Ana Sayfa Blog Sayfa 4279

Beyoğlu Belediye Başkanı Gezi Parkı eylemcilerine çağrı yaptı

Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan, bu gece yarısı Twitter hesabından Gezi Parkı direnişçilerine barikatları birlikte kaldırma çağrısı yaptı.

“Eyleminiz, müdahale yöntem ve şiddetinden dolayı, başka gençlerimizin de katılımıyla yeni bir boyut kazandı” diyen Demircan “Yaşam kanallarını tıkayan barikatları kaldıralım. Dilerseniz birlikte kaldıralım. İnsanlarımızı, esnafımızı, misafirlerimizi rahatlatalım” dedi.

Demircan’ın mesajı şöyle:

“Beyoğluna kendini ifade etmek için gelen arkadaşım, ağaç ve çevre hassasiyetinizi kutluyorum. İlgili herkes verdiğiniz mesajı aldı. Eyleminiz, müdahale yöntem ve şiddetinden dolayı, başka gençlerimizin de katılımıyla yeni bir boyut kazandı. Eylemin ilk günlerindeki tatsız olaylar başka tatsız olaylara neden oldu. Tahriklerin de etkisiyle, olumsuzluklar boy gösterdi. Tahrip edilmiş otobüsler, yakılmış araçlar, etraftan toplanan atıklarla yollara kurulan barikatlar. Herkesten ORANTILI EMPATİ bekliyorum. 250 bin insanın yaşadığı, 1 milyondan fazla günlük insan sirkülasyonu olan Beyoğlu’nun yaşam kanallarını tıkayan barikatları kaldıralım. Dilerseniz birlikte kaldıralım. İnsanlarımızı, esnafımızı, misafirlerimizi rahatlatalım. Çevreye duyarlı sizlere ve bir tahammül şehri olan Beyoğlu’na yakışan budur. Orantılı Empati. Hep birlikte. Bir an önce başlayalım.”

(Yeşil Gazete)

 

Twitter, Türkiye basının utangaç ve teslim olmuş halini gösteriyor

Slate.fr ‘de Ariane Bonzon imzasıyla yayımlanan haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Ferda Ertürk‘ün çevirisiyle sunuyoruz.

***

Fransız-Türk ilişkileri üzerine çalışan, Strazburg ve İstanbul’da öğretim üyeliği yapan tarihçi ve siyaset bilimci Samim Akgönül Türk medyası ve diğer ülkelerin medyalarının eylemlere yeterince yer vermemesini kınıyor.

Gösteri ve ayaklanmaların ilk günleri boyunca çoğu ana akım Türk medya organı olaylara yer vermek konusunda çekingen davrandı.

Türk medyası son günlerde özellikle İstanbul’da gerçekleşen gösteriler ve şiddet karşısında ürkek ve itaatkâr tavrı yüzünden sosyal medyada oldukça fazla eleştiri topluyor. Bu durumun nedenleri yapısal ve konjonktürel. Yapısal sebeplere bakılacak olursa, yazılı basın ve televizyon kanalları tamamıyla büyük holdinglerin elinde. Basın organlarının kontrolü işlerin genel gidişatı haline gelmiş durumda. Bundan dolayı büyük çoğunluk, uzun zamandan beri iktidara ayak uydurmuş durumda. Konjonktürel olarak bakacak olursak, AKP’nin Türkiye üzerindeki gücünü kesinleştirdiği 2007’den beri, çeşitli baskıcı yöntemlerle (el koyma ve yeniden satımlar, aşırı düzeyde vergiler, sindirme politikaları, patronlara baskı vb.) basın organları köşeye sıkıştırılmış durumda.

Milliyet gazetesinden çıkarılan Hasan Cemal; işinden kovulan, askıya alınan ve sesi kısılmaya çalışılan onlarca gazetecinin son örneği. Kısaca patronlar, editörler, yazı işleri müdürleri, muhabirler, herkes korku içinde.

Bu gazetecileri Twitter’dan takip edince oldukça ilginç bir durumla karşılaşılıyor. Sosyal medyada oldukça aktif ve demokratlar. Ancak bunların hiçbiri ya da çok azı yayınlanabiliyor, basılabiliyor. Sosyal medyanın zayıflığı, doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırmanın güç olmasından geliyor. Son günlerde bunun birçok örneği ile karşılaştık. Bu da demek oluyor ki gazetecilere ihtiyacımız var…sadece Twitter üzerinden değil, gazetelerde de.

Ankara, 1 Haziran - Foto: Ümit Bektaş/Reuters

 

Türkiye’de temsilcileri olan medya kuruluşlarını saymazsak, Fransız medyası da olaylara pek yer vermiyor.

Fransa’daki medya kuruluşlarının da olaylar karşısındaki tutumu ilginç. Her ne kadar Fransa’da gündem pek meşgul olmasa (hava durumu, eşcinsel evlilik) da France 24 dışındaki kanallar, -en azından Türkiye’nin yakın tarihinde- eşine rastlanmamış bu olaylar karşısında sessiz kaldılar. Nedeni nedir bilinmez, Taksim, Tahrir kadar göz önünde tutulmadı. Bunun Türkiye’ye mahsus bir sebebi olmalı. Fransız medyası için Türkiye her zaman anlaması güç bir ülke oldu. Türkiye ne bir Arap ülkesi, ne Avrupalı ne de Ortadoğulu… Bu durumda “Türk Baharı”nı nasıl konumlandırmalı sorusu akılları karıştırdı. Alışılanın aksine ayaklanan Kürtler değil; gençler, liberaller, çelişkili olsa da aşırı sağ ve aşırı sol…

Kimin kimi ne amaçla protesto ettiğini anlamak gerçekten de zor.

İslami kesimi her yerde görmek çok mümkün. Ya da (birbirinden nefret eden) değişik sol fraksiyonları, üniversitelere başörtüsü ile girilmesi için mücadele veren ateistleri görmek de. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi gibi Kürtlerle Troçkistlerin birlik olduğu, LGBT bireyler ile ekolojistlerin Alevilerin hakları için bir araya geldiği oluşumlara da rastlamak mümkün. Bunları anlamak mümkün değil gibi gözüküyor. Durum böyle olunca en iyisi İslamcılar ve laiklerden bahsetmek. Çünkü böylesi kolayımıza geliyor.

