Piyanist ve besteci Fazıl Say, “Dini değerleri aşağılama” suçlamasıyla yargılandığı davada 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hükmün açıklanması geri bırakıldı.
Say mahkeme kararı ile ilgili “Mahkeme sonucu çıkan karar için yurdum adına çok üzgünüm. İfade özgürlüğü açısından hayal kırıklığına uğradım. Hiçbir suçum olmamasına rağmen ceza almış bulunmam şahsımdan çok Türkiye’deki ifade ve inanç özgürlüğü adına kayfı vericidir” şeklinde konuştu.
Fazıl Say, Ömer Hayyam’a ait olduğunu söylediği bazı dizeleri Twitter’da paylaşmış ve 3 kişi şikayetçi olmuştu.
Say, daha önce mahkemede yaptığı yazılı savunmasında Twitter’da yazdıkları hakkında kendisine yöneltilen hiçbir suçlamayı kabul etmediğini aktarmıştı.
“Twitter’de yazmış olduğum hiçbir yazı, kullandığım hiçbir ifadede hakaret, aşağılama amacım yoktur” diyen Say, aksine, yazılarının iyice incelenmesi durumunda, dini değerleri istismar eden ile dini değerlerden rant sağlamaya çalışan kişilerden rahatsızlık duyduğunu ifade ettiğini açıklamıştı.
Say, sayfadaki yazılara kendi iradesi dışında hiç kastetmediği anlamların yüklendiğini savunarak, ”Kullandığım ifadeler çarpıtılmıştır. Bu çarpıtma, benim iradem dışında, şahsım hedef gösterilerek meydana getirilmiştir. Bu durumdan sorumlu tutulmam mümkün değildir” ifadesini kullanmıştı.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Akbank sponsorluğunda düzenlenen 32. İstanbul Film Festivali’nin ödülleri, 14 Nisan Pazar gecesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilen Kapanış Galası ve Ödül Töreni’nde sahiplerini buldu.
Tayfun Pirselimoğlu’nun jüri başkanlığını üstlendiği Altın Lale Ulusal Yarışma’da En İyi Film dalında Altın Lale Ödülü’ne, Onur Ünlü’nün yönettiği “Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmi layık görüldü. Filmin yapımcıları Onur Ünlü ve Funda Alp’e ödülü, Jüri Başkanı Tayfun Pirselimoğlu sundu.
Başkanlığını Peter Weir’in üstlendiği ve Şakir Eczacıbaşı anısına verilen Uluslararası Yarışma Altın Lale Ödülü’ne bu yıl, Lenny Abrahamson’un yönettiği “What Richard Did” (Ne yaptın Richard?” layık görüldü. Altın Lale Uluslararası Yarışma’da ise Jüri Özel Ödülü, Bruno Dumont’un yönettiği “Camille Claudel 1915” adlı filme gitti.
En İyi Yönetmen dalında Altın Lale, Hayatboyu filminin yönetmeni Aslı Özge’ye verildi.
Onat Kutlar anısına verilmeye başlanan Jüri Özel Ödülü’ne Derviş Zaim’in yönettiği “Devir” adlı film layık görüldü.
