Ana Sayfa Blog Sayfa 4250

Mahkeme itirazı reddeti, kesin karar 2 ay sonra: Gezi hala park!

İstanbul 6. İdaresi Mahkemesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Gezi Parkı’yla ilgili “yürütmeyi durdurma kararı”na karşı yaptığı itirazı da reddetti.

İstanbul 6. İdare Mahkemesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ‘nın Gezi Parkı ‘yla ilgili “yürütmeyi durdurma kararı”na karşı yaptığı itirazı da reddetti. 6’ıncı İdare Mahkemesi “ret kararı”nı oy çokluğu ile aldı. Mahkeme Başkanı bu karara muhalefet etti.

İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nin nihai Gezi Parkı kararını 2 ay içinde vermesi ve açıklaması bekleniyor.

Mısır hükümetinden istifa eden beşinci isim Dışişleri Bakanı oldu

Dışişleri Bakanı Muhammed Kamil Amr ile istifa eden bakan sayısı 5’e yükseldi

Mısır Dışişleri Bakanı Muhammed Kamil Amr‘ın görevinden istifa ettiği belirtildi. Haberi, Mısır resmi haber ajansı (MENA) duyurdu.

Amr’ın istifasıyla, Mısır’da görevinden ayrılan bakan sayısı 5’e yükseldi.

Dün de Mısır Çevre Bakanı Halid Fehmi, İletişim Bakanı Atıf Hilmi, Turizm Bakanı Hişam Zazu ve Hukuk İşleri ve Meclis Bakanı Hatim Bacatu, görevlerinden istifa etmişti.

Tahrir meydanında toplanan kalabalık günlerdir Muhammed Mursi’nin istifası için eylem yapıyor. Hüsnü Mübarek’in halk devrimi sonucunda devrilmesinin ardından yüzde 51’lik oy oranıyla Cumhurbaşkanlığı görevine gelen Mursi, göreve geldikten sonra Müslüman Kardeşler hareketine bağlı Özgürlük ve Adalet Partisi’nin genel başkanlığından istifa etmişti.

Tahrir meydanındaki kalabalığın eylemleri sürerken, Mısır ordusundan siyasi krizin çözülmesi için 48 saat verildiği açıklanmıştı.

(t24)

Lobna Allami hatırlamıyor, konuşamıyor

Taksim’de 31 Mayıs’taki eylemde polisin saldırısı sonucu gaz kapsülü ile yaralanan Filistin asıllı Lobna Allami, yakınlarının yardımıyla ayağa kaldırıldı. Allami’nin yaşadıklarını hatırlamadığı ve hiç konuşmadığı açıklandı.

ODTÜ Felsefe bölümü mezunu Lobna Allami, 31 Mayıs’ta polisin attığı biber gazı kapsülü ile ağır yaralanmıştı. Cumhuriyet Anıtı önünde yerde titrerken kameralara yansıyan Lobna Allami, tedavi için Taksim İlk Yardım Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılmıştı.
Yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen Allami, 1 ayda 2 kez beyin ameliyatı geçirdi.

Hürriyet gazetesinin haberine göre Allami, hafta sonu yakınlarının yardımıyla ayağa kaldırıldı. Doktor kontrolünde sıvı besin almaya başlayan Lobna Allami’nin yaşadıklarını hatırlamadığı ve hiç konuşmadığı açıklandı.

Beynindeki hasarın, tedavinin ilerleyen safhalarında ortaya çıkacağı belirten doktorlar, kafasından alınan kemik parçasının da tedavinin durumuna göre yerine yerleştirileceğini söylediler. Lobna’nın Gezi Parkı’nda çektiği facebook sayfasındaki kapak fotoğrafında ise “AVM değil Park” yazıyor.


Suriye’de cihat çetelerinden infaz

Suriye’de 3 Hıristiyan din adamının başları kesilerek infaz edildiği görüntüler ortaya yayınlandı.

Suriye ‘nin İdlib kentinde 3 gün önce boğazları kesilerek öldürülen 3 Hıristiyan din adamının infaz görüntüleri ortaya çıktı.

Görüntülerde, gözleri bağlanarak önce diz döktürülen üç din adamı Çeçen oldukları ileri sürülen bir grup tarafından başları kesilerek öldürülürken görülüyor.

Video görüntülerinde yüzlerce genç ve çocuğun ortasına diz çöktürülen üç din adamı için Çeçen komutan, “Yakaladığımız 3 kafirin katli vaciptir. Kafirlerin yaşam hakkı yok. Bunlar vatan hainleridi”” dedikten sonra tekbir sesleri arasında 3 din adamının başı kesiliyor ve vücutlarının üzerine konuluyor.

(Ajanslar)

Başbakan’ı Hitler’e benzeten pankarta soruşturma

Gezi Parkı protestoları sırasında bir aparmanın balkonuna asılan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı Hitler’e benzeten pankart 3 kişi hakkında soruşturma başlatıldı.

Tekirdağ’da Gezi Parkı protestoları sırasında üniversite öğrencileri O.G. ve A.Y.K. ile işsiz olduğu belirtilen M.A., Hükümet Caddesi’nde bulunan AK Parti Tekirdağ İl Başkanlığı’nın karşısındaki bir apartman dairesinin balkonuna, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ‘ın ‘Hitler’e benzetildiği, ‘Yıkılacaksın Faşist’ yazılı sol köşesinde Atatürk resmi altında TGB imzası bulunan bir afiş astı.

Polis afişi asanları kamera ile görüntüledi. Savcılık kimlikleri belirlenen 3 kişiyi alınan ifadelerinin ardından serbest bıraktı. 3 kişi hakkında ‘Kamu görevlisine hakaretten’ soruşturma açıldı.

(Ajanslar)

Gezi savunması; neden oradaydım? – İhsan Eliaçık

Kiminden “Bendeki seni bitirdin”, kiminden “Güneş gibi doğdun gönlüme” şarkıları duymaktayım… Kimi tüm kitaplarını “yaz bana gönder” coşkusu içinde, kimi de “yak bütün hatıraları” modunda öfke kusuyor.

Peki, din düşmanları, darbeciler , dış mihrakların (3d) olduğu yerde ne işim vardı?

Nasıl oldu da “din düşmaları” ile birlikte oldum; camide içki içilmesine, başörtülülerin tartaklanıp üzerlerine idrar boşaltılmasına sustum, razı oldum?

Ulusalcısı, Ergenokoncusu CHP’lisi alayının toplanıp “darbe” tezgahladığı bir yerde nasıl yer aldım?

Koç’undan , Boyner’ine, CNN’inden, Alman ve İngilizine kadar faiz lobisinin ve “dış mihrakların” cirit attığı bir yerde ne işim vardı?

***

Cevabı çok basit; Bunların hiçbirine inanmadım, inanmıyorum.

Muktedirin dolduruşuna gelip bunlara inananlar, bizi çok ters bir yerde görebilirler, fakat ben onlar gibi düşünmediğimden bana gayet normal geliyor.

Bu konuda muktedir ve çevresi ile aynı düşünmüyoruz, onun millete “Yalan da olsa söyle, hoşuma gidiyor” modunda görkemli yalanlar söylediğini düşünmekteyim.

“Paranın dini imanı yoktur… Faiz bir dünya gerçeğidir… İstanbul’u finans merkezi yapacağız.” deyip daha 1.5 ay önce Borsa İstanbul’u “besmele” ile açan, “cesaret ödüllü”, “BOP eşbaşkanı” muktedir, 10,5 yıldır faiz lobisine zaten hizmet ettiğinden ve benim nazarımda tüm inandırıcılığını yitirmiş olduğundan bu yalanlara ne yazık ki karnım tok.

Hani denir ya “Sen onları külahıma anlat”

“Ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz.”

***

Eğer olayların arkasında ABD İsrail varsa, gariban çocukları toplayıp sorguya çekmek yerine, İsrail ile tek bir anlaşmayı iptal etsin, füze kalkanlarından bari ikisini ihtar niyetine söktürsün, madem olayların arkasında o var KOÇ’tan birini gözaltına alsın da görelim.

Alamaz, yapamaz. O ne yapar, hem de resmen ve alenen sponsoru KOÇ olan Türkçe Olimpiyatları’nda nutuk atar. Faiz lobisi Gezi’de değil; Türkçe olimpiyatlarındaydı. Sponsorlara hele bakın: Koç, Doğuş, Ağaoğlu, Asyabank, Ülker, Türkcell, Vestell…

70 yaşındaki annem bile 20 günün sonunda muktedirin yalan söylediğine ikna olduysa, eh siz de zamanla alışacak, sessiz sedasız bunların görkemli yalanlar olduğunu görecek ve fakat hiçbir zaman açıktan “Yalana inandık” diyemeyeceksiniz.

Üç büyük yalan vardı, ilk ikisi hayli görkemli:

Camide içki içtiler: Camide içki görüntüleri geçen cuma gösterilecekti, iki cuma geçti üçüncüsüne giriyoruz hala yok ve asla olmayacak çünkü yalan.

Bayrak yaktılar: 2010 yılına ait bir gösteriden apartılarak servis edildiği ortaya çıktı, TRT’de yayınlandı, ilkinde tarih yok, ikincisinde apar topar 31.05.2013 tarihi eklenmiş, kabak gibi sırıttı.

Başrörtülülere saldırdılar: Gezi’de öyle bir şeye rastlanmadı. 20 gün boyunca başörtülüler ile birlikte oradaydık, hiçbir şey olmadı. Kendisine saldırıldığı söylenen başörtülü kadının ifadeleri şüphelerle dolu. 100 kişi saldırdı deniyor, tek bir tutanak, ifade, gözaltı yok. Cep telefonu ile de olsa çekilmiş tek bir resim, video yok. Şüpheli bile yok. Kadının ekrana sırtı dönük konuşmaları var sadece.

Bunlara nasıl inanacağız?

Kanıt, delil, belge, şahit diye bir şey var. Muktedirin meydan üfürmelerinin hukuk ve adalet mantığı açısından hiçbir değeri yok. Bunlara sürüden ayrı yürümeyi beceremiyorsanız, muktedirden çıkarınız varsa ve tûl-i emelinizi (geleceğe dair beklenti; kariyer, rant,nema,maaş) onun varlığına bağlamışsanız inanırsınız.

***

Oysa bu yalanlar muktedirin piar çalışmasından başka bir şey değildi. İsyanın dindarları içine çekmesinin önüne geçmek için uydurulmuş palavralardı. 70’li yılların Demirelvâri anti-komünist CIA patentli propaganda çalışmasıydı. 70’li yıllarda olduğu gibi bugün de başarılı olmuştur, evet. Milyonlarca kişi 70’li yıllardaki gibi bu yalanlara inanmıştır.

Evet milyonlarca kişi… Milyonlarca kişi 560 yıldır sahabeden Eyyüp el-Ensari’nin Eyüp Sultan Cami’ndeki türbede yattığına inanıyor, akın akın oraya gidiyor, halbuki orada öyle bir sahabe yok, hiç olmadı. Bunu konunun uzmanları bilir ama söyleyemez. Siyaset, parti, cemaat, örgüt, kurumsal din, tapınak mantığı burada susar, susmak zorundadır aksi halde kendi kuyusunu kazmış olur. Bu gibi yerlerde yalnızca hakikatin namusu konuşabilir.

Camide içki, bayrak yakma, başörtülüye saldırı gibi olaylar eğer orada (Gezi’de) olsaydı buna ilk tepkiyi koyacak yine bizler olurduk ve bunun yeri de yine Gezi Parkıydı. Nitekim Miraç gecesinde ABD ve İsrail bayraklarının yakılmasına engel olundu. “Eylem biçimi” gayet eski ve barışçıl olmadığı için. Evet, hiçbir milletin bayrağı artık yakılmamalı.

Keza direnişe katılan Böşörtülüler Dolmabahçe’den Taksim’e başörtülülere saldırı haberlerinden duyduklarını rahatsızlığı ifade etmek için yürüdüler. Keza “Çapulcular”ın tamamı, evet tamamı bu tür haberlerden çok rahatsızdı.

***

Şimdi “Neden oradaydım?” sorusunun cevabını maddeler halinde sıralayayım…

1- Her dönemde iktidarın sopası kimin tepesine iniyorsa orada oldum. 28 Şubat’ta iktidarın sopasını yiyenler İHL önlerindeydi, ikna odalarındaydı, ben de oradaydım. İktidarın sopasını tutup “Vurmayın, çocukları rahat bırakın, çekin elinizi” diye onlarca eyleme katıldım, bilfiil içinde yer aldım, 30 ayrı davadan yargılandım. Hiç birinden pişman değilim, yine olsa aynı yerde olacağımdan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

2- Gün oldu devran döndü, iktidarın sopasını yiyenler bu sefer baktım ki Gezi parkında. Fakat sopa “bizimkilerin” elinde ve sopayı yiyenlerin içinde 28 Şubat’da sopayı bize indirenler var. Ne yapacaktım? Yine “Vurmayın, çocukları rahat bırakın, çekin elinizi” mi diyecektim, yoksa devran değişti, şimdi durum başka, bizim mahalle iktidarda, zaten onlar da bize çok çektirmişti mi diyecektim. Eğer böyle dersem kendimle, öbür türlü dersem kendi tanıdıklarımla, 30 yıllık arkadaşlarımla çelişecektim. Ve ben oyumu felaketten yana kullandım. Neye mal olursa olsun bir “ilkenin” yanında durdum. Bu ilke “Mazluma kimliği sorulmaz” ilkesiydi. “Onlar mazlum değil; çapulcu” itirazı, aynen 28 Şubat’takine benzemekteydi; “Onlar mazlum değil; irticacı”. 30 ayrı mahkemenin çoğu İHL önlerinde bekleşenlerin, ikna odalarında alınan başörtülülerin irticacı, yarasa vs. değil basbayağı mazlum, mağdur olduğunu savunmakla geçti. Bu yaman çelişkide bir karar vermem gerekiyordu ve ben oyumu felaketten yana kullandım Seyda…

3- Bir çoğunuzun gözünde darbecilerin, din düşmanlarının, dış mihrakların yanında duruyor gibi göründüm. 28 Şubat’ta da dış mihrak İrandı ve ondan para almakla itham edildik, irticai kalkışmaya katılmakla yargılandık. Şimdi de darbeci, Kemalist kalkışmaya destek vermekle itham ediliyoruz. Nasıl ki 28 Şubat’ın üzerinden sis perdesi kalktıkça ne İran, ne irtica, ne yarasa hepsi uçup gitti, geriye sadece o “ilke” kaldı, bugün de öyle olacak. Yaftalar, ithamlar, kışkırtmalar, aşağılamalar, yargılamalar uçup gidecek, geriye hep yine o “ilke” kalacak. İlkenin yanında durmak, kişinin kendine, geçmişine, davasına sadık kaldığının göstergesidir. Devran değişmekle, alttan üste, ezilmekten ezme makamına geçmekle değişilmediğinin göstergesidir. Elimize geçenle şımarmamak, elimizden gidenle de üzülmemek için böylesi saf ve hesapsız duruşlar şarttır. Siyaset arenasının ve bu kahpe devranın bu katar saflığı ve hesapsızlığı kaldırmaması beni ilgilendirmiyor Hacı abi…

4- Velev ki dış mihrakların, din düşmanlarının ve darbecilerin emellerine alet olduk-ki buna asla inanmıyorum- niyetimiz o olmadığı için, o “ilkenin” hatırına duruşumuza saygı gösterilmeli. “Bir ilkeye inanmışlar ama etraflarını göremediler, o ilke uğruna kendilerini ateşe attılar, sırf bunun için saygıya layıklar” denilmeli değil mi? Bu kadarını da demeyecek misiniz aziz ve muhterem cemaat-i Müslimin?

