İklim KriziManşet

Gelişmekte olan ülkeler için yaşamsal tehdit: İklim değişikliği / Nazan An

0

İklim değişikliğinin büyük çapta bir nüfusu etkilemesi beklenmektedir. Etkilenecek nüfusun büyük çoğunluğunu ise gelişmekte olan ülkeler oluşturmaktadır. İklim değişikliğinin etkileri düşünüldüğünde gelişmekte olan ülkelerin en büyük sorunlarından bir tanesi, ülkelerinde yaşamaya devam edip edemeyecekleridir. Özellikle kıyı kesiminde yaşayan nüfusun bölgeyi terk etmek zorunda kalacak olması, ancak bu yer değişikliğini kaldırabilecek ekonomik güce sahip olmaması yaşamlarını tehdit edecek problemler arasında yer almaktadır. Bu nedenle bu ülkeler için çeşitli adaptasyon süreçleri işlemekte ve çözüm önerileri oluşturulmaya çalışılmaktadır. Onlar için “neler yapılabilir” sorusu önemli olduