Ana Sayfa Blog Sayfa 4353

Mozambik’te çatışma: 7 ölü, 13 yaralı

0
Mozambik’te polis ve muhalifler arasında çıkan çatışmalarda en az 7 kişi hayatını kaybetti.

Mozambik İçişleri Bakanı Alberto Mondlane, Mozambik’in orta kesimlerinde yer alan Sofala’daki olaylarda en az 7 kişinin öldüğünü, 13 kişinin yaralandığını bildirdi.

Olaylarla ilgili gözaltına alınanlar bulunduğu belirtildi.

Öte yandan muhalefetteki Renamo partisi, iktidardaki Frelimo partisinin, üyelerine “zulmettiği” iddiasında bulundu.

Yerel seçimlere hazırlanan Mozambik’te Devlet Başkanı Armando Guebuza, Renamo’ya, silahlı çatışmalardan uzak durması ve siyasete yoğunlaşması çağrısında bulunmuştu.

(Ajanslar)

Candan Erçetin namluya çiçek taktı

‘Namluların başında hep çiçekler olsun’ diyen Candan Erçetin, Tunceli’de nöbet tutan özelharekat timlerinden birinin makinalı tüfeğinin namlusuna kırmızı ve beyaz karanfiller taktı.

Tunceli’de, polis haftası etkinlikleri kapsamında kente gelen hafif müzik şarkıcısı Candan Erçetin, nöbet tutan özel harekat timlerinden birinin makinalı tüfeğinin namlusuna kırmızı ve beyaz karanfiller yerleştirerek,“Artık bu namluların başında çiçekten başka bir şey olmasın diye bunları koydum. Sevgi olsun, kaldı ki namlular hiç olmasa daha iyi olur. Bunu sadece bu bölgeler için değil, genel  için söylüyorum” dedi.

Polis haftası etkinlikleri kapsamında Tunceli’ye gelen sanatçı Candan Erçetin, Emniyet Müdürlüğü toplantı salonunda fiziksel ve zihinsel engelli çocuklarla yemekte buluştu. Yemeğin verildiği salona üzerinde, ‘Dün ile bugün savaşırsa kaybeden yarın olur’ yazılı büyük bir pankartın asıldığı görüldü. Candan Ercetin, fiziksel engelli çocuklara çeşitli hediyeler verdikten sonra onlarla toplu fotoğraf çektirdi ve bir süre sohbet etti. Yemek sırasında zihinsel engelli bir kız çocuğu Candan Erçetin’in şarkısını söylediği anda, Emniyet Müdürü Hayati Yılmaz ve Candan Ercetin duygusal anlar yaşadı.

Erçetin, Özel Harekat polisleri ile sohbet etti

Sanatçı Candan Ercetin, yarın kentte vereceği konser öncesi Batman köyündeki  K4 Özel haraket Polis noktasına çıkan Candan Ercetin ve Emniyet Müdürü Hayati Yılmaz, burada nöbet tutan özel hareket polisleri ile çay içerek sohbet etti. Sohbet sırasında Özel Hareket Şube Müdürü Serdar Yaşar, Candan Ercetin’e dönerek, “Umarım başlatılan süreç hayırlı olur ve sonuca varır ve bizler de buralarda bekleme gereği duymayız ve bu dağlara silah kullanmadan çıkar rahatlıkla dolaşırız” dedi. Emniyet Müdürü Hayati Yılmaz da, özel haraket noktalarının 1985 yılından beri terör eylemlerine karşı yapıldığını ve görevlilerin zor şartlarda çalıştığını ifade ederek, “Terör var oldukça arkadaşlarımız maalesef burada durmak zorundalar. Bizim gözlememiz, şehirdeki insanlarda da bu süreç ile ilgili çok ciddi umutlar var. Herkes barış için umutla bekliyor ve sürecin halkımız için hayırlı olacağını düşünüyoruz. Zaten süreçte çok iyi gidiyor” diye konuştu.

Sanatçı Erçetin, Namlunun ucuna kırmızı-beyaz karanfil yerleştirdi

Sanatçı Candan Erçetin, daha sonra koruma noktasındaki uzak bölgeleri gözetlemek için kullanılan bir dürbünün başına giderek araziyi inceledi. Candan Erçetin, bir özel hareket polisinin başında durduğu makinalı tüfeğin yanına giderek silahın namlusuna kırmızı ve beyaz iki karanfil koydu. Gazetecilerin sorusu üzerine sanatçı Erçetin, “Artık bu namluların başında çiçekten başka bir şey olmasın diye bunları koydum. Sevgi olsun, kaldı ki namlular hiç olmasa daha iyi olur. Bunu sadece bu bölgeler için değil, genel  için söylüyorum” dedi. Candan Erçetin daha sonra özel hareket noktasında hazırlanan polis bayramı pastasını kestikten sonra noktadan ayrıldı.

(focushaber)

ABD’nin patronu artık Monsanto

ABD’de artık, Monsanto’yu yargının ve yürütmenin de üstüne koyan bir kanun var.

