Ana Sayfa Blog Sayfa 4347

Emek için bu kez polis nezaretsiz eylem: “Emek Yerinde Güzel”

Aralarında sanatçıların da bulunduğu çok sayıda sinemasever, Emek Sineması’nın yıkılmasını protesto etmek için eylem yaptı.

Geçen haftanın aksine bu Pazar Emek Sineması sokağının girişinde polis panzerleri yoktu. Sinema ve İstanbul severler sokağı hıncahınç doldurdu

Emek Sineması’nın yıkılmaması için yapılan ve geçen haftanın aksine bu kez polis panzerleri arasında gerçekleşmeyen eylemde, ne polis şiddeti ne haklı talepleri için kanuni ve şiddetsiz bir eylem gerçekleştiren eylemcilere karşı sıkılan biber gazı vardı. Eylem, Hababam Sınıfının müziği ile başladı.

Emek sineması protestosunda geçtiğimiz hafta yaşanan olaylar ardından sanatçılar bugün yeniden Beyoğlu’nda toplandı. Çok sayıda sanatçı ve oyuncunun katıldığı eylemde emek sinemasında yapılan inşaat çalışmaları protesto edildi. Eyleme destek veren ünlü isimler arasında oyuncular Nurgül Yeşilçay, Kenan İmirzalıoğlu, Güven Kıraç, Rıza Kocaoğlu, Berrak Tüzünataç, şarkıcı Can Bonomo ve yönetmen Yüksel Aksu gibi isimler de vardı.

Duyurusu günler öncesinden yapılan eylemde Emek Sineması’nın perdesinden hareketle tasarlanan ‘Emek yerinde güzel’, ‘Emek bizim, İstanbul bizim’ ve ‘Sanatçılar örgütleniyor, sanat özgürleşiyor’ sloganlarının yazılı olduğu pankartlar ağırlıktaydı. Eylemin en çok dikkat çeken pankartı ise kalabalık bir grup olarak gelen Beşiktaşlı taraftar topluluğu Çarşı’nın açtığı ‘Burası Yeşilçam, Hollywood değil’ yazılı pankarttı.

Emek sineması sokağı önünde toplanan grup adına konuşan Nurgül Yeşilçay, “Her zaman olduğumuz yerde, emeğin olduğu yerdeyiz. Bize 3-5 entel diyebilirler ama bu bir kamu olayı ve herkesi ilgilendiriyor. Emek olduğu yerde güzel. Emeğin yıkılmasını istemiyoruz” dedi.

“Muhafazakar değil barbarsınız”

Yüksel Aksu

Yönetmen Yüksel Aksu ise, “Sen burayı muhafaza edemiyorsan, kendine muhafazakar demeyeceksin, kendine açıkça barbar diyeceksin. Muhafazakarlığı da bize bırakma. Biz avangarde sinema, caz müzik, devrimcilik yapmak istiyoruz. Muhafazakarlıkta bize kalırsa kısa devre yaparız.“ şeklinde konuştu.

Oyuncu Demet Evgar ise uluslararası oyuncular derneğinin destek metnini okudu.

Daha sonra eylemciler hep birlikte Emek Sineması sokağına girdi. Eylemciler ise sprey boyalarla emek sineması duvarına, “Emek bizimdir” yazdı.

Güven Kıraç, “Emek sineması yıkılamaz. Bu işin asıl muhatapları bizlere, oyunculara bu sorulmadı. Emek yıkılamaz” diye konuştu.Grup eylemin ardından sessizce dağıldı.

(T24, Demokrat Haber, Yeşil Gazete)

 

 

 

 

Ekolojik Anayasa Girişimi uyardı: YENİ ANAYASADA DOĞA’NIN HAKLARI UNUTULMASIN!

Bir çok ekolojist, siyasetçi ve doğa hakları savunucusu hukukçunun öncülüğüyle oluşturulan Ekolojik Anayasa Girişimi meclis başkanlığına sunulan anayasa önerilerini değerlendirerek bir açıklama yaptı. Açıklamada TBMM’de grubu bulunan Siyasi Partilerin Meclis başkanlığına sundukları anayasa önerilerinde Doğa’nın bir hak öznesi olarak tanınmadığını ve çoğunda doğa haklarına yeterince önem verilmediğini gördüklerini belirten Ekolojik Anayasa Girişimcileri bu önemli eksikliğe dikkat çekmek ve 2 Ocak 2012’de Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonuna sunduğumuz önerilerimizi hatırlatmak için bu açıklamayı yapma gereği duyduklarını belirtiyorlar.

Doğa’nın bir hak öznesi olarak tanınması ve Doğa’nın haklarının anayasal güvence altına alınması Türkiye’nin çözüm bekleyen acil meselelerinden bağımsız olmadığını söyleyen Ekolojik Anayasa Girişimi yeni anayasanın demokratik, eşitlikçi ve sivil olması kadar ekolojik de olmasını talep ediyor.

Ekolojik Anayasa girişiminin 2 Ocak 2012’de Meclis Anayasa uzlaşma komisyonuna sundukları önerinin başlangıç cümlesi şöyleydi:

“Bu Anayasa, dünyayı gelecek kuşaklardan emanet aldığı bilinciyle doğayla uyum içinde yaşamaya söz veren Türkiye vatandaşları tarafından yazılmıştır”

Ekolojik Anayasa Girişimi’nin açıklaması :

Bizim savunduğumuz Ekolojik Anayasa anlayışı insanı doğanın efendisi olarak gören bir anlayış yerine insanı doğanın anlamlı bir parçası olarak görecek şekilde yeniden tanımlar, doğayı kaynak olarak değil varlık olarak görür, emanetçilik anlayışını benimser ve ihtiyatlılık prensibiyle hareket etmeyi önerir.

Ekolojik Anayasa su, hava, genler, tohum ve doğanın diğer unsurları doğal varlıklar olarak görür, kaynak olarak nitelendirilmesine karşı çıkar. Bu varlıkların Doğa’nın bir parçası olarak kabul edilmesini ve onlara bağlı yaşayan tüm canlıların ortak kullanımında olmasını savunur.

Ekolojik Anayasada doğal varlıklar mülkiyete tabi olmamalı, kendileri veya genetik bilgileri hiç bir şekilde patentlenememeli ve kamusal kullanımları ekolojik dengeler öncelikli tutularak güvence altına alınmalıdır.

Geleneklerin, dilsel ve kültürel çeşitliliğin, biyolojik çeşitliliğin algısı ve yaşatılmasındaki rolü dikkate alınarak, geleneklerin  farklı dillerin ve kültürlerin korunması ve kendini gerçekleştirme ve geliştirme hakkı anayasal güvence altına alınması da ekolojik anayasa anlayışının gereğidir.

Her canlının temiz ve ücretsiz suya ve sağlıklı gıdaya erişim hakkı vardır. Devlet, ekolojik anayasa gereği herkesin temiz suya ve sağlıklı gıdaya erişmesini sağlamak için gerekli önlemleri almak zorundadır.

Hayvanların da bizler gibi hakları olduğu ve bunların başında yaşam hakkı ve eziyet görmeme hakkı olduğu Anayasa’da kabul edilmelidir. Türlerin devamlılığı ve yavru canlıların anneleri ile serbest ve doğal bir gelişim sağlama hakkı gözetilmelidir.

Yeni Anayasada kamu yararı, üstün kamu yararı ilkeleri ekoloji merkezli bir bakış açısıyla yeniden tanımlanmalıdır. Üstün kamu yararı gereği tüm canlıların haklarının korunması ve ekolojik dengenin devam etmesi emanetçilik anlayışıyla yorumlanmalıdır. Devlet, tüm faaliyetlerde doğal varlıkların kendilerini yenileyebileceği şekilde kullanılmasını sağlamak için ihtiyatlılık ilkesi çerçevesinde gerekli önlemleri almak zorunda olmalıdır.

Ekolojik Anayasa Girişimi olarak Doğa’nın da bir hak öznesi olarak tanınması, bu hakkın tanımlanıp, çerçevesinin çizilerek anayasal güvence altına alınması talebimizde ısrarcı olmaya devam edeceğiz.

(Yeşil Gazete)

 

Geri dönüş yasası -Vahakn Keşişyan

Emekli Büyükelçi Volkan Vural’ın geçen ay sarf ettiği sözler, içeriği itibarıyla oldukça sarsıcıydı. Nasıl olmasın? Büyükelçi Ermenileri geri dönmeye ve vatandaşlık hakkı talep etmeye çağırıyordu. Ardından da, Bakan Ömer Çelik’in sözleri geldi. Ama biz onlara değinmeyelim, zira o çağrının muhatabı bizler değiliz, Cumhuriyet döneminde göç edenler.

