Ana Sayfa Blog Sayfa 4251

Bakan Eker’in, Melda Onur’un GDO’lu pirinç skandalı hakkındaki ilk önergesine yetersiz cevabı

Hatırlayacağınız üzere, Mart 2013’te ABD’den ithal edilen genetiği değiştirilmiş çeltik skandalının duyulmasın hemen ardından, 22 Nisan 2013’te CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur, Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’e bir yazılı soru önergesi sunmuştu. Melda Onur, 18 Nisan 2013’de Yeşil Gazete’de yayınlanan “Eker’in Büyük Çelişkisi : Pirinç Bakana Göre Güvenli, Bakanlığa Göre Riskli” yazıma atıfta bulunarak Bakan Eker’e yazılı cevap istediği dört spesifik soru yöneltmişti. Nihayet, cevaplanması gereken süre geçtikten sonra, 24 Haziran 2013’te, Bakan Eker yazılı bir cevap verdi. Buradan hem soru önergesini, hem de verilen cevabı okuyabilirsiniz.

Bakan Eker 4 soruya teker teker cevap vermemiş, toplu bir “cevap” vermeyi tercih etmiş. Cevap kelimesi yerine, yazılı açıklama demeyi tercih ediyorum zira dört sorunun da teker teker cevabını aradığımda, bir tanesine bile verilmiş spesifik bir cevap bulamadım. Bakan Eker açıklamasında genel olarak Biyogüvenlik Kanunu’na ve sürece değinmekte. Fakat, kullandığı bazı ifadelerin üzerinde durulmasının önemli olduğunu düşünüyorum.

Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker

Bakan, bu soru önergesinde de bir kez daha “[…] bugüne kadar dünyada ticarete konu olmuş genetiği değiştirilmiş çeltik üretimi yapılmamıştır” demekte ve yine kelimelerle oynamaktadır. 27 Haziran 2013’de Defne Koryürek’in İMC TV’deki “Ne Yiyorsak Oyuz” programında da söylediğim gibi, Bakan burada “dünyada YASAL ticarete konu olmuş GD çeltik üretimi yapılmamıştır” demelidir. “Yasal ticaret” demediği sürece, beyanı doğru kabul edilemez. GD çeltiğin; ne üretimi, ne tüketimi ne de ticareti dünyanın hiçbir yerinde onaylanmamıştır ve yasal değildir. Ancak, dünyada yasal olmayan birçok ticaret türü mevcut, yasal olmadıkları için yok kabul edilmiyorlar ve edilemezler. Yasadışı çocuk, uyuşturucu vs. ticareti de mi yok diyeceğiz? Bunların varlığı kabul edilip, bunlara karşı önlem alınıp, savaşılmıyor mu? Onaylanmamış, yasadışı GDO’lu ürünlerin ticareti neden bir istisna teşkil etmektedir?

GD pirinç yasal ticaret için ekilmemektedir ama yasadışı ya da deneysel amaçla ekilmektedir. Bunu bilmemezlikten gelmek ciddiye alınabilecek bir yaklaşım değildir. 2005’te Çin’de (Bt 63 adlı) yasadışı GD pirinç üretimi belgelenmiştir. Bazı AB ülkelerinde ithal edilen ürünlerde bu GD pirince rastlanması üzerine, 2008’de Avrupa Komisyonu Çin’den ithal edilen pirinç ürünlerine mecburi sertifikasyon şartı koymuştur. Bayer’in genetiği değiştirilmiş LL pirinçlerinin üç çeşidi 2006’da ABD pirinç tarlalarının %30’unu kontamine etmiştir ve LL pirinceABD’den pirinç ithal eden 30 ülkede rastlanmıştır. Bunun üzerine 2011’de Bayer kendisine dava açan 11,000 çiftçiye 750 milyon dolar tazminat ödemiştir (bu örneklere “GD Pirinçle Yapılan Tarla Denemeleri” yazımda da değinmiştim). Bu iki vaka, kayıtlı vakaların en bilinenlerindendir.

Bakanın bunların geçmişte kaldığını söyleme ihtimaline karşı, Greenpeace’in 24 Nisan 2013 tarihli “GDO’lu Pirincin Kaynağı” haberinde belirttiği gibi, 2006-2013 arası AB’ye yasa dışı giriş yapan (150 ABD, 169’u Çin kaynaklı) toplam 344 kayıtlı GD pirinçli ürün vakası olduğunu da bir kez daha hatırlatayım.

Bakan açıklamasında “[…] GDO kaynağının soya tozundan bulaştığına dair iddialar savcılık tarafından incelenmektedir” demiş. Bir sonraki paragrafta numune pirinçlerin GD pirinç türleri LL ve Bt pirinçler olduğunu açıklayan İTÜ analizlerinin teknik olarak geçersiz olduğunun altını çizmiş. O halde, Bakan pirinçlerdeki GDO tespitinin GD soyadan bulaşıklık/kontaminasyon kaynaklı olması ihtimali üzerinde mi durmakta?

Peki, Türkiye’ye yasal olarak ithal edilen (hayvan yemi amaçlı) 16 çeşit GD mısır, 3 çeşit GD soya olduğunu düşünürsek, bulaşıklık/kontaminasyon olmuş olma ihtimali çok vahim bir senaryo değil midir? Nakliye ya da depolama sırasında kontaminasyon olabiliyorsa, bakanlıklar, yasalar, uygulamalar, denetimler yetersiz kalıyor demektir. Bu durumda sorumluluk kime ait?

Skandalın ilk günlerinde kimseden ses soluk çıkmazken Ankara’daki ABD Sefareti Tarım Ataşesi Clay Hamilton’ın adeta alay ederek “cep telefonlarını analiz ettirseniz orada da GDO çıkar” sözlerini unutmadık. Radikal’in de yayınladığı bu açıklamada kontaminasyonun kontrol edilemediğini “Bulaşma çok normal. Çünkü bir ülkeye izin verilmiş GDO’lu mısır taşıyan gemi, sonra pirinç taşıyabiliyor” sözleriyle açıklamıştı Hamilton. Bunun hiçbir “normal” ve kabul edilir tarafı olmaması bir yana, ABD Tarım Ataşesi kendi ağzından GDO’ların tüm gıdamıza bulaşmış olabileceğini çok basit ve net bir şekilde ifade etmiştir.

Madem böyle bir şeyden kuşkulanmakta, Bakan Eker acaba GD soyanın başka gıdalara bulaşıp bulaşmadığına baktırmayı ve biz tüketicileri bu konuda aydınlatmayı düşünüyor mudur? Aklıma takılan bir diğer soru da, hazır kendisi İTÜ olaylarının konusunu açmışken, İTÜ “geriye çekildiğine” göre savcılık pirinç numunelerini herhangi bir “bağımsız” laboratuara inceletecek midir, yoksa o sayfa kapandı ve bize unutturulmak mı isteniyor?

CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur

Bu arada önergeye cevabında “Bakanlığımıza bağlı uluslararası standartlarda ve akreditasyona sahip 2 laboratuarda detaylı Genetiği Değiştirilmiş Ürün (GDO) analizi yapılmaktadır” yazan Bakan Eker’e, detaylı GDO analizinden kast ettiği kimlik tespit analizi ise, Türk Akreditasyon Kurumu’na göre Ankara, İstanbul ve Kocaeli olmak üzere iki değil üç laboratuarlarının olduğunu hatırlatmak isterim. (Daha önce de Bakanlığının çeltiği ithalatta GDO açısından 9 riskli üründen biri, ABD’nin ise 9 riskli ülkeden biri olarak belirlemiş olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştım.)

