Ana Sayfa Blog Sayfa 4278

Hayatını kaybeden komiserin kardeşi isyan etti!

Adana’da yaşamını yitiren komiser Mustafa Sarı’nın kardeşi, ağabeyinin öldürüldüğü yönünde yalan haberler yayılmasına tepki gösterdi.

Adana’da Gezi Parkı protestolarına müdahale ederken alt geçit inşaatından düşerek hayatını kaybeden Komiser Mustafa Sarı’nın kardeşi, ağabeyinin öldürüldüğü yönünde iddialar yayılmasına tepki gösterdi.

Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu’nda görev yapan, aynı zamanda BirGün gazetesi yazarı Meltem Gürle’nin, Mustafa Sarı’nın bir akrabası olan öğrencisi aracılığıyla ulaştığı mesaj şu şekilde:

“Arkadaşlar bazılarınızın bildiği üzere zor günler geçirdim. Şimdiyse önümde çok uzun bir yol. Bu günlerde beni yalnız bırakan sadece telefonumdu kendisi bana hala sorun yaşatmaktadır. Arayıp da ulaşamazsanız telaş etmeyin wi-fi hala çalışıyor.

Neyse derdim bu değil. Günlerdir sustum ama artık susmayacağım. TRT haberin yaptığı komiser Mustafa Sarı köprüden düşmedi, atıldı haberi öncülüğünde gerek medyada gerekse sosyal medyada abimin öldürüldüğüne dair yalan haberler dolaşmaktadır. Bu haberleri devlet kendi eliyle de desteklemektedir. Muammer Güler abimin öldüğü ilk gün 4-5 kişi tarafından atıldığı yalanını tüm kamu oyuyla “paylaşmıştır”. Abim polislere öncülük ederken köprü inşaatındaki ışıksızlanma, uyarı levhalarının eksikliği, yorgunluk ve uykusuzluk nedeniyle takıldı ve düştü. Babamın söylediğine göre bu düşüşüne 15ten fazla polis de şahit olmuş ve hemen müdahale etmişler.

Şu anda bu satırları yazarken elim titriyor. Günlerdir susuyordum, acımı içimde yaşamaya çalışıyordum. Beni bu satırları yazmaya mecbur ettiler ve sizden ricam ABİMİN ÜZERİNDEN KİMSENİN PRİM YAPMASINA İZİN VERMEYİN.

Saygılar FPÖ.”

(sol)

 

AB Türkiye’deki gelişmelerden endişeli

0

Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, Türkiye’deki gelişmelerden endişe duymaya devam ettiğini bildirdi.

Ashton, yazılı açıklamasında, Taksim Gezi Parkı olayları nedeniyle hayatını kaybedenlerin ve çok sayıdaki yaralının kendisini derinden üzdüğünü belirterek, polisin aşırı güç kullanımı dahil tüm şiddet olaylarının sona ermesinin ve sorumluların hesap vermesinin büyük önem taşıdığını ifade etti.

Ashton, “Devam eden tansiyon tüm tarafların teenni göstermesi gereğinin ve diyalog, karşılıklı saygı, anlayş ve kapsayıcılığa dayalı çözüm bulunmasının öneminin altını çizmektedir. Tırmanıştan kaçınmak, güven inşa etmek ve demokrasiyi güçlendirmek için yetkililerin açık ve sürekli angajmanı elzemdir” görüşünü aktardı.

Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinin ve Kopenhag kriterlerine bağlılığının insan haklarının ve temel özgürlüklerin ayrım yapılmadan ülkenin tüm vatandaşlarının faydasına olacak şekilde güvence altına alınması için çerçeve sunduğunu kaydeden Ashton, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü, inanç özgürlüğü ve basın özgürlüğünü ve bunların aktif icrasının bu kapsamda olduğunu belirtti.

Ashton, “Sosyal medya keyfi baskı altına alınmamalıdır. Herhangi bir kısıtlama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM kararlarıyla belirlenen sınırlar içinde kalmalıdır” değerlendirmesini yaptı.

Catherine Ashton, AB’nin katılım müzakerelerini ilerletmek için bu önemli konularda Türkiye ile diyaloğu güçlendirmeye hazır olduğunu kaydetti.

Ayfer Tunç’tan Gezi Mektubu

Yazar dostum Ayfer Tunç’un Gezi Direnişi nedeniyle bir okuruna yazdığı mektubu kendi izniyle blog’umda paylaşıyorum. Son dönemde içine girdiğimiz ruh durumunu yansıtıyor.