2008 yılında Türkiye başka bir Türkiye idi, Ermeniler de başka Ermeniler. Van’da karşılaştığımız biri, Ermeni olduğumuzu duyunca yurdumuza geri dönmemiz gerektiğini söylemişti. Üst düzey siyaset erbabının, Vanlının anlayışını paylaşması için aradan beş yıl geçmesi gerekmişti.

Ermeniler bu sürecin bir adım gerisinden geliyorlar; henüz, Anadolu’yu ziyaret edip etmeme konusunu tartışıyorlar. Oysa Türkiye’de düğüm, geri dönmek – yerleşmek – vatandaşlık almak ekseninde konuşuluyor. Ancak her iki grup da yakın geçmişlerine kıyasla büyük bir gelişme kaydetti. Diaspora, iri bir dinozor gibi, yönünü Türkiye’ye dönüyor.

Türkiye anlamalı ki, Ermeniler Türkiye’de mücadele edemeyeceklerinden, yabancı başkentleri mücadele alanına çevirdiler. Bugün, 100. yıldönümünün eşiğinde, Türkiye, soykırım – tanıma – lobi bataklığından kurtulmak istiyorsa, mücadele alanını ülkenin içine doğru çekmek zorunda olduğunu anlamalı. Büyükelçi Vural’ın sözleri, bu yönde kaydedilmiş büyük bir adımdır.

Şüphesiz, Ermeniler de aynı bataklığa batmışlardır. Ermeniler için, haklarını Türkiye’de talep etmek, başka ülkelerde talep etmekten daha elverişlidir. Sonuçta bu süreç iki taraf için de sonu belirsiz bir siyaset oluşturuyor. Kimin daha kârlı çıkacağı, kimin daha iyi bir konuma geleceği belli değil. İyi ama, sorunları taraflarıyla çözmek mi daha doğrudur, yoksa başkaları üzerinden mi? Bugünün gerçekliği, 1915 sürgünü olan Ermenileri de kapsayacak, geniş bir geri dönüş yasasını gerektiriyor. Böyle bir yasa, yukarda andığımız ‘kazanan-kaybeden’ zeminini de bütünüyle değişime uğratacak.

Eğer gerçekten de resmen ve yasayla belirlenmiş bir geri dönüş süreci başlarsa, Ermeniler ne yapacak? Büyükelçi Vural’a göre beş-altı yüz bin Ermeni gelir, ki bu da, kendi hesaplarına göre, Türkiye’nin bütünlüğü ve demografik dengeleri açısından bir tehdit oluşturmaz.

İyi de, Ermeniler gider mi? Ermenilerin bu konuda net iki yanıtı var. İlki, Türkiye siyaseti, 1915’in 100. yıldönümüne hazırlanıyor ve Ermenilerin çabalarını boşa çıkaracak bir tablo oluşturmaya çalışıyor. İkincisi ise; birilerinin dönmesi durumunda, Türkiye onlar üzerinden, Ermeni sorununu çözdüğünü ilan edebilir. Nihayetinde, isteyen, memleketine döndü işte…

Türkiye, Ermenilerin bu karşı yorumlarını engelleyecek bir siyaset yürütmeli diasporaya karşı. Öyle bir siyaset var mı? Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Ermeni diasporasına yönelik yeni tedbirleri, bu siyasetin bir parçası mı? Eğer öyle bir siyaset varsa netleşmeli, sıradan insanların anlayabileceği dile tercüme edilip Ermenilere sunulmalı. Sözler ve vaatler yasalarla desteklenmeli.

 

Mevcut şartlarda Ermenilerin Türkiye’ye yönelik bir siyaseti var mı? Ve eğer Türkiye’de bir geri dönüş yasası kabul edilirse, Ermeniler bu siyasete karşı hangi duruşu benimseyeceklerini şekillendirebildiler mi? Kiliselerin, siyasi partilerin, derneklerin ve bireylerin bir geri dönüş projesi var mı? Eğer varsa, bu niçin net bir şekilde Türkiye’ye iletilmiyor? Doğal olarak bir hak talebi ve soykırımın tanınması çabası var. İyi de, tüm bunları bir geri dönüş yasasının içine koymak mümkün değil mi?

Görünüşe göre iki tarafın da birbirine yönelik netleşmiş bir siyaseti yok. Bu da tüm bunları hukuki ve siyasi bir çerçeve içerisine oturtma imkânı sağlıyor. Acaba müzakereler yoluyla tarafların karşılıklı talepler ve haklara saygı göstererek bir geri dönüş yasası hazırlamaları mümkün değil mi?

Bir sürgün yasasıyla başlayan bu sorun, hem Türkler, hem de Ermeniler için çözüme kavuşmak zorunda. Tekrar belirtelim ki, Ermenilere yönelik bir geri dönüş yasasının zamanı gelmiştir. Türkiye 21. yüzyılın gelişmiş ülkesi olacaksa ve Ermeni sorununu gerçekten çözmek istiyorsa, böyle bir yasa kaçınılmazdır.

Vahakn Keşişyan – Agos

Kadınlar arabulucu olacak

Mediators Beyond Borders International (MBB, Sınırların Ötesinde Arabulucular), kadınlara çatışma çözümü ve arabuluculuk konusunda eğitim verecek.

Farklı ülkelerden 20 kadının katılacağı iki günlük eğitim programı, 25-26 Eylül 2013’te İstanbul’da gerçekleşecek.

Eğitim programı, MBB’nin 6. senelik kongresinin bir parçası. 26-28 Eylül arasında gerçekleşecek kongrede, arabuluculukta kadınların rolü ve barışın inşası ele alınacak.

Eğitim programı, kadınlara arabuluculuk konusunda beceri kazandırmayı ve çatışmaları çözmek ve barışın kalıcılaşması için çalışan kadınları bir araya getirmeyi amaçlıyor.

MBB, Birleşmiş Milletler’in 1325 sayılı kararıınn uygulanmasını sağlamak için özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan kadınlara katılım çağrısı yapıyor.

Programa başvurmak için son tarih 15 Nisan. Başvuru formunu doldurup [email protected] adresine e-posta ile gönderebilirsiniz. k

Başvuru formunu indirmek için tıklayın.

Daha fazla bilgi için: http://mediatorsbeyondborders.org/

 

Kaynak: bianet.org

Şiir aşığı bir ulus: Macaristan – Tarık Demirkan

 

 

Tarih 11 Nisan 2013, karlı ve soğuk kış günlerinin ardından güneşin artık ihtiyatlı da olsa kendini göstermeye başladığı sıradan bir Nisan sabahı…

Sokağa çıkmak için bindiğim asansörde beni bir sürpriz bekliyor. Asansördeki aynanın yanına özenle iliştirilmiş küçük bir kâğıt görüyorum.

Bir kayıp ilanı, ya da satılık- kiralık ev ilanı sanıyorum önce. Ama dikkatli bakınca, bilgisayar çıktısıyla hazırlanan bu kâğıttaki satırların bir şiir olduğunu fark ediyorum.

Yolculuk üzerine, birinin evini, yuvasını terk etmesi üzerine yazılan bir şiir ve şiirin içinde asansörle yolculuğun anlatıldığı mısralar da var.

Üçüncü kattan indiğimde şiir de bitmiş oluyor. Asansörün aynasında kendimi, mizah yanı da olan şiirin etkisinde, tebessüm ederken yakalıyorum.

“Garip” diye düşünüyorum. Acaba bu şiiri kim neden buraya iliştirdi? Acaba kim, kime ne mesaj vermek istedi?

Köşeden kıvrılıp, evimizin hemen önündeki parka yöneliyorum. Serin, ama tatlı bir rüzgâr esiyor.

Ağaçlar henüz çiçeğe durmasa da, parkın içindeki sarı taşlı kıvrımlı yürüyüş parkurunda ilerlerken taze toprak ve bahar kokusunu hissediyorum.

Sağlı sollu ağaçlar artık doğanın uyandığını haber veriyorlar.

Yaz aylarında kuşların serinlemek için suya indiği havuzlu kavşak noktasına ulaştığımda, renkli kamelyanın hemen yandaki çınar ağacının gövdesine bir raptiyeyle iliştirilmiş bir kâğıda takılıyor gözüm.

Evet, bu da bir şiir. Ve bu kez, inci gibi bir el yazısıyla yazılmış mısralar tanıdık.

Macarların ünlü bir şairinin Endre Ady’nin doğa üzerine yazdığı bir şiir bu.

Şiiri okurken, farkında olmadan yine asansördeki gibi gülümsüyorum. Bir yerlere kimin bıraktığını bilmediğiniz bu mısralar, sizi hazırlıksız yakalayıp tatlı bir sürpriz etkisi yapan hediyeler gibi.