Son olarak da CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur’un 22 Mayıs 2013 Bakan Eker’e ikinci bir önerge vermiş olduğunu ve Meclis kayıtlarında halen işlemde olduğunun belirtildiğini hatırlatır, yine aynı konuda üçüncü bir yazılı önergenin de bugün yarın sunulacağının müjdesini vermek isterim.

 

Ayşe Bereket

aysebereket.wordpress.com

twitter: @aysebereket

 

 

İzmir’de ilk Onur Yürüyüşü coşkusu; “aşk aşk hürriyet, uzak olsun nefret”

İstanbul’da 20 senesini geride bırakan LGBT Onur Haftası bu yıl ilk kez İzmir’de de vücut buldu. Onur yürüyüşünü gerçekleştirmek için 30 Haziran Pazar günü saat 18.30 sularında Alsancak İskelesi önünde bir araya gelen yaklaşık 2000 kişi İzmir Müzisyenler Derneği orkestrasının müzikleriyle kordonu renklendirdi.

19:30’da Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne yürüyen topluluk “batsın, ahlakınız batsın” “aşk aşk hürriyet, uzak olsun nefret” “homofobik/transfobik devlet yıkacağız elbet” “çürük değil eşcinsel, askere de gitmiycez” “tayyip, kaç kaç kaç eşcinseller geliyor” “nefret cinayetleri politiktir” sloganları atarak Gündoğdu Meydanı girişine kadar ilerledi. Gezi Parkı eylemlerine destek veren grupta ayrıca “bu daha başlangıç, mücadeleye devam” “diren Lice eşcinseller yanında” “her yer taksim her yer direniş” sloganları atılırken çatışma haberi alınan İstanbul’a da bin selam gönderildi.

paylaşmak için tklynz / click for to share

Yapılan basın açıklamasında Gezi Parkı direnişlerini ekranlarına taşımayan ya da taraflı haber yapan medyanın tavrı da eleştirildi ve direniş sürecine dair şu ifadelere yer verildi:

“İlk kez yalnız LGBT bireylerin değil, Kürt halkının, Ermeni halkının, Alevi toplumunun, başörtülü arkadaşlarımızın hikayelerini yalancı medyadan değil bizzat kendi ağızlarından dinledik. Bu şekilde bizler, gündelik hayatın dışına itilenler, meydanlarda hiç olmadığımız kadar özgür ve güvende olduk. Bu yüzden bugün, onur haftasının şu son gününde, hep beraber yürüyoruz.”

“ Roboski için, Maraş için, Sivas için, Reyhanlı için, Gazi ve Lice için hep birlikte alanlarda olmaya devam edeceğiz” vurgusu yapılan basın açıklamasında ayrıca Baki Koşar Nefret Suçlarıyla Mücadele Haftası’nda da bir arada olma çağrısı yapıldı.

Basın açıklamasının ardından Kordon’da çoşkulu yürüyüşüne devam eden topluluk, tekrar Kıbrıs Şehitleri’nden geçti ve Bornova Sokak’a girdi. Kordon’da son bulan yürüyüş boyunca halktan da olumlu tepkiler alan grup dakikalarda alanı terk etmedi.

Haber: Damla Gülmez

(Kaos GL)

Tahrir’li kardeşlerimizden hem Taksim’e hem Rio’ya hem de Sofya’ya mesaj var!

Tahrir Meydanı yine hareketli. Devlet başkanı Mursi’nin yönetimi devralmasının yıldönümü olan 30 Haziran’da milyonlarca Mısır’lı protesto gösterileri için sokaklara çıktı.

Mısır halkı bu isyanda kendileri ile aynı talepler ile sokaklarda olan Türkiye, Brezilya ve Bulgaristan halklarını da unutmadı.

Kahireli kardeşlerimizin selamını Yeşil Gazete ekibinden Ali Serdar Gültekin‘in çevirisi ile sizlerle paylaşıyoruz.

#budahabaslangicmucadeleyedevam”

***

paylaşmak için tklynz / click for to share

“Taksim’den Tahrir’e, Bulgaristan’dan Brezilya’ya, sadece zengin küçük bir zümreyi kayıran baskıcı devlet yapısına karşı mücadele veriyoruz.”

“Kahireli Yoldaşlar” isimli Mısırlı Eylemci kolektifinden açık mektup

Yanı başında mücadele ettiğimiz sizlere,

30 Haziran, 25 – 28 Ocak 2011’de başlayan isyan, yeni bir aşamayı temsil edecek. Bu defaki isyanımız, bilindik ekonomik istismara, polis şiddetine, işkenceye ve cinayetlere yenilerini ekleyen Müslüman Kardeşler’e karşı.

“Demokrasi”nin geldiği yönündeki ifadeler, erdemli bir hayat yaşamak için gereken saygın ve uygun bir hayat olmadığında gerçek olamaz. Seçim yoluyla sağlanacak meşruiyet iddiaları Mısır’da mücadelemizin hâlâ devam ettiği gerçeğinden bizi uzaklaştırıyor; çünkü yüzünü değiştirmiş, fakat gene baskıcı, sert ve polis şiddetine dayanan aynı türde zalim bir rejimle karşı karşıyayız. Yetkililer halka hesap vermiyorlar. Kişisel güç ve zenginlik için mevkilerini kullanmaya devam ediyorlar.

30 Haziran Devrim’in haykırışını yeniledi: “İnsanlar sistemin devrilmesini istiyor!” Bizim gelecek beklentimiz, Müslüman] Kardeşliğin dar kafalı otoriter rejimi ya da yandaşlarını kayıran kapitalizm anlayışı değil. İktisadî ve siyasî hayatı baskı altına alan askerî vesayet ya da Mübarek döneminin eski yapılanması da değil. 30 Haziran günü sokaklara dökülen göstericilerin hepsi bu çağrı etrafında birleşmediler belki, ama bizim çağrımız bu: Bizim duruşumuz böyle olmalı; çünkü geçmişin kanlı dönemlerine dönmeyi kabul etmeyeceğiz.

Kurduğumuz ağlar hâlâ zayıf; ama Türkiye ve Brezilya’daki ayaklanmaların bize umut ve ilham vermesini istiyoruz. Bunların her biri farklı siyasî ve ekonomik koşullar altında ortaya çıktı; ama hepimiz, kendileri için hep daha fazlasını isteyen ve bu sebeple insanlara herhangi bir iyilik sunacak vizyonu kalmamış dar/baskıcı çevreler tarafından yönetiliyoruz. 2003 yılında yatay örgütlenme biçimiyle Brezilya’nın Bahía şehrinde ortayaçıkmış “Free Fare Movement”tan ve Türkiye’de yayılan açık forumlardan ilham alıyoruz.

Mısır’da yerelleşmiş neoliberalizm insanları ezerken, Müslüman Kardeşlik rejimi sürece yalnızca dinsel bir cila çekmiş oldu. Türkiye’de de özel sektörün aşırı hızlı büyüme oranları, baskıcı bir rejimle mümkün oluyor. Keza polis şiddetini birincil araç olarak kullanan zihniyet de aynı; böylelikle alternatifler bastırılmış oluyor. Brezilya’da ise hükümetin devrimci geçmişini meşruiyet için kullanılan bir maskeden ibaret. İş ortakları aynı sermayeci zihniyetle insanları ve doğayı sömürüyor.

Bu yeni mücadeleler Kürtlerin ve Güney Amerikalı yerlilerin daimî savaşlarıyla ortak. On yıllardır Türk ve Brezilya hükümetleri, bu yaşam için mücadele veren hareketleri yok etmeye çalıştılar; ama başarılı olamadılar. Onların devlet baskısına karşı direnişleri Türkiye ve Brezilya’ya yayılan yeni bir protesto dalgasının habercisiydiler. Acilen birbirimizin mücadelelerinin derinliğini kavramalı ve bunu yeni alanlara, mahallelere ve topluluklara yaymak için yeni isyan yöntemleri aramalıyız.

Bizim mücadelemiz, ulus devletlerin küresel rejimlerine karşı çıkma imkânı taşıyor. Refah dönemlerinde olsun ekonomik krizlerde olsun devlet, – Mısır özelinde Mübarek yönetimi, askeri darbe ya da Müslüman Kardeşliğin yönetimi fark etmeksizin – iktidardakilerin gücünü ve zenginliğini korumaya, halkları mülksüzleştirmeye ve mahrum etmeye devam ediyor.

Hiçbirimiz diğerinden kopuk değiliz. Bahreyn’de, Brezilya’da, Bosna’da, Şili’de, Filistin’de Suriye’de Türkiye’de, Kürdistan’da, Tunus’ta, Sudan’da, Batı Sahra’da ve Mısır’da (liste daha uzar) ortak bir düşmanla mücadele ediyoruz. Her yerde bizleri eşkıya, vandal, çapulcu, terörist olarak adlandırıyorlar.Savaştığımız şey iktisadî sömürü, yalınkat polis şiddeti veya yasadışı hukuk sisteminden daha fazlası. Haklar ya da yeniden düzenlemiş yurttaşlık kavramı da değil uğrunda savaştığımız şey.

Biz, bir baskı mekanizması olan merkezî ulus devlete karşıyız. Bu mekanizma yereldeki seçkin bir zümrenin yaşam gücümüzü emmesine, küresel güçlerin günlük yaşantımızı yönetmesine yardım ediyor. Küresel güçler ve yerel elitler işbirliği içinde: Mermiler, haberler ve arada kalan ne araç varsa bize karşı kullanıyorlar.Şu anki mücadeleleri birleştirmek ya da birbirine eşitlemek değil bizim savunduğumuz. Fakat savaşmak, yıkmak, al aşağı etmek zorunda olduğumuz aynı iktidar ve otorite yapısı. Birlikte, davamız daha güçlü.

Sistemin çökmesini istiyoruz.

Kahireli Yoldaşlar

ROAR Collective, 29 Haziran 2013″

Kahireli Yoldaşların mesajının orjinali için; roarmag.org/from-tahrir-and-rio-to-taksim-the-smell-of-teargas/

 

Türkçeye çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Roar MagYeşil Gazete / Türkiye)

 

Gelişmekte olan ülkeler için yaşamsal tehdit: İklim değişikliği / Nazan An

İklim değişikliğinin büyük çapta bir nüfusu etkilemesi beklenmektedir. Etkilenecek nüfusun büyük çoğunluğunu ise gelişmekte olan ülkeler oluşturmaktadır. İklim değişikliğinin etkileri düşünüldüğünde gelişmekte olan ülkelerin en büyük sorunlarından bir tanesi, ülkelerinde yaşamaya devam edip edemeyecekleridir. Özellikle kıyı kesiminde yaşayan nüfusun bölgeyi terk etmek zorunda kalacak olması, ancak bu yer değişikliğini kaldırabilecek ekonomik güce sahip olmaması yaşamlarını tehdit edecek problemler arasında yer almaktadır. Bu nedenle bu ülkeler için çeşitli adaptasyon süreçleri işlemekte ve çözüm önerileri oluşturulmaya çalışılmaktadır. Onlar için “neler yapılabilir” sorusu önemli olduğu gibi, aslında neler yapılmaması gerektiği de önem taşımaktadır. Bu nedenle iklim değişikliği ile göç arasındaki ilişkiyi iyi anlamak, iklim değişikliğine karşı kırılgan ülkelerdeki nüfus için çözüm sürecini değerlendirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

İklim değişikliği çalışmaları kapsamında yapılan projeksiyonlar, sıcaklık değişimleri ve yağış rejiminde meydana gelecek değişiklikleri tahmin ederek oluşması muhtemel iklim değişikliğini gözler önüne sermektedir. Bu tahminlerde ortaya konan iklimsel hava olaylarındaki değişikliklerin şiddetinin artması sonucu meydana gelecek doğal felaketler savunmasız bölge nüfusunu göç etmeye daha da zorlayacak ve bu kapsamda bazı ekonomik, sosyal ve çevresel problemlerin yaşanması kaçınılmaz olacaktır. İklim değişikliğinin etkileri ve tarımsal uygulamalar sonucu tarımsal arazilerin bozulması, çölleşme, su kıtlığı ve su kirliliği sonucu ortaya çıkacak yeni çevresel, sosyal ve ekonomik problemler dünya nüfusunu birçok yönden etkileyecek ancak gelişmekte olan ülkeleri yaşamsal açıdan tehdit edecektir.

Son 20 yılda yaşanan doğal felaketlerin sayısı nerdeyse ikiye katlanmış ve 2008’de 20 milyondan fazla insan göç etmek zorunda kalmıştır. Bu noktada üzerinde durulması gereken konular, hangi bölgedeki nüfusu hangi faktör ne oranda göçe zorlayacak ve bu da gelecekte ne kadar insanın göç etmek zorunda kalmasına sebep olacaktır. Ayrıca, ‘Bu göçün insanlara ve ülkeye maliyeti ne olacak, bu maliyet göç etmek zorunda kalacak insanlar tarafından karşılanabilecek mi ve bu göçün olumlu ya da olumsuz bu insanlar üzerinde ne tür etkileri olacak?’ sorularını yanıtlamak gerekecektir. Yaşanacak çevresel değişikliklerin hangi sürücüler aracılığıyla ve ne ölçüde nüfusun göç etmesine sebep olacağı sorusunun yanıtı birinci derecede önem taşımaktadır. Bu soruya verilen yanıt, iklim değişikliğinin etkilerine karşı kırılgan nüfusun ve hangi noktada kırılganlıklarının olduğunun tespit edilmesi kapsamında olacaktır. Çözüm önerileri de bu kapsamda oluşturulacak ve bu zorlayıcıların azaltılması yönündeki çalışmalara ağırlık verilmesi gerekecektir.

Şimdi, bölgeleri iklim değişikliğinin etkilerine karşı savunmasız bırakacak ve göçe zorlayacak olan faktörlerden en önemlilerinden biri olan nüfus artışına bir göz atalım. Demografik bir sürücü olan nüfusun çevre üzerinde ne tür olumsuz etkilere sahip olduğundan kısaca bahsedelim. Nüfus artışının çevre üzerinde bazı olumsuz etkileri bulunmaktadır. Özellikle çevresel sektörler dikkate alındığında, nüfus artışının olumsuz etkilerini çok daha fazla gözlemlemek mümkün olmaktadır. Bu etkileri kısaca inceleyelim. İlk olarak nüfus artışının nasıl su stresi ve su kıtlığına sebep olduğuna kısaca değinelim. Bir alandaki su arzının yıllık kişi başı 1.700 m3’ ün altına inmesi durumu su stresi, bir alandaki su arzının yıllık kişi başı 1000 m3 ‘ün altına inmesi durumuda su kıtlığı olarak ifade edilmektedir.