8 Haziran 2013

Değerli okurum,

Öncelikle şunu bilmenizi isterim. Kartvizitinde siyasi bir unvan bulunan hiç kimsenin sofrasına oturmam. İktidar denen kavramın içinde az veya çok, bir miktar zehir bulunduğuna inanırım. Bunun hangi türden veya kime ait bir iktidar olduğunun bir önemi yoktur. Dolayısıyla iktidarların başarılı işlerini takdir etmek halktan biri olarak vicdanımın sesi iken, muktedirden gelen her türlü baskıya karşı çıkmak da insan ve yazar olmamın bir gereğidir. Toplumlara yaşanabilir bir düzen vermesi beklenen siyasetin günümüzde fazlasıyla kirlendiği kanısındayım. Buna partiler, oluşumlar, gruplar vb. her türlü siyaset dahil. Gençliğimdeki kötü tecrübeler nedeniyle sivil inisiyatiflere bile belli bir mesafeyle yaklaşıyorum. Öte yandan hayat siyasetin ta kendisidir, çünkü iki kişinin olduğu her yerde bir iktidar kurma çabası vardır. Ama kastımın günlük ve kirli bir siyaset olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bir söyleşimde ben “solcu” doğdum demiştim. Benim solculuktan anladığım bugün Taksim Meydanı’nda gördüğümüz flama sahiplerinin veya benzerlerinin temsil ettiği solculukla en ufak bir alakası olmayan, vicdan, adalet ve merhamet üçlüsünden oluşan bir solculuktur. Benim dünya görüşümü insana saygı, özgür düşünce, vicdan, adalet duygusu, haysiyet ve erdem oluşturur. İçinde yaşadığım çağdan şiddetle mustaribim, dünya görüşümün içinde yer alan bütün kavramlar sızlıyor. Eşyanın bile bir haysiyeti var. Haysiyeti incinmiş bir insanın hali benim için dünyanın en acıklı birkaç manzarasından biridir. Haysiyetini kaybetmiş toplumların iflah olacağı, payidar kalabileceği kanısında değilim.

Son zamanlarda yaşadıklarımız haysiyetime dokundu. İktidarın en muktedir kişisi tarafından azarlanmaktan, hakarete uğramaktan, aşağılanmaktan doğan bir kahır içindeydim. Bu hakaretlerin bizzat şahsıma yönelmesi gerekmiyor elbette, kaldı ki bu hakaretler aynı hamurdan olmadığım insanları hedeflese de aynı kahrı hissederim. Haysiyetini korumak bir insan hakkıdır. Dindar biri değilim, hiç olmadım. Ama samimiyetime inanmanızı rica ederek söylüyorum, herkesin inancına göre yaşayabileceği bir ülke için canımı veririm. Bu ülkenin genç kızlarının hatırladığımda bile tüylerimi diken diken eden “ikna odaları”na alındıklarını öğrendiğimde hissettiğim utanç ve kahır emin olun bugün hissettiğim kahırdan bin kat fazladır. Benim için başörtülü bir genç kızı ikna odasına alıp zulmeden bir “kadının” bir solcuya işkence yapan bir polis şefinden hiçbir farkı yoktur. İnsanların zihinlerine yapılan işkence bedensel işkenceden çok daha ağır zarar verir. Türkiye hiçbir zaman gerçek anlamda demokrasiyle yönetilen bir ülke olmadı. Benim için demokrasi çoğunluğun dediğinin olduğu değil, azınlığın hakkının korunduğu adil ve vicdanlı bir sistemdir ya da olmalıdır. İçinde vicdan, özgürlük ve adaletin olmadığı hiçbir sistemi insani kabul etmiyorum. Bu ülkenin polisinin gösterdiği şiddet benim için yeni değil. Muhafazakarlar için de yeni değil. Bu ülkenin tarihini ne yazık ki muktedirlerin acımasızca kullandığı kanlı bir şiddet yazdı. Tarihimizin sayılmayacak kadar çok olan utanç sayfalarını gözden geçirdiğimde vicdan, adalet ve merhametin olmadığını, insanlığın askıya alındığını görüyorum. İnsanlık sicili başından beri bozuk olan ülkemi, psikopat ruhlu ana babasını her şeye rağmen seven bir çocuk gibi sevebiliyorum ancak, bu da bana çok acı veriyor. Gezi Parkı meselesine gelince.. Sizin de kabul edeceğinizden kuşkum yok, bu türden ansızın başlayan hareketlerde bir toz bulutu kalkar, başlangıçta iyi niyetin kaynağını görürsünüz, sonrasında toz her yeri kaplar. Ortalığı toz kapladığında çekilmek bir yöntemdir, ama toza rağmen ve tozun içinde samimiyetini, merhametini ve vicdanını koruyanlara desteği sürdürmek de bir yöntemdir. Ben ikincisini seçtim. Toza rağmen direnenleri yalnız bırakmaya gönlüm elvermedi. Bugün Gezi Parkı’ndaydım. Gördüğüm flamalar, irili ufaklı fırsatçı siyasi oluşumların sembolleri beni sadece güldürdü. Küçük fırsatçılar her zaman olur. Büyük provokatörler kesinlikle olur ve çok tehlikelidirler. Ama bunları samimi ve masum eylemcilerden ayırmak devletin görevi değil midir? Büyük resme bakmaktan yanayım. Fikirsiz ve bencil sandığım, tırnak ucu kadar değer veremediğim için kahrolduğum bir gençlik beni yanılttı. Bu gençler en çok her görüşten arkadaşlarıyla birlikte olabildikleri, masumca olanı korumak için olağanüstü çaba gösterdikleri, doğrudan ayrılmadıkları, içlerine girmeye çalışan fırsatçılara prim vermedikleri, oyuna gelmedikleri ve şaşırtıcı ölçüde zeki ve komik oldukları için beni yanılttılar. Bu gençliğin ilk kez keşfettiğim bu niteliklerini çok değerli buluyorum. “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” gibi ürkütücü, tehlikeli ve militarist bir sloganı “Mustafa Keser’in askerleriyiz” diyerek, gülünçleştirerek yerle bir edebilen bir zekaya saygı duyuyorum. Öte yandan şunu da söylemeliyim. 12 Eylül’de 16 yaşında olan biri olarak eylemlerin alacağı şekilden korktum. Korkumun esas kaynağını provokatörler değil, polis şiddeti oluşturdu. En ufak bir özgürlük talebini bile aşırı şiddetle bastırmaya alışmış, hatta bundan haz duyan, adaletsiz polis ve yöneticilerden korktum. Ne yazık ki hala korkuyorum. Kan akmasından, bu masum ve haklı taleplerin sadece ajan provokatörler tarafından değil, kibirli ve baskıcı, cebir ve şiddetten başka yol bilmeyen muktedirler tarafından manüple edilmesinden ve bu yepyeni, canlı gençliğin hoyratça ezilmesinden çok korkuyorum. Yeni bir zamanda yaşıyoruz. Bu zamanın tarihini “dijital” kuşak yazıyor, ben eski anlayışımla, eskimiş tecrübemle onlara ne yön verebilirim ne ahkam kesebilirim, ancak onları anlamaya çalışabilirim. Anlamaya çalışmak ise beni genç tutan tek şey. Size ve sevdiklerinize kahır ve utanç duymayacağınız, aydınlık bir gelecek diliyorum.