Altın Lale’ye diğer kategorilerde layık görülenler ise şu şekilde:
En İyi Kadın Oyuncu – Sema Poyraz / “Özür Dilerim”
En İyi Erkek Oyuncu – Ercan Kesal / “Yozgat Blues”
En İyi Senaryo – Onur Ünlü / “Sen Aydınlatırsın Geceyi”
En İyi Görüntü Yönetmeni – Emre Erkmen / “Hayat Boyu”
En İyi Özgün Müzik – Murat Başaran / “Soğuk”
En İyi Kurgu – Emre Boyraz – “Sen Aydınlatırsın Geceyi”
Seyfi Teoman En İyi İlk Film – Deniz Akçay Katıksız / “Köksüz”
Sinemada İnsan Hakları Juri Özel Ödülü – Anca Damian / “The Path to Beyond / Crulic” (Öteki Tarafa Yolculuk)
Sinemada İnsan Hakları FACE ödülü – Atiq Rahimi / “Synque Sabour” (Sabır Taşı)
Sinemada İnsan Hakları Mansiyon – Danis Tanovic / “Epizoda u Zivotu Beraca Zeljeza” (Bir Hurdacının Hayatı) ve Muel O / “Jıseul”
Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) Ulusal Yarışma – Onur Ünlü / “Sen Aydınlatırsın Geceyi”
Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) Uluslararası Yarışma – Bruno Dumont / “Camille Claudel”
Radikal Gazetesi Halk Ödülü Ulusal Yarışma – Deniz Akçay Katıksız / “Köksüz”
Radikal Gazetesi Halk Ödülü Uluslararası Yarışma – Eva Neymann / “Dom S Bashankoy” (Kuleli Ev)
Cineuropa.org Ödülü – Ziad Doueiri / “The Attack” (Saldırı)
The Guardian’da John Vidal tarafından yayımlanan derlemeyi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Hakan Gözlüklü ve Sinan Güven’in çevirisiyle sunuyoruz.
***;
Margaret Thatcher, 1980’lerin sonunda iklim değişikliğini (o zamanlar küresel ısınma deniyordu) , asit yağmurlarını ve kirliliği İngiltere’nin o yıllarda New York’taki Birleşmiş Milletler elçisi Sir Crispin Tickell’in danışmanlığında gündeme getirmesi ve yaptığı çevre konulu etkili konuşmalarla hatırlanacak.
Bu konuşmalardan ilki 27 Eylül 1988 yılında Kraliyet Cemiyeti karşısında yaptığı ve İngiltere’de çevre tartışmalarını başlatan, ayrıca Yeryüzü Dostları ve Greenpeace gibi kuruluşlara ilgiyi arttıran konuşmaydı. Kullandığı ekolojik ve bilimsel argümanlar yeni değildi, ama etkisi büyük oldu:
“Nesillerdir insanlığın dünya üzerinde yaptıklarının doğanın dengesini ve atmosferi değiştirmeyeceğini düşündük, ama yaptıklarımızın sonucunda nüfus, tarımsal ve fosil yakıt kullanımındaki anormol değişikliklerle istemeden de olsa gezegenin kendisi ile büyük bir deney baslatmış olabiliriz.”
Thatcher ikinci konuşmasını Kasım 1989’da uluslarası topluma hitaben Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptı. Thatcher çevrenin globalleşen dünyadaki politik öneminin bilincindeydi ve uluslararasi yasalar icin direten baslica liderdi. Açıklamanın zamanlaması İngiltere gündemi için de önemliydi, çünkü Yeşiller daha birkaç ay önce %15 oy alarak ciddi bir tehlike olmuşlardı.
“Su anda dünyada yaptığımız … yeryüzünün yeni tecrübesi. Gezegenimize zararlı ve tehlikeli yollarla hasar veren insanlık ve onun eylemleri. Bu eylemlerin gelecekteki sonuçları şimdiye kadar karşılaştıklarımızdan daha radikal ve geniş alanlara yayılmış olacak.
Etrafımızdaki denizleri değiştirmek, üzerimizdeki atmosferi değiştirmek dünyanın iklimini değiştirecektir ki bu da alışık bir şekilde sürdürdüğümüz yaşamımızı değiştirecektir.”
“Tüm dünyanin karşılaştığıçevre sorununayine tüm dünyanın karşılık vermesi gerekiyor. Her ülke bundan etkilenecek, ve hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. Endüstriyelleşmiş ülkeler endüstrileşmesini tamamlamamışülkelere daha çok katkıda bulunmak zorundadırlar.”
Ama Thatcher’in çevre sorunlarına karşı coşkusu fazla sürmedi. Hadley İklim Tahmini ve Araştırmaları Merkezi’nin 1990 yılında açılışını yapmasına rağmen Rio Yeryüzü Zirvesi’ne katılmadı; orman, iklim ve diğer anlaşmaları imzalamak kendisinden sonra göreve gelecek olan John Major’a kaldı. Emeklilik yıllarında da 2002 yılında çıkan ve Al Gore’u “en aptalca” tahminler yapmakla itham ettiği hatıratına kadar da çevre ile ilgili bir şey söylemedi.