5- Eğer Gezi’de hiç kimse olmasaydı bile ben olurdum. Tek başıma iktidarın inen sopasını tutar, “Yapma” derdim. Orada geçmişte bize sopa indirenler olsa bile yine olurdum. İleride iktidar sopası eline geçince aynısı yapacak olanlar oradan çıkacak olsa bile yeni orada olurdum. Vicdanının götürdüğü yere gitmek böyle bir şey. Bu, siyaset, parti, mahalle, cemaat, örgüt vs. mantığıyla hareket edenlerin anlayabileceği bir şey değil. O nedenle kendinizi fazla zorlamayın, sadece insaflı olun, insaf herkese lazım Seyda…

6- Türkiye’de bir mahalle geliyor, iktidarı ele geçiriyor, kendi sınıfını yaratıyor, diğer mahalleyi ötekileştiriyor, sonra öteki geliyor yine yeniden aynı şey olup duruyor. Bunu bir yerden kırmak, çatlatmak gerekiyordu. Ayırım dindar-dinsiz, modern-muhafazakâr, Türk-Kürt, Alevi-Sunni ekseni üzerinden değil; iktidar-vatandaş (ezen-ezilen) ekseni üzerinden yapılmalıydı. İktidar zulmediyorsa, zulme uğrayanın (ezilenin) dinsiz, modern, Kürt, Alevi, sosyalist vs. olduğuna bakılmaksızın yanında olmak, zulme kayan iktidarın da (ezenin) kendi dininden, mahallesinden olup olmadığına bakmaksızın karşı çıkmak gerekmekteydi. Ve bunu iktidarla aynı mahalleden olanların yapabilmesi gerekiyordu. Bunun için gidip Gezi’de Miraç kandilinde Kur’an okuyup dua ettik, iki kez Cuma namazı kıldık, mescit açtık. Bilfiil direnişe katıldık. Çünkü İslam’da söz konusu olan adalet-zulüm meselesi ise Müslüman olmak ya da olmamak bir anlam ifade etmez. Müslümanın zulmüne karşı çıkmak da farzdır ihvanlar…

7- İnsanlar iktidar partisine oy vermeye devam ettiği halde, bazı konularda iktidarla tersleşebilir, ona katılmayabilir, sonraki seçimlerde de yine oyunu vermeye devam edebilirdi. Namaz kılanın namaz kılanla, başörtülünün başörtülüyle tersleşmesi, karşı karşıya gelmesi mümkündür. Her konuda iktidarın arkasında durulacak diye bir şey olamaz. Her konuda iktidara karşı çıkılacak, yaptığı her şeye ama her şeye ters gidilecek diye de bir şey de olamaz. Yapılan yollara, hastanelerin iyileşmesine, dar gelirlilerin durumunun düzeltilmesine sırf iktidardır diye karşı çıktığımı hiç hatırlamıyorum. Ama Allahaşkına bir AK-Partili park konusunda, ağaçların kesilmesi meselesinde oy verdiğim partiyle aynı düşünmüyorum diyemez mi? Ayrı düştüğünde dış mihrakların oyununa neden gelmiş olsun, darbecilere neden alet olsun, din düşmanlarının ekmeğine neden yağ sürmüş olsun muhteremler…

8- “İlk başladığında iyiydi, ama sonra işin seyri değişti, uluslararası komplolar devreye girdi, asıl niyet başka, hükümeti yıkacaklar” mazereti, “Ninemde böşörtülüydü, ama bunların niyeti başka, asıl niyetlerini gizliyorlar, cumhuriyeti yıkacaklar” mazeretine ne kadarda benziyor, iktidar nasıl da içine gireni kendine benzetiyor, görün, ibret alın mücahitler…

9- 28 Şubat mantığı tam da buydu. Resmi törenleri eleştirdim, asıl niyeti başka dediler, cumhuriyeti yıkmaya teşebbüs ile yargılandım. Ağaçları kesmeyin dedim bu sefer de din düşmanları, darbeciler, dış mihraklarla birlik oldun, asıl niyet başka diyorlar… İşte klasik iktidar (tağut) mantığının hiç değişmediğinin, devletin temel davranışlarında bir değişme olmadığının gösterilmesi için Gezi eylemelerine, iktidarla aynı iklimlerden gelen birilerinin katılması ve bunun cümle aleme gösterilmesi gerekiyordu ey ‘Yoldaki İşaretler’ ile diz çürütmüş arkadaşlar…

10- Ve nihayetinde bir Gezi ruhu oluştu ve bu geleceğin Türkiyesi idi… Bu ruh cumasız, duasız, Kur’an’sız, mescitsiz olmazdı. Aksi halde kesinlikle eksik kalırdı, böyle olursa tam Türkiye fotoğrafı tamamlanıyordu. Gezi’dekilerin dine saygısı en azından dine ilgiye dönüştü. Orada olmamız onun için de faydalı olmuştur, çok muhterem ‘tebliğci’ kardeşlerim…

Gezi eylemlerine neden katıldığımı, bizi seven, yazılarımızı okuyan, takip eden ve bu tutumumuza anlam veremeyenlere, açıklama ve hesap verme mahiyetinde sıraladım. Durum bundan ibarettir, Allah biliyor, niyetimiz, kastımız bunlardan başka bir şey değildi.

Sürç-ü lisan ettik ise affola…

***

Ayrıca şu yazı ve heberleri de mutlaka okuyunuz, bu yazının devamı mahiyetindedir;

İftiralara cevap:

http://www.adilmedya.com/iftiralara-cevap-h37503.haber

Gerekçeli savunmalar (söyleşiler): http://www.ihsaneliacik.com/2013/06/soylesi-bizim-kblemiz-erdogan-degil.html#more http://www.ihsaneliacik.com/2013/06/soylesi-aksam.html#more http://www.ihsaneliacik.com/2013/06/28-subattaki-devlet-hortlad-yazklar.html#more Sosyal medyada fotoğraf saptırmalarına cevap;
http://www.adilmedya.com/yandas-medyaya-capulcu-medyadan-cevap-h37302.haber

Gezi ya da Uzanıp Kendi Yanaklarından Öpmenin İhtimali – Hazal Halavut

Mayıs bu sene sıcak, amansız güneş, sokaklarda ve iş yerlerinde daha ağırkanlı salınımlar, belki birkaç boy deniz, havadar akşamların şıkırtılı kalabalıkları, gün içinde terli koşturmalar, bir yerden bir yere gidişin, varışın ve dönüşün hülyalı hesaplamalarıyla gelen yaz vaktini müjdelemedi yalnızca; giderayak vaktin askıya alındığı bir gecenin ihtimalini fısıldadı kulaklarımıza. Bir dolu mümkünün kıyısında bir Haziran çaldı kapımızı. Evdeydik, bekliyorduk, koştuk açtık kapıyı.

 

Şimdi kulağımız kapıda onca mevsim beklemişliğimizin üzerinden atlayıp çağrılmayan Haziran muamelesi yapıyorlar bu eşikte durana, çağrılmadan gelmiş bir Haziran’ı yorumlamaya çalışıyorlar. Sabah akşam, gün be gün, televizyonlarda ve gazetelerde ve internet sayfalarında, sayfalarca, boy boy analizler yapıyorlar. Gezi’ye, AKP’ye, halk isyanına, direnişin ”bel kemiği” olan “kitleye”, polis devletine, “kim bu 90’lılar?”’a, medyanın sosyaline, yandaşına, kaliteli kumaşa bayrak satanına, “çözüm süreci nasıl etkilenir?”e, kamusal alana, kentsel dönüşüme, ranta, örgütlenme ne menem bir şeye, yaşam tarzına ve daha başka bir sürü meseleye ayrı ayrı analizler ölçüp biçiyor, yakıştırıp giydiriyorlar. Sosyologları, psikologları, siyaset bilimcileri ve üstatları, tekmil akademisyenleri ile köşeli yazarları, komplosever teorisyenleri, her bir işin en uzmanları, uzman koltuklarından kalkmadan, uzman ses tonları hiç çatallanmadan,  tane tane analiz ediyorlar gürül gürül yaşadığımız şu Haziranı.

 

Elbette çok konuşulacak, tartışılacak, yıllarca sürecek Haziranın hesabı. Sürsün de zaten. Sürsün ki kendini tekrarlaya tekrarlaya eritmiş, eprimiş bir toplumbilimin eline mahkûm kalmayalım daha fazla. Ama işte böylesi insana dokunuyor. Yalnızca uzmanlığın uzmanı olan adam ve kadınların bir aydır her anını ayrı hayret ve hararetle yaşadığımız şeyi üç kendinden emin cümleyle devlete tercüme etme çabaları; fosforlu kedigözlerini yalnızca devlete konuşmak, ona akıl ve öğüt vermek, onun danışmanı, iktidar koçu olmak için kullanmaları başka türlü bir öfke uyandırıyor. İktidarın ister yanında yöresinde, ister tam karşısında saf tutmuş olsun, sokaklara, meydanlara ve parklara (gözlem yapmak dışında bir sebeple) hiç çıkmadan sokaklarda, meydanlarda ve parklarda neler olduğunu açıklamaya girişen “aydınlanmışların” o “nesnel”, mesafeli, pek uzman dille devlete asla tercüme edemeyecekleri şeyler var oysa. Bir aydır nasıl bir vakitsizliğin eşiğinde durduğumuzu, temize çektiklerimizi ve karaladıklarımızı, tadını aldıklarımızın tadını almadan mümkün olur mu yorumlamaları?

 

Ama biz de düşüyoruz aynı tuzağa zaman zaman. “Analiz etmelere doyamadınız” derken onlara, kendi analizimize oturduğumuz her seferde ilk elden çıkardıklarımız hisler oluyor. Şiddeti, zulmü bir yana, devlet ha bire dilimize dolanıyor, sözümüzü bulandırıyor. Akılla ve yalnız kendi aklıyla konuşmaya zorluyor bizi. Büyük büyük, devletli laflar dökülüyor ağzımızdan. Parti kurmalar, seçimler, sandıklar, a-ka-pe’ler, ce-ha-pe’ler sızıyor forumlara; devletin vatandaşları olarak konuşmaya başladığımız anda muhabbetin zemini kayıyor ayaklarımızdan altından.

 

Oysa şu yaşadığımız Haziran yalnız tadını alana, derisinde duyana, temas edene kendini açan bir güzel bilgi şimdi. Adını koymaya hiç gerek yok ama onu hissederek öğrendiğimizi unutmaya gelmez. Bu yüzden -kimseyi kapsamaz, asla temsil etmez, bağlamaz da belki ama- şu son bir ayı sarıp sarmalayan bir histen, kendi hissimden bahsetmek istiyorum yalnızca.

 

“Geyikli geceyi hep bilmelisiniz

Yeşil ve yabani uzak ormanlarda

Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan

Hepimizi vakitten kurtaracak”

 

Direnişin ilk gününden beri aklımda dönüp duruyor bu Turgut Uyar şiiri. Adını koyamadığım bir dolu hissi, sezgiyi kendinde topluyor ve adını koymaya neden gerek olmadığını anlatıyor sanki. Mesela “korku eşiği aşıldı” dedikleri var ya hani, “kitleler biber gazına rağmen neden dağıtılamıyor?”a cevap verirken; 31 Mayıs gecesi Harbiye’de ilk kez o kadar kalabalık acı sis bulutunun üzerine yürür, iki adım geri çekilir, sonra daha kalabalık ileri yürürken “Geyikli Gece”nin açılış dizeleri yazılıyordu benim için: “Hâlbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar/ Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı./Ama geyikli geceyi bulmadan önce/ Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.”

 

Turgut Uyar’ın “biz”i gibi, muallâk bir “biz”dik biz de ve doğrusu gaz kadar polis kadar tedirgin ediciydi “biz”in muallâklığı. “Faşizme karşı omuz omuza” diye avaz avaz bağırırken, o anda omuz omuza durduğun kişinin yarın sana adına vatan sevgisi, adına namus diyeceği başka bir faşizmle dönebileceği, dönmüşlüğü olduğu ve bu kez onun faşizmine karşı omuz omuza duracak birilerini, başka bir “biz”i bulman gerekeceği aşikârdı. Aşikârdı aşikâr olmasına ama yine de orada o anda o gaz bulutunun içinde o kalabalık “biz”di işte. O kadar çok olduğumuz için orada olabiliyor, kalabiliyor, dağılmıyor, iki adım geriledikten sonra daha kalabalık Gezi’ye yönelebiliyorduk. Her yerden insanların sokakta olduğu, yürüyerek köprüyü geçtikleri haberleri geldikçe bir gün öncesine, hatta o gecenin gündüzüne, mesela mesai saatine dair her şey daha da “naylondan” olmaya başlıyordu. “Kitle korku eşiğini aştı” mı bilmem ama o gece ve sonrasında Gezi “bizimken”, bir eşikte olmanın, bir ihtimalin benzersiz tadını aldığım için evlere binalara giremez, sığamaz oldum ben mesela. Hem öyle sonraki birkaç gün yazıp çizdikleri gibi “devrim yaptığımızı sandığımız” için filan değil. “Bu bir halk direnişi/isyanı” diye adını koyunca daha mühim bir iş olduğu için de değil. Bir “yitirilmişe” kavuşma hissi yüzünden en çok.

 

Uzmanlara göre “kitlenin kalbini, bel kemiğini, merkezini, çekirdeğini oluşturan 90’lı kuşak” nasıl yaşadı bütün bu zamanı bilmiyorum. Ama benim sözünü etmeye çalıştığım daha 80’li bir his sanırım; bir yenilgiye, devlet grisine doğmuş olmanın, kasvetli ve ağır bir sessizliği omuzlarında taşıyan, omuzlarındaki yükle çökmüş yetişkinlerin arasına doğmuş olmanın hissi. Darbeden birkaç yıl sonra (ya da belki darbeye) doğmuş olmak tuhaf bir uğursuzluğu beraberinde getirmişsin gibi suçlulukla büyümek demekti sanki. Havaya sinen o gri kasvet, sen doğmadan az evvele dair tüm hikâyeler yeşile çalarken ve etraflarında dolaştığın ciddiyetle ve dikdörtgen gözlükleriyle akşam haberlerini bekleyen yetişkinlerin neşeli kahkahaları yalnız o geçmişi yad etme anlarında duyulurken, daha bir büyüyor, griyi bir renk olmaktan çıkarıyordu. Tamam, biz de yetişkiniz artık ve nedenlerini nasıllarını anlıyor, hak veriyoruz şimdi, ama dürüst olalım, az çektirmediler bize. İçli içli, üstüne bastıra bastıra söylenen şarkılarda mesela iliklerimize kadar işledi: onlar büyümüştü ve kirlenmişti dünya. Biz ıskalamıştık temizini, güzelini, yeşilini.  Hiç tatmadığımız bir şeye özlem duyarak büyümenin;  hiç sahip olmadığımız bir şeyden mahrum bırakılmışız gibi tuhaf bir sitemle, küskünlükle yetişmenin kolay bir tarafı yoktu. Üstelik gençliklerini neşeyle, bir ihtimalin/eşiğin kıyısında durmuş olmanın coşkusuyla, bir “biz”in parçası olmanın gururuyla yad eden anne babaların, bolca amca ve teyzelerin bizimle ve sanki bizim yüzümüzden büyümüş, genç olmaktan çıkmış, ihtimalleri ve “biz”i yitirip yalnızlaşmış olmaları bizimle o geçmiş arasına aşılmaz bir sınır çiziyordu. Sonraları, 90’ların çoğunu yaşamışken ve aklımız artık ererken “Özal gençliği” lafıyla tescillendi o sınır. Evet, ilk tanıdığımız siyasetçi Özal’dı,  üstümüze alınmasa mıydık?

 

Fosforlu kedigözleri elbette fark edecek, belirleyecek, sabitleyecektir bu sözünü ettiğim 80’li hissin nasıl bir toplumsal kategoriye denk düştüğünü. Yenilgi ve Yeni Türkü siyasal; dikdörtgen gözlükler sınıfsal; 80 sonrası biz’i yitirip yalnızlaşma etnik yapıyı ortaya koyan veriler olacak, bu verilerin toplumun yalnızca bilmemkaçta bilmemkaçlık bir kesimi için geçerli olabileceğine işaret edecektir. Ben de tam onu diyorum işte. Bilmemkaçsa bilmemkaç. Ama benim kendimi parçası saydığım bu “biz” belli bir hisle sokaktaydı ve kendine has özlemleri, arayışları ve garezleriyle başka “biz”lerle bir araya gelmeye, onlarla yeni bir “biz” oluşturmaya hazırdı bir ihtimali aralamak için. Çünkü Gezi’de bir kez deneyimlendi, çok olunca, çok ama çok kişi olunca bir kapının daracık da olsa geyikli gecenin belli belirsiz kendini gösterebileceği kadar aralanabileceği.

 

Kulağa fazla romantik geliyor biliyorum. Adını koymak, her ne ise şu son bir ayda deneyimlenen ona sosyolojik, siyasal, tarihsel bir ad vermek daha ciddi ve mühim bir mesele yapıyor onu, bunu da biliyorum. Ama ben kendi adıma bir kategorinin parçası olmak için, tarihi bir sorumluluğu yerine getirmek için “ciddiyetle” çıkmadım sokaklara. Turgut Uyar’ın 50’li yılların sonunda ne olduğu belirsiz, yakalanması, tümüyle ele geçirilmesi imkansız, hatta ütopik ama yine de peşinden gidilen, ihtimalin farkına varanların peşine düşebildikleri bir şiir mümkünü olarak müjdelediği geyikli geceyi, “biz”den evvele dair bir özlem olmaktan çıkarıp ilk kez bugünde bir ihtimal olarak tattığım için, tadına ilk kez gerçekten vardığım için sığamaz oldum yapılara, yapılarına. Demem o ki kulağa varsın romantik gelsin ama bu tat politiktir; “kitlenin o bilmemkaçta bilmemkaçlık bir kesimi için” politik olanın ilk kez devletli olmadığı bir mümkündür hem de.