Küresel su tüketiminin 1990-1995 yılları arasında % 600 oranında arttığı ifade edilmektedir. Nüfus artışı ve buna bağlı endüstriyel gelişme devam ettikçe bu talebin de artacağı tahmin edilmektedir. Az gelişmiş ülkelerdeki kişi başı ortalama su tüketimi gelişmiş bir ülkedekinin ancak (örneğin Kanada) % 1-2 sini oluşturmaktadır.  İkinci olarak tarımsal alanların zarar görmesi ne anlama gelmekte ona bakalım. Artan nüfusla birlikte kişi başına düşen ekili alanlarda da azalma olacağı tahmin edilmektedir. Kırsal kesimden kentlere göçün artması ve buna bağlı şehirleşmeyle birlikte yapılaşmanın artmasının ekili alanlarda azalmaya sebep olacağı ve uzun dönemde ekili alanlarda kıtlık problemi ile karşı karşıya kalınacağı ifade edilmektedir.

Birçok ülkede aşırı üretime bağlı olarak su ve toprak bozulması yaşanmaktadır. Yapılan projeksiyonlarda, 2050’yle birlikte tarımsal üretimin beslenme için yetersiz kalacağı ifade edilmektedir. 2025’le birlikte toprağı eken insan sayısında çok ciddi azalmalar görüleceği belirtilmektedir. Nüfus artışına bağlı olarak ekili alanlarda ihtiyaç duyulacak genişleme kapsamında, 2030’ la birlikte ekstra 120 milyon hektar alanın ekili alanlara ilave edilmesi beklenmektedir. Aynı zamanda yine nüfus artışına bağlı olarak kentsel alanlarda da genişleme ve yapılaşma devam edeceğinden ekili alanlara ilave edilecek alanların ormanların ve bitki örtüsünün ortadan kaldırılmasıyla karşılanacağı ifade edilmektedir.

Üçüncü olarak balıkçılığa etkilerini inceleyelim. Nüfus artışına bağlı olarak yapılan maksimum avlanma kapasitesine yaklaşılması sonucu yaşanan balık popülâsyonundaki azalmadan dolayı da balıkçılık azalmaya başlamıştır. Aşırı avlanmadan ve tüketimden kaynaklanan bu azalmanın balıkçılıkla geçimini sağlayan bölgeleri olumsuz etkilemesi beklenmektedir. Ayrıca artan nüfusla birlikte su kaynaklarının kirletilmesinin de balık popülâsyonunu azaltacağı yapılan tahminler arasındadır. Son olarak nüfus artışı ve iklim değişikliği ile birlikte yaşanacağı düşünülen salgın hastalıklara göz attığımızda ise, gelişmemiş ve az gelişmiş ülkelerde milyonlarca insanın sıtma gibi salgın hastalıklar yüzünden hayatını kaybettiği bilinmektedir. İklim değişikliğinin çevre koşullarını değiştireceği gerçeği ve giderek artan yoksulluk yüzünden bu rakamların çok daha yukarılara çıkacağı tahmin edilmektedir. Bu tip koşullardan etkilenen gelişmemiş ülkelerdeki yaşam süresi gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında çok ciddi farkların olduğu açıktır.

Maalesef bölgelerin adaptasyonları için yapılan yatırımlar, adaptasyon ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmaktadır. Bu noktada küresel işbirliği büyük önem taşımaktadır. Böyle bir işbirliği oluşturulması ulusal ve küresel güvenliğin sağlanması ve çevresel göçün büyük ölçüde azaltılması açısından hayati derecede önemlidir.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise, iklim değişikliği, nüfus artış oranı ve buna bağlı gerçekleşecek çevresel göç arasındaki ilişkinin ciddi boyutlarda ele alınmasıdır. Bu farkındalığın ortaya konması ile birlikte politikaların çözüm odaklı olarak oluşturulması iklim değişikliği etkilerine karşı kırılganlığı bir ölçüde dindirecektir.

 

Nazan An

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

 

Yeni Akit dezenformasyona devam ediyor: Mustafa Alabora, Yeni Akit’e göre, “tescilli terörist”

Yeni Akit gazetesi hedef göstermeye devam ediyor. Daha önce yaptığı haberlerle bir çok kişi ve kurumu hedef alan gazete, sanatçı Memet Ali Alabora’nın babası Mustafa Alabora’yı “terörist” ilan etti.

Yeni Akit gazetesinde Ramazan Alkan imzası ile yayımlanan haberde Mehmet Ali Alabora için “Babası da tescilli terörist” ifadelerine yer verildi. Gezi Parkı ayaklanmasının provasının Alabora’nın “Mi Minör” oyununda yapıldığının öne sürüldüğü haberde, Alabora’nın eylemcileri körükleyip bir kenara çekildiği ifade edildi.

Sanatçıların ‘kaygılıyız’ başlıklı ortak bildirisinde Mustafa Alabora’nın da imzasının bulunduğu belirtilen haberde “Mustafa Alabora  sanatçıların değersizleştirilip hedef gösterildiğini, itibarsızlaştırılıp suçlanarak baskı altına alınacağın öne sürdü” ifadesi yer aldı.

(İnsan Haber)

Kökü her yer(el)de bir hareket: Küresel Eksen Değişimi – Baran Alp Uncu

Farkında mısınız? İstanbul  –medyada çok yer almamakla beraber- son derece önemli bir olaya sahne olmakta. Yine bir sosyal hareket ile ilgili bir oluşum. Ancak bu defa bahsi geçen hareket Gezi Parkı Direnişi değil.

Hem de, herhangi bir sivil toplum hareketinin arkasında ajanlar, lobiler ve Türkiye’yi çökertmekten başka işleri, güçleri olmayan devletler gibi Soğuk Savaş döneminden kalma ‘dış mihrakları’ arayanların cirit attığı bir zamanda. Zamanlama bu ya, bunun tam tersini kanıtlayan sivil bir oluşum. Sosyal hareketlerin, yabancı devletsiz, çıkar çevresiz ve lobisiz de ortaya çıkacağını; ama bununla birlikte hem küreseli hem de yereli yanı anda kapsayabileceğini gösteren bir olay.

Yani, kökü dışarıda değil, kökü her yerde denilebilecek bir hareket.

Sözü geçen, İklim Adalet Hareketi’nin altında şekillenen bir oluşum. İngilizce ismi Global Power Shift. Türkçeye Küresel Eksen Değişimi olarak çevrilip, kullanılıyor.

Oluşumun amacı, son 10-15 yıl içerisinde hızla ortaya çıkan, am(el)a şu ana kadar bir o kadar da dağınık ve etkisiz kalan iklim değişikliği hareketine küresel düzeyde yeni bir ivme kazandırmak. Yerelden başlayan ve daha önce pek ön plana çıkmamış yeni ve genç isimleri içeren bir yapılanmayla, mücadelenin dünya genelinde yayılmasına, derinleşmesine ve etkinleşmesine çalışmak.

***

Eksen Değişimi (Power Shift) denilen toplantı biçimini, özellikle genç aktivistlerinin bir araya gelip, aralarında ağlar kurdukları iklim zirveleri olarak tanımlamak mümkün.

Yakın zamanda düzenlenmeye başlanan Eksen Değişimi toplantılarının birincisi 2007 yılında Amerika’da yapıldı. Ertesinde, 2009 yılında Wahington’da bir araya gelen 12 bin civarında Amerikalı genç iklim aktivisti, hükümetlerinin kömür ve petrole dayalı politikalarına karşı çıkmak için ikinci Eksen Değişimi’ni düzenledi. Hemen sonrasında Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya, Britanya, İsveç, Hindistan gibi diğer ülkelerin iklim aktivistleri de kendi ülkelerinde Eksen Değişimi toplantıları yapmaya başladı.

İstanbul’da geçtiğimiz Salı günü başlayan ve bugün sona erecek toplantı ise oldukça önemli. Çünkü bu Eksen Değişimi küresel boyutta yapılan ilk kez uygulanıyor.