1990’larda Yeryüzü Dostları kuruluşunun başkanı olan Jonathan Porritt, ‘çevre’ tartışmasında onun önemli etkisini hatırlatıyor:
‘Geride kalan 60 yılda iklimle ilgili meseleleri ülkenin gündemine getirmek için herkesten daha çok iş yapan Thatcher’dı. 1987-1988’de ozon tabakası, asit yağmuru ve iklim değişikliği hakkında konuşmaya başladığında, bu konuların ‘ağaç-kucaklayan gariplerin’ işi olduğunu söyleyenler, ‘Ohh, bunu söyleyen Bayan Thatcher, ciddi bir şey olmalı.’ diye düşünmeye başladılar. Thatcher, geniş kesimlere ulaştırmakla yeşil fikirlerin önem kazanmasında büyük rol oynadı.’
Margaret Thatcher'ın portresini boyayan bir sanatçı. Thatcher'ın 11 yıllık iktidarı (1979-1990) derin ulusal ve küresel çevre değişimlerine denk düşüyor.Fotoğraf:Luke Macgregor/REUTERS
Fakat çevresel mirası emekliliğinden çok sonra da devam etti. Hükümetlerinin desteklediği serbest pazar ekonomisi İngiltere’nin yeşil yüzünü önemli ölçüde değiştirdi. Tartışmalı özelleştirme dizisi ile bakanları kent dışı alış-veriş yatırımlarını onaylayarak kentlerin kontrolsüz büyümesini teşvik ettiler, otobüs hizmetlerini özelleştirdiler veya kurallarıyla oynadılar, raylı taşıma yerine milyarlarca paundu araba yollarına harcadılar, su ve atık işlerini uluslararası şirketlere devrettiler. Thatcher sadece demiryollarını özelleştirmekten kaçındı, bunun ‘özelleştirilemeyecek’ olduğunu söyleyerek.
En büyük tepkiyi su ve kanalizasyon sistemininin 1987’de özelleştirmesinde aldı. O zamana kadar su en temel insan haklarından kabul ediliyordu, kimse ona tek başına sahip olamazdı ve mümkün olan en az para ile kamu tarafından yönetilmeliydi.Fakat 10 yeni su şirketi oluşturuldu ve bu şirketler borçları da silinerek büyük indirimlerle ve ‘yeşil’ çeyizleriyle satıldılar.Daily Mail bile bunun bedava olduğu yakınmasında bulundu. Tahmin edildiği gibi ilk 4 yıl içinde suyun fiyatı %50 arttı ve birçok şirket kirliliğe sebep olmaktan dolayı ağır cezalar aldılar. Günümüze kadar İngiltere suyunu özelleştiren tek büyük ülke.
Thatcher’ın gelişmekte olan üçüncü dünya ülkeleri ve doğal çevreye olan etkisi çok daha derindi. Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte İngiltere, 1980’lerde Dünya Bankası-IMF-Dünya Ticaret Örgütü’nün 100’den fazla borçlu ülkeye endüstrileri üzerindeki devlet kontrollerini kaldırmaları, piyasalarını dışarıya açmaları, devletin sahip olduğu sanayi işletmelerini özelleştirmeleri ve hükümetlerin sağlık,eğitim ve su gibi temel hizmetleri sağlamalarını engellemek konusunda baskı yapmalarına izin verdi. Şimdi açıkça güvenilmez olan bu ‘yapısal ayarlama’ programları uluslararası madencilik, tarım ve orman ürünleri şirketlerinin gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarını büyük ölçekte sömürmesine sebep olmakla beraber, bu ülke piyasalarında pirinç gibi temel gıda maddelerinin fiyatlarını kırarak yerel piyasaları zayıflatıyor ve beslenme alışkanlıklarını da değiştiriyor.
Eleştirmenler sonucun gecekondu bölgelerinin genişlemesi, yoksulluğun artması ve çevre sorunlarının büyük oranda ağırlaşması olduğunu söylüyorlar.