Fransız kanallarını kimlerin izlediğini ve izleyenlerin de gördüklerinden neler çıkardığını bilemiyorum. Fransız basını, Fransa gibi, 10 yıla yakın bir süredir, dünyayı din üzerinden, dar bir bakış açısıyla ve sığ bir entelektüellikle okuyor. Fransız kanalları için İstanbul önemsiz. Alman kanalları için durum böyle değil. Ancak beni asıl etkileyen batılı medyanın tutumu değil. Batının televizyon kanalları ve lokal kanallarla(Örneğin CNN International olaylara gereken önemi gösterirken, CNN Türk tamamıyla kayıtsız kaldı.) diğer yandan Ortadoğu medyasının tutumu arasındaki fark: El- Cezire ve El Arabiya gibileri son derece aktifti.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Ferda Ertürk

Yazının özgünü (fransızca) için tıklayın.

(Slate.fr, Yeşil Gazete)


Bir nükleer santral daha tarih

Erdoğan Hükümeti Türkiye’de nükleer sevdası peşinden koşarken, ABD’nin Kaliforniya eyaletinde bulunan San Onofre nükleer santralinin bir daha çalıştırılmamak üzere devre dışına alındığı açıklandı. Geçtiğimiz bahar yaşanan bir sızıntı sonrası devre dışına alınan santraldeki tamir çabaları güvenilir netice vermedi.2009-2011 yılları arasındaki restorasyon çabalarında bu santralin türbin ve borularının tamiri için 600 milyon doların üzerinda para sarf edilmişti.

Kapatılan San Onofre Santrali 1983 ve 1984'te devreye alınan reaktörler içeriyordu

Kapatma kararına kadar, çalışır durumda 2 reaktörü olan santral 1.4 milyon eve elektrik sağladığını açıklıyordu. Reaktör 2, 1983, reaktör 3, 1984 yılında devreye girmişti ve 30 seneyi dolduramadan sızıntılar, mütemadi sarsıntılar, büyük problemler yaaşayıp kapatıldılar.
Yerel halkın santrale hiç bir şekilde güveni yok,ve gçtiğimiz sene büyük protestolar yaşanmıştı.
Bu santralin kapanmasıyla ABD’de çalışır durumdaki reaktör sayısı 100’e indi. ABD’de yüksek mahkeme kararları, şu anda yeni her hangi bir santralin devreye alınmasından önce atıklar meselesine bir çözüm geliştirilmesine hükmediyor.

(AP, Yeşil Gazete)

Taksim Dayanışmasının Talepleri ve Ötesi – Ali K. Saysel

0

Son on gündür yakın tarihimizin en büyük halk hereketini ve ilk yaygın sivil itaatsizlik eylemini yaşıyoruz. Yaşanan hareketlenmenin kitlesel boyutu ve barındırdığı çeşitlilik, muhalif siyasal yapıların ve öznelerin ufkununun çok ötesine taştı. 28 Mayıs günü bir avuç insan tarafından başlatılan Gezi Parkı direnişi ülke çapında, milyonları etkileyen yaygın bir politik uyanışa yol açtı.

Sosyal medyanın aktif ve yaratıcı kullanımı, taraftar grupları ve üniversite öğrencilerinin sokakta polis kuvvetine karşı gösterdikleri direnç, dış dünyayla hızlı yazı, görsel ve video paylaşımıyla kurulan ilişkiler, sokak grafitilerinde yanyana duran farklı muhalif diller, en önemlisi Gezi Parkı işgalini merkez alan kültür-sanat-siyaset denemeleri, tanık olduğumuz hareketin ayırd edici özellikleri. Olup biteni bu yönüyle, dumura uğramış toplumsal zekanın uyanışı veya bir toplumun çocukluktan ergenliğe geçişi şeklinde de yorumlayabiliriz. Ve bunun yanında tabii, bildik polis şiddeti, bugün itibariyle kesinleşmiş bulunan iki can kaybı, yüzü ağır bin kadar yaralı.

Medyanın ilk günlerde sıkı bir monoblok halinde görmeyi reddettiği direniş, Pazartesi gününden itibaren yerini, hükümet ve bazı medya kuruluşları tarafından içerilme çabasına bıraktı. Bugün itibariyle anaakım medyanın Gezi hareketine yaklaşımını iki blokta toplayabiliriz: Birinci blokta başbakana doğrudan bağlı olmayan fakat çeşitli ihaleler ve yaptırımlarla esir alınan, eski adlandırmayla “kartel medyası” yer alıyor. (Benim son günlerde dikkat verdiklerim CNNTürk ve NTV). Bu grup son günlerde Gezi parkı işgaline dönük sempatik yaklaşımlarıyla öne çıkmaya başladı ve hareketin kültürel özelliklerini ve kültürel taleplerini ön plana çıkartıyor. Bu yayın kuruluşlarının temel vurgu noktası, hareketin kendiliğindenliği, yaşam tarzları konusundaki hassasiyeti, özgürlükçü ve darbelere karşı oluşu vb. ciddi gerçeklik payı içeren doğrular. İkinci blok ise başbakanın tetikçisi pozisyonundaki medya ulemasından kurulu. (Benim son günlerde dikkat ettiklerim Kanal 24, ATV, Sabah ve Star gazeteleri). Bu grup, olup bitenleri büyük ölçüde darbe öncesi bir kitle mobilizasyonu olarak aktarma çabasında. Bu anlayışa göre zaten sokakta hak aramak gibi bir siyasi yöntem olamayacağına göre, uslu uslu oy kullanmak dışında atılacak her türlü politik adım seçilmiş iktidara karşı bir darbe girişimine işaret etmektedir.