Şiir bayramı kutlamaları

Peki ama neler oluyor? Birden her şey yerli yerine oturuveriyor. Sabah kahvemi içerken, radyoda öylesine duyduğum, ancak üzerinde durmadığım bir haber birden aklıma geliyor. Evet bu kadar sıra dışı olayın arkasında bu var. Bugün Macar Şiiri günü…

Bugün şiir severlerin bayramı. Bugün 11 Nisan, yani büyük Macar şairi Józes Attila’nın doğum günü ve bu nedenle 1964 yılından beri resmen Macar Şiir Günü olarak kutlanan gün.

Ama bayram dediysem, bunu heykellerin önünde resmi kurumlarca çelenklerin konulduğu, zevatın ağır, ama kimsenin dikkat etmediği konuşmalar yaptığı bir resmi bayram olarak algılamayın.

Macar şiir gününde hükümetten cumhurbaşkanına kadar yetkililer de halka mesajlar gönderseler de, işin özünde yazarların, şairlerin, bilumum sanatçıların, sivil kuruluşların ve hatta, bizim asansör şiirini hazırlayıp oraya iliştiren gibi, gönüllü bireylerin hoş, manalı ve bir o kadar içten sevgisi yaşanıyor.

Çocuk yuvalarından tiyatrolara kadar

Ülkenin her şehrinde, her kasabasında, her köyünde birileri, şiir üzerine bir takım etkinlikler düzenliyorlar.

Çocuk yuvalarında çocuklar şiir yazmaya teşvik ediliyor. Tiyatrolarda 11 Nisan’da sanatçılar “aralıksız” şiirler okuyor… Meydanlarda bin kişinin katılımıyla, en kalabalık şiir okuma rekoru kırılmaya çalışılıyor; yüzlerce kişi A4 boyutunda kağıtlara yazdıkları mısraları birbiri ardına kaldırarak işitme engelliler için şiir dinletisi hazırlıyor.

Diğer sanat etkinlikleri ve şiir arasında paralellikler, düzlemsel kesişmeler yaratılmaya çalışılıyor.

Örneğin bir galeri Mart ayında düzenlenen bir resim sergisinde başlattığı, sergilenen resimler üzerine şiir yazma yarışmasının sonucunu bugün açıklıyor.

Yüz binlerce insanın hiç kimse tarafından zorlanmadan, gönüllü olarak böylesine ulusal düzeydeki bir etkinliğe katılabilmesi için herhalde o ulusun şiiri çok sevmesi gerek!

Evet. Macarlar gerçekten şiir aşığı bir halk! Bunun nedeni de kanımca Macar şiirinin ve şairlerinin, halkın çok değer verdiği iki şeyle özdeşleşmesi: Macarcayla ve Özgürlükle!

Hayatta bireyin rehberi

petofi 

Sándor Petőfi

Mesela 1848 Macar Bağımsızlık Savaşı’nın ulusal kahramanı ve özgürlük için savaşırken savaş meydanında toprağa düşmenin özlemini şiirleştiren Sándor Petőfi’nin ünlü “Yüreğimde bir düşünce” şiirinde de olduğu gibi, Macarlar şiiri ulusal duyguların ifadesindeki en iyi yöntem olarak belirliyor, ve bunu ulusal kimliklerinin dile getirilmesinde vazgeçilmez görüyorlar.

Sándor Petőfi – Yüreğimde bir düşünce
Yatakta yastıklar arasında ölmek!

Melun çıyanın dişlediği
Bir çiçek gibi sararıp solmak.
Bomboş terk edilmiş bir odada
Boşuna tükenmek bir mum gibi!
Böyle ölüm verme bana
Böyle ölüm verme tanrım!
Ağaç olayım yıldırımın parçaladığı!
Ya da kasırganın kökünden çıkarıp yıktığı!
Kaya olayım, dehşetli gök gürültüsüyle
Dağdan ovaya bir çığ gibi düşen…

/…./

Aşk, terk edilmişlik, yalnızlık…

Ama Macarlar açısından şiirin cazibesi sadece toplumsal kimlikle değil, bireyin kendisini ifade etmesiyle de yakından ilintili.

Toplumsal sorunların yanı sıra, aşkı, terk edilmişliği, yalnızlığı bireyin çaresizliğini olağanüstü bir çarpıcılıkla ifade eden ve ilk gençliğinde sıkı bir komünist olan Attila József’in şiirlerinin, politik görüşleri ne olursa olsun neredeyse herkes tarafından sevilmesinin gerisinde de bu var.

