilir.
South China Morning Post’a göre, yetkililer düşüşü küresel ısınmaya ve önceki tahminlerin 1950lerden kalma eksik topografi haritalarına dayandığını söyleyerek geçerliğini yitiren haritalama tekniklerine bağladı. Buna rağmen, uzmanlar doğrudan rol oynayan daha çok faktör – patlak veren ekonomik gelişme ve kötü çevresel yönetim – olduğu görüşünde.
Pekin-merkezli Kamu ve Çevre İşleri Enstitüsü Başkanı Ma Jung güncellenen haritalama tekniklerinin nehir tahminlerindeki bazı farklılıkları açıklayabileceğini kabul ediyor, fakat hükümetinbulgularının bağımsız çalışmalarla doğrulandığına dikkat çekiyor.
“Araştırmamız, bazı bölgelerde, özellikle de Çin’in kuzeyinde, nehirlerin kuruduğunu ya da mevsime bağlı nehirlere döndüğünü göstermekte,” diyor Ma The Verge ile telefonda yaptığı bir röportajda. Bu doğa olayı için ormansızlaştırmadan bir ölçüde iklim değişimine kadar çok sayıda açıklama mevcut, fakat Ma öncelikli iki katalizörün kirlilik ve aşırı nüfus olduğunu söylüyor.
Birlikte potansiyel olarak yıkıcı bir kombinasyon meydana getiriyorlar. Çin’in mantar gibi çoğalan nüfusu, kısıtlı su stoğunu daha da azaltırken ülkede aşırı boyutlara varan sanayileşme çok sayıda nehri kirletiyor.
“An itibariyle kirlilik boşaltımı sahip olduğumuz sayılı temiz kaynağı da yok ediyor,” diyor Ma.
Çin’de kirlilik sorununun boyutu, geçen ay Şangay ve Jiaxng’de 12,000’den fazla domuzun cesedi kıyıya vurduğunda dehşet verici biçimde açığa çıktı. Ziraii ve sanayi atıkların sözde “kanser köyleri”nin – kanser oranlarının özellkle yüksek olduğu yerlerin takma adı – suları kirletmesiyle insanlar üzerinde de bariz etkisi var.
Bu vakalar, kontrolsüz ekonomik gelişimin çevresel maliyeti hakkında endişe uyandırırken Çin’deki su krizi de daha çok dikkat çekti. Oysa, Çinli meclis üyeleri yıllardır bu sorunlarla boğuşuyorlardı.
Çin’in modern su yönetimi sistemi, bir dizi yıkıcı sel felaketinin Mao Zedong’u birtakım baraj, rezervuar ve boşaltma kanalı siparişi vermeye zorladığı 1960lı yıllara dayanıyor. Mao’nun altyapısı sel felaketlerinin önlenmesine yardımcı oldu, ama aynı zamanda bir zamanlar Kuzey Çin Ovası’na dökülen nehirleri bloke ederek ekolojik dengesizlikler de yarattı. Sonuç olarak, bölgedeki göller ve dereler kurumaya, çiftçiler kuyu sularını tüketmeye başladı.
Nüfusun artması, Çin’in stok sorunlarını yalnızca arttırdı. Ekonomik İşbirliği ve Gelişme Organizasyonu’nun (OECD) 2006’da yaptığı bir çalışmaya göre, 1949 yılından beri Çin’de su kullanımının beş kat artması hükümeti daha katı önlemler almaya zorluyor.
Çin 2008’de Üç Geçit Barajı’nın – ülkenin mühendislik harikası diye müjdelediği muazzam bir hidrogüç projesi – açılışını yaptı. ölümcül toprak kaymaları ve yaklaşık 1.4 milyon insanın yerinden edilmesiyle sonuçlanan talihsiz ekolojik ve sosyal etkileri olsa da bugün dünyanın en büyük hidrogüç yapısı.