Sevgilerimle..

Ayfer Tunç

 

http://muratgulsoy.wordpress.com/2013/06/08/ayfer-tunctan-gezi-mektubu/

[Özel Haber] Freiburg Yeşilleri’nden Gezi’ye destek

Almanya – Freiburg Yeşilleri, Gezi Hareketi’ne destek için bugün sokağa iniyor.

Almanca ve Türkçe olarak kaleme aldıkları destek bildirisinde “Gösterdiğiniz cesarete hayranız.Demokratik, sosyal ve ekolojik Türkiye için sizinleyiz!” diyen Freiburg Yeşilleri’nin açıklamasının tam metni şöyle:

“Freiburg Yeşiller’i olarak Türkiye’deki Protestoları destekliyoruz. Gezi Parkı’nın yıkılmasına karşı başlayan çok çeşitli-taraflı protesto hareketleri, temel haklar çerçevesinde devlet baskısı ve  yöneticilerin güc gösterilerine karsi bir tavir aldi.

Türkiye’de günlerdir göstericilerin karşı karşıya kaldıkları polis şiddetini kınıyoruz. Gösterdikleri cesarete hayranız. Siyasetin vurdumduymazlığı ve polisin vahşetine karşı bir festival atmosferi içinde yaratıcı bir şekilde sadece insani tepkilerini ortaya koymaktalar. Türkiye’deki göstericiler bu gösterilerle demokrasinin Başbakan’ın egemenliğinde ve inisiyatifinde olan bir siyaset unsuru değil,  vatandaşların katılımı ile yerine getirilen bir unsur olduğunu açıkça göstermiş oldular.

Gezi Parkı ya da Boğaziçi’ne Üçüncü Köprü gibi büyük ve ‘prestijli’ projeler uğruna inanılmaz çevresel zararlar göze alınıyor.
Yapılan projelerde yerel halkın eleştiri ya da karar alma sürecine dahli ne yazık ki söz konusu değildir.
Biz Türkiye Yeşilleri olan ‘Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ ne bu siyasalara karşı savaşında desteğimizi sunuyoruz.

Cumartesi günü 08.06, Freiburg halkını Türkiye’deki gösterilerle ve göstericilerle dayanışmaya çağırıyoruz. Katılımımız dayanışmamızın bir nişanesi olacaktır.

Dayanın! Demokratik, sosyal ve ekolojik Türkiye için sizinleyiz!”

 

 

Bildirinin Almancası:

Wir als Freiburger Grüne solidarisieren uns mit den Protesten in der Türkei. Ausgehend vom Widerstand gegen die Zerstörung des Gezi Parks hat sich eine vielseitige Protestbewegung gebildet, die sich gegen das Machtgebahren des türkischen Premiers wendet und ihre demokratischen Grundrechte gegen staatliche Repression behauptet.

Wir verurteilen die massive Polizeigewalt, mit der die Demonstrierenden in der Türkei seit Tagen konfrontiert sind. Es ist begeisternd, dass sie sich dennoch nicht einschüchtern lassen. Eine festlich-kreative Atmosphäre und gelebte Mitmenschlichkeit setzen sie der Brutalität der Polizei und der Ignoranz von politischer Seite entgegen. Die protestierenden Menschen in der Türkei machen damit deutlich, dass Demokratie die Gestaltung der Politik durch die Bürgerinnen und Bürger ist und nicht die Herrschaft eines Regierungschefs.