İşte Macar insanı “Acım Tarifsiz” şiirindeki derin kederi bu nedenle kendi benliğinin en iyi ifadelerinden biri olarak görüyor.

attila 

Attila József

Attila József – Acım tarifsiz

/…/

Son nefesine kadar duyacaksın!
Uzatmadığın elin neye yarar artık
Zalim nazınla bir başına kalacaksın

Çepeçevre kuşatılmışken
hayat pusuya yatmışken
Sığınabileceğim son limanı da yaktın.

Macarlar insanoğlunun hayat denilen meçhul yolculukta en iyi kılavuzunun şairler olduğunu, ve insanın kendini ve duygularını en iyi şiirle ifade edebileceğini biliyor ve bu nedenle de şairlerine ve şiire büyük değer veriyorlar.

 

Tarık demirkan – BBC Türkçe

Şiir çevirileri: Tarık Demirkan

Bakan değil yüz karası

Gün geçmiyorki Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın yeni bir trajikomik söylem veya hareketi gündemin baş köşesine oturmamış olsun. Daha iki gün önce bölgelerinde çimento fabrikası kurulmasını istemeyen doğaseverlerin seslerini bastırmadılar diye Tonyalılara seslenen ve “Artık Tonya ile ilgili önüme gelen hiçbir karara imza atmayacağım, diğer bakanlıklara da imza atmamaları için uyarıda bulunacağım” diyen Çevre ve Şehircilik Bakanı Bayraktar bu sefer de Trakya gezisi sırasında Edirne’de kemoterapi tedavisi için yurtdışından ilaç getirmekte sorun yaşadığını belirten genç bir kadının eline zorla para tutuşturarak “Başka ben ne yapacağım. Onları sen kendin al. Orda epey (para) var, onları cebinden düşürme sakın” diyerek geçiştirmek istedi.

Genç kadının eline para tutuşturduktan sonra yanında bulunan Edirne Valisi ve diğer maiyeti ile Edirne Camii’ne giren Bayraktar’ı cami dışında bekleyen ve üniversite öğrencisi olduğu belirtilen genç kadın polislerin kendisine engel olmaya çalışmasına rağmen çıkışta Bakan Bayraktar’ın önünü keserek kendi eline tutuşturulan ve Bakan Bayraktar’a göre, “Epey bir miktar olan” parayı kendisine geri iade etti.

http://www.youtube.com/watch?v=GVgknDM45-o

Genç kadın parayı iade ederken Erdoğan Bayraktar’a, “Bir şey diyeceğim. Sadece yanlış anlaşıldım. Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınz hayatınızda” dedikten sonra ağlayarak -sözde- bakanın yanından ayrıldı.

Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın genç kadının koluna girerek, “Ya kızım, edeyim ben sana yardım. Ne istiyorsun? Gayen ne?” dedikten sonra Edirne Valisinden yardım istedi. Konuya kel alaka valinin ise ağlayarak uzaklaşan genç kadının arkasından, “Ben anlamadım ki. Nerede oturuyorsun?” şeklindeki ilgisiz sözleri yöneticiler ile halkın arasının ne denli açıldığının bir göstergesi olarak belleklere kazındı.

Yeni İNŞ, Erdoğan Bayraktar mı?

Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin her sözü, her hareketi ile bir efsaneydi. Alevi vatandaşların kapılarına tebeşirle yapılan "sıra sizde" imalı işaretleri yapanların Street Fighter oynayan çocuklar olduğunu tespit ettiklerini bile yumurtlayabilmişti

Bayraktar’ın önce doğasına sahip çıkan Tonya halkı için sarfettiği sözler hemen akabinde de kendisinden bu hükümetin bakanı olarak sağlık konusunda yardım isteyen genç bir kadına karşı takındığı bu tavır hemen akla eski efsanevi! İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’i getirdi.

Söylemleri ve hareketleri ile tüm ülkenin mizah konusu haline gelen Şahin de Bayraktar gibi en olmadık yerde en beklenmedik söylem ve hareketleri ile ülke gündeminin ön sıralarına çıkması ile hafızalarda yer etmişti. Erdoğan Bayraktar’ın bu tavır ve hareketleri yeni İdris Naim Şahin (İNŞ) yoksa Erdoğan Bayraktar mı sorusunun da kulaktan kulağa yayılmasına yol açtı.