Thatcher’ın 11 yıllık iktidarı (1979-1990) derin ulusal ve küresel çevre değişimlerine denk düşüyor. Bu zaman aralığında insan nüfusu 800 milyon artarken, dünya 150 milyon hektar birinci derece ormanlık alanı kaybetti, gecekondu bölgeleri genişledi ve yoksulluk dramatik bir şekilde arttı. Verilen bu zararda İngiltere’nin ve diğerlerinin dayattığı siyasal ve finansal sistemler tek başlarına sorumlu tutulamasalar da, tarih yaşananların onun döneminde gerçekleştiğini ve onun ve bakanlarının oynadıkları rolü yazacaktır.
Yeşil Gazete için çeviren: Hakan Gözlüklü ve Sinan Güven
Avrupa Bilardo Şampiyonası’nda, Ömer Karakurt altın madalyanın sahibi oldu.
Avrupa Bilardo Şampiyonası’nda Ömer Karakurt, finalde İspanyol rakibi Zapata’yı yenerek altın madalyaya ulaştı.
Almanya’nın Brandenburg kentinde süren şampiyonada Karakurt, altın madalyaya ulaşırken kadınlarda ise Gülşen Değener rakibine yenilerek, Avrupa Şampiyonası’nda bronz madalyada kaldı.
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Türkiye Temsilcisi Carol Batchelor, Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin sayısının 2013 sonunda 1 milyona ulaşma ihtimalinin bulunduğunu belirterek, uluslararası toplumun, Türkiye ve diğer komşu ülkelerde yaşanması muhtemel bu artışa karşı hazırlıklı olmadığını söyledi.
UNHCR Türkiye Temsilcisi Carol Batchelor
UNHCR’nin daha önce komşu ülkelerdeki Suriyelilerin sayısının Haziran 2013’te 1,1 milyona yükseleceğine dair tahminde bulunduğunun hatırlatılması üzerine Batchelor, “Ne yazık ki haziran için öngörülen rakamlar aşıldı. Şu anda, yalnızca komşu ülkelerde bilgimiz dahilinde 1 milyondan fazla Suriyeli var” dedi.
UNHCR’nin, bu doğrultuda Suriye’ye yönelik Bölgesel Müdahale Planı’nı revize ettiğini vurgulayan Batchelor, beşinci planın 27 Mayıs’ta açıklanacağını, sayılara ilişkin tahminlerin yükseltileceğini bildirdi.
Türkiye’de misafir edilen Suriyelilerin sayısına ilişkin tahminleri de paylaşan Batchelor, şöyle konuştu:
“Yetkili makamlarla görüşmelerimizde, Türkiye için öngörülen sayının yıl sonunda 1 milyona ulaşabileceği ihtimalini ele alıyoruz. Şu anda Lübnan’da 1 milyona ulaşıldığını duyduk. Bunlar, çok yüksek sayılar.”
Google, yeni bir elektronik vasiyet uygulaması hazırladı. Google, kullanıcılarının öldükten sonra hesaplarına ve bu türden verilerine ne yapılmasını istediklerine karar vermelerini sağlayacak bir uygulama başlatacağını açıkladı.
Bir tür elektronik vasiyet sayılabilecek bu sistemde kullanıcılar verileri tamamen sildirme seçeneğine sahip olacak. Uygulama sayesinde ‘dijital miras’ da bırakılabileceği söyleniyor.
Google’ın bu hizmeti, elektronik posta, online video platformu Youtube, fotoğraf programı Picasa, sosyal ağ Google+ ile online veri depolama sistemi Drive kullanıcılarını kapsıyor.
Elektronik vasiyette kullanıcılar, örneğin hesapları belirli bir süre kullanılmadığı takdirde, bilgilerin otomatik olarak silinmesini isteyebiliyor. Burada kullanıcıya 3 ve 6 ay ile bir yıllık seçenekler sunuluyor. Diğer bir seçenekte ise kullanıcının belirleyeceği bir kişiye, bilgileri düzenleme yetkisi verilebiliyor. Kişisel hesapların yanlışlıkla silinmesini engellemek için de, kullanıcıya telefon mesajı ile durumun bildirilmesi öngörülüyor.