Birinci grup hareketin kültürel taleplerini ve özgürlükçü kimliğini ön plana çıkarıyor (ki bu Bilgi üniversitesi tarafından yapılan bir kamuoyu araştırmasıyla da ciddi ölçüde doğrulandı). Buna göre hükümet Taksim gezi parkının korunacağına dair söz verir, polis şiddetinin bazı sorumlularını cezalandırır, insanların özel yaşamına değen toplum mühendisliğinden vazgeçeceği sinyallerini verirse işler tatlıya bağlanabilir. Erdoğan bunu yapabilecek esneklikte olmasa bile Gül ve Arınç gibi isimlerin işi bu şekilde tatlıya bağlamak isteyecekleri tahmin edilebilir. İkinci grup ise olup biteni tamamen bir komplo olarak gördüğü, bu yönde sahte ve zorlama delil oluşturmak üzere akıllara ziyan işlerle uğraştığı için sokaktaki fiili durumun nasıl çözüleceğine dair bir reçetesi de yok.

Hükümet’in hangi algıdan hareketle politika üreteciğini pek yakında göreceğiz. Birincisi tercih edildiğinde sokaktaki hareket bir karar vermek durumunda kalacak ki, muhalif siyasal yapıların son derece hazırlıksız yakalandığı şu koşullarda böylesi bu kararın şekillenmesi için harcanan emek ve çaba derin bir demokrasinin inşasına vesile olabilir. Derin demokrasi ve halka değen yapılar inşa edilebildiği ölçüde işgal hareketinin kazanımları geleceğe taşınır. Hükümet’in ikinci algıdan hareketle miyadını doldurmuş “ergenekon” ve “darbe” kozuna sığınması halindeyse, bir tutuklama, hareketin sokaktaki faillerinden hesap sorma dalgası gelebilir. Çatışmalar devam eder, meselenin nasıl acıya veya tatlıya bağlanacağı sorusu havada kalır. Türkiye açısından ikinci yolun çok riskli olduğu görülecek ve birincisinde ısrar edilecektir ve bu da Erdoğan için elbette onarılmaz bir prestij kaybıdır.

Dün yaşanan gelişmelere bakarak hükümetle müzakere sürecinin başladığını söyleyebiliriz. Gezi direnişinin arkaplanını iki yıla yayılan uzun soluklu bir çalışmayla hazırlamış olan Taksim Dayanışması, Bülent Arınç’a taleplerini sundu. Tabii, bunlar direnişin değil, Taksim Dayanışması’nın talepleri. Diğer taraftan, daha kapsayıcı bir koordinasyonun yokluğunda bunları direnişin talepleri şeklinde okumak mümkün: Gezi parkının park olarak kalması; eylemler süresince orantısız güç uygulanması yönünde talimat veren kamu görevlilerinin görevden alınması; gaz bombası vb. materyallerin kullanımının yasaklanması; eylemlerde tutuklanan vatandaşların serbest bırakılması; Taksim ve Ankara Kızılay meydanı gibi kamu alanlarını üzerindeki fiili engellemelerin kaldırılması somut taleplerdir. Bunlar halen Gezi parkındaki ve Türkiye’nin sokaklarındaki fiili duruma bir son vermek için yerine getirilmesi gereken makul, minimum şartlar olarak benimsenmelidir.

Diğer taraftan, Erdoğan’a bağlı medyada bilerek çarpıtılan ve aslında Taksim Dayanışması’nın talebi değil, uyarısı olduğu halde kasıtlı bir şekilde çarpıtılıp talebiymiş gibi sunulan, üzerine bir de alay konusu yapılan “mega” projeler konusuna değinmek istiyorum. Taksim Dayanışması’nın sözcüleri Türkiye’nin son on yıldır içinde girdiği neo-liberal talan ekonomisinin en çarpıcı projeleri olan 3. Köprü, 3. Havaalanı, Kanal İstanbul, AOÇ ve HES’lere özellikle değindiler. Bu projelerin tümünün birden özelliği, sosyal bir devletin varlığında aslında bir kamu mülkü, veya daha doğru bir adlandırmayla “müşterek” veya “ortak” kabul edilmesi gereken doğal varlıkların, neo-liberal düzende devlet eliyle “özel mülk” halinde dönüştürülmesi. Diğer bir deyişle, çeşitli nedenlerle, örneğin bir yerel topluluğa rızk sağladığı için, veya biyoçeşitlilik barındırdığı için, su temini gibi ekosistem hizmetlerini yerine getirdiği için, sırf doğal güzellik olduğu için “müşterek” olarak devlet tarafından korunması gereken doğal varlıkların sermayeye peşkeş çekilmesi. Üstelik tüm bu projelerin kendilerine benzer daha fazla ve daha büyük projeleri çağıran, zamana yayılan etkileri var ki, buna bir ülkenin geleceğini satmak da diyebiliriz.

Bu türden yatırımların AKP’nin kurduğu makro-ekonomik dengeler açısından yaşamsal önemi, 2023 vizyonu açısından vazgeçilmezliği giderek daha iyi anlaşılıyor. Düşük katma değer üreten ama uluslararası piyasalara entegre, ihracata dayalı Türkiye ekonomisi sistematik olarak cari açık üretiyor. Bu açığın krize dönüştüğü noktada bir çare elektrik ihracatı veya fosil yakıt ithalatından tasarruf olacak. Başbakan’a hayranlığını hiçbir zaman gizlemeyen Yiğit Bulut’un ifadesiyle: “HES’leri yapmayalım da her yıl 60 milyar dolar cari açık mı verelim?” Benim Türkçemle: “İhracata dayalı ekonomimiz doğru düzgün birşeyler üretemediği için çuvallıyor. O halde doğal varlıklarımızı satalım ki cari açık vermeyelim”. Yine Yiğit Bulut’un ifadesiyle: “3. Köprü Türkiye’nin ekonomik olarak genleşmesini istemeyen batılı güçler tarfından engellenmeye çalışılıyor.” Benim Türkçemle: “Doğal varlıkları özel sermayeye peşkeş çeken büyük yatırımlar, büyük ihaleler yapalım ki bütçe açığını kontrol edebilelim, zira özelleştirmelerde malın mülkün dibine vurmuş vaziyettetiz.”