Peki, bu zamana kadar ulusal düzeyde yapılan Eksen Değişimi toplantılarının küresel boyuta taşınmasının sebebi nedir?

Cevabı, iklim hareket(ler)inin bugüne kadar istedikleri başarıyı yakalayamamalarında yatıyor. İklim Adaleti Hareketi gruplarının ana eylem alanı olarak belirledikleri uluslararası iklim zirvelerinde –özellikle de son yapılanlarda- henüz bir arpa boy yolu alamadı.

Mesela, 2009 yılında düzenlenen Kopenhag İklim Zirvesi sırasında 100 bin gösterici sokaklarda yürüdü. Ancak, hükümetlerin temsilcileri tarafından kararların alındığı, toplantı binasının içinde etkileri yok denecek kadar azdı.

Dünyanın her köşesini ilgilendiren küresel bir tehdit karşısında mücadelenin sadece bazı bölgelerde varlığını hissettirmesi, hareketin gücünü sınırlayan bir unsur oldu.

İşte bu nedenlerle, yeni bir arayışa girildi. Artık mücadelenin sırasıyla yerel, ulusal ve bölgesel düzeylerden başlatılıp, sonra küresel düzeye ulaşılması konusunda hem fikir olundu. Hükümetleri daha zirvelere gelmeden kendi evlerinde devamlı baskı altında tutmanın yolları arandı. Tabi, uluslararası zirveleri de boş bırakmadan.

Küresel Eksen Değişimi modelinin küresel düzeyde uygulanması fikri de bu arayışın bir ürünü oldu. Ünlü ekoloji aktivisti ve yazarı Bill McKibben tarafından kurulan ve yönetilen 350.org isimli küresel çevre örgütü bu işin fikir babalığını ve yürütücülüğünü üstlendi. Friends of the Earth International, Greenpeace, Avaaz.org, Ruckus Society, Training for Change, TEMA, Küresel Eylem Grubu’nun aralarında bulunduğu birçok ulusal ve ulus-ötesi örgüt de desteklerini verdi. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin de toplantının yapılması için Ayazağa kampüsü kapılarını açması sonucunda iklim hareketini küresel boyutta tekrardan şekillendirme projesi yürürlüğe girmiş oldu.

140’tan fazla ülkeden gelen beş yüz civarında genç aktivist toplam beş gün boyunca iklim üzerine kampanya düzenlemenin genel prensiplerini öğrenirken, kendi tecrübe ve hikayelerini birbirleriyle paylaşıp, tartıştılar. Ülke ve bölge takımlarını oluşturdular. Komşu ülke ve bölgelerin birbirleriyle nasıl işbirliği yapabileceğinin yollarını aradılar.

İstanbul’daki toplantı Küresel Eksen Değişimi’nin daha birinci aşaması. İkinci aşama da ise, önümüzdeki bir sene içerisinde tabandan gelen bu yeni iklim ‘liderlerinin’ dünyanın çeşitli ülke ve bölgelerinde en az yüz tane iklim değişikliği kampanyasını başlatması hedefleniyor.

İklim Adaleti Hareketi için –dolayısıyla da dünyanın geleceği için- bir milat olma ihtimali taşıması dışında Küresel Eksen Değişimi ne ifade ediyor?

İşin içinde hiçbir hükümet, fosil yakıt lobisi veya faiz lobisi bulunmadan tamamen sivil girişimlerin var olabileceğini; küreselleşme zamanında sivil toplum aktörleri arasında kurulan ulus-ötesi ağ ve bağların kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.

 

Baran Alp Uncu – www.t24.com.tr

Gezi Parkı Protestoları ve Onur Yürüyüşü – Emre Yeşilbaş

Direniş tek bir kimlik üzerinden yapılamayacağından 11. İstanbul LGBT Onur Yürüyüşü’nün Türkiye tarihindeki en şanlı kalabalığa sahip olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek çünkü her zaman söylendiği gibi eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir.

Gezi protestolarının ertesinde, Türkiye’deki sivil toplum hareketinin kendisini yeniden yarattığı bu günlerde neredeyse herkes bu süreçten sonra Türkiye’de nelerin olacağı ya da olamayacağına az çok da olsa odaklanmış durumda. Protesto süresince ölenler ve şiddet görenler için dayanışma giderek büyürken, büyük resme bakıldığında toplumun devlet kurumlarına olan inancının yerle yeksan olduğunu iddia etmek yanlış olmaz. Bu süreç devam ederken Lice’de karakol yapımına karşı çıkan halka askerin ateş açmasıyla, Bingöl’de tecavüz sanıklarının serbest bırakılmasıyla, eşcinsel olduğu için öldürülen 17 yaşındaki R.Ç. ve Ahmet Yıldız davalarının hâlâ bir sonuca bağlanamamasıyla kamu kurumlarının itibarları belki de hiç olmadığı kadar azalıyor halkın gözünde. Halk kamu kurumlarına inancını yitirdikçe aslında belki de beklenmeyen bir şekilde sivil hareketin gücünün önemi daha da netleşiyor.

Bundan sonra Türkiye’de ne olacağını tahmin etmek zor olsa da artık halkın haksızlığa ve zulme karşı daha cesurca ve ortaklaşa diklenebileceğini tahmin etmek zor değil. Daha da önemlisi, yeri geldiğinde demokratik hakların, eşitliğin ve adaletin insanın kendi elleriyle kazanabileceği kavramlar olduğuna olan inancın birçok insan tarafından benimsenmiş olması. Demokrasi, adalet, eşitlik gibi zor kavramlar dışarıdan bahşedilen ve tepeden inebilen birer lütuf olmadıkları gibi insanların elinden kolayca alınabilecek soyut kavramlar da değiller. Bu bağlamda feminist kuramcı Judith Butler’ın da temelde toplumsal cinsiyet rollerinin analizi için özetlediği performatif yapı toplumsal hareketler için yol gösterici olabilir.

Türkçe çevirisi de yayınlanan Cinsiyet Belası adlı kitabında Butler günlük ‘performanslarımızın’ kimliklerimizi oluşturduğunu ve toplum içinde bilinir hale getirdiğini söyler. Butler kimlik oluşumu ve kanun yapma süreçlerinde performativitenin öneminden bahseder. Butler’ın performativite tanımına göre davranışlar, vücut dili ve sözeylemler bireyin kimliğinin bir sonucu değil kimliği oluşturan etmenlerdir. Her performatif eylem tekrarlanarak zamanla kalıcı bir güç  noktası haline gelir ve kanun ya da toplumsal normlara dönüşür. Toplumdaki kurumlar ve kimlikler bu performatif yapıyı kullanarak varlığını sürdürür. Örneğin bir mahkemenin kararının geçerliliği o mahkemenin sürekli tekrarladığı bir performativitenin eseridir. Butler her ne kadar toplumsal cinsiyet konularına daha fazla odaklansa da toplumsal yapıların, ilişkilerin ve güç dengelerinin ‘performatif’ yapısı birçok kuramcı tarafından da irdelenmiş konular. Butler’ın ve diğer kuramcıların üzerinde durduğu performatif yapı günlük hayat pratiklerinde aslında var olan düzenin ve kuralların bir dayanağının olmadığını ve dolayısıyla da değiştirilebilir olduğunu vurgular. Kimlik performansı var olan katı yapıların birer göstergesi olabileceği gibi (heteronormativite ya da sadece erkek-dişi ikilemi ve heteroseksüelliğin normal olan ilişki biçimi olarak sunulması buna örnek olarak gösterilebilir) aynı zamanda dayatılana karşı bir direnişi de simgeleyebilir. Bireysel kimlikler açısından, örneğin, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans kimlikler de performatif bir yapıyla oluşurlar. Bu kimlikleri daha önceden belirleyen ya da bu kimliklere yön veren bir öncül yoktur.