Das aktuelle Bauvorhaben im Gezi-Park wird noch überboten von anderen Prestigeprojekten wie der dritten Bosporus-Brücke, für die extreme Umweltschäden in Kauf genommen werden. Für Kritik oder gar die Mitbestimmung der lokalen Bevölkerung ist jedoch kein Raum. Wir sprechen den Türkischen Grünen “Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi” im Kampf gegen diese Politik unsere Unterstützung aus.

Für Samstag, den 08.06., rufen wir die Freiburgerinnen und Freiburger auf, sich der Demonstration zur Unterstützung der protestierenden Menschen in der Türkei anzuschließen. Mit unserer Beteiligung möchten wir ein weiteres Zeichen der Solidarität setzen.

Haltet durch! Wir sind mit euch bei eurem Einsatz für eine demokratische, soziale und ökologische Türkei.

 

(Yeşil Gazete)


Neo-Nazi’lerin saldırısına uğrayan 19 yaşındaki Fransız aktivist hayatını kaybetti.

Çarşamba akşamı karşıt görüşlü iki grup arasında Paris’in merkezinde gerçekleşen kavga sonrası Clement Meric’in beyin ölümü gerçekleşti.

Saldırı, aşırı sağın eşcinsellere ve karşıt görüştekilere şiddetini giderek arttıran saldırılarına yönelik korkuya yol açtı. Kan kanserini yenen Meric, Fransa’nın en saygın üniversitelerinden Sciences Po’da Siyasal Bilimler öğrencisiydi.

Meric’in aktivist arkadaşlarından bazıları olayı “siyasi cinayet” olarak nitelerken, sol görüşlü Parti de Gauche “Paris’in göbeğinde can alan faşist nefret”e karşı uyardı.

 

Neo-nazilerin saldırısına uğrayan Clement Meric'in beyin ölümü gerçekleşti (Fotoğraf:Joel Saget/AFP/Getty Images)

 

Polis, Cuma günü aşırı sağ gruplarla bağlantısı olan sekiz kişiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınanlardan üçü sorgulamanın ardından Cuma akşamı serbest bırakıldı.

Vahşi saldırı, ülke çapında öfke uyandırdı. Dün 15.000 binden fazla kişi Fransa’nın dört bir yanında Meric’in anısına toplandı. Nazi karşıtı sloganlar atan yaklaşık 6,000 kişi ellerinde taşıdıkları dövizlerle Paris sokaklarını doldurdu. Politik çevreler aşırı sağ ve Neo-Nazi grupların yeniden hortlamasını ve yasaklanıp yasaklanmamaları gerektiğini tartışıyor.

Aylardır devam eden eşcinsel evliliğin yasalaşmasına karşı süren protestolar sebebiyle Fransa’da siyasi gerilim hayli yüksek.

Fransa İçişleri Bakanı Manuel Walls, cinayetten “aşırı sağ grup”u suçladı. Le Pen saldırının partisiyle hiçbir ilgisi olmadığını, FN’in saldırıyı geçekleştirenlerle “yakından uzaktan ilişiği olmadığını” ifade etti.

Saldırı, hem sağ hem de sol görüşlü siyasetçiler tarafından kınandı.

 

Haber: Özde Çakmak
(Guardian, Yeşil Gazete)

 

Kuğulu Park’a sivil polis müdahelesi geri püskürtüldü

Gezi Parkı Direnişi 12. gününde.

Ankara Kuğulu Park’taki arkadaşımız Koray Doğan Urbarlı telefon ile, sivil  polisin kuğulu park direnişçilerinin çadırlarını dağıttığı bilgisini flash haber olarak verdi. Şu an için durum mormale dönmüş görünüyor.

haberi paylaşmak için tklynz / click for to share

Koray’ın yeşil gazete twitter hesabı üzerinden gönderdiği son bilgileri sizinle paylaşıyor ve anlamayan dimağlar, görmeyen gözler ve duymayan kulaklar için yineliyoruz

#direnedirenekazanacagiz

Koray’ın Kuğulu Park’tan gönderdiği son tweetler;

10:15

KuğuluPark’tan – Polis çadırları zorla topluyor.

10:22

KuğuluPark’tan – Çadırda kalanlardan: Sivil giyimli polisler zorla gelip çadırlarımızı gasp ettiler

10:27

KuğuluPark’tan – Ankara Barosu: Polisin çadırları toplama yetkisi yok. Bu kanunsuz. Avukatlarımız geliyor.

10:41

KuğuluPark’tan 08.06/10.40 – Halk sivil giyimli kişilerin dağıttığı parkı topluyor.