Türkiye ekonomisi gerek cari açığın gerekse kamu bütçesinin yönetimi açısından doğal varlıkları talan eden mega proje ekonomisine kitlenmiş vaziyette. Çünkü sanayi üretimin yapısı sistematik olarak cari açık üretiyor, özelleştirmelerde sona gelindi, sıcak para girişi kesat ve üstelik Türkiye’nin büyük pazarı Avrupa’da kriz yaşanıyor. Mega projelerin engellenmesi, Türkiye ekonomisinin inovatif, doğayla barışık bir yörüngeye kavuşturulması yaşam-çevre-ülke savunucuları açısından büyük önem taşıyor. Bir avuç meslek örgütü, aydın, aktivist konunun önemini anlatmakta bugüne kadar başarılı olamadık. Gezi direnişi sonrası uyanış umarım sesisimizin berraklaşmasına, gürleşmesine ve başarıya ulaşmasına vesile olur.

Bu yazı ilk olarak bgst.org/ekoloji-gundem/ de yayınlanmıştır.

Ali Saysel

 

[Özel Haber] Güneş Rüzgar Gezi Parkı’na yeter!

Gezi Parkı Direnişi 11. gününde. Direniş başladığından bugüne herkes ama istisnasız herkes elinden ne gelse onunla direnişe destek oluyor. İşte ben oturmuş haber yaparken, birileri Gezi Parkı’na kütüphane inşa ediyor vsr.

haberi paylaşmak için tklynz / click for to share

Yeşil Hareketin ciğerinden gelen iki arkadaşımız Devin ve Erdem’in bu direnişe katkısı ise Gezi Parkı’nda faaliyete geçirdikleri güneş paneli oldu. Devin bana bu panelin finansmanında bir grup akademisyenin direniş için kendi aralarında topladığı bağışların bir kısmının kullanıldığını da özellikle belirtmem gerektiğini ifade etti.

Devin zaten benim dün kulağıma çıtlatmıştı bu haberi, “tetikte ol abi, yarın parka güneş paneli kuracağız” diye.

İste bugün de Devin’in söylediği gibi güneş paneli Gezi Parkı’ndaki direnişçiler için faaliyete geçmiş durumda.

Arkadaşlarımıza, “İyi de ne yapar bu güneş paneli, gücü nedir?” filan diye sormayı da ihmal etmedik tabi.

Erdem Temel

Devin’in yanıtı, “Aynı anda 40 telefonu şarj edebilir. Hiçbir sorun yaşanmadan, çatladı patladı derdi olmadan bu 40 telefonu da aynı anda prize sokabilirsiniz. Geceleri de akü desteği ile ortamı günlük güneşlik yapmaya muktedirdir” oldu.

Devin Bahçeci

“Peki, son bir mesaj filan var mı iletmemizi istediğiniz?” dediğimde ise ikisi birden ellerini havaya kaldırdılar ve Gezi Parkı Direnişçilerinin sarsılmaz ve gülümseyen inancı ile,

Güneş bize, direniş de kendine yeter” dediler.

Gözümsünüz

#direnedirenekazanacagiz

Haber: Alper Tolga Akkuş / #anavarrza

(Yeşil Gazete / Türkiye)

 

[Son Dakika] Başbakan hâlâ “asıl ben çevreciyim, çok ağaç diktim” diyor!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye-AB toplantısında konuşuyor. Konuşmadan Gezi olaylarına dair başlıklar şöyle:

– Burada korkunç bir dezenformasyon var. Sosyal medyanın yalan kampanyaları var. Bizim demokratik talepler konusunda hiçbir sıkıntımız çekincemiz yoktur. Her şeyden önce muhatabınızı bileceksin. Burada bir muhatap zaten söz konusu değildir. Milletin parlamentodaki temsilcileri ne iş yaparlar diye sormaz mısınız?

– Taksim Gezi Parkı’yla alakalı animasyonla gösterileri ben 2011 senesinde İstanbulla ilgili projeleri açıklarken yaptım. O günden bugüne kimsenin sesi çıkamdı. Çevre hassasiyeti olan kardeşlerime sesleniyorum. Çevrecilik yapacaksanız gelin başbakanınızla yapın. Ben çevreciliğin ne olduğunu bilirim. Belediye başkanlığını yaptım. E5’in üzerindenki bütün ağaçlandırmaları ben yaptım. Çünkü İstanbul’a çöl olmak yakışimazdı. Niye bunları konuşmuyorlar.

– Neden Sheraton yapılırken onu engellemediler. Koç Üniversitesi orman alana yapılmıştır. Adeta ben bir Başbakan olarak onlarla savaş verdim. On binlerce 10-15 yaş ağaçlar o zaman söküldü. Aynı şey Sabancı Üniversitesi için de geçerli. Orası da orman alanıdır. Bu ülkede bugüne kadar belli bir kaymak takım istediği yerde istediği gibi konuşlanmaya alışmıştı, bu iktidar bunları ortadan kaldırdı.

– Gezi Parkı olayları içinde olanların bir kısmı da çözüm sürecine karşı ve bunu işin içine katma gayreti içinde. Çevreci olmak, çevreci olan ağaçları saksıları yakıp yıkmak değildir. Çevreci olmak insan öldürmek değildir.

– İngiltere’de, Farnsa’da, Almanya’da bu olaylar yaşandı. Yunanistan’da çok daha büyükleri yaşandı. Acaba bu olanlara karşı tepki ne oldu? Bizim karşı olduğumuz şiddettir, terördür, vandallıktır, yoksa demokratik taleple karşıma çıkacaklara canım kurban. Neymiş yapamadıkları bunları anlatsınlar başım gözüm üstüne. Diyorlar ki biz referanduma karşıyız. Çünkü yapılmak istenen ne? Orada tarihi kültürel bir yapıyı korumak.

– Bir ara taktılar AVM’ye, zaten orada AVM olması mümkün değil. Biz bunu olabilir diye söyledik. Zaten Cumhuriyet caddesinde öyle alışveriş yapılacak yerler var. Şehir müzemiz de yok, o yapılabilir.

Başbakan Erdoğan’ın konuşması devam ediyor.

Yeşil Gazete – 16:09

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye – AB toplantısında konuşuyor…

Hırvatistan Genç Yeşilleri’nden Türkiye’ye destek

Hırvatistan Genç Yeşilleri, Türkiye’ye bir destek mesajı gönderdi. Mesaj şu şekilde:

TEK DÜNYA – TEK MÜCADELE: HIRVATİSTAN, DEMOKRASİ VE KAMU YARARINI KORUMA  MÜCADELESİNDE TÜRKİYE HALKIYLA DAYANIŞMA İÇİNDE

Hırvatistan sivil toplum kuruluşlarından Türkiye aktivistlerine destek mektubu

Zagreb 5 Haziran 2013 – Hırvatistan sivil toplum kuruluşları Türkiye’de uzun zaman süregelen ve yakın zamanda medya yasağıya endişe verici boyutlara ulaşan  baskıdan kaynaklanan  kaygılarını ifade ediyorlar. Ayrıca, insan ve işçi hakları, demokratikleşmesi, çevre ve kamu kaynaklarının  korunmasını savunan aktivistleri olarak bizler Türkiye’de halkı ve aktivistleriyle dayanışma içindeyiz ve onların demokratik bir Türkiye için verdiği mücadeleyi destekliyoruz.

Hırvatistan halkı, Türkiye yetkilileri tarafından aktivist ve gazetecilik işlerinden dolayı uzun süreli hapis cezası ile cezalandırılmış iki Türk vatandaşının Başak Şahin Duman ve Vicdan Sahin Özerdem’in durumuna tanıdıktır. Ki Hırvatistan Cumhuriyeti bu iki gazetecinin birkaç ay süren gözaltından sonra  Türkiye’ye teslim edilmesini reddetti. Maalesef, bu gibi durumlar nadir değildir; birkaç senedir Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi öncülüğündeki Türkiye hükümeti medya, akademik topluluk, siyasi muhalefet ve aktivistler gelen eleştirileri ortbaş etmek için acımasız yöntemler kullanıyor. Ifade, toplanma ve gösteri yapma, sendikalaşma ve örgütlenme özgürlüğü  gibi demokrasi için aşgali ve vazgeçilmez ön koşulları oluşturan temel siyasi  hakklar Türkiye’de yıllarca açıkça bir şekilde sınırlandırılmıştır. Hükümeti açıkça eleştirenler sıklıkla cezalandırılmış ve yeterli delil olmadığı halde uzun-dönem hapis cezalarına carptırılmış.

Ancak son günlerde, Türkiye hükümeti, İstanbul merkezindeki Gezi parkında kamusal alanın yağmalanması ve özelleştirmesine karşı başlayan protestoları durdurmak amacıyla toplanan vatandaşlarına yönelik daha fazla baskı ve şiddet uygulamaya başlamıştır. Bu protestoları hükümetinin baskısına karşı geniş halk hareketleri haline dönüştürmüş, Ankara, Izmir ve Adana gibi ülkenin başka büyük şehirlerine de yayılmıştır. Protestocuları kontrol altına almak için polis bir dizi ciddi şiddet yöntemi kullanmış – sis bombası, biber gazı, tazyıklı su hatta bir çok kez ateşli silahlar. Yaralı vatandaşların sayısı dört haneli rakamlara ulaştı, hayatlarını kaybedenlerinde olduğunu bildirilmiştir. Dolayısıyla, Türkiye’nin her tarafında protestocularının sayısı her geçen gün arttıyor ve baskıcı Erdoğan hükümetine karşı halk hareketlerine dönüşüyor. Bir dönüm noktasında Türkiye, büyük toplumsal değişimlere gebe bir yol ayrımında.

Vatandaşlarına karşı açık bir savaş ilanı olduğu kanaatinde olduğumuz Erdoğan hükümetinin faaliyetleri, yönetiminin yasallığı ve meşruiyetini sorgulanır hale getirmiştir. Bu nedenle, dünya çapında çok sayıda aktivistin yaptığı gibi, demokrasi ve kamu yararına yönelik açık müdafaalarında kendilerini güçlü bir şekilde desteklediğimiz mesajını Türk vatandaşlarına gönderiyoruz. Hırvatistan Cumhuriyeti Hükümetinden Turkiye’deki şiddet ve baskıyı sona erdirme cabalarına katkı vermesini, bunun yanı sıra Türk halkının haklı mücadelesi için uluslararası desteği göz önüne alarak Erdoğan hükümetinin anti demokratik tutumlarına karşı açık ve net tutum takınmasını bekliyoruz.

 

Dayanışma içinde:

  1. Akademska solidarnost (Academic Solidarity)
  2. Baza za radničku inicijativu i demokratizaciju (Organization for Workers’ Initiative and Democratization)
  3. B.a.B.e.
  4. Brodsko ekološko društvo – BED (Brod’s Environmental Society – BED)
  5. Centar za edukaciju, savjetovanje i istraživanje (CESI – Centre for Education, Counselling and Research)
  6. Centar za građanske inicijative Poreč (Centre for Civic Initiatives Poreč)
  7. Centar za mir, nenasilje i ljudska prava Osijek (Centre for Peace, Non-violence and Human Rights Osijek)
  1. Centar za mirovne studije (Centre for Peace Studies)
  2. Centar za radničke studije (Centre for Labour Studies)

10.  Centar za ženske studije (Centre for Women’s Studies)

11.  Cenzura Plus

12.  Direktna demokracija u školi (Direct Democracy in School)

13.  Documenta – Centar za suočavanje s prošlošću (Documenta- Centre for Dealing with the Past)

  1. Ekološko društvo Pan – Karlovac (Environmental Society Pan-Karlovac)
  2. Eko – Zadar

16.  GONG

17.  Hrvatsko debatno društvo (Croatian Debate Society)

18.  Info zona – Split (Info zone- Split)

19.  JEF Hrvatska  (JEF Croatia)

20.  Klub studenata Fakulteta političkih znanosti (Students’ Club of the Faculty of Political Sciences)

21.  Kuća ljudskih prava (Human Rights House)

22.  Mirovna grupa Oaza (Peace Group Oasis)

23.  Mladi antifašisti Zagreba (Young Anti-fascists of Zagreb)

24.  Mreža mladih Hrvatske (Croatian Youth Network)

25.  Multimedijalni institut MaMa (MaMa – Multimedia Institute)

26.  Pravo na grad (Right to the City)

27.  Subversive Forum

28.  Udruga za nezavisnu medijsku kulturu (Independent Media Culture Association)

29.  Udruga „Protagora“ (Association “Protagora“)

30.  Zelena akcija (Green Action)

31.  Zeleni Osijek (Green Osijek)

 

[Özel Haber] Avrupa Yeşil ve Sol’dan destek var!

Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa Solu Üyeleri /Kuzey Yeşilleri (GUE/NGL) milletvekilleri, yayınladıkları bir bildiriyle Türkiye’deki direnişçilerin yanında durdu.

İşte bildirinin tam metni:

Türkiye’deki seferberlikle dayanışma! Polis baskısına hayır, prostesto hakkını savun!

Aşağıda imzası bulunan bizler, Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa Solu Üyeleri /Kuzey Yeşilleri (GUE/NGL), geçtiğimiz günler ve haftalarda, Türkiye çapındaki barışçıl protestolarda yer alan insanlarla olan dayanışmamızı genişletmek istiyoruz. Tüm Avrupa’daki çalışan insanlar ve aktivistler, Türkiye’deki olayları, protestoculara büyük bir sempatiyle izliyorlar ve devlet güçlerinin kullandığı şiddet karşısında dehşete düşmüş durumdalar.

Polisin protestoculara uyguladığı sert devlet şiddeti karşısında grev çağrısında bulunan kamu sendikası KESK’in çağrısını destekliyoruz. Türkiye’deki sağ görüşlü ve yerel güç olma amacı taşıyan bir NATO müttefiki olan rejime, bu öfke ve itirazlar ile meydan okunmuştur.

Avrupa Parlamento’sunun sol görüşlü üyeleri olarak, Türkiye’deki ve dünyadaki tüm insanların demokratik hakkı olan protesto ve ifade özgürlüğünü savunuyoruz. Başbakan Erdoğan’ın medyada yer alan “protestolar demokratik değildir” ve “sosyal medya toplum için bir tehdittir” açıklamaları karşısında dehşete kapıldık.

1700’den fazla insanın göz altına alındığı haberleri ve aynı zamanda polis şiddeti sonucunda 1500’e yakın insanın, anladığımız kadarıyla bir çoğunun da ciddi bir biçimde, yaralanması bizi öfkelendirdi.

Türkiye hükümetine; polis şiddetini sona erdirmesi, devlet şiddetinin kullanımı konusunda bağımsız bir araştırma başlatması ve araştırma sonuçlarının kamuya açıklanarak suçluların adalet karşısına çıkarılması yönünde çağrıda bulunuyoruz.

Çoğumuz, kendi ülkelerimizdeki, Avrupa Merkez Bankası-Avrupa Birliği Komisyonu-Uluslararası Para Fonu Troyka’sının bir çok çalışan sınıf insanları ve gençler için umutsuzluğa ve yoksulluğa neden olan sert kemer sıkma politikalarına karşı, ulusal hükümetlerin de onay ve desteğiyle protesto hareketlerinde aktif rol alıyoruz.

Neo-liberal ve sosyal olmayan politikalar karşısında insanların öfkesi arttıkça, demokratik bir hak olan protesto hakkının, nasıl da tehlikeye düştüğüne şahit oluyoruz.

İşte bu yüzden, protesto hakkımızı savunmak ve zengin bir azınlığın çıkarlarını değil, çoğunluğun çıkarları ve yaşam standardını ilgilendiren politikaları desteklemek için beraberlik içinde olmalıyız.

“Bu kadar yeter! ” diyoruz. Hükümet demokratik hakları, işçilerin, sendikaların ve azınlıkların haklarını uzun süredir beri ihlal ediyor. Sizin cesaretiniz ve mücadeleniz bizim için bir ilham kaynağıdır ve bu mücadelenize dikkat çekmek için Avrupa Parlamentosu’nda ve içinde yer aldığımız diğer sendika ve sosyal hareketler dahilinde elimizden geleni yapacağız.

Sizinle beraberlik içindeyiz,

Paul Murphy, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, İrlanda

Martina Anderson, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, İrlanda

Nikolaos Chountis, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Yunanistan

Takis Hadjigeorgiou, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Kıbrıs

Jacky Hénin, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Fransa

Sabine Lösing, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Almanya

Marisa Matias, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Portekiz

Willy Meyer, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, İspanya

Helmut Scholz, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Almanya

Soren Sondergaard, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Danimarka

Alda Sousa, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Portekiz

Kyriacos Triantaphyllides, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Kıbrıs

Sabine Wils, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Almanya

Gabi Zimmer, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Almanya

 

(Yeşil Gazete)

Seferihisar %100 Ekolojik Pazar 15 Haziran’da açılıyor!

Türkiye’nin ilk Sakin Şehir’i Seferihisar’da Seferihisar Belediyesi ve Buğday Derneği işbirliğiyle açılacak %100 Ekolojik Pazar, Türkiye’nin en çevreci, en sosyal ve kültürel, en yerel-yerli ve en ucuz organik pazarı olmayı hedefliyor.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin yürüttüğü ve Türkiye’de hızla yayılan %100 Ekolojik Pazarlara bir halka da, Sakin Şehir Seferihisar’da ekleniyor. 15 Haziran’da açılacak ve her cumartesi kurulacak olan Seferihisar %100 Ekolojik Pazarı iddialı geliyor: Türkiye’nin en çevreci, en sosyal-kültürel, en yerel-yerli ve en ucuz organik pazarı olacak.