Dünyanın en büyük GDO’lu tohum ve böcek ve ot zehiri üreticisi ve tekeli Monsanto’yu ABD’de dokunulmaz yapan kanun geçtiğimiz hafta Barack Obama tarafından imzalanarak yürürlüğe girdi.

Hali hazırda bile ABD’nin tarım politikalarını derinden etkileme gücüne sahip olan Monsanto, bu kanunla birlikte kanunlar ve yargı kararları karşısında da dokunulmazlık kazandı.

Geçtiğimiz hafta imzalanan kanun, Eylül’de geçerliliğini yitirecek bir “geçici paketin” parçası olsa da, Monsanto firmasının eriştiği hakimiyeti göstermesi ve sağlamlaştırması açısından da büyük önem taşıyor.

 

 

 

Monsanto’nun mevcut durumda eriştiği gücün etkilerinden bazıları şöyleydi: Üst düzey yöneticilerini emekli olmalarını hemen ardından ABD Gıda ve İlaç Departmanı (Türkiye’deki Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın muadili) danışmanı ve müsteşarı yapabilmek, tüm ABD elçiliklerine “o ülkelerin de GDO’ya geçmesi için baskı yapın” talimatı verebilmek, GDO tohumları için yaptığı tüm AR-GE harcamaları için hükümetten teşvik ve destek almak, federal düzeydeki kanun yapıcılara alınması gereken kararları dikte ettirmek, tohumlarını mahkeme kararlarıyla patent altına aldırmak, tüketiciyi “GDO’lu ürün” etiketinden mahrum bırakmak

Geçtiğimiz hafta yürürlüğe giren kanun paketine Missouri’den Cumhuriyetçi senatör Roy Blunt’un önerisiyle eklenen maddelerle birlikte, GDO’lu tohumların ekimi, satışı, hasadı ve dağıtımı artık mahkemeler veya ABD hükümeti tarafından bile engellenemeyecek.

Roy Blunt, Monsanto’nun her yıl milyonlarca dolar harcadığı politikacılara “yardım” ve “bağış” (diğer bir deyişle, lobi) bütçelerinden en fazla yararlanan politikacı olarak biliniyor.

Kanunun ardından oluşan tepki, tarafları “özür dilemeye” kadar itti. Senato Uygunluk Komitesi Başkanı (ve haliyle, Roy Blunt’un önerisinin senatoya gelmesi ve geçmesinden sorumlu olan) Barbara Mikulski özür diledi. Food Democracy Now adıyla başlatılan imza kampanyası bir kaç gün içinde 250.000 imzaya ulaştı.

Cumhuriyetçi Senatör ve Monsanto dostu Roy Blunt

GDO’ya verdikleri destekle bilinen muhafazakar/sağ ve liberaller bile skandalın büyüklüğü karşısında tepkilerini ortaya koydu. Önemli muhafazakar düşünce kuruluşu  FreedomWorks, “Monsanto’da herkes gibi kurallara göre oynamalı, böylesine özel imtiyazlar edinemez” derken, Çay Partisi (ing: Tea Party) ulusalcılarından Dustin Siggins “Bu iş bir özel çıkar kısır döngüsüne dönüşmüş durumda. Şirketlere özel teşvikler veriyoruz, güçleniyorlar, haksız rekabetle büyüyorlar, sonra o güçleriyle Senato’dan bir kaç ‘arkadaş’ edinip güçlerine güç katıyorlar” sözleriyle öfkesini dile getirdi.

2012 itibariyle karlılığını %22 arttırdığını açıklayan Monsanto bile gelişmeler karşısında “çiftçiye daha fazla destek olacağız” minvalinde utangaç açıklamalar yapma gereği duydu.

Kanunu savunan ve “her şeyi yargıya taşıyan aktivistlerle uğraşmamak için getirilmiş bir çözüm olduğunu” ifade edenler de yok değil – Monsanto’nun “dostu” Genetik Okuryazarlık Projesi Müdürü John Entine gibi.

2013 Eylülü’ne kadar yürürlükte kalacak olan kanunun ardından, Monsanto firmasını devletin tüm kurumlarından daha üst ve dokunulmaz bir pozisyona taşıyan düzenlemelerin devamının gelip gelmeyeceği ise merakla bekleniyor.

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)


EMEK Sineması’nın ‘Öteki’ Tarihi – Ayşe Günaysu

Başbakan’ın deyişiyle “terör”e son verme, bizlerin gönlümüzden geçen haliyle “barış” süreci sancılı bir yoldan ilerlemeye çalışırken, bellek insana tuhaf oyunlar oynuyor.

Adil bir çözüme yönelik umutlar diri tutulmaya çalışılırken, bir yandan da kentlerimize sahip çıkma mücadelesi yürütülüyor. Mücadelenin önemli güncel örneklerinden biri de Emek Sineması’nı yıktırmamak için sürdürülen kampanyalar. Kentimizin birçok yeri gibi Emek Sineması’nın da çoğumuz tarafından bilinmeyen bir tarihi var.

Belleğin oyunları demiştim. Birbiri ardına gözlerimin önünde çakan ve her şeyi beyaza boyayarak görünmez kılan saniyelik şimşekler.

“Hürriyet, Musavat, Uhuvvet”, yani özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganlarıyla gelen, farklı etnik, dinsel kimliklere Osmanlılık kapsayıcı kimliği altında eşit vatandaşlık vaad eden 1908 devrimi… Dağlarda silahlı mücadele veren Ermeni “fedai”lerin bu vaadler üzerine silah bırakmaları ve bundan sadece 7 yıl sonra gelen o korkunç cehennem.

Şimşekler durmak bilmiyor: Emek Sineması. Yani o tarihlerin Cercle d’Orient Kulübü. Nam-ı diğer, bugün hala Çiftehavuzlar’da faaliyette olan Büyük Kulüp.

Bilen bilir tabii, mutlaka Ermeni kaynaklarında da vardır, ama ben Oral Çalışlar’ın bir yazısından öğrendim (http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=radikalyazar&articleid=1059456). Oral Çalışlar, Nesim Ovadya İsrail’in Pencere yayınlarından çıkan “1915 Bir Ölüm Yolculuğu Krikor Zohrab” başlıklı kitaptan alıntılar yapmış. Kitapta anlatılıyor. 2 Haziran 1915 Çarşamba gecesi… 24 Nisan’da İstanbul’un Ermeni aydınları tutuklanmış ve sürgüne gönderilmek üzere yola çıkarılmıştır. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında İstanbul Mebusu, hukukçu, edebiyatçı, yazar, dönemin en parlak aydınlarından, sosyalist, “dinlerimiz muhtelif, mezhebimiz birdir, hepimiz hürriyet mezheptaşlarıyız” sözleriyle ünlü Krikor Zohrab, İttihat ve Terakki Partisi’ne olan güvenini korumakta, yapılandan geri dönülebileceğine inanmaktadır. Yakın dost bildiği dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya koşar. Ondan yardım ister. Talat Paşa, Cercle d’Orient kulübünde, yani bugünkü Emek Sineması’nın bulunduğu binadadır. Orada buluşurlar, konuşurlar. Gece yarısına kadar kağıt oynarlar. Bugün Emek Sineması’nın bulunduğu yerde. Ayrılmak üzere vedalaşırken Talat Paşa, Krikor Zohrab’ı yanağından öper. Oysa Talat Paşa, Erzurum mebusu Vartkes Serengülyan’la birlikte Zohrab’ın tutuklama emrini iki gün önce imzalamıştır. Nitekim evi o gece basılır ve Zohrab tutuklanır. Serengülyan ile birlikte Anadolu’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkarılır.

İttihat ve Terakki’nin emrindeki çeteci Çerkez Ahmet’le karşılaşan ve onunla “vatan için yaptıkları”nı konuşan Ahmet Refik’in İki Şehir İki Kıtal kitabında yazılıdır: Van ve havalisini Ermenilerden temizlediğini ve bölgeyi “kâbe toprağı”na çevirdiğini Ahmet Refik’e övünerek anlatan Çerkez Ahmet, Serengülyan’ı kurşunla, Zohrab’ı ise başını ezerek öldürdüğünü şu sözlerle anlatır: “Sonra Zohrab’ı yakaladım. Ayağımın altına aldım. Koca bir taşla kafasını ezdim, ezdim, geberinceye kadar ezdim”. 20 Temmuz günü Urfa pazarında Zohrab’ın altın saati ve yüzüğü satışa çıkarılmıştır bile…

Sahip çıkmak istediğimiz kentlerimizde, tıpkı Emek Sineması gibi sayısız yapının, birçoğumuzun bilmediği “başka” bir tarihi daha var.

TRT İstanbul Radyosu çalışanlarının, binalarının Birleşmiş Milletler’in Orta Doğu merkezi yapılmak istenmesi üzerine “Radyomuzu Vermeyeceğiz” kampanyası akıllardadır. KESK, Haber-Sen, Birlik Haber Sen ve Türk Haber Sen Ankara şubelerinin yaptığı ortak basın açıklamasında okunan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne yazdıkları mektupta, “Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, kentlere kimliğini veren kimi yapılar, toplumun belleğidir. TRT İstanbul Radyosu binası da, 1949’dan beri ülkemizdeki bu kişilikli binalardan biridir. Burası radyo binası olarak tasarlanmış, özel bir mimariye sahip, kentin ve Cumhuriyet Türkiye’sinin sembol yapılarındandır” deniyordu.

Yapının aslında Cumhuriyet Türkiyesi’nin Ermeni mallarına el koyma tarihinin sembolü olduğunu, 26 Ağustos 2011 sayılı Agos’ta yayınlanan Tamar Nalcı ve Emre Can Dağlıoğlu’nun “TRT İstanbul Radyosu’nun arazisi geçmişte Ermeni mezarlığıydı” başlıklı yazısı gayet güzel anlatıyor. (http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=trt-istanbul-radyosunun-arazisi-gecmiste-ermeni-mezarligiydi&haberid=28899). Çünkü Bugün Gezi Parkı’nın, Askeri Müze’nin, TRT İstanbul Radyosu binasının, Hilton ve Divan otellerinin olduğu bu alan eskiden bir Ermeni mezarlığıydı ve uzun süren bir hukuki süreç sonucunda 1933’te, İstanbul Hukuk Mahkemesi, tarihi 1560’a uzanan Surp Agop Ermeni Mezarlığı’nın Belediye’ye geçmesine karar verir.

Aslında kent devasa, acılı, taş kesilmiş, sessiz bir tanık. Ona neler gördüğünü sormamızı bekliyor. Biraz merak, biraz kendisine verilen bilgiden şüphe etmek, bu tanıklığın peşine takılıp gerçek tarihimize ait ipuçları bulmak için yeter de artar bile.

Ayşe Günaysu – Özgür Gündem

Anadolu doğası, Emek sineması – Sinem Demir

0

Emek sinemasının başına gelecekleri, 3 yıldır Anadolu’nun vadilerine reva görülenlere birebir tanık olan biri olarak, acı içinde öngörebildim.

Bir metropolde küçük burjuva hayatı yaşayıp giderken, Anadolu’daki köklerine yaşatılan ağır hasarları fark etmiş ve o köklere doğru çekilmiş insanlardan biriyim. ‘Aklım başımda, işim gücüm yerinde, hümanist ve doğrucu bir hayat duruşum var’ der, geçinir giderdim. Derken, ‘doğa’ derken bile kendimize yabancılaştırdığımız, kültürün, nefes alıp vermenin en temel değeri olan yaşam kaynaklarının başına getirilenleri gördüm, gördük. Başlarda delirmiş gibiydim, günün 24 saati bu olanlarla ilgili yapabileceklerimizi planlayıp duruyordum. Zaten bir süre sonra işimi, yaşadığım şehri tamamen bırakıp yollara düştüm, düştük.

Sanıyordum ki, bu olanları duyanlar koşup gelecekler Anadolu’ya; bir yerlerden başlayacaklar olan biteni gözleriyle görmeye ve arkası da gelecek. Hiç olmadı diyemem ama beklediğim gibi de olmadı maalesef. Bunda, bu çabalarımızın bir parçası olan ancak bu mücadelelerdeki varlıklarını kendi ihtirasları için kullanan, emeklerimizi hallaç pamuğuna çeviren kimi kentli insanların da payı var. Her neyse… Keşke daha güçlü olsaydı nefesimiz de, bu yıkımların hakikaten ne anlama geldiğini ve hepimizi ne kadar ilgilendirdiğini anlatabilseydik.

Belki anlattık da, dinleyeni az bulduk. Dinleyenlerin de çok azı, haykıran memleketlere yol alabildi. Gerçeklik ile kurgunun arasında şaşkınca debelenirken, şirketler yıktıkça yıktı. Bir ‘retweet’e boynu bükük ceylanlar gibi muhtaç olunan gerçeklikten ne çıkar ki… Ondan bile sıkılan, bir süre sonra görmezden gelenlerin bu denli ‘çoğunluk’ olduğu kitlelere, er geç kendi varoluşlarının da vinçlerle kazınacağını anlatmayı çok istedim. Hala da istiyorum.

Şirketler var artık, sizin en erdemlileriniz, en duyarlılarınız bile umurunda değil Erk’in. Gündelik hayatınızdaki doyumluluklarınız, en harika filmlere gidiyor oluşunuz, en dokunaklı tiyatro oyununu sergiliyor ya da izliyor oluşunuz da silikleşecek maalesef. Bu bir karamsarlık da değil biliyor musunuz; sizin şu anda yaşadığınız hayal kırıklıklarının en dibine vurup, bir şekilde yeniden hayata dönmüş biri olarak söylüyorum bunları.

Sizi temin ederim, bizlerin yaşadığı bu dönemde hala bir şans varsa, bunun tek yolu sizlerin artık yollara düşmesi.

Emek sineması veya Taksim için hala umut varsa, sizlerin Erzurum İspir’in köylerine, Artvin’e, Sinop Gerze’ye, Bitlis Peri Suyu’na veya Antalya Alakır vadisine gelmenizle mümkün olacak. Şehirlerdeki müzeleri gezip tur yapmanın ötesine geçmeden anlamanız imkansız.

Bir gece kalın Alakır vadisinde, durdurulmuş bir derenin ne demek olduğunu hissedin. Ya da Gerze’ye gidin, iki yıldır mücadele eden ve iki asır daha edebilecek insanların dirayetiyle güçlenin. Karşılıklı olacak her şey. Ve kentte yıkım, Emek sinemasıyla sınırlı kalmayacak. Sohbetler edilmeden, kibirden uzak bir ruh haliyle, arka sokakların ve bizi doyuranların gerçekliğiyle göz göze gelmeden, inanın olmayacak. Bir inanışla, o yola çıkmakla anlayacağız kalbimizdeki sönmüş ateşlerin yerini almış florans ışıklarını…

Ben yine söyleyeyim de, gerisi size kalmış. O vakitler gelir ve birden zırt diye uyandırıverir geç kalmış adımların acısı…

Herkes kendi hikayesini yazmaya veya yazmamaya devam eder.

Benim hikayemi soracak olursanız, Kuzeyde bir şehirde, bahçesi de olan bir evde yaşamımı sürdürüyorum. Yeniden işime başladım. Ekip biçmeyi öğrendim, hatta arsa aldım. Bir vadiye gidebilmek, kuş seslerine yakın olmak için emekli olmayı beklemedim. Güzel ve değerli memleketlerle bağlarım sürüyor. Yaşadığımı şimdi hissediyorum. Benim bir hikayem var. Umarım sizin de olur.

 

Sinem Demir

twitter.com/sinemdemir78

Ülkesine “Yabancı” bir devrim çocuğunun filmi 19 Nisan’da vizyonda

Senaristliğini ve yönetmenliğini Filiz Alpgezmen’in , yapımcılığını Eylem Akın ve Ali Alpgezmen’in yaptığı; başrollerini Sezin Akbaşoğulları ve Caner Cindoruk’un paylaştığı “Yabancı” filmi Paris’ten İstanbul’a babasını gömmeye gelen genç bir kadının hikayesini anlatıyor.

Yan rollerde Serkan Keskin, Selen Uçer, Enginay Gültekin ve Güzide Balcı gibi başarılı oyuncuların yer aldığı filmin kamera arkasında da oldukça geniş ve usta bir ekip bulunuyor.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra Fransa’ya iltica etmiş devrimci bir ailenin kızı olan Özgür’ün ve onun, ilk defa geldiği Türkiye’de tanıştığı Ferhat’ın öyküsünü anlatan Yabancı, darbenin etkisini yaşamış bir neslin birbirinden tamamen farklı iki üyesi üzerinden; bir mücadeleyi, bir tarihi, bir ülkenin bugününü anlatıyor.

Fransa’da doğup büyümüş bir mülteci kızını canlandıran Sezin Akbaşoğulları, filme hazırlanmak için, usta oyuncu Ülkü Duru ile iki ay boyunca Fransızca ve Fransız kültürü üzerine çalışmalar yürüttü. Akbaşoğulları, yine filmde bulunan ve kendisine bir köpeğin eşlik ettiği sahneler için köpek eğitmeni Targan Kozak’ın filmde de birçok yerde göreceğimiz Dutch Shepherd cinsi köpeği Action ile uzun süre hazırlık çalışmaları yaptı.

Yabancı’nın çekimleri geçtiğimiz yaz aylarında İstanbul ve Fransa’da gerçekleştirildi. Filmin görüntü yönetmenliğini Özgür Polat, kurgu­sunu ise Çiçek Kahraman yaptı. Ses tasarımını Umut Şenyol’un üstlendiği filmin özgün müziğini Barış Dokuzer yaparken, Yabancı’nın post prodük­siyon sürecini Murat Can Tura yürüttü.

Film, ilk gösterimini bu seneki Altın Koza Film Festivali’nde yaptı. Daha sonra Varşova Film Festivali, Chennai Film Festivali, Doa Film Festivali ve Londra Türk Filmleri Festivali’ne katıldı.

Filmle ilgili daha fazla bilgi için yabancifilmi.com adresi ziyaret edilebilir.

Haber: Ezgi Özcan

(Yeşil Gazete)

 

Barış’ın istikrarı ve tahterevalli – Kemal Çolak

0

Bir tek gündemimiz var; Barış, Demokrasi ve Akil İnsanlar. Daha uzun bir sürede bu gündem devam edeceğe benzer.  Her şeyden önce kelimeleri, kavramları nesnelliklerine taşımayan bir kültürde kulağa oldukça hoş gelen ve zihinleri adeta kamaştıran bu kelimeleri ölçülebilir kılmamız gerekmez mi?

Birisi tüm sadeliği ve bilgi açlığı ile “iyi de, şu barış, demokrasi dediğiniz şeyi avucuma koyunda göreyim, hissedeyim, bileyim dese” ne denilecek? Yoksa bir masal kuşu gibi herkesin zihnindeki farklı tezahürleri ile kalması, yamalı bir bohça gibi her şeyi içine alan şekli ile bırakılması daha mı iyi?

Bugüne kadar yaygın medya ve yayın organlarında ekonomi hep  “Ceteris Paribus” kuralı ana eksene alınarak yorumlandı, öngörü ve değerlendirmelerde bulunuldu. Oysa ekonomi, hayatın kendisidir ve akan bir nehir gibidir. Dolayısıyla hiçbir koşulu yok sayarak, kriterler koyarak, bazılarını sabitleyerek veya etkileşimi yadsıyarak ekonomiyi, barışı, demokrasiyi tanımlayamazsınız. Bunu yapmaya çalışanlar da ancak kendi pencerelerini resmedebilirler.