10:48

KuğuluPark’tan 10.48 Kahvaltı devam ediyor. Sadece çadırlar yok, direniş devam ediyor

11:04

KuğuluPark’tan – Avukatlar ve milletvekilleri geldi

11:15

KuğuluPark’tan -Çadırlar gitti ama halk burada

 

Fotoğraflar: Koray Doğan Urbarlı

Haber: Alper Tolga Akkuş – Koray Doğan Urbarlı

(Yeşil Gazete / Türkiye)

 

 

 

 

 

 

 

ABD’den Erdoğan’a yalanlama

ABD Büyükelçiliğinden gönderilen tweet mesajında Başbakan Erdoğan’ın sözlerine yalanlama geldiBaşbakan Recep Tayip Erdoğan Avrupa konferansında yaptığı konuşmada Gezi Direnişi sırasında uygulanan biber gazı terörünü mazur göstermek amacıyla biber gazının pek çok ülkede kullanıldığını söylemişti. Erdoğan konuşmasında #occupywallstreet eylemleri sırasında 17 kişinin öldüğünü iddia etti.

Başbakan’ın iddialarına ABD Ankara Büyükelçiliğinden derhal bir yalanlama geldi. Elçiliğin Twitter hesabı üzerinden yapılan açıklamada, “US Occupy Wall Street hareketi ile ilgili raporlar yanlıştır. Bu harekete istinaden hiçbir polis müdahalesi ölümle sonuçlanmamıştır. #OWS” denildi.

Gezi protestoları başladığından beri ABD’den Erdoğan hükümetine daha önce de biri ABD Dışişleri Bakanı John Kerry tarfından olmak üzere 3 uyarı daha gelmişti.

(Yeşil Gazete)

Tarihçilerden Topçu Kışlasına itiraz

Taksim Gezi parkında yapılması planlanan Topçu Kışlasına itirazlar gelmeye devam ediyor. Tarihin ihyası anlayışıyla yapılacak bir yapının taklit olmaktan öte gitmeyeceğini öne süren tarihçiler bugün yaptıkları toplantıda soruna farklı açılardan yaklaştılar ve ardından bir basın açıklaması yaptılar.

Taksim Gezi Parkı ve oraya yapılması planlanan Topçu Kışlası projesi etrafında şekillenen olaylar dolayısıyla 7 Haziran’da Beyoğlu Aynalı Geçit’te Tarih Vakfı bir basın açıklaması yaptı. Okunan bildiride, “Tarih Vakfı, kent hakkı ve kentli belleğini hiçe sayan ‘replika fiziki mekan’ üretimine, yanı Topçu Kışlası’nın yeniden inşasına ya da yeniden inşa edilirmiş gibi yapılmasına karşı olduğu gibi, bu projeyi daha sevimli göstereceği düşünülerek ortaya atılan ‘İstanbul Kent Müzesi’ biçimindeki işlev önerisine de tamamen karşıdır” dedi.

Basın açıklamasına katılarak görüş bildirenler arasında Ahmet Ersoy (tarihçi), Cevat Erder (tarihi çevre koruma uzmanı), İclal Dinçer (şehir plancısı), Murat Güvenç (şehir plancısı) ve Uğur Tanyeli (mimar) vardı. İlhan Tekeli (planlama uzmanı) ve Ferdan Ergut (tarihçi) toplantıya canlı yayınla katılırken, Doğan Kuban (mimarlık tarihçisi) ve Günkut Akın (mimarlık tarihçisi) da video kayıtlarla görüşlerini paylaştılar.

Cevat Erder, konuşmasında şunları söyledi: “Topçu Kışlası ilk yapıldığında ahşap bir binaydı, bombalanıp yıkılmasının ardından onarılıp Fransızlara teslim edilmiştir. Hatta futbol sahası olarak kullanılmış, 1927’de ilk milli maçımız burada oynanmıştır. Topçu Kışlası’nın bu hangi yüzünü hayata geçirecekler? Önce ona karar vermeleri gerek.”

Uğur Tanyeli ise, “Dünya tarihinde ilk defa mimarlık aracılığıyla ortaya çıkan bir toplumsal hareket görüyorum,” diyerek şunları ekledi: “Bundan 70 yıl önce şu ya da bu nedenle ortadan kaldırılmış bir binayı yeniden yapacağım demenin hiçbir mantıkla açıklanabileceği kanısında değilim. Bildiğimiz İslamcı Muhafazakarlar Oryantalizm’den nefret eder ve bu da Oryantalist bir kışla. Buna neden bu kadar hevesle yandaş olunduğunu anlamakta güçlü çekiyorum. Ayrıca bir projeye başlamadan önce ne yapmak istediğinizi bilirsiniz. AVM de olur, şehir müzesi de olur, otel de olur diyemezsiniz.”

İclal Dinçer ise toplantıda şunları şöyledi: “Artık Gezi Parkı’nın bir anı değeri olmuştur. Bunun geri dönüşü yoktur. O anı değeri üzerinden Taksim Gezi Parkı’nın korunması gerekir. Hiçbir tartışmaya mahal bırakmadan, bu toplumsal hareketlerin doğru okunmasını diliyorum.”

Basın toplantısına katılan basın mensupları ve Tarih Vakfı üyeleri, destek amacıyla Taksim Gezi Parkı’na yürüdüler, Gezi Parkı’nda basın açıklamasını tekrar okudular.