Bu bağlamda Türkiye’deki sivil hareketin ilk günden beri eylemleriyle, bütünleşik hareketleriyle performatif bir yapıya sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Genel hatlarıyla Gezi protestoları kamu kurumlarına olan inancın ve güvenin yok olmasıyla sivil toplumun var olan katı düzene karşı aktif bir şekilde duruşunun göstergesidir. Güç sahibi kamu kurumlarından farklı hareket etmeyi seçerek ve bu eylemleri uzun süredir devam ettirerek Gezi protestoları kendi kanun yapma gücünü, var olan düzene karşı farklı bir düzenin mümkün olduğunu göstermiştir. Bu sürecin sonucunda ne olacağını kestirmek zor olsa da sivil toplumun eylemleriyle yeni toplumsal normlar oluşturduğunu görmek zor değil.

Judith Butler’ın bu tarz toplumsal hareketlerdeki duruşu teorileri kadar önemli aslında. 2010 yılında Berlin Onur Yürüyüşü kapsamında Judith Butler’a, Sivil Cesaret ödülü verileceği duyurulmuştu. Ödülü almak için sahneye çıkan Butler beklentileri alaşağı ederek organizatörlerin ırkçı gruplara yakınlığından dolayı ödülü kabul etmeyeceğini söyledi. Butler’ın kuramlarından yola çıkıp kendi eylemci karakterini de hesaba katarsak aslında söylenmesi gerekenin direnişin ya da var olan baskın söylemlere karşı duruşun tek bir kimlik üzerinden yapılamayacağıdır. Gezi protestolarının da bunu göstermiş olduğunu tahmin ederek 30 Haziran Pazar günü yapılacak olan 11. İstanbul LGBT Onur Yürüyüşü’nün Türkiye tarihindeki en şanlı kalabalığa sahip olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek çünkü her zaman söylendiği gibi eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir.

Bu yazı ilk olarak kaosgl.com/ da yayınlanmıştır

 

Emre Yeşilbaş

Her Kreon kendi Antigone’sini yaratır / Ezgi Özcan

0

Polyneikes ve Eteokles, ölen kral Thebai kralı Oidipus’un iki oğludur.  Kral babaları ölünce aralarında taht kavgası başlar. Polyneikes gider, komşu kent Argos’la işbirliği yapıp ordu toplar. Thebai’nin kapılarına dayanır. Ne yazık ki bu savaşın sonunda iki kardeş, ölümü birbirlerinin ellerinden bulurlar.

Kızkardeşleri İsmene ve Antigone ise çaresizdir. Artık kimsesiz kalmışlardır.

Krallık için bir varis kalmayınca Antigone ve İsmene’nin dayısı olan Kreon kral olur. Tahta geçer geçmez ilk buyruğu şu olur: Yurdunu savunan Eteokles geleneklere uygun olarak törenlerle ve dualarla gömülecektir fakat… Atalarının toprağını, yurdunu hiçe sayan hain Polyneikes gömülmeyecek; kurda kuşa yem olmak üzere bırakılacaktır.

Antigone, erkek kardeşinin cesedinin açıkta kalmasına dayanamaz. Kreon’un buyruklarına karşı gelmek ölümle cezalandırılacak olsa da “vatan haini” kardeşine son görevini yerine getirmeye kararlıdır. Ölüler arasında ayrım yapılmayacağını genç yaşına rağmen bilmektedir Bir gece gizlice törenini duasını yaparak  Polyneikes’in cansız bedenini gömerken yakalanır.

Derhal kralın önüne hesap vermek üzere götürülür. Antigone, Kreon’a korkusuzca yapması gerekeni yaptığını ve ne ölümden ne de ondan korkmadığını söyler. Kendi otoritesine bu denli “pervasızca” karşı konulduğunu gören Kreon deliye döner. Yeğeni ve aynı zamanda oğlu Haimon’un nişanlısı olan Antigone’yi ölüme mahkum eder.

Kreon’u birçok kişi kararının yanlışlığıyla ilgili uyarır. Önce kör kahin Theiresias gelir: Polyneikes’in ölüsü gömülmezse kentin ve Kreon’un hanesinin lanetler ve ilençler içinde boğulacağını bildirir. Kreon hiddetlenir. Kahini kurnazlıkla ve çıkarcılıkla suçlayıp kovar.

Kreon’un biricik oğlu Haimon, babasına Antigone’nin canını bağışlaması için yalvarır. Kreon öfkeden çıldırır: Haimon nasıl olur da sırf bir kadın yüzünden babasını karşısına alma cüretini göstermektedir? Haimon, Antigone ölürse; arkasından kendi canına kıyacağını ima ederek babasının huzurundan ayrılır.

Son olarak kentin ileri gelenleri de Kreon’u yanlış bir karardan döndürmek için uğraşırlar. Dil dökerler. Nihayetinde Kreon, oğlunu kaybedecek olmanın endişesiyle ikna olur fakat artık her şey için çok geçtir: Antigone öldürülmeyi beklemeden kendi canına kıymıştır. Nişanlısını bu halde gören Haimon ise keskin bir kılıçla kendini öldürmüştür. Ölü üstüne ölü…

Oğlu Haimon’un ölüm haberini alan Kraliçe Euridyke bu acıya daha fazla dayanamaz. Aklını kaçırır. O da kendini öldürür. Artık Kreon’un elinde iki şey kalmıştır: Taht ve iktidar…

Sizleri bugünden yaklaşık bir ay kadar önceye götürmek istiyorum: Bu, Beşiktaş-Kadıköy vapurunda giderken Süleymaniye’nin üstünden batan günün manzarasını izlemek yerine, Twitter’a endişeyle bakarak Ankara’da yapılan öpüşme eyleminde satırla yaralanan birileri var mı diye aklı çıkan bir genç kadının hikayesidir.

Genç kadın son dönemde üzerinde hissettiği toplumsal ve siyasal baskıdan dolayı kendisini, bir kedinin patisiyle sıkıştırdığı hamamböceği gibi hissetmekteydi. Çünkü artık ne yapsa devletten doğru üzerine gelen saldırıların üstesinden gelemeyeceğini düşünmekteydi. Hatta zaman zaman paranoyakça “Bu şekilde giyiniyorum ama yarın öbür gün bu Akitçi kasaplardan birisi bana bir şey yapmasın?” diye aklından geçirmekteydi. Genç kadın hangi vakit kendisine “Yok artık , o kadar da değildir yahu” dese de artık mantığı kendini sakinleştirmeye yetmemekteydi. Zira her seferinde “O kadar da değildir”den daha fazlası dalga dalga üstüne gelmeye devam etmekteydi.

İçinden vapurdaki herkese avaz avaz bağırmayı geçirmekteydi. Ama yapamazdı… Öfkesiyle midesindeki kramp harman oldu. Gözlerinden yaş niyetine aktı. Aklından Antigone’nin hikayesini geçirmeye başladı. Aynı cesareti kendinde bulmaya çalıştı.