Öncelik Seferihisarlı üreticinin…
İlki 2006 yılında Şişli Belediyesi ortaklığıyla Şişli-Feriköy’de açılan Buğday Derneği %100 Ekolojik Pazarları sadece “organik” tarıma değil, yerel ekonomilere ve küçük ölçekli üreticilere öncelik veren bir proje. Bu nedenle Seferihisar %100 Ekolojik Pazarda yer almak isteyen üreticiler arasında öncelik Seferihisarlı çiftçilerin olacak. Pazarda İzmir ve komşu şehirlerden gelen çiftçiler, kendi ürününü katma değerli ürüne dönüştüren üreticiler ve diğer paketli ürün satan firmalar yer alabilecek.

Seferihisar %100 Ekolojik Pazarda yer alacaklarda pazara çeşitlilik sağlamak, organik üretim yapan kooperatif veya üretici birlikleri olmak, ana geçim kaynağı tarım olan çiftçi olmak, sektörde eskilik, pazarlama tercihi olarak ekolojik pazarlara öncelik vermek gibi kriterler de aranacak.

İthal ürün yok ve ucuz!
15 Haziran’da başlayacak Seferihisar %100 Ekolojik Pazarda ithal ürünlere yer verilmeyecek ve “yerellik en temel kriterlerden biri” olacak.
Seferihisar %100 Ekolojik Pazardaki fiyatlandırma politikası da dikkat çekici. Buğday Derneği %100 Ekolojik Pazarlar Koordinatörü ve eş genel müdürü Batur Şehirlioğlu’na göre ekolojik pazarlarda bir fiyat stratejisi olmadan başarıya ulaşmak mümkün değil. Özellikle orta gelire sahip olan tüketicilerin ulaşabileceği fiyatların belirlenmesi, ülkede ekolojik tarımın yaygınlaşması için çok önemli. “Üretimde ve tüketimde yerellik ve yeterlilik çok önemli” diyen Şehirlioğlu, Seferihisar halkının alışveriş yapacağı bir ekolojik pazarı hedeflediklerinin altını çiziyor.

En sosyal-kültürel pazar!Buğday Derneği %100 Ekolojik Pazarları her zaman sadece bir alışveriş alanı olmanın ötesinde ekolojik yaşama dair söyleşi ve etkinliklerin yapıldığı birer buluşma noktası olageldi. Seferihisar %100 Ekolojik Pazarın da bir başka iddiası en sosyal ve kültürel pazar olmak.

Pazarda organik girdilerle hazırlanmış menüsü ile misafirlere sağlıklı hizmet sunacak olan bir kafe, ekoloji ile ilgili yayınların bulunduğu bir kütüphane ve çocuk oyun alanı da olacak. Çocukların midillilere binebileceği, çocuk parkında ve ahşap oyun standında oynayabileceği pazarda küçük, yapay bir gölet de bulunuyor. Pazar misafirleri Buğday Derneği halkla ilişkiler standında bulunacak ekoloji temalı kitaplardan yararlanabilecek. Seferihisar %100 Ekolojik Pazarda, ekolojik yaşam ve organik tarım ile ilgili söyleşiler ve etkinlikler yapılacak, saha ziyaretleri organize edilecek.
Bu çerçevede pazarda 3 Ağustos 2013 tarihine kadar yapılacak etkinlikler de belirlendi:

 

Etkinlik Programı

15 Hazarin AÇILIŞ 14.00 Şelale Şehnaz Sam Konseri

22 Haziran 12.00 ve 15.00 Buğday Derneği “Gerçek Temizlik Atölyesi” ve

14.00 “Ekolojik Tarımda Zararlı Yönetimi ile Ev Yapımı İlaçlar” – Füsun Tezcan, Prof. Dr. Serdar Tezcan la söyleşi ve bilgi alışverişi.

29 Haziran 12.00 ve 15.00 “%100 Ekolojik Pazarlarda Denetim ve Tüketici Güvencesi” ve “Organik Ürünlerde Kontrol ve Sertifikasyon” söyleşileri. Buğday Derneği adına Batur Şehirlioğlu, Nurhayat Bayturan

6 Temmuz 11.00-13.30 “Bebek ve Çocuk Eşyaları Takası” 0 -13 yaş için oyuncaktan kitaba, kıyafetten bebek arabasına, cdden patene, bisiklete, 10 parçaya kadar takas olanağı.

11.30-13.30 Prof. Dr. Serdar Tezcan ve Dr. Füsun Tezcan ile “Böcek Bilimci Çocuklar Atölyesi” http://bofyap.ege.edu.tr/

13 Temmuz Ekolojik Orhanlı Köyü ziyareti. Belediye otobüs kaldıracaktır.

20 Temmuz 13.00 “Dami Tavukçuluk Tesis Ziyareti ve Organik Tavukçuluk” söyleşisi

27 Temmuz 13.00 “Organik Tarımda Süt ve Süt Ürünleri” söyleşisi

“Bebek ve Çocuk Eşyaları Takası”

Buğday Derneği %100 Ekolojik Pazarları
Buğday Derneği hali hazırda 4’ü İstanbul’da ve 1’i Konya-Meram’da olmak üzere yerel yönetimler işbirliği ile her hafta beş %100 Ekolojik Pazar kuruyor. Balıkesir Burhaniye’de ise mevsimlik ağustos, eylül ve ekim aylarında kurulan bir %100 Ekolojik Pazar bulunuyor. Samsun ve Antalya’da yine dernek ve belediyeler işbirliğiyle açılan %100 Ekolojik Pazarlar, yeni yerel yönetimlerin gereken özeni göstermemeleri nedeniyle ne yazık ki kapanmak durumunda kalmıştı.

Kayseri -Koca Sinan %100 Ekolojik Pazarı!
Buğday Derneği’nin Kayseri-Kocasinan’da Temmuz 2013’de belediye ile işbirliği halinde kuracağı %100 Ekolojik Pazarın hazırlıkları da sürüyor.

 

(Yeşil Gazete

 

Sıkıcılığa, baymalara ve ciddiyete sırıtmak

Bugüne dek ya memleketin bedbahtlığınının nedenlerinden biri olarak anılan, ya da ciddi suratlı yaşlılar tarafından neler yapmaları gerektiği anlatılan genç insanlar, belki de dünya tarihinin en büyük şenlikli direnişinin baş mimarları, 10 gündür.