Ekonomiyi ne kadar boyarsanız boyayın tahterevalliyi ortadan kaldıramazsınız. Aşağıdakiler ve yukarıdakiler. Önemli olan sonsuz çıkarların insani ihtiyaçlar doğrultusunda ehlileştirilip, ehlileştirilmemesi meselesidir aslında. Döngünün tamamına yabancılaşmamış olanlar ve onu görebilenler için de değişen bir şey yoktur bu anlamda. Tamda bu yüzden Nietzsche’ye hayranım, çünkü birilerinin koca bir kitapla anlatmaya çalıştığını damıtılmış bir cümle veya tek bir paragraf ile anlatabilmektedir. Barış, Demokrasi, Eşitlik… tüm yolculuklarda ve arayışlarda asıl olan kendi sınırlandırılmışlıklarımızı ve algı vasatiliğimizi aşmak olmalıdır.

Günümüz dünyası; avrupası, doğusu ve batısı ile sadece kendine demokrasi… Hiç kimse bu fetişleştirilmiş kelimenin alt unsurlarını pek irdelemiyor. Çünkü kulaklarda yarattığı masalsı tatlı huşu her aykırı sesi, duruşu, düşünceyi afyonluyor. Hasan Sabbah bile öğrencisi ibn-i Tahir’e bu kadarını yapmamış. Onu sonsuz aydınlığın, gerçek yolculuğun daimi öğrencisi yapmış. Demokrasi hep şahrut nehrinin karşı tarafındaki dünyevi cennet olarak resmedildi. Ama akan bunca kanı, kini, hastalığı ve paylaşamamazlığı var eden nedenler, yapanlar pek sorgulanmadı. Sorgulanmakta istenmiyor.

İnsan kendi kendine soruyor; “peki bu fedaileri yetiştiren hangi demokrasi, bunu var eden koşullar ortadan kalktı mı? Kültür iklimi değişti mi?” Bu eleştiri sunulana öylece tabii olmamak, görmek, yüzleşmek ve henüz ayılmayanlara “şu barışı, demokrasiyi, eşitliği avucumun içine koyunda göreyim” demek için…

 

Kemal Çolak

[email protected]

İran’da nükleer santral yakınlarında deprem

İran’ın güneybatısında meydana gelen 6,3 şiddetinde bir depremde en az üç kişinin öldüğü bildirildi. Yetkililer Buşehr nükleer santralinin yakınlarında meydana gelen depremin, santrale herhangi bir zarar vermediğini açıkladı.

Amerikan Jeoloji Araştırmaları Merkezi, 6,3 şiddetindeki depremin merkez üssünün Buşehr’in 89 km. yakınında olduğunu açıkladı. Merkez, depremin TSİ 13:52’de yerin 10 km derinliğinde meydana geldiğini bildirdi.

İran’ın Buşehr kentinde, Tahran Üniversitesi’ne bağlı olarak çalışan sismoloji merkezi ise Buşehr’in 60 mil güneyindeki Kaki kenti yakınlarında 6.1 şiddetinde bir deprem tespit ettiğini açıkladı.

Sosyal medyada ise sarsıntının Dubai ve Abu Dabi’ye kadar hissedildiği yolunda yorumlar yer aldı. Hasarın boyutu henüz bilinmiyor. Ancak depremin ülkenin ilk nükleer santralı yakınlarında meydana gelmesi endişe yaratıyor.

İran, uluslararası camiada sık sık nükleer silah üretmeye çalışmakla suçlanıyor. Tahran ise Buşehr’de ve diğer nükleer tesislerde yürüttüğü faaliyetlerin sivil amaçlı olduğunda ısrar ediyor.

(BBC Türkçe)

 

Çözüme evet – Ufuk Uras

Barış ve çözüm süresinde akil insanlar topluluğunun çalışması bir algı yönetimi sürecidir. Hükümetin inisiyatifinde gelişen bu süreçle ilgili şahıslara yönelik itirazlar yerine, herkesin bulunduğu yerden kendi akil insanlar çalışmasını sürdürmesinde fayda bulunuyor.

HDK’nin çeşitli bölgelerde yaptığı etkinlikler de bu çerçevede değerlendirilebilir. Bu tür inisiyatifleri, tokuşturmadan eşanlı bir faaliyet geliştirilebilir.

“Çözüme Evet Koalisyonu” da bu tür örgütlenmelerin kapsamı en geniş olanlarından ve çeşitliliği sevindirici. Bir ortak “biz” mücadelesinde buluşmak ve aşağıdan yukarı barış sürecini örmek heyecan verici.

Anketlerde barışa en fazla direnişin Ege Bölgesi’nden geliyor olması da ilginç. MHP de dahil, barışa takoz koyanlara, sabote etmeye çalışanlara anladıkları dilden değil, anlamadıkları dilden cevap vermek, işin zaten en zor ve çetrefil kısmı.

Ergenekon devletinin demokratik bir devlete dönüşüm sürecinin meyveleri ortaya çıktıkça, direniş de çözülecektir. Çözüm süreci eskimiş siyasi unsurları da çözecektir.

“Sev de sevelim, yaşat de yaşatalım” diyenler, yani yeni Türkiye’nin aydınlık yüzü, karanlık yüzüne, ülkenin tortusuna galebe çalacaktır.

Barış sürecine yönelik kulp bulma, mazeret üretme siyasetlerinin anlaşılır bir yanı yok. Yeni ölümlerin olmaması başlı başına bir kazanımdır. Bu süreçte karalar bağlayıp kendilerini deşifre edenlerin acemiliği de şaşırtıcı.