Hepimizi istediği kalıba sokmaya çalışırken, kadınların üzerindeki baskıyı gün be gün arttırırken, alkol erişimine uzanan yolları kapatırken, kendi gibi olmayanlara saldıranların sırtını sıvazlarken, sürekli toplumu mağdur ettiği halde kendi mağduriyetini ispatlamak için akla karayı seçerken, bizi iç ve dış savaşların eşiğine sürüklerken, yaşam alanlarımızı bir bir “sıcak para” adına elimizden alırken, genç kadının Tayyip Erdoğan’ı Kreon’a benzetmesi tesadüf müydü? Bunları düşündüğünde genç kadının artık nefesi sıkışırken, kendini yapayalnız hissederken, yalnızlığı için aynı toplumda yaşadığı insanları suçlamaya başlamışken aklına Antigone’nin isyanından başka çıkış yolu gelmemesi neye işaretti peki?

İktidarı daha kaç defa uyarmak gerekecekti? Halk huzursuzluğunu artık sayılamayacak kadar dile getirmişti. Sürekli duvara çarpıp durmaktan bıkmıştı artık. Ortalıkta sessizlik vardı ama sanki ifadesiz bir öfke birikiyor gibiydi. En azından genç kadın öyle hissediyordu. Yine de o kadar yalnız olmadığına inandırmak istiyordu kendini belki de…

2500 yıl önce, Kreon ve iktidarına baş kaldıran genç bir kadın olan Antigone’yle, 2013 yılında  Recep Tayyip Erdoğan’a baş kaldırmak isteyen genç kadın arasında bir köprü kurulabilir miydi? Antigone’nin ruhu sadece kadınlarda değil erkeklerde, gençlerde, yaşlılarda, bu hırstan ve hoyratlıktan bunalmış herkeste vücut bulabilir miydi?

Genç kadın bir 31 Mayıs akşamı, İstiklal Caddesi’nde kendi gibi Antigone gibi isyanını içinde tutamayan 10.000 kişiyle omuz omuza olduğunu görünce, korkmasına rağmen arkadaşlarıyla sürekli gülüyordu. Artık hayalindeki Antigone de Kreon’u delirtecek alaycı tebessümünü yüzünden eksik etmiyordu.

 

 

Ezgi Özcan

 

Yeşiller ve Sol Gelecek… Yetmez ama evet…Murat Sabuncu

 

Türkiye’de eş genel başkanlığa Kürt siyaseti ile geçmiştik.

Eş sözcülüğe Yeşiller’le…

Sevil Turan ve Arif Ali Cangı, yani Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri ile gazetecileri buluşması…

Elimde not defteri yok…

Ya geri dönüşümsüz ise…

Kalemimle oradayım…

Gülüyorlar, ‘O kadar değil’…

Şaka kısmını çabuk geçip siyaset konuşmaya başlıyoruz.

Çevre merkezli…

Ama çevreyi anlamlı bir çerçevede özetliyorlar:

‘Ekoloji ve demokrasi mücadelesi birbirinden ayrılamaz…’

Siyasetin yaşamın bir parçası olduğu, tüm canlıların yaşamı ve hakkını gözetecek yerden bir siyaset düsturu…

Katılmamak zor…

Ancak hayatın gerçekleri…

Önümüzdeki seçimlere girebilecekler mi?

Kasım 2012’de kuruldular.

Hedefleri 2013 Eylül’e kadar 41 ilde örgütlenip, yani kanuni gerekliliği yerine getirip, yerel seçimlere bağımsız olarak girebilmekti.

Ancak şu an bunun mümkün olmadığını görüyorlar.

Halkların Demokratik Kongresi  (HDK) bileşenlerinden olduklarından…

Onlarla beraber hareket edebilirler…

Bağımsız aday çıkarabilirler.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kimi CHP ilçe teşkilatlarıyla temas halinde olduklarını söylüyorlar.

CHP’nin Kürt sorunundaki duruşunu beğenmeyenlerin kendileriyle temasta olduklarını anlatıyorlar.

Özeti…

Önümüzdeki seçimlerde çok seslerini duyuramayacaklar…

Ama bir ilçede bile seçimi kazansalar ‘örnek bir yönetim modelini’ uygulayacaklar.

Yani kendine yetebilen, demokratik katılımcı bir yerel yönetim…

Bir de adalet kavramına çok önem veriyorlar.

Adalet şu an iktidar partisinin baş harfi ama…

Onlar da adalet kavramını özellikle dört alanda kullanıyorlar.

Yoksullukla, gelir eşitsizliğiyle, bölgesel eşitsizliklerle mücadele, yani iktisadi adalet…

Herhangi bir etnik, dinsel ve cinsel farklı kimliğin dışlanmamasını garanti altına alan, tanınma adaleti…

Siyasi alanın çoğulculuğunun önündeki yasal, fiili ve kültürel engellerle mücadele ederek siyasal katılım eşitsizliğini ortadan kaldırmayı hedefleyen, katılım adaleti…

Kapitalist kalkınma ve büyüme anlayışının yarattığı doğa ve canlı yaşamın tahribatına karşı yaşanabilir dünya yaratmak hedefi, çevre ve iklim adaleti…

Bu arada ‘AKP’nin büyümesinin çevrede yaptığı tahribattan’ bahsediyorlar.

Sözler…

Peki ya veri?..

O yok…

Adında yeşil olan bir parti, tamam kurulalı çok olmamış ama veriyle değil diğerleri gibi sözle ortaya çıkınca acaba mı diyorsunuz?

Sözün şehvetiyle kitleleri peşinden sürükleyen liderlik anlayışını reddetmişler ama…

Konuştuklarını verilerle desteklemezlerse diğerlerinden farkları nerede?

Kaç ağaç, kaç dere, ne kaybettik?

Bu eleştirimi kendilerine de iletiyorum.

Bir diğer nokta…

‘Basın bize ilgisiz, sesimizi duyuramıyoruz, Gezi süresince keşke yeşil bir partimiz olsaydı, diyenlere şaşırdık.’

Ben de bu yakınmaya şaşırdım.

Sosyal medyanın her geçen gün büyüdüğü ülkede bundan yakınmak mümkün mü?

Ya da benim de içlerinden biri olduğum 6 bin 800 takipçileri sadece sıradan duyurularla karşılaşırsa takibe devam eder mi?

Ancak…

Her görüşten gazetecinin de katıldığı toplantıda her konu öylesine demokratik bir ortamda tartışıldı ki…

Eş sözcülerin demokratik duruşu beni o kadar etkiledi ki…

Bir kesim üzerinde son derece ‘negatif’ algısı da olsa…

Ben pozitif olarak bu hareket için:

‘Yetmez ama evet’ diyorum…

Oy versem de, vermesem de muhalefetin demokratik, yapıcı, yaratıcı olan her sesine sonuna kadar yüreğim açık.

Eminim binlerin de…

Murat Sabuncu – www.t24.com.tr

Danone, anne sütü ile rekabet mi ediyor? Danone skandalının Türkiye ayağı

Dün ilk kısmını yayınladığımız ve Independent Gazetesinde yer alan Melanie Newman – Oliver Wright imzalı özel haberin ikinci kısmını, yine Sezai Ozan Zeybek‘in çevirisi ile sizlerle paylaşıyoruz

* * *

“EĞER BEBEĞİNİZİN YETERİNCE BESLENEMEDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORSANIZ BİZİ ARAYIN…”: DANONE’NİN TELAŞLANDIRMA AMAÇLI PAZARLAMA STRATEJİSİ

Türkiye’deki anneler ve babalar, Danone bebek maması satışlarını büyük oranda arttıran pazarlama kampanyalarına maruz kalıyorlar.