 

Tarih Vakfının açıklaması şöyle:

Tarih Vakfı olarak her zaman tanığı, mağduru ve takipçisi olduğumuz bir olgu var: Türkiye’de tarih, özellikle de siyasetçilerin elinde bir istismar alanıdır ve bu durum son zamanlarda çok artmıştır. Bu artış hükümetin tarihi mekân politikalarının en çarpıcısı olan Taksim Topçu Kışlası Projesi üzerinden elle tutulur hale gelmiştir. Bununla birlikte, bu projeye karşı İstanbulluların çeşitli platformlar üzerinden aylardır verdiği mücadele bir umut ışığı olmuştur.

İstanbul’un göbeği Taksim’de her türlü planlama ve kent yönetimi ilkesine aykırı olarak tepeden inme kararlar alındı ve uygulandı. Bu ve buna benzeyen Haliç Metro Geçiş Köprüsü, 3. Boğaz Köprüsü gibi projeler İstanbulluların kent hakkını hiçe saymaktı. Bu durumda İstanbulluların kent hakkı talebi için sokağa dökülmekten başka yolları kalmamıştı. Buna karşı günlerdir uygulanan polis şiddetini ve bu projeye barışçıl bir biçimde karşı olanların Türkiye’nin pek çok şehrinde acımasızca ezilmeye çalışılmasını protesto ediyoruz.

Tarih yalnızca geride kalmış ve gücü olanın istediği gibi kullanabileceği bir olaylar yığını değil, geçmişten gelip bugünü de içine alan bütünlüklü bir akıştır. Bu açıdan düşünülürse, Taksim Meydanı ve diğer tüm kentsel alanlar şehrin tarihsel ve kolektif belleği olarak değerlendirilebilirler. Bu doğrultuda, Taksim Gezisi ve çevresi, kentsel ve toplumsal bellek ile toplumsal tarih açısından somut biçimde korunması gereken kültür mirasıdır. Bu özelliği, içinde bulunduğumuz günlerde yeni ve yoğun tarihsel tanıklıklarla artarak sürmektedir.

Tarih Vakfı, kent hakkı ve kentli belleğini hiçe sayan “replika fiziki mekân” üretimine, yani Topçu Kışlası’nın yeniden inşasına ya da yeniden inşa edilirmiş gibi yapılmasına karşı olduğu gibi, bu projeyi daha sevimli göstereceği düşünülerek ortaya atılan “İstanbul Kent Müzesi” biçimindeki işlev önerisine de tamamen karşıdır. Kent müzeciliği ve İstanbul Müzesi üzerine 10 yıl boyunca bilgi ve deneyim üretmiş, kitaplar yayınlamış, uluslararası sergiler açmış, İstanbul Ansiklopedisi ve İstanbul dergisini yayınlamış olan Tarih Vakfı, İstanbul Kent Müzesi’nin nasıl kurulması gerektiği konusunda bu ülkedeki en birikimli kurumdur. Bu birikime dayanarak, toplumsal ve kentsel tarihe şahitlik edecek, güncel tarihini belgeleyecek ve bunlar üzerinden kent geleceği tartışmalarına evsahipliği yapacak kent müzesinin bir replika yapı içinde vücut bulmasının meselenin ruhuna tamamen aykırı olduğunu düşünüyoruz.

Ayrıca ivedilikle atılması gereken birkaç adıma dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Hükümet ve devlet, ortak yaşam alanlarımız olan kentlere dair karar alma mekanizmalarını gecikmeksizin şeffaflaştırmalı ve katılımcı bir yönetim anlayışına yol açmalıdır. Tarihin, ideolojik bir mücadele aygıtı olarak kötüye kullanılmasından vazgeçilmeli ve bundan sonra tarihsel mekân düzenlemelerinin ideolojik planlara göre belirlenmesinden özenle kaçınılmalıdır.

 

(Yeşil Gazete)

Gezi’den yükselen dumanlar – Erol Katırcıoğlu

 

Gezi olaylarında yer alan insanların biraz da hayretle ve şaşkınlıkla ifade ettikleri farklı siyasi grupların birlikte hareket ediyor olmaları, aslında bu çerçeveden bakılınca şaşırtıcı da değildir . Çünkü AKP’nin yarattığı siyasi atmosfer, laik kimliğin baskılanması anlamı taşıdığından, bir türlü bir araya gelemeyen ama tipik özellikleri “laik kimlik içinden çıkmış olmak” olan bu insanları da bir araya getiren bir “biz” duygusu üretmiştir. Parktaki Kemalistlerle birlikte anarşistlerin, ulusalcıların, anti-kapitalist Müslümanların, çevrecilerin ve daha bir çok sol siyasi hareketlerin birlikte bulunmaları laik kesim içinde oluşmakta olan “biz” duygusunun da görünen yüzüdür.