Memleketçe yıllardır takılı kaldığımız Requiem for a dream ‘den Let the Sunshine in’e bu ani geçişin sebeplerini anlamaya çalışanlar ise, özellikle ilk günlerde ve hele hele Twitter falan karşısında, tam bir mavi ekran verdiler. Çocuklarına, yeğenlerine seslenip “Bak bakalım şuna, sen anlarsın, ne oldu şimdi?” diye sormaları bundandır.

Sonra, yavaştan başladı “mizah”, “şenliklilik”, “dalga geçmece” falan gibi yıllardır dil döktüğümüz ve “Gençsiniz tabi, kanınız deli akar” güzellemeleriyle durulamaların ötesine geçemeyen kavramları kullanmalar.

Bu direnişin, sıkıcılığa ve ciddiyetin yüzüne atılmış kocaman bir kahkaha olduğunun, bugüne dek edilmiş kelamların topundan da daha politik olduğunun anlaşılması da dinimiz amin yakındır.

İnternette nispeten eski bir fotoğraf vardır. Deli otun teki (hani şu “yabani” denilen cinsten), bir beton yığınının arasından baş vermiş, betonun gri sıkıcılığını yeşilin canlılığıyla boğmuş.

Yanında da “Resistance” (Direniş) yazmışlar, ok çıkarıp.

Olan da biten de, tam da bu.

Doğdukları günden beri, çoğu zaman iyi niyetli olduğu sanılan sıkıcılıklarla boğulan 3-5 neslin, kendi aralarında zaten sürdürdükleri, öpüp kokladıkları, büyüyük güzelleştirdikleri yaşam enerjisini ve hayatın anlamı olan dalga geçmeyi kamusal alana taşımalarıdır.

Kötü bi’ espri yapan yanındakine “Baya’ komik!” diye sırıtarak bakan, “Ya anlatınca komik olmadı da komikti aslında kehkeh” yanıtını almayı öğrenmiş, başta kendisi olmak üzere herkes ve her şeyle dalga geçmenin şahı bir neslin, hep ve boş konuşan, gözünün feri gitmiş, içinde yaşam kalmamış ciddilere “Abi iyi hoş güzel de, pis baydın be” demesidir. Yine ve her daim sırıtarak.

Doğduğundan beri koşsun, hep koşsun, daha iyi arabaları, daha güzel evleri, daha pahalı giysileri olsun diye tatlı tatlı dil dökülmüş çocukların, Thoreau’yu kıskandıracak bir samimiyetle “Parayı, pulu, ve ünü ne eyleyim, tek istediğim aşkla yaşamaktır” demesidir.

Samimiyeti sırtından hançerleyip, giysilerini çalıp yerine oturmuş sahte ve tiksindiren yetişkin kibarlığına el ense çekmektir.

Siyaset yapmak isteyenleri büyük laflarla bezdiren, “Umut Sarıkaya tadından basın açıklamaları yazalım” taleplerine “İyi hoş da, siyasi partiye yakışmaz” cevabı veren siyasetçi amca ve teyzelere nanik yapmaktır, hayatlarında hayal edemeyecekleri bir enerjiyi sokaklara döküp Siyaset 101 dersi vererek.

Dövüş Kulübü’nü (Fight Club) izlememiş/okumamış, Yiğit Özgür esprilerini anlayamamış, Umut Sarıkaya’nın detaylarında ortaklaşmayan, arkadaş toplaşmalarında “La yine YouTube partisine döndü” kehkehlemelerini duymamış, herkesin birbirine “abi” diye başladığı ortamları solumamış, “bi’ şeye bakıp çıkıcam hemen”i “Arif’in Manchester’a attığı golde” sonuçlanmamış, hayatın anlamının muhabbette saklı olduğunu bilmeyenlerin dudaklarına kondurulan hayat öpücüğüdür.

“Sokakları doldu taşırdı” dediğiniz mizah dolu duvar yazıları, bu 3-5 nesil yaşamının temelidir.

Görmek isteyen, solumak isteyen, duymak isteyen, duyumsamak isteyen, dokunmak isteyen, aşk isteyen genç insanların zot-zotçu ciddiyetçiliğe şenlikli başkaldırısının, zot-zotçu ve saçmalık derecesinde ciddiyetçi tahakkümün Türkiye’deki (an itibariyle) babası Recep Tayyip Erdoğan’a yönelmiş olması da bundandır.

Ve bu gençler, yaşlılara müteşekkir. Çünkü o veya bu sebeple yaşam ışığını kaybetmiş olan o yaşlılar, dudaklarına kondurulan hayat öpücüğüyle yeniden doğmayı başardı, zıpkın gibi doğrulup çöktükleri yerden, deli gibi başladılar oynamaya.

Gülümseme ve aşk, bulaşıcıdır.

Dümnyanın bütün sıkıcılıklarından ve tahakkümlerinden kurtarılmış, ve tam da bu nedenle yeryüzündeki cennet mertebesine nail olmuş Gezi Komünü başta olmak üzere her yerin Teletubby diyarına dönmesi, 40 yıldır boş ve anlamsızca sallanan “birlik ve beraberlik, sevgi, kardeşlik” ortamının hayal etmeye bile korkulacak kadar coşkun hallerinin her birimizin gözüne bir daha hiç çıkmamayasıca yerleşmesi…

Asla kaybedilmeyecek kazanım budur.

Şimdi bu temel kazanımın üstüne en sadesinden bir balıkçı kulübesi kondurmanın zamanı: Kendi kendine yeten, doğayla bütünleşik ve hatta onarıcı, özgür, mutlu, dayanışmacı kırsal komünleri kurmak, aşkın devrimini gönüllü sadelik devrimiyle taçlandırmak.

Az kaldı abi, bizden haber bekleyin.

Not1: Çok -dır’lı, pek -dur’lu bi’ yazı oldu bu da, idare ediverin bu seferlik

Not2: Şimdi yaşlı dostlar bik bik edecek, gönül koyacak falan… Onlara iki çift lafım var:  Seviyoruz sizi! =)