(Yeşil Gazete)

 

AKP’li vekilden şok iddia: “Trabzonspor da şike yaptı”

0

Adalet ve Kalkınma Partisi İstanbul Milletvekili Oktay Saral’dan şike iddiası: “Trabzonspor da şike yaptı”

Saral, TDF Trabzon Dernekleri Federasyonu Gençlik Komisyonu’nun ziyareti sırasında gündem yaratacak açıklamalar yaptı.

Trabzon doğumlu olduğunu kaydeden Saral, Çanakkelespor’da Kulüp Başkanlığı yaptığı döneme ilişkin, “Ben kulüp başkanlığı da yaptım. Şike yaptık biz. Şike yapmayan bir tane takım yok. Trabzonspor da bunun içerisinde. hatır şikesi deyin. bilmem ne deyin. herkes yaptı” şeklinde konuştu.

Trabzonlular tarafından kendisine yönelik yapılan eleştiriler hakkında da konuşan Oktay Saral, “Twitter’da selam veriyorum kupayı ne zaman vereceksin diyorlar. Çanakkale ruhuyla ilgili twit atıyorum sen önce kaybettiğin Trabzonspor ruhunu bul diyorlar. Yemediğim küfür kalmadı. Hiçbir makuliyet ölçüsü yok” dedi.

Oktay Saral’ın bu iddiasının ardından Trabzonspor’un kınaması da gecikmedi. Kulüp tarafından yazılı olarak yapılan açıklama şu şekilde:

“Milletvekili Oktay Saral’ın kulübümüzle ilgili kamuoyuna yansıyan açıklamalarını büyük bir üzüntüyle ve esefle öğrenmiş bulunmaktayız.

Trabzonspor Kulübü’nün haklılığı adli makamlarca kabul edilmiş davasına gölge düşürmeye yönelik böylesi söylemler İstanbul Milletvekili olsa da Trabzon kökenli bir siyaset adamına yakışmamaktadır.

Kulübümüz kurulduğu tarihten bu yana Türkiye liglerindeki mücadelesini onuruyla sürdürdüğü gibi, elde ettiği başarıların hiç birinde en küçük şaibeye sebebiyet verecek leke bulunmamaktadır. Gerçekler ortadayken Oktay Saral’ın kendi kulübünde yöneticilik dönemlerinde yaptıklarını Trabzonspor Kulübü’yle özdeşleştirme çabalarının hiç bir inandırıcılığı bulunmamaktadır.

Bu vesileyle kulübümüzün üyesi olan ancak üyelik sorumluluğunu 3 yıldır yerine getirmeyen Oktay Saral’ı söylemleri nedeniyle kınıyor, ifadelerini kamuoyu önünde düzeltmeye ve camiamızdan özür dilemeye davet ediyoruz.”

(Yeşil Gazete)

 

 

 

Beton değil Ağaç, Kışla değil Park – Gizem Hasırcıoğlu

0

Yürümeyi öğrenmeye çalışan bir bebek düşünün, ilk önce “ayağa kalkmak” için verdiği çabayı. Sıralamasını, tam oldu derken düşüşünü, yeniden deneyişini ve nihayet iki ayağı üzerinde durmayı başarabildiğinde suratındaki o ifadeyi. İşte dün Taksim Gezi Parkında toplanan, eğlenen, dans eden, “ayağa kalkmak” için gelen binlerce insan bunu hatırlattı bana, o ifadeyi yerleştirdi yüzüme. Çok değil geçen hafta Emek sineması önünde yaşanılanları düşündüğümüzde eylemin iyimserliği yerine düşüncenin kötümserliğine yenik düşer mi acaba insanlar diye endişelenmiştim, yanılmışım.

İstanbulluların nefes alabildiği nadir yerlerden biri durumundaki Taksim Gezi Parkı yönetenlere göre gelip geçilen, üzerinde zaman geçirilmeyen bir yer. Fotoğraf aksini söylüyor sanki

Dün, yerine kışla yapılmak istenen Gezi Parkı’nda büyük bir kalabalık toplanmıştı. Kelimenin tam anlamıyla genci yaşlısı, ünlüsü ünsüzü ordaydı. Saat 12 de başlayan ve gece 12’ye kadar süren şenlik tadında eylemde saat 6’da başlayan akşam sahnesi ile ortam iyice ısındı.