Laik kesim gençlerinin siyaseten önerdiği demokrasinin “katılımcı bir demokrasi” olması da azınlıkta olduğunun bilincine varan bir kimliğin kendini savunmasını mümkün kılabilecek en uygun siyasi yollardan biri olmasındandır. O nedenle de laik kimlik siyasetçilerinin şimdiye dek ordudan bekledikleri için hiç kafa yormadıkları iktidar yollarından biri olan “katılımcı demokrasi” modelini şimdi gençlerinin telaffuz etmeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü, “Jön Türk” diye bilinen siyasi terimi dünya siyasi literatürüne hediye etmiş bir geleneğin olduğu bu topraklarda gençlerin toplum adına davranıp sahneye çıkması ve bu siyasi öneriyi dile getirmeleri yine toplum olarak bizim normallerimizden biridir.

Türkiye siyasi alanındaki kriz, “kimlik siyasetinin” artık sınıra gelmiş olmasından kaynaklanan bir krizdir. Bir coğrafyaya deyim yerindeyse kapatılmış farklı kimliklerin kendi kimlikleriyle ilgili talepleri ifade etmeleri ve bu talepler üzerinden siyaset yapmalarının “meşruiyetinin” sınırına gelmiş bulunmaktayız. Bu noktadan itibaren kimlik siyasetinde ısrar etmek ve bütün diğer kimliklerin taleplerini de içeren yeni bir siyaset üretmemek çatışmacı bu siyasi iklimin devamı anlamına gelecektir.

Nitekim bu eşiğe gelmiş Türkiye demokrasisinin daha ileri bir demokrasiye sıçrayamaması, onu bugün, bu sınırda patinaj yapan bir duruma getirmiştir. Gezi parkından yükselen dumanların ise bu patinajın yarattığı dumanlar olduğunu kolaylıkla hayal edebiliriz. Kısacası Türkiye’nin, “kimlik siyasetini” aşan bir “kimlikler-üstü”, yani bir “demokrasi siyasetine” ihtiyacı vardır. Başbakan ve partisi AKP ise, bir türlü bu ihtiyacı karşılayan bir yönetim sergileyememekte ve hala kendi kimliği içinden siyaset yapmaya devam etmektedir.

Sorun da buradadır.

Erol Katırcıoğlu – www.t24.com.tr

Kahkaha, gelotofobi ve direniş – Ahmet Ergenç

Ülkenin her yanında ‘acayip’ şeyler oluyor, birçok siyaset teorisi şablonuna sığmayan şeyler. Gezi Parkı Direnişi, ülkenin dört bir yanına bir güzel sirayet etti. Otoriteye karşı öfkeyle bilenmiş ve Ahmet İnsel’in yerinde tespitiyle ‘haysiyeti zedelenmiş’ insan grupları sokağı ele geçirdi. Ve çok da güzel ele geçirdi. Feci şeyler yaşandı, birçok direnişçi kimyasal silahlara maruz kaldı, ölenler ve yaralananlar oldu evet ama bu hareketin herhalde en güzel yanı, insanların otoritenin silahlarıyla ve yol açtığı acılarla ‘alay etmeyi’ başarmış olmaları. Şimdi gerçek hayatın ve sosyal medyanın duvarları alaycı ve ironik sloganlarla dolu. Mağduriyetçi, militer, acıyı yücelten bir tonun yerini, acının müsebbibi mütehakkimlerle alay edebilen ve böylece korku ve sindirme stratejilerini boşa çıkaran ‘şenlikli’ bir hava aldı.

İroni, espri, alay ve direniş arasındaki ilişkiye dair ‘Otoriteye Direnişte Ciddi bir Silah olarak İroni’ gibi başlıklara sahip birçok akademik makale var. Bunlara hiç girmeden, bu şenlikli tonu bozmadan Orwell’in o şahane ifadesini vermek yeterli: ‘Her şaka minik bir devrimdir.’ Tabii ki burada bahsi geçen ‘şaka’ ve müteakip  ‘kahkaha’ apolitik eğlence araçları değil. Hakikat sahipleneciliğine soyunmuş olanların oyununu bozan, biat etmeyen bir politik tavır. Orwell’i desteklemek için bir de “İktidarın kitlelerin kederine ihtiyacı vardır” demiş bulunan Spinoza’yı hatırlayalım. Evet iktidar denilen musibet, korkutmak ve insanları kederli tutmak ister. İnsanların içindeki yaşam enerjisi patlamasın, sokaklara taşmasın diye.

Alaycılık eskinin stüasyonistlerinden şimdinin ‘kültür bozumcularına’ kadar birçok ezber-bozucu karşı kültür hareketinin temel stratejisi. Böyle bir alaycılık Türkiye’deki (bu ismi de yeri gelmişken değiştirsek aslında, her Türkiye deyişimde bir irkiliyorum, Türk vurgusundan ötürü, benim önerim Anadolu Cumhuriyeti’nden yana) politik hareketlerde pek yoktu. Ciddiyetin ağır bastığı bir ‘politik direniş’ kültürü vardı. Politik ciddiyetin yerine apolitik bir cıvıklık önerdiğim sanılmasın. Sadece alayın gücünü bu politik ciddiyete katıp, Foucault’nun bahsettiği söylem savaşını kuvvetlendirmekten bahsediyorum. ‘Kahrolsun’larla sınırlı olmayan bir slogan ve eylem çeşitliliği, gündelik hayatın her yanına nüfuz eden mütehakkimleri alaşağı etme silahlarının da güçlenmesi anlamına geliyor.