 

Şiirin sonunda uzanıp kendi yanaklarından öpen Turgut Uyar’ı ve “Geyikli Gece”yi, biz doğmadan evvelle aramıza çizilen kalın sınırı ihlal etmiş, hiçbir zaman gerçek özneleri olamadığımız bir mağduriyetin nostaljisinde barınmayı reddetmiş ve tekilliği öyle bir “çok”un içinde deneyimlemiş olarak ilk kez gerçekten anlıyoruz belki de. “Biz”; doğduğu günden bu yana devlete ve devletliliğe garez biriktirerek büyüyüp yetişmiş, şimdilerde garezlerini ortaklaştırmayı öğrenen onlarca farklı “biz”den yalnızca bir tanesiyiz. Adını koymaya hiç gerek yok, ama hissederek öğrendiğimizi unutmamalı. Şu aşağıdaki resmi görünce sızlayan yerimizi asla teşhis edemez, şimdilerde o sızıyla daha bir ferah gülümsüyor olmamızın hissini devlet aklına asla tercüme edemezler.

 

101755

Hazal Halavut -http://www.5harfliler.com

1993 – 2013: Aziz Nesin 20 yıl önce ne söylemişti?

Bugün 2 Temmuz 2013. 20 sene bugün Cumhuriyet Tarihinin en büyük katliamlarından biri tüm ülkenin ve yönetici erkinin gözleri önünde yaşandı. Yönetenler seyretmekle, el kavuşturup beklemekle yetindi.

20 sene önce bugün, 2 Temmuz 1993’de Sivas’a bir şenliğe katılmak için giden, Pir Sultan Abdal’ı anmak için Sivas’ta bulunan 37 insan gözü yalan yanlış bilgilerle döndürülmüş bir kitle tarafından yakıldı. Bu 37 insan arasında ülkenin yetiştirdiği en önemli ozanlar, şairler, edebiyatçılar, aydınlar vardı.

Aziz Nesin ve Sivas Katliamının baş müsebbiblerinden Refah Partisi Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak

Sivas Katliamı’ndan sonra “sorumlular en kısa sürede bulunacak” şaşmaz şiarı ile sözümona bir mahkeme kurulması da gecikmedi. Gözü dönmüş ve 37 canı yakmış kitleyi savunan 26 kişi bugün, yani 20 yıl sonra, AKP Hükümeti’nin yönettiği ülkemizde çok önemli mevkileri işgal ediyor. Kimisi milletvekili oldu kimisi belediye başkanı, kimisi anayasa komisyonunda kimisi de anadolu ajansının yönetim kurulunda.

Peki, 20 sene önce bugün o gözü dönmüş insanlara ne denmişti, ne söylenmişti de bu korkunç katliam gerçekleşmişti.

Yerel bir gazetenin başlığı idi herşeyi başlatan,  yerel gazetede sürmanşetten verilen haberde, Aziz Nesin’in , Allah’a hakaret ettiği yalan bilgisi yer alıyordu.

Katliamın hemen ardından yayınlanan ulusal gazeteler ise sözbirliği etmişcesine Nesin’in halkı tahrik ettiğini, katliamın bu nedenle gerçekleştiğini yazıyordu.

20 yıl önce; bugün olduğu gibi gerçekleri anında paylaşma imkanı yoktu. Gazetelerde yazan herşey gerçek addediliyordu.”Cami’de içki içtiler” dendiği zaman bunun aksini görüntülü olarak kanıtlamaktan yoksundu Sivasta yakılanlar.

20 yıl sonra bugün Aziz Nesin’in Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin açılışında yaptığı konuşmayı sizlerle paylaşmak istiyoruz.

37 cana mal olan, 26 avukata kariyer basamaklarını ardına kadar açan ve Nesin Vakfı’nın sitesinde tamamı yer alan o konuşmada bakın Aziz Nesin ne söylemiş.

AZİZ NESİN’İN 1 TEMMUZ 1993 TARİHİNDE SİVAS’TA YAPTIĞI KONUŞMANIN ÇÖZÜLMÜŞ METNİ

Hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunarım.

Mahdum Kuli adında bir Azeri yazar var. Onun 100. doğum ya da ölüm yıldönümünde bir jübile yapılıyor Bakü’de. Nazım Hikmet’i de çağırıyorlar elbette. O toplantıya gidiyor. Ama Mahdum Kuli hakkında hiçbir bilgisi yok. Toplantıdan önce, resmi toplantıdan önce çağrılı yazarlar kendi aralarında konuşurlarken Nazım sık sık Mahdum Kuli hakkında bilgiler edinmeye çalışıyor. Ve her konuşmacıdan en canalıcı noktaları saptıyor.

Ve ilk konuşmacı kendisi olduğu için orada öğrendiği Mahdum Kuli hakkında bilgileri dinleyicilere anlatıyor. Fakat dinleyicilerden Mahdum Kuli hakkında en canalıcı noktaları öğrendiği için, onları söylüyor. Zaten daha önceden başka bilgisi yok. Öbür konuşmacılara aşağı yukarı önemli söyleyecek bir şeyler kalmıyor böylece. Yalnız yanlış bir şey yapıyor. Türkçe’de “Mahdum” adı olmadığı için, Mahdum yani “oğul” adı olmadığı için, konuşmasında Mahmut Kuli diyor. Ve Mahmut Kuli’nin, dünyada olmayan Mahmut Kuli’nin hayatını anlatmış oluyor. Şimdi ben, Pir Sultan Abdal için buraya konuşmaya gelirken aynı durumda idim. Elbette Pir Sultan Abdal’ı genel olarak, bir aydın olarak biliyorum tabii, ama bu konuşmaya hazırlıklı gelmem gerekirdi.

Ben programı da bilmiyordum doğrusu. Onun için başka çarem yoktu, kitap aramaya kalktım. Tam buraya geleceğim gün, havaalanında, sağa sola bakarken kitap yerine daha değerli olan Asım Bezirci ile karşılaştım. Aman dedim, bana bir Pir Sultan Abdal kitabı; hemen çantasından çıkardı, kendi kitabını bana verdi.

Ben de Nazım gibi, yalnız tabii “Mahmut Kuli” demek koşuluyla Pir Sultan Abdal hakkında onun kitabından öğrendiğimi kendi eski bilgilerime dayanarak sizlere aktarmak istiyorum. Önce Pir Sultan Abdal, bu Abdal adı nereden geliyor? Kitapta yazılı değil, ama ben de henüz bilmiyorum. Etimolojik olarak “Abdal” sözü gezgin dervişlere verilen bir ad, ama çok aptal var, bizim öbür aptallar gibi değil, yüzde 60 aptallar gibi değil…

14 yaşımdaydım. Babam beni Cafer Ağa, Kadıköy’deki Cafer Ağa camisine götürürdü. Bir Cuma günü, demek 14 yaşımda olduğuma göre 64 yıl önce orada imam, hutbeden sonra vaaz ederken, bu abdal konusuna değindi. Onun yorumuna göre, ki ben bugün katılmıyorum ama bir yorumdur. Bimiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu abdal sözü için, etimolojik anlamda nereden geldiği konusunda. “abdal” dedi “Ab-ü Dil’dir; Ab-ü Dil, gönlü su gibi akan anlamına gelir. Oradan doğmuştur, oradan yayılmıştır. Bu sözcük ya da deyim” demişti. Ben hala ona da inanamıyorum.

Gönlü su gibi akan Ab-ü Dil’den abdal olduğu lafına inanmıyorum. Tıpkı şey gibi; bu bizim maydanoz midenovdan gelir, pırasa pürhasadan gelir gibi kaynakları hep Arapça’ya, Farsça’ya bağlamaktan gelen bir yorumdu. Ama böyle; bugün de ben henüz bilmiyorum, tabii içinizde bilenler vardır, niçin bu abdal sözü giriyor, “ab-ü dil” doğru mudur, değil midir bilemiyorum, ama doğruluğuna pek inanmıyorum. Bana göre Pir Sultan Abdal’ın iki büyük özelliği var. Asım’ın kitabında 4 ağırlık gösteriliyor. Ama en önemli ağırlığı propagandacı olması, ki Asım buna katılmıyor, ama bana göre bir propagandacı. Ve iyi bir şairin ve iyi bir yazarın başlıca özelliği bulunduğu toplumun ve koşulların propagandasını, ilerici propagandasını yapmasıdır. Ancak bu propagandayı nasıl yaparsa iyi bir şair olabilir.