Akşam sahnesi Taksim Gezi Parkı Derneğinin basın açıklaması ile başladı. Açıklamada “’İçinde yaşayan tüm canlıları hiçe sayarak, yaşam alanlarını yok etme pahasına gerçekleştirilmek istenen projelere, doğal olarak karşı duruyor; meydanımıza, parkımıza, sinemamıza,pastanemize,tarihimize, doğamıza sahip çıkıyoruz. Bu parka, belki de adımını bile atmamış insanların, bu parkın yok edilmesine dair aldıkları kararı da biz reddediyoruz. Parkı korumak için şimdiye kadar 80 bin imza toplanıldı. Kışla’nın yapılması halkın sesini duymamak, hakkını gasp etmek anlamına gelir ” dendi.

http://www.youtube.com/watch?v=NQbbQ3m3dPE&feature=youtu.be&ac

Gün içinde 7000 imza daha toplandığı belirtilirken- bulunduğum saatler içinde telaffuz edilen sayı buydu- “Taksim bizim, Emek bizim, Anadolu bizim” “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganları eksik olmadı.

Dernek “Taksim’in yaşanan değil gelip geçilen bir yerdir” sözüne cevaben Taksim’in nasıl yaşadığını gösterecek bir festival düzenlediklerini belirtti.

Basın açıklamasının ardından sahneye SattasReggaeBand çıktı ve sahne gece boyunca Yasemin Mori, Bulutsuzluk Özlemi, Büyük Ev Ablukada, Yaşar Kurt gibi isimleri misafir etti.

Geçtiğimiz aylarda aralıksız 30 gün Taksim nöbeti tutan dernek üyeleri ve gönüllüleri, nöbetin bundan sonra her Cumartesi günü süreceğini söyleyerek herkesi Taksim için, park için ve kent belleğinde bıraktıkları izlere rağmen yok edilmek istenen daha nicesi için eyleme destek olmaya çağırdı.

 

 

Gizem Hasırcıoğlu

twitter.com/Gizem_H

(Bu)gün Gezi Parkı için şenlik günü

Yerine Topçu Kışlası yapılması planlanan Gezi Parkı’nın korunması için bugün ayağa kalkılıyor. Herkesi parka sahip çıkmaya çağıran Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği’nin organizasyonu kapsamında öğlen 12’den gece 12’ye kadar konserler, performanslar ve etkinlikler düzenlenecek. (Bu)gün Gezi Parkı için şenlik günü.

 

 

Gündüz Sahnesi (12.00 – 18.00)
ENTEGRE Performans Grubu
KOMİK GÜNLER Müzik Topluluğu
SAMBİSTANBUL Perküsyon Grubu
AHMET BEY Müzik grubu
KABİLE Juggling Topluluğu
SAHNE HAL Tiyatrosu
ÇIPLAK AYAKLAR Kumpanyası
CANDAN BAŞ Dans Sanatçısı ÇETE Tiyatro Performans
İLKER KILIÇER Pandomim Sanatçısı

Akşam Sahnesi (18.00 – 24.00)
SATTAS REGGAE BAND – 18.00
KOLEKTİF İSTANBUL – 18.35
TAHRİBAD-I İSYAN – 19.10
BULUTSUZLUK ÖZLEMİ – 19.45
YASEMİN MORİ – 20.20
LUXUS – 20.55 KORHAN FUTACI – 21.30
YAŞAR KURT – 22.05
BÜYÜK EV ABLUKADA – 22.40
YOLDA – 23.15

Yeşil Gazete

Lakers’da Kobe şoku

Los Angeles Lakers, Golden State Warriors karşısında tarihi bir galibiyet alırken, bu galibiyetin faturası ağır oldu.

Los Angeles Lakers, Staples Center’da konuk ettiği Golden State Warriors’u 116-118’lik skor ile geçmeyi başardı. Ancak bu galibiyete gölge düşüren Kobe Bryant’ın sakatlığı oldu.

Karşılaşmanın son çeyreğinde aniden yerde kalan süperstarın aşil tendonunun kopmasından şüphe ediliyor. Karşılaşma boyunca çeşitli sakatlıklar yaşayan Kobe’nin aşil tendonundaki sakatlığın ciddi olması durumunda sezonu kapatabileceği ve hatta parkelerden 1 yıl uzak kalabileceği konuşuluyor. Tecrübeli yıldız Bryant’ın sakatlığı, çekilecek MR’ın ardından netlik kazanacak.

Kobe Bryant sezonun en zorlu karşılaşmalarından biri olarak gösterilen bu mücadelede 34 sayı kaydedip galibiyette büyük rol oynarken, Stephen Curry’nin 47 sayılık performansı Golden State’e yetmedi.

(Sporx)