“Yaşasın hayat” diyenlerle, “Yaşasın ölüm” diyenleri bu süreç ayrıştırıyor. “Öl de ölelim, vur de vuralım” diyen soğuk savaş dönemi zihniyeti ise toplumu lüzumsuz meşgul ediyor, ama bu cengaverlerin açılan uzman çavuş kadrolarına da itibar etmedikleri görülüyor. Vıcık vıcık bir riyakârlık ve hamaset yurttaşın gözünden kaçmıyor. Şehit cenazelerinin olmadığı bir zeminde, “Biz şimdi kendimizi nasıl konsalide edeceğiz?” utanmazlığını, bütün toplum utanarak görüyor ve izliyor.

Engels’in demokratik cumhuriyeti, sınıf mücadelesini geliştiren bir zemin olması nedeniyle desteklediğini unutmayalım. Marks da, Amerikan İç Savaşı’nda Güney karşısında Kuzey’i desteklerken, bazı kaba saba yorumcuların sandığı gibi derdi Kuzey Amerika burjuvazisini desteklemek değildi tabii ki.

Geçen gün bir dost sohbetinde, bir arkadaşın, “Kürdistan’dan bize ne, orada kapitalizm yok mu?” demesi, akıl tutulmasının vahametini özetliyor.

Kaba saba vülger bir solculuk barış sürecinin önüne çıkarılabilir mi? “Nazi Almanya’sında da kapitalizm vardı, öncesinde de, sonrasında da, demek ki aslında bir fark yok” gibisinden tuhaf analizler yeniden üretilebilir mi? Üretilse de artık alıcısı olabilir mi?

Bazı münevverlerimizin en büyük derdi de sürece karşı çıkan CHP’nin sürecin nasıl bir parçası olacağı konusu. Bu sorunun yanıtı basit değil mi? CHP’nin çözüm sürecinin bir parçası olmasının yolu, çözüm sürecini desteklemekten geçiyor.

Kılıçdaroğlu’nun, “Bütün ülkeyi İmralı’nın iki dudağına tabi kılmaktan utanmıyor musunuz?” sorusunu grup toplantısında sorabilmiş olması, hakikaten ortada bir utanmazlık olduğunu kanıtlıyor.

Ergenekon’a destek, barışa köstektir. 12 Eylül Anayasası’nın değişmemesi için bu güçlerin ciddi bir yığınak yaptıkları, son umutlarının hiyerarşik bir kimlik düzenlemesine dayanarak, 12 Eylül’ün en temel kabulünü sürdürmeyi istediklerini saptıyoruz.

Erdoğan yönetimi de belli ki bu konuya perakendeci yaklaşıyor ve nispi değişikliklerin ardından, bazı meseleleri de 2015 sonrasına erteleyecekmiş gibi görünüyor.

1 Mayıs resmi tatil yapılmadan kısa bir süre önce de hepimiz iktidarın gazlı saldırılarından nasibimizi almamış mıydık? Bu süreç de yine benzer gelgitler içinde akıp gidecek gibi gözüküyor.

Belli ki barış hasatının siyasi denklemler üzerinde etkisi olacak ve ilk yerel seçimlerde bunun sonuçlarını görebileceğiz. Yerel seçimlerde BDP’nin faaliyetinin bazı pilot çalışmalarla desteklenerek, Batı’da da sürmesinde fayda var.

İşin özü, devlet meşruiyetini kendisinden mi, toplumdan mı alacaktır sorusunun yanıtında yatıyor. Devletin milletinden, halkların devletine geçebilecek miyiz?

Müzakere kültürü, birbirinin kuyusunu kazma kültürünün yerini almalıdır.

Barışın ve helalleşmenin sanıldığı gibi bölünme ve yıkım değil de, bütünleşme ve toplumsal zenginlik sağlayacağını hep birlikte göreceğiz.

Türkiye’nin geleceğini kurt kafası değil, insan kafası şekillendirecektir.

İsteyen kuyularına dönsün; gökyüzünün kuyulardan görüldüğü gibi dar olmadığını bilenlerin artık geriye dönmesi söz konusu değildir.

Gün, bütün kör kuyuları kapama günüdür.

Ufuk Uras – Özgür Gündem

Sevgili Noyan – Remziye Günay Eryılmaz

0

Çok sevdiğim, doğa hukukuna büyük hizmetler veren bir değerimizi, doğanın babasını kaybettik. Burada yalnızca ta İzmir’den Mersin’lere….. kadar uzanan  sadece benimle ilgili bölümü anlattım. Gerisini siz çarpın. Biliyorum ki o insan, sevginin, vericiliğin, adanmışlığın onurlu fedaisi oldu. Diğerleri gibi onu da saygıyla anıyorum…

Sevgili NOYAN,

Noyan Özkan

Hayırdır,  Az önce kız kardeşim Cumhuriyet gazetesinde bir haber okuduğunu söyledi..! Aldığım haberin doğru olmadığını söyle lütfen…

Hemen Yeşillerden Ender EREN’e, Başka bir gıda mümkün tasarımının öncü uygulayıcısı Dr. Kadir DADAN’a açtım, doğruladılar.