Mayıs 2011. Sezai Ozan Zeybek ve Hilâl Alkan Zeybek’in ilk çocukları Azade‘nin doğumundan henüz birkaç saat dahi geçmemiş. Danone’nin sahibi olduğu Bebelac, cep telefonlarına kendilerine sormadan mesajlar göndermeye başlamış.

paylaşmak için tklynz / click for to share

“İlk birkaç hafta gönderdikleri mesajlar gayet faydalıydı. Mesajların içeriğinde bebek mamasından bahsedilmiyordu. Anne sütünün önemi anlatılıyordu. Zamanla mesajlar değişmeye başladı,” diyor Sezai Ozan. “Bizi yetersiz beslenme konusunda uyaran mesajlar atmaya başladılar. ‘Eğer bebeğinizin yeterince beslenemediğini düşünüyorsanız, danışma hattımızı arayabilirsiniz’ temalı mesajlar.

Genç çifte gelen bebeğe yönelik uyarılar sonraki aylarda da devam etti. Ozan Zeybek: “Altıncı aydan sonra bebeğin 500 ml. süt ihtiyacı olduğunu söyleyen bir mesaj aldık. Eğer anne, bu sütü veremiyorsa, destek sütü kullanmamız tavsiye ediliyordu. Destek hattını hiç aramadık, ama telefonumuza mesajlar gelmeye devam etti. Çok rahatsız ediciydi.”

Zeybek çifti, uluslararası yiyecek şirketi Danone’nin dev ebatlı ve bir hayli başarılı kampanyasının ulaştığı birsürü insandan yalnızca ikisi. Danone Türkiye’deki Milupa, Aptamil ve Bebelac markalarının sahibi.

Bu kampanya ile altı aydan büyük bebeklere her gün 500 ml. anne sütü verilmesi tavsiye ediliyor ve eğer verilemiyorsa mamaya geçilmesi gerektiği söyleniyor. Kampanya sayesinde Danone’nin Türkiye’deki bebek maması satışları son yıllarda çarpıcı oranda arttı. Fakat bu yüzden pek çok anne hiç gerek yokken toz mamaya geçmek durumunda kaldı.

The Bureau of Investigative Journalism [Araştırmacı Gazetecilik Bürosu], İstanbul’da 12 Mayıs’ta Bebek Dünyası isimli mağazada verilen bebek beslenmesi hakkındaki ücretsiz seminere katıldı. Danone’den bir beslenme uzmanı burada yeterince süt ememeyen çocuklara mama önerdi ve eşantiyon Aptamil ürünleri dağıttı. Beslenme uzmanı şöyle dedi: “Dünya Sağlık Örgütü ile işbirliği içinde bu seminerleri bütün bir yıl boyunca veriyoruz. Sağlık Örgütü’nün dediği şu: İlk altı ayda bebeklere günde en az 750 ml. anne sütü ya da destek sütü verilmeli.  6-36 ay arasındaki miktar ise gene en yaz yarım litre anne sütü veya destek sütü…”

Bir Danone iştiraki olan Numil’den gelen açıklamaya göre, kampanyanın ilk zamanlarında 19 bin annenin % 71’i 500 ml.’den daha az süt verdiğini söylemiş. Web sitesinde bu annelerin mamaya geçmeleri tavsiye ediliyor.

Pek çok uzmana göre bir bebeğin annesinden ne kadar süt emdiğini bulmak bir hayli zor. Dundee Üniversitesi’nde Anne ve Bebek Sağlığı Profesörü olan, aynı zamanda UNICEF-Birleşik Krallık’ın yönetim kurulunda bulunan Mary Renfrew şu açıklamayı yaptı: “Bir annenin ne kadar süt verdiğini bulmaya yarayan, bilimsel olarak geçerli bir internet testi, bizim bildiğimiz kadarıyla, yok.” Renfrew sözlerine şöyle devam etti: “Anne sütünün içeriği yaşa ve bebeğin hangi aşamada olduğuna göre değişir. Hattâ gün içinde bile değişiklikler gösterir. Yani günün bir noktasındaki 50 mililitrelik sütün içeriği, günün bir başka zamanında aynı anneden gelen 50 ml.’lik sütün içeriğinden bir hayli farklı olabilir. O yüzden sabit bir miktar belirlemek saçma. Ayrıca sütün miktarını doğru ölçmek de bir hayli zor bir iş.”

Danone kampanyası hakkında endişelerini dile getiren başka uzmanlar da var. Ankara’daki Dr. Sami Ulus Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden (ülkenin en büyük çocuk sağlığı birimlerinden biri) Doktor Gonca Yılmaz, “annelerin kendi sütlerinin yeterli olup olmadığından şüphelenmeleri, anneleri etkiliyor,” dedi.

Anne sütünün miktarını veya kalitesini sorgulayan her türlü tavsiye tartışmaya yol açacak nitelikte. Uluslararası ölçekte yapılmış pek çok araştırmaya göre annelerin süt vermeyi kesmelerinin en önemli sebebi, verdikleri sütün bebeğin ihtiyaçlarına yetmeyecek olmasından korkmaları.  1970’lerdeki bebek maması skandalında da mama şirketleri, “anne sütü yetmiyorsa ürünümüz açığı kapatır” sloganı yüzünden eleştirilmişti.

Danone’ye göre bu kampanya süresince annelerin tahminine dayanarak hesaplanan ortalama süt miktarları 214 ml’den 337 ml’ye yükselmiş. Ancak bu bulguların detayları kamuoyu ile paylaşılmıyor.

Türkiye’de dört aylık bebekler için aynı zamanda yarı katı gıdalar da satan şirket, ilk altı ay boyunca emzirilen bebeklerin oranındaki % 17’lik artışta paylarının olduğunu iddia etti. Numil yöneticileri ardından şöyle dedi: “Danone’nin küresel politikalarının bir parçası olan Numil, Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği çerçeve doğrultusunda ilk altı ay boyunca yalnızca anne sütü öneriyor.”

Türk Millî Pediatri Derneği de kampanyanın destekçilerinden

Danone’nin daha önce beraber çalıştığı Türk Millî Pediatri Derneği de kampanyanın destekçilerinden. Yaptıkları açıklamada üç yıldır Danone ile beraber çalıştıklarını söyleyen yetkililer, “yıllar içinde Danone’nin (Numil’in) temel hedefinin, bebeklere verilen anne sütünü arttırmak olduğunu gördük,” dediler.

Danone kampanyası ile amaçlananlar ne olursa olsun, kampanyanın mama satışlarına katkısı dikkat çekici. Geçen senenin sonu itibariyle [2012] Numil, Avrupa’da bebek maması satan Danone şirketleri arasında en başarılısı olmuş. Numil’in genel müdürünün açıkladığı geçen seneki büyüme oranı % 26. Buna rağmen Danone, anne sütü ile rekabet etmedikleri konusunda ısrarcı. Şirkete göre büyüme rakamlarının sebebi, ebeveynlerin pirinç unu gibi uygun olmayan gıdalar yerine mama kullanmaya başlamaları.

Gene de bu şirketin uygulamaları Sezai Ozan Zeybek gibi ebeveynlerin gözünü açmış durumda. Şöyle diyor Zeybek: “Medyayı, mağaza zincirlerini, hastaneleri, doktorları kullanıyorlar. Türkiye’nin her şehrinde seminerler düzenliyor ve güya ebeveynleri eğitiyorlar. Buna karşılık yetkililer ‘yorum yok’ diyor. Bir baba olarak bunu gerçekten kabul edilemez buluyorum.”

Konu ile ilgili ilk haberimiz: yesilgazete.org/blog/2013/06/29/ozel-haber-nestlenin-ardindan-aptamili-ureten-dononede-de-anne-sutu-skandali/


Haberin orjinal metni için independent.co.uk/

Haber: Melanie Newman / Independent

Çeviren: Sezai Ozan Zeybek

(Yeşil Gazete, Independent)