Digital Ortamda Ölüm Sonrası için farklı uygulamalar mevcut
İnternet ortamındaki kişisel bilgi ve hesapların, öldükten sonra ne olacağına ilişkin farklı uygulamalar mevcut. Amerika Birleşik Devletleri’nde durum hukukî açıdan belirsizliğini koruyor. 2005 yılında Irak’ta bir askerin ölümünün ardından, elektronik posta hizmeti veren Yahoo, askerin ailesine gereken şifreleri vermemiş ve buna “özel bilgilerin” saklı tutulmasını gerekçe göstermişti.
Almanya’da ise bir kişinin ölümünün ardından, internet ortamındaki belge, fotoğraf ve hesaplar, kişinin mirasçılarına kalmış sayılıyor. Bu durumda, söz konusu mirasçı uygulamayı sunan şirketten yeni bir şifre talep edebiliyor.
Şirketlerin uygulamaları da farklılık gösteriyor. Yahoo Almanya, kullanım şartlarında, ölüm halinde hesapların silineceğini hatırlatıyor. Facebook ise ölüm halinde hizmete girecek bir uygulama ile ölen kişinin hesabına mesaj yazılmasına olanak sağlıyor. Twitter ise ölen kişinin yakınlarına, söz konusu kişinin bütün arşivini açıyor.
Venezuela’nın yeni devlet başkanı Chavez’in halefi olarak belirlediği Nicolás Maduro oldu. Eski bir otobüs şoförü olan Maduro, ilk açıklamasında sükunet çağrısı yaptı.
Venezuela devlet başkanlığı için Chavez’in halefi olarak belirlediği Nicolás Maduro ile muhalefetin adayı Henrique Capriles yarıştı.
19 milyon seçmenin katıldığı seçim sonunda yüzde 51 oy alan Maduro zafere ulaştı. Rakibi Henrique Capriles yüzde 49’da kaldı. Capriles, oylar yeniden sayılmadıkça seçim sonuçlarını kabul etmeyeceğini açıkladı.
İlk açıklamasında sükunet çağrısında bulunan Maduro ise, “Biz şiddet değil, barış istiyoruz” dedi.
Eski bir otobüs şoförü olan Maduro, Chavez’in vefatı sonrası devlet başkanlığına vekalet ediyordu.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Antep İl Örgütü, il binasında “Neden ekoloji siyaseti?” konulu panel düzenledi. Panele Eğitim Sen, Yeni Özgür Düşünce Derneği, İHD, Sosyalist Yeniden Kuruluş Derneği temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda kişi katıldı.
Panelde konuşan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi PM üyesi Ümit Şahin, politik ekolojinin doğada bulunan tüm hiyerarşik yapıyı kaldırmayı amaçladığını belirterek, politik ekolojide insanın doğaya egemen olma anlayışını değil, doğanın bir parçası olarak görüldüğünü kaydetti.
Bilimsel verilere göre dünyada ekolojik bir krizin yaşandığına dikkat çeken Şahin, önlem alınmaması halinde durumların daha da kötüye evrileceğini vurguladı. İnsanlığın doğaya verdiği zararı kendisine verdiğini aktaran Şahin, “Çünkü biz doğanın birer parçasıyız. Doğanın kanunlarına meydan okunmamalı. Ona her zararlı bir müdahaleden sonra hiç beklenmedik bir anda sonuçları ile karşılaşırız. Küresel ekolojik krizi tetikleyen önemli durumları şunlarıdır: İklim değişikliği, ozon tabakasının delinmesi, asit yağmurları, biyolojik çeşitliliğin yok edilmesi ve ormansızlaşmadır” dedi.
Altıncı biyolojik yok edilişin sebebi İnsan
Tarihte bugüne kadar beş kez biyolojik çeşitliliğin yok olduğunu belirten Şahin, altıncı biyolojik yok edilişin hızla yaşandığını söyledi. Daha önceki yok edilişlerin doğanın kendi tahribatı olduğunu aktaran Şahin, altıncısının insanlar tarafından yapıldığını belirterek, “İklim değişikliği sonucu bilimsel verilere göre 2015-2020 yılları arasında kuzey kutbunda bulunan buzullar eriyerek, açık deniz haline gelecektir. Yine aynı nedenden dolayı Rusya’da 2011 yılı içerisinde kuraklıktan 600 orman yangını çıktı. Bunların hepsi ekolojik krizin belirtileridir. İnsalık olarak yapmamız gereken bunun daha fazla ilerlemeden önlem almamızdır” diye konuştu.