Onları da çok üzdün, Ender’in eşi Neriman’la meslektaştınız, ailece görüşüyordunuz. Yeşillere destek verir, onların toplantılarına da koşarak gelirdin.

Adana’daki Akkuyu davamızın öncüsü ve avukatıydın. Koşarak oraya da geldin ve beni mahkeme önünde ağlattın. Orada; bazı çevreci görünen özgüvensiz zavallı insanların, ağlamama bile dayanamadıklarına görmüştüm.

Neden bizleri terk edip gittin…Senin gibi güçlü birisi, kalbine yenik düşer mi? Çirkinlikler arttıysa artsın, atacaktın hepsini arkandaki torbaya…Torbanın da ağzını büzecektin, sıkı skı, dışarı çıkıp da önüne düşmesin diye…

İnsanlık var oldukça sorun biter mi? Seninle daha çok işimiz vardı çoooook.

Bizleri yetim bırakmak seçeneğin oldu… Kolumuzu bacağımızı kestin, kafamızı darmadağın ettin!

Canım benim, öyle güzeldin ki, af edersin güzelsin ki; çevreciler, doğacılar, ekolojistler, YEŞİLLER, nükleer karşıtları, hukukçular…. yani insanlık seninle; Bir asalet, bir güç, bir onur, bir güven duyuyordu, doğal makyajlarını tamamlıyorlardı. Ne olacak şimdi… ???!!!

Sevgili NOYAN hani o koskoca bir gücü simgeleyen, 1995 Akkuyu eyleminden sonra,   (Pardon yanlış hatırladım, daha büyük eylem Büyükeceli Belediye başkanı satılmadan önce 94 teydi.)   95 eyleminin İkinci günü yorum toplantımızda; “Mersin’de Akkuyu Sürekli Eylem Komitesi” kurun demiştin.

Komite sorumluluğu bana önerildi… Ancak, bu denli içten çalışan,  il dışından gelen tüm haberleri, aklını emeğe döküp,çarpıcı ve sevecen etkinliklere dönüştüren ben, örgütlenmeye yani insanları toplamaya gelince, aptallığın en uç noktasına taşınıyor, hiçbir şey beceremiyordum ki…

Ancak “Sürekli Eylem Komitesi “ adını “Bisikletli Yaşam” inisiyatifinde çok da hoşlanarak kullandım.

Hatta bu konuda Zamanın İl Çevre Müdürü ve yardımcısıyla yaptığımız bir toplantıda, eylem kelimesine takılmışlardı. Ben de; “Eylem kelimesinin sözlük anlamına bakın. Ben bu konunun yanlış anlaşılmaması, toplumsal bakış açısında farkındalık sağlanması için bu güzel adı kullanmak gerektiğine inanıyorum. Yanıtım samimi bulundu, bizim tüm bisiklet toplantılarımıza, Müdür Yardımcısı dersini de çok iyi çalışarak gelirdi. (Birçok kişiler kızar belki bana ancak, ben Polyanna’cılık alt kimliğimi her yerde kullanırım. Uyanlarla birlikte olur, uymayanlarla yolumu sürdürürüm. Bu anlamda beni en çok anlayanlar ve kucak açanlar arasındadır devletim. Bu projede de devletten çok destek almışım, projenin önünü kesenler ne yazık ki STK lar olmuştur… )

Toparlayıp, yeniden Akkuyu’ya dönelim; gene aynı toplantıda, bir şey daha soktun aklıma; “Akkuyu Bölgesi Koruma altına alınırsa, hukuksal bir savunma hakkımız olur” demiştin.

Bunu sen mi söyledin, Remziye durur mu? Hemen sana bir mektup, senden ışık tutan öneriler. Ve içtenliğimi övgüleyen ve tüm Çevre Hareketi Avukatlarına da göndereceğini bildiren bir arşivimde olan dünya güzeli mektupla yanıtladın. Ağustos’ta çaktığın kıvılcım, Eylül’de yüreğimden fırlayıp tutuşmaya başladı. 1997 de tamamladığım bu dosyayı araştırırken de sonuçta da hep sana danışmıştım.

Ayrıca yazdığın “DOĞA REHBERİ “ Kitabın da ışık tuttu, duyarlı tüm dava arkadaşlarıma

Sen bizim SÖNMEYEN BİR IŞIĞIMIZDIN canım… Ne yapalım, yapacak bir şey yok

Bunca güzellikleri arkana alarak, beyaz atına bindin gittin. Diğerleri gibi Saynur’a da Fatma BİYKE’YE de ĞülçinİLCİ’ye de selam ve engin sevgilerimi söyle e mi?

Ama beni çağırmayın ben sizin gibi olmak istemiyorum. Daha öyle çok işim var ki..!

Haydi git güle güle…

 

07 /04/ 2013 Mersin

Remziye GÜNAY ERYILMAZ
Doğal ve Yerel Yaşam Arayıcısı