Sanat va estetik değeri ağır basan propaganda olursa; yoksa alt propaganda olursa o kupkuru bir şair demektir. Propaganda şairidir, çünkü Türkiye İşçi Partisi bile kuruluşundan sonraki ilk Meclis’e 15 miletvekili gönderdiği zamanki toplantılarında, ev toplantılarında, özel toplantılarında, özel toplantılarında bile “gelin dostlar bir olalım ve tevekketül Taala Allah” diye sonu, dörtlüklerin sonu böyle biten şiirini okurlardı. Demek ki 400 yıl propagandası sürebiliyor ve ona yeni bir yöntem getirmişler. Ama nasıl Allaha, şu koşullarla gelin dostlar bir olalım; efendim, kılıç çalalım filan o koşulda ne olursa olsun, yani sen eşeğini iyi bir yere bağla da sonra Allaha güven. O anlamda bir tevekkül.

Propaganda birinci şeyi bence vasfı propaganda, bugün o propagandadan bize kalan ya da kalması gereken Alevilik propagandası değil, sanat değeri olan propagandadır. Öyle olması gerekir. İkinci büyük yanı kavga şairi olmasıdır. Ki, bu kavga şairi sürmüştür. Kavgalı, kavgacılığı sürmüştür, kendi ölümünden sonrada bugüne kadar sürmüştür. Kötüye karşı savaşım vermektir. Ve köylü başkaldırılarında, Türkiye’de köylü başkaldırılarında çok büyük etken olmuştur bu kavgacı şair. Pir Sultan Abdal’ın bir özelliği, birçok Pir Sultan Abdallar olması. Asım’ın kitabında 4-5 tane filan gösteriliyor. Bana kalırsa, nereden seziniyorum, çünkü bu kavgacılığı ve propagandasının sürmesi birçok Pir Sultan Abdalların yaşamış olduğunu gösteriyor. Ölümünden sonra da, ölümünden önce de. Ve lejander bir kahraman oluyor böylece. Yani halkın asıl malı olmak, özellikle o dönemde, 15-16. yüzyıllardaki bu anonim şairlerde güç buradan geliyor. Halk onu özümsüyor, halkın içinde eriyor ve birçok şairler çıkıyor. Aynı adı taşıyan, bu şu demektir.

Aynı felsefi doğrultuda yazan şairler, oraya herhangi bir şair alınmaz, örneğin Nasrettin Hoca,

söylememiş, yazmamış bile olsa, o doğrultuda o felsefe doğrultusunda -ki fıkralar girebilir bana göre- Pir Sultan şiirleri de bizzat tarihsel Pir Sultan’ın asılan Pir Sultan’ın şiirleri olamaz, onlardan fazla ek olarak da o doğrultuda, o felsefi doğrultuda, o inançta yazmış şairlerin şiirlerinden oluşur gibi geliyor. Bugün propagandası Alevilik üzerine, fakat bu Alevilik üzerine olan propaganda aslında bir araç olarak kullanmış bunu, yine benim yorumum.

Aleviler doğru söyler

Aslında insancıllığın propagandasını yapmış ve Alevilik ile hoşgörülük bu nedenle birleşmiş. Aleviğin Türkiye’de ve sürekli olarak hoşgörüyle ortaya çıkarmasının nedeni bana göre muhalefette olmuş olmasıdır. Çünkü muhalefetin şirketlerde olduğu gibi daima yüzde 50’den fazla şansı vardır. Yüzde 51, yüzde 52’dir. Türkiye de hiç bir zaman Aleviler iktidar olmamışlardır. Acaba iktidar olsalardı ne olurdu. Bu bir kuşkudur bende. Çünkü iş iktidarda olmayınca hep muhalefette kalıyor. Şirketlerde olduğu gibi yüzde 51 onda. Onun için muhalefette olan hep doğruyu, kendine göre hep doğruyu söylemişlerdir, hoşgörüde yanılmışlardır.

İktidar olarak iktidar vermek zorundadır. Verebildiği ölçüde. Ama Aleviler hep muhalefette kaldıkları için hep istemişlerdir, isteyen daha çok haklıdır. En az yüzde 51 hak sahibi olmuşlardır. Tıpkı şirketlerde olduğu gibi bana göre. Aslında konu kaynağı, Aleviliğin kaynağı beni doğrusu hiç ilgilendirmiyor. Size aykırı gelebilir bu düşünce, ama ne yapayım ki böyle, ben Ali ile Muaviye arasındaki 1000 yıl önceki çekişmenin bugün hala sürmesini hiç anlayamıyorum…

Biz ilkokulda iken, Darüşşafaka da okudum. 4. sınıfta Siyer-i Nebi ya da Siyer-i Enbiya denilen bir ders vardı. Din dersi vardı. Aslında din dersi değil de peygamberler tarihi Siyer-i Nebi; Peygamber Nebi, Muhammed Peygamber’in hayatı. Siyer-i Enbiya peygamberler tarihi. Orada bu Muaviye ve Ali çatışması bize çok uzun ders olarak anlatılmıştı, öğretilmişti.

Ve bu dersi veren hoca tabii, Muaviye’yi haklı bulmuyordu, kendisi Alevi de değildi. Zaten Muaviye’yi haklı bulan Türkiye’de Sünniler arasında pek yoktur.

Orada bağnaz, o zamanki bağnaz Alevilerin helalarını Muaviye adına benziyor diye maviye boyattıklarını söylemişti. Çok ilginç bir saptamadır bu. Yani helasının duvarını maviye boyarsa hiçbir ilişkisi yok Muaviye’ye hakaret etmiş olacak. İş bu noktaya kadar gelmiştir ve devam ediyor. Kahramanmaraş Olayları’nda bunu gördük, can almaya kadar bu düşmanlık varabiliyor. Benim çocuklarımdan, vakıf çocuklarımdan bir tanesi, bir kız, Akşehirli bir kız, öğretmen okulunu bitirdi. Sevdiği erkek Alevi. Çok büyük bir olay oldu Akşehir’de, bir Alevi delikanlıyı bir kızın sevmesi. Bir Sünni kızın sevmesi.

Oysa o delikanlı ne Aleviliği biliyordu ne de gerçek Aleviydi. O Sünni denilen kız da ne Sünniydi ne de Sünniliği biliyordu. İki tane Türk insanıydı. Türkiyeli iki insandı. Ve bu, büyük şeylere birçok yerlerde varmıştır, cinayetlere kadar, ama o tatlıya bağlandı, aileler dargın kalmak koşulu ile onlar evlendiler ve üç tane çocukları oldu. Bu bende çok büyük bir izlenim bıraktı. Bu olay etkilemiştir beni. Bu şey hakkında, bu düşmanlık hakkında, doğrusu beni 12 imam da, bu size aykırı gelebilir, bağışlayın beni lütfen çünkü çoğunuz sanıyorum ki Alevisiniz ve benim de bütün inanmış insanlara saygım olduğu gibi Alevilere biraz daha çoktur saygım, neden söyleyim…

Önem veriyorum

Çünkü

Hangi tarihsel neden olursa olsun en çok hoşgörüye dayanan bir inançtır. Ama dinsel inançlara karşı ve dinsiz bir insan olarak… Bu anlamda, Aleviliği tutmuyorum. İnsancıl yanını ve hoşgörü yanını tutuyorum. Ona çok değer ve önem veriyorum. Şii’likle ben onu da anımsıyorum ve muharemlerde 10 Muharrrem mi öyle bir şeydir, matem günündeki Şii’likle kaynak olarak Aleviliğin yakınlığı elbette vardır, hatta şöyle diyebilirim. Yanlış da olabilir, ama böyle yanlış bir düşünce var kafamda; Alevilik, Şii’liğin Türkiye’leşmesidir. Türkiye’leşmesidir, çünkü aslında bizim Türkiye Müslümanları, Arap Müslümanlarına benzemiyorlar.

Türkiye Müslümanlığı başka bir çizgiye sokmuştur genelde, bunu anlamak için “Cami-ül Eser”’in içine girmek bile yetiyor, ben “Cami-ül Eser”’e birkaç kez girdim. Medreselerini de gezdim, gördüm. Örneğin caminin içerisinde, o büyük caminin içerisinde çocuklar koşmaca oynarlar ve entarili Arap yerde yatmıştır, uyuyordu, horlaya horlaya ve entarisi açılmıştır. Cinsel organı şişe şişe kabarmaktadır, onu ben gözümle gördüm. Türkiye’de camide böyle birşey olmaz, ister Sünni olsun ister başka şeyden olsun. Yani Türkiye İslamlığı Türkiyeleşmiştir, Alevilik de bana göre Şii’liğin Türkiyeleştirilmişidir.