32. İstanbul Film Festivali kapanış töreni sırasında sahneye çıkan Cem Yılmaz, Seyfi Teoman En İyi İlk Film ödüllerini vermek üzere sahnede bulunduğu sırada her zamanki esprili tavrı ile Emek Sineması’na da değinerek, “Benim sinema yaparken çok fazla emek harcamadığımı düşünenler var. Doğru. Çünkü Emek, harcanmaz” dedi.
Bu sözleri üzerine salonda bir alkış kopmasına da yol açan Yılmaz, sözlerini sürdürerek, “Size son bir sürprizim daha var. Emek Sinemasını satın aldım. Keşke bu şekilde olabilse. Tam alacakken uyardılar beni halbuki Emek zaten bizimmiş” şeklinde konuştu.
http://www.youtube.com/watch?v=JXkWe4kwpCA
Yılmaz’ın bu sözleri üzerine kapanış töreni boyunca sloganları ile Emek Sineması’na sahip çıkan tören katılımcıları, “Emek Yerinde Güzel” pankartlarını kaldırarak, “Emek bizim, İstanbul bizim” sloganını attılar.
32. İstanbul Film Festivali itibarı ile her sene verilmeye başlanan ve geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz yönetmen Seyfi Teoman’a ithaf edilen Seyfi Teoman En İyi İlk Film ödülünü ise yönetmen Emin Alper ile Cem Yılmaz’ın elinden alan “Köksüz” filminin yönetmeni Deniz Akçay Katıksız oldu.
Sahneye çıkan Hülya Koçyiğit ve Nejat İşler, Emek Sineması ile ilgili konuştular
32. İstanbul Film Festivali’nin açılışına da Emek Sineması protestosu damga vurdu. Gecenin sunuculuğunu üstlenen Ceyda Düvenci ve Mert Fırat festivalin kapanış törenini açtıktan hemen sonra sahneye Emek Sineması için konuşmak üzere sinema sanatçıları Hülya Koçyiğit ile Nejat İşler’i davet ettiler.
Ceyda Düvenci, Koçyiğit ile İşler’i sahneye davet ederken 7 Nisan Pazar günü gerçekleşen Emek Protestosu sırasında yaşanan polis şiddetine de atıfta bulundu. 7 Nisan’da gerçekleşen eyleme dünyaca ünlü yönetmenlerin ve dünyanın pek çok ülkesinden sinema yazarı, sinema oyuncusu, sinemaseverin katıldığını belirten Düvenci’nin bu sözleri üzerine salonda bulunan konuklar ellerindeki, “Emek Yerinde Güzel” pankartlarını kaldırarak, “Emek Bizim, istanbul Bizim” sloganlarını atmaya başladılar.
Kapanış töreni açılışındaki eylem ve söylemlerin tamamını buradan izleyebilirsiniz.
“Emek sineması bizim” diyen Koçyiğit’ten sonra söz alan Nejat İşler ise kağıda yazıp daha önce hazırladığı metni okudu.
Fabrika işçisi babasının çocukluğunda her haftasonu kendisini Emek Sineması’na götürdüğünü belirten İşler. Sinemanın kapısındaki görevlinin kendisini karşıladığını. Sinema bileti aldıktan sonra İnci Pastanesinde profiterol yediklerini ardından filmi izlemek üzere Emek Sinemasına girdiklerini aktardı. “Son kale Emek kaldı. Şimdi o da gidiyor” diyerek sözlerine devam eden İşler, “Emek bizim, istanbul bizim” şeklinde sözlerini noktaladı.
Kapanış töreni salonu dolduranların “Bu daha başlangıç. Mücadeleye devam” sloganları ile devam etti.