Hükümet, 2011’de bu tehlikeleri açıkça kabul etti, ama Güney-Kuzey Su Transferi Projesi’ni – New York Times’ın “Çin’in en hırslı doğayı zapturapt altına alma girişimi” olarak nitelediği daha da görkemli bir proje – inşa etme niyetini sürdürdü. 62 milyar dolarlık girişim tamamlandığında, Çin’in çoktan susuzluktan harap olan güney bölgesinin suyunu kuzeydeki Sarı ve Hai nehirlerine yöneltecek.
Ma, Su Transferi Projesi’ni “ilk yardım çabası” diye tanımlıyarak Çin’in kuzey bölgesindeki vahim duruma işaret etse de bunu uzun süreli geçerli bir çözüm olarak görmüyor.
“Bu proje olmazsa susuz kalabilirler,” diyor, “ama büyük ihtimalle yeniden yönlendirilen suyun mevcut hacmi bile talebi karşılamaya yetmeyecektir.”
Ma ve diğerleri Çin’in su ikmalini yeniden paylaştırmaktansa bunun yerine talebi kontrol etmeye ve kirliliği düzenlemeye odaklanması gerektiğini söylüyorlar.
OECD’nin Çevre Müdürlüğü’nde su ekibi başkanı Xavier Leflaive, Çin’in daha sorumlu su kullanımını teşvik etmek ve tarım arazilerindeki bozulumu engellemek için suni gübre desteğini aşamalı olarak azaltırken piyasaya dayalı reformlar uygulaması gerektiğini söylüyor.
Bu sorunlarla karşı karşıya kalan tek ülkenin Çin olmadığını kabul ediyor; önümüzdeki 30 yıl içinde küresel çapta su talebinin %55 artması bekleniyor, Hindistan gibi hızla gelişmekte olan ülkeler benzer krizlerle yüzleşmekte. Fakat, Pekin’in kendine has ekonomik ve sosyal gelişmeleri durumunu bir kat daha acil kılıyor. “Bu küresel trend, Çin’de şehirleşme ve ekonomik gelişmenin hızı ve çapı ile güçlü denetim, teftiş ve yaptırım imkanlarının eksikliği ndeniyle şiddetleniyor,” diyor Leflaive The Verge ile e-mail üzerinden yaptığı röportajda. “Bu eksik, diğer türlü aklı başında politikaların, yaaların ve düzenlemelerin etkisini sınırlıyor.”
Çin su kullanımı ve çevreyi kirleten maddeler – “üç kırmızı çizgi” deniliyor – ile ilgili daha sert düzenlemeler getirdi, fakat bunlar hızla gelişen, yayılmacı bir ekonomide zorla dayatılıp dayatılamayacağını göreceğiz.
“Suçluları acımadan cezalandır ve yasayı demir yumrukla uygula”
İyi haber şu ki Çin hükümeti çevre yönetimine daha sert bir tutum almaya istekli görünüyor. Pekin geçmişte seragazı emisyonlarını düzenlemesi çağrılarına dudak büker, ekonomik refahı için cezalandırılmaması gerektiğini ileri sürerdi. Ama Başbakan Li Keqiang geçtiğimiz haftalarda ülkesinin çevre sorunlarında daha şeffaf olma sözü vererek çevre bilinci daha yüksek bir ton tutturdu.
“Toplumda rahatsızlığa yıl açınca bu sorunları çözmek için geç kalıp sonra acele etmektense adımları şimdiden, bir an önce atmalıyız,” diye konuştu Li geçen ay.
Başbakan ayrıca Mart ayında düzenlediği ilk basın konferansında açıkladığı gibi kirlilik ile ilgili mevcut düzenlemeleri uygulama sözü verdi.
“Bu hükümet, bu tür kirlilikleri temizlemek için daha çok kararlılık gösterecek ve daha çok uğraş verecektir,” dedi Li. “Durumla yüzleşmeli, suçluları acımadan cezalandırmalı ve yasayı demir yumrukla tatbik etmeliyiz.”