Türkleştirmek demek istemiyorum, çünkü Türk olmayan Aleviler de vardır, Kürt Aleviler vardır ama, Türkiyeleştirmiştir ve insancıllığı da buradan geliyor zannediyorum. Bir de başka birşey var, tabii ırk etkisini öne almayan bir insanım bildiğiniz gibi, ama en öz Türklerdir onlar; nereden anlıyoruz, çünkü gelenekleri, Türk gelenekleri, hala sürmektedir, gelenek ve görenekleri onlarda sürmektedir.

Aleviliği yorumlamak

Oysa Türkiye çok karışmış bir ülkedir. Çok iyi karışmış ayrıca ama, Aleviler o kadar, onlar kadar karışmamışlardır bulundukları daha çok toprak insanları oldukları için. Yani örneğin Bektaşiler gibi şehirleşmemiş, daha çok köy insanlarına dayandığı için daha gelenekleri ile Türklüğü sürdürmüş insanlar olarak görüyorum onları.

Şimdi bugün Aleviliği nasıl yorumlamak gerekir. Ben düşüncemi söyleyeceğim. Önce Musa idi galiba bu saz çalan arkadaşımız, bu kohmirem kohmirem diyen Sabir’in yine Azerbeycanlı Sabir’in şiirini okudu, aslında korhiyir, kohmirim filan yalan…Hem de adam akıllı korhiyir, çünkü şurdan belli, Sabir’in şiirini bozdu, “Nerede yobaz görirem korhirem”. Öyle değil ki “Harda Müselman görirem korhirem”. Korktu Müslüman görmekten korkmaktan…

Hatta bütün dillerde atasözü haline gelmiş bir deyim vardır. “Kork Allah’tan korkmayandan” derler. Onun için Allah’tan korkmayan biri başa geldiği zaman ondan Türk Halkı korkar. O deminki Sebir’de de şiirini okuyan, şiiri okunan Sabir de Şia mezhebinden. Ben bizim din ateşleriyle konuştuğum ve tartıştığım zaman bana sık sık Aleviğin mezhep olmadığını söylüyorlar. Doğru, Alevilik mezhep değildir. Ama bir tarikat mıdır, bilmiyorum, siz daha iyi biliyorsunuz. Elbette, ne olduğunu doğrusu Aleviliğin; önemli, değerli bir şey olduğunu biliyorum.

Ama tarikat desem tarikat değil, çünkü bir şeyhten şeyhe geçmiyor, Bektaşilik gibi bir ruhsat alınarak yeni bir şeyh olmuyor, efendim, haa, mertebe o filan böyle şeyler, yani biraz somut olarak fiilen var, olan, ama adı mezhep olmayan, tarikat olmayan bir şeydir. Ve daha çok tabii, Aleviler daha çok Türkiye’ye özgü bir durumdur. Mertebe derseniz deyin, ama adı bence adı pek konmamış gibi yanlış şeyler söyleyebilirim. Ama mezhep olmadığına, tarikat olmadığına göre, bünyesi bakımından olamadığına göre bir ad bulunması gerekir. Mertebe uygunsa mertebe denilebilir.

Ama mertebe cumhurbaşkanlığı da mertebe, Alevi değil, ama onun için onlar başka bir şey vardır ya da vardı, belki ben bilmiyorum. Bugün nasıl yorumlanmalıdır. Ben genelde 400 yıl önce ne olursa olsun, en doğru sözler olsun, bugün aynen onların yürürlükte kalmasından yana değilim. 700 yıl önce, 750 yıl önceki Mevlana da öyle, tabii bunların içinde ölümsüz değerde sözler elbette vardır. Ama o felsefe bütünüyle bugüne ait uygulanamaz ve o yüzden ben Müslüman değilim, yoksa Kuran’da da güzel sözler var. 1300-1400 yıl önceki sözlerin, kimin sözü olursa olsun, eskiyeceğine inanmıyorum. Eskimiştir.

Bugün Pir Sultan’ı yaşatmak, ondaki gerçeklerin çağcıllaştırılma, bugünkü çağa uyar hale getirebilsek, o zaman ondaki nedir onlar, insancılık başta olmak üzere bir de haksızlıga karşı ayaklanmak ya da karşı gelmek yoluyla olabilir. Bunu sazda, sözde, şiirde yeni Pir Sultan Abdallar, çağcıl Pir Sultan Abdallar, yeni demelerle yeni deyişlerle ortaya koyabilirler ancak. Aynen tekrarında bilimsel yararlar vardır, tarihsel yararlar vardır. Ama bugünün koşullarına hepsi uymaz, uyamaz zaten. Bu mümkün değildir nokta. Değişime aykırı bir olaydır.

Onda değişmeyen özleri bulup onları sürdürmek gerekir. Şimdi çok aykırı gelecek size, zannediyorum ki aykırı gelecek, ben saza da karşı bir insanım. Bu saz böyle devam ettikçe Türk milleti bir adım ileri gidemez. Yunus zamanında bu saz böyle çalınıyordu, 770 yıl önce Pir Sultan Abdal zamanında da böyle çalınıyordu, bugün de böyle çalınıyor. Bu sazı alıp da Pir Sultan Abdal’ın demeleriyle bunu çalarsak bu olmaz; hiçbir ilerleme olmamış demektir. Türkiye bir adım ileri gitmemiş demektir. Sazda bir hamle, bir atılım, bir modernlik, bir çağcıllık yaratırsak şiirlerinde ve şarkılarında türkülerinde yaratabilirsek bunu başarabiliriz. Bu çok güç bir iştir. Ama bu çok güç işin altından kalkmak zorunda Türkiye. Kalkamıyor bugün kadar.

Almanya’ya giden, Avrupa’ya giden delikanlıları görüyorum, hepsinin elinde bir siyah torba içinde saz. Düşünün ki bu saz hiçbir öğretim görmeden kendiliğinden öğreniliyor. Olabilir mi böyle bir şey? Haa sazda yenilik yapanlar yok mu? Bir kaç tane yenilik yapanlar var. Bunları tanıdık, yaşadık bunlarla. İşte o yenilikleri ya da başka yenilikleri getirmesek saza, bu saz kendimizin kendi ayak bağımız olacaktır gibi geliyor bana. Hiç çağcıl bir olay değildir bu. Tıpkı cami mimarisinde Süleyman, Mimar Sinan’ı taklit ederek onun yaptığı camiler gibi cami yapmaya benzer. Kocatepe Camii böyle bir örnektir. Bir zaman sonra bu camiler bir anıtsal ören olarak kalsa, yani cami kalmasa da diyelim ki 1000 yıl sonra 3000 yılında bunlar yerin altında kalsa, arkeologlar orayı kazıyıp çıkarsalar, bakacaklar bu ne camisi, Ankara’da Kocatepe Camisi. Allah Allah, bu cami diyecekler ki yahu Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı caminin kötü bir kopyası, hiç Türkler ilerlememiş mi, bunu soracaklar, sazda da böyle

Türküde de böyle, şiirde de böyle, biz nereye geldik, işte o zaman Pir Sultan ve onun gibi bunlar toplumsal ve lejander kahramanlardır, onun yoluna bağlı kalmış oluruz. Yoksa aynen yineleyerek değil.

Aynen yinelemenin yeri tarihtir. Tarih dersidir, tarih bilgisidir. Bu atılımı yapmamız yine onlara dayanarak olabilir. Pir Sultan’ın gerçek değerini vererek. Örneğin etkinlik 4. ’süymüş galiba, burada görüyorum, 400 yıllık Pir Sultan’ın 4. kutlama töreni olabiliyor.