Politik direnişteki monolitik yapı ve söylemin kırılması çok önemli bir şey. ‘Haysiyeti’ incinmiş o kadar çok insan grubu var ki. İade-i itibarı sağlayacak taleplerin Pandora kutusu açıldı bir kere. Buradan milyonlarca ses yükselecek. Ekolojistlerden feministlere, anti-militarislerden LGBTT’lere, faili meçhul mağdurlarından havyan özgürlüğü savunucularına kadar herkes nevi şahsına münhasır talebini ortaya koyacak.  Ve bu talepler alaycı bir tonla, isteyen, dilenen değil, otoritenin meşruiyetini dilsel düzeyde de sarsan bir tonla dile getirilecek, getiriliyor. Safi kötülük simgesi AVM olasılığından kurtulan Gezi Parkı şu anda hiç olmadığı kadar ‘politik’ ve ‘güzel’ bir yer. Artık orası sadece ‘ağaçlı’ bir yer değil, bir karşı-kültür hareketi ve şenlikli bir siyasetin merkezi haline gelebilir. İçinde müzik, ritim, edebiyat, kahkaha, dayanışma ve bir festival ruhunun olduğu bir siyaset filizleniyor gibi. Ivan Illich’in tanımladığı o ‘şenlikli toplum’ modelinin başlangıç noktası olabilir. Yaratıcı bir duvar yazısının söylediği gibi, “Bıraksan ağaç sadece gölge verecekti ama bak şimdi ne meyveler verdi.”

Tabii, her şey ‘festival’ değil. Bir yandan İstanbul’da çeşitli barikatlarda ‘direniş’ sürüyor. Ankara’da Eskişehir’de, Adana’da Dersim’de şiddetli müdaheleler var. Ama bu iki ruh halini birbirinin karşıtı olarak görmek, alaycılığı ve şenlik ruhunu ‘devrimci hareket’in mağrur ciddiyetine bir ihanet gibi algılamak, bu kapsayıcı, ağaç gibi kapsayıcı harekete zarar verecektir. Taş ve çiçek yan yana durabilir. Artık ‘Taksim Komünü’nden bahsedilmeye başlandı. Paylaşım kültürüyle, gündelik hayat hemen şimdi dönüşütürülüyor. ‘Başka türlü bir yaşam’ tahayyülü devrim-sonrasına ertelenmiyor. Başka bir hayat ‘büyük anlatılar’ın makro vaatleriyle değil, mikro  müdahalelerle örülüyor. Kolektif mutfaklar, paylaşım kütüphanesi, gönüllü revirler, eko-tarım alanları kuruluyor. Yabancılaşma denilen hortlak çöpe atılıyor. Kimse tatile gitmekten ya da Pazartesi sendromundan bahsetmiyor. İşe gitmek zorunda olanlar da gündüz Clark Kent, gece Süperdirenişçi oluyor. Daha ne olsun?

Son olarak, bu alay meselesine dönerek, “gelotofobi” diye bir kavramdan bahsedeyim.   Yunanca’daki ‘gelos’ (kahkaha) ve malum ‘phobos’un birleşimden doğan bu kavram ‘alay edilme, gülünme korkusu’ anlamına geliyor. Yaratıcı söylem savaşını çok uzun süredir sürdüren İç-Mihrak hazırladığı bir posterde bu fobiyi şöyle açıklıyor: “Devlet erkanı, öğretmen, dinsel önder gibi otorite figürlerinde sıklıkla bulunur.

Otoritenin sarsılması korkusu bu duruma sıklıkla eşlik eder… Bir toplumda genel vasatlaşma ve yaratıcılık kaybının en önemli nedenlerinden biridir.” Evet işte,  bu direniş bütün yaratıcı çok çeşitliliği ve alaycılığıyla ‘gelotofobik’ iktidar odaklarını alaşağı ediyor ve ilginçtir, evet, toplumdaki yaratıcılık düzeyi de artıyor. Depresyondan çıktığını ve ‘depresyon burjuva işidir’ lafını yeni kavradığını söyleyen bir sürü insan gördüm. Sıkışmış, atomize varoluşlarından sıyrılan insanlar şimdi çok güzel şeyler yapıyorlar.  ‘Biber hazı cildi güzelleştirir’den, tomalarla savaşmak için ele geçirilen Poma’ya (Polis Olaylarına Müdahale Aracı) ve minyatür Toma-Halk’a, Ören Bayan’ın  yerini alan Diren Bayan’dan twitter’ın kuşuna gaz maskesi takılarak yapılan yeni logoya kadar bu direniş bi harika dostum! Ciddiyet oyununu hakiki bir ciddiyetsizlikle bozmaya devam.

Ahmet Ergenç – bianet.org