Türkiye’de ağır siyasi baskılardan dolayı Pir Sultan Abdal Derneği’nin Başkanı’nı kutluyorum, candan çok güzel bir çok değerli bir konuşma yaptı, Sayın Vali’mizi de kutluyorum. Ondan ben Vali’yi kutlamaya alışık değilim, ama bu Vali’yi elbette kutlayacağım böyle bir Vali’yi…İşte benim kısaca Pir Sultan Abdal hakkında söyleyeceklerim bunlardır. Özet olarak tekrarlamak istediğim şu: Pir Sultan Abdal bir kişi değildir, Türk Halkı’nın büyük çoğunluğudur. O nereden belli, çünkü bir çok Pir Sultan Abdallar vardır, onu benimsemişlerdir, onun felsefesi doğrultusunda yazmışlardır şairler. Onlar hepsi, tıpkı bu şeylere benzer; market, mahalle bakallarını nasıl kaldırırsa bir tane Pir Sultan Abdal çıkar öbürlerinin aynı yolda olanlarının adını siler. İşte bizim tarihimizde çok var. Özellikle halk şairlerinde pek çok var. İkincisi de Pir Sultan felsefesinin doğrultusunda yenilikler ve atılımlar yapmak zorundayız. Yoksa biz gene biz oluruz, yüzde 60 mı yüzde 90 mı aptal oluruz belli olmaz.

Sağolun teşekkür ederim…

Aziz Nesin

1 Temmuz 1993 / Sivas

(Yeşil Gazete / Türkiye)

 

“Memet Ali neyse, biz de oyuz”

Oyuncu Levent Kazak, Türkmax’ta yayınlanan ‘Heberler’ programında beraber çalıştığı meslektaşı Memet Ali Alabora’nın hedef gösterilmesine karşı bir imza kampanyası başlattı.

paylaşmak için tklynz / click for to share

Levent Kazak imza kampanyası için de şu açıklamayı yaptı:

“Geçtiğimiz hafta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir sanatçıyı, bir sendika başkanını, bir vatandaşını milyonlarca seçmenine defalarca yuhalatıp, açık bir hedef olarak işaret ederken, bugün de Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek katıldığı bir televizyon programında, yine Memet Ali Alabora için, “Allah’ın izniyle devlet bunu yakalayacak ve ben Alabora’yı içeride göreceğim” demiştir.

Bir sanatçının böylesi bir şekilde hedef gösterildiği tarihte görülmemiştir.

Demokrasi ülküsüne sahip çıkan hiçbir ülkenin tanık olmadığı bu orantısız düşmanlığı reddediyoruz.

Tüm insanların kendini ifade etme, istediği gibi yaratma, oynama, yazma, görüşünü yaratısına yansıtma hakkı vardır. Buradan bir suç çıkarma gayreti, hepimizin hayatına dolaysız bir saldırıdır. Bir ‘tweet’ ile insanları ayaklandırmak, bir tiyatro oyunu ile darbe provası yapmak, faiz lobisi ile Mısır’da buluşmak gibi temalar ancak komedinin alanında kendine yer bulur; ne siyasetin ne de hukukun.

Gezi Parkı’nda ne olduğunu bir türlü anlamak istemeyen bu anlayışın, -ki gerçeği görmemek adına harcanan trajikomik bir çabadır bu -, Memet Ali Alabora’ya yönelik saçtığı bu nefret yüklü söylem son derece tehlikeli boyutlara gelmiş, onu ‘sivil ölüme’ mahkum etme çabaları hızlandırılmıştır.

Bu linç projesini, bu sindirme çabasını sürdüren sorumlulara sesleniyoruz: Yeter artık, saçmalamayı kesin.. Suç işliyorsunuz..

Hukukçulara, medyaya, köşe yazarlarına sesleniyoruz: Bu suça, bu lince lütfen sessiz kalmayın..

Mehmet Ali’nin kimliğinde hepimizi hedef alan bu ‘Nefret’ diline karşı bir araya gelelim ve karşısında duralım;

Mehmet Ali neyse, biz de oyuz”

Kampanyaya katılıp imza vermek için change.org/tr/kampanyalar/kamuoyuna-memet-ali-alabora-ya-yönelik-bu-lin.-kampanyası-sona-ermeli

 

[Özel Haber] Mersin İdare Mahkemesi’nde “Boğazpınar’da HES istemiyoruz” talebi ile 3 ayrı dava

Mersin’in Tarsus ilçesine bağlı Boğazpınar Köyü sakinleri HES istemiyor. 1 Temmuz 2013 Pazartesi (dün) saat 15:30’da Mersin İdare Mahkemesi’nde açtıkları 3 ayrı dava ile de bunu belgelediler.

Kadıncık Vadisi'nde yapılması planlanan HES'e karşı dava açtıktan sonra mahkeme önünde poz veren Boğazpınar HES Karşıtı Platformdan Alper Mert, Ahmet Öztürk ve avukat Semra Kabasakal

paylaşmak için tklynz / click for to share

Tarsus’un Kadıncık Vadisi üzerinde bulunan Karasu ve Gökharman ırmakları üzerine yapılması planlanan Akhan 1-2 Hes Regulatörü ve Baraj projesi için daha önce verilen yürütmeyi durdurma kararı iptal edilmişti. Pazartesi günü açılan 3 ayrı dava ile iptal edilen yürütmeyi durdurma kararının yeniden işlerlik kazanması talep ediliyor.

Mersin İdare Mahkemesi’nde açılan davalar Mersin Barosu, Boğazpınar köylüleri ile şahsi olarak aynı talep ile dava açan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Mersin eş sözcüsü Osman Yılmaz, Mehmet İstif ve Avukat Sevim Küçük tarafından açıldı. Boğazpınar köylüleri adına açılan davayı ise köylülere vekaleten Mersin Barosuna bağlı avukatlar Semra Kabasakal, Tülay Sevgi Can, Duran Küçüköner, Ünzüle Küçüköner, Ali İhsan Öztürk, Mahmut Fevzi Fzlüer, Hüseyin Özbaş ve Sevim Küçük açtılar.

Hakkında dava açılan ve Tarsus’un Kadıncık Vadisi üzerinde bulunan Boğazpınar, Olukkoyağı, Fakılar, Kenzin, Korucak, İnköyü ve Darıpınarı köylerini tehdit eden Akhan 1-2 Hes regülatörü ve Baraj projesine karşı Boğazpınar HES Karşıtı Platform tarafından uzun süreden beri bölge halkını bilgilendirme faaliyetleri devam ediyor.

Yeşil Gazete olarak sizlerle paylaştığımız gibi, Nisan ayının sonunda Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eş sözcüsü Sevil Turan ile Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim görevlisi Beyza Üstün’ün de içinde bulunduğu bir heyet HES’in etkileyeceği köyleri gezerek köylülere HES gelmesi durumunda yaşayacakları gerçekleri aktardılar.

Boğazpınar HES Karşıtı Platform sözcüsü Ahmet Öztürk ve avukat Semra Kabasakal

Yine Nisan ayının sonunda Mersin’in Mut ilçesinde düzenlenen “Santrallerin Mut iklimine olumsuz etkileri” panelinde söz alan Boğazpınarı HES Karşıtı Platform sözcüsü Ahmet Öztürk, kendi köylerinde yaşadıkları durumu ilk ağızdan aktararak Mut’lulara HES yapacak şirketlerin toz pembe yalanlarla nasıl içlerine sızdıkları hakkında bildiklerini paylaştı.

30 Nisan’da Tarsus’ta düzenlenen Köyler Arası Futbol Turnuvası’na Boğazpınar köyü futbol takımı, “Boğazpınar’da HES İstemiyoruz” pankartı ile çıktı.

Gezi Parkı Direnişi’nin fitilini ateşleyen parkın içine hafriyat yapmak için kamyonların girdiği tarihten yalnızca bir gün önce, 26 Mayıs’ta Tarsus’un en işlek caddesinde Boğazpınar HES Karşıtı Platform tarafından “HES İstemiyoruz” yürüyüşü düzenlendi.

Yeşil Gazete olarak doğanın talanına karşı yerelde mücadeleyi sürdüren tüm hareketlerde olduğu gibi Boğazpınar HES Karşıtı Platformun mücadelesini de sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

yesilgazete.org/blog/2013/04/24/ozel-haber-tarsusun-dag-koylerine-hese-hayir-ziyareti-anadoluyu-vermeyecegiz/

yesilgazete.org/blog/2013/04/23/ozel-haber-mutta-cevre-katili-santrallere-karsiti-panel/

yesilgazete.org/blog/2013/04/30/koyler-arasi-futbol-turnuvasinda-maca-hes-istemiyoruz-pankarti-ile-ciktilar/

yesilgazete.org/blog/2013/05/27/tarsusta-hes-istemiyoruz-isyani-kor-olasica-ocagi-batasica-hes/

Fotoğraflar: Ali Sesal

Haber: Alper Tolga Akkuş / #anavarrza

(Yeşil Gazete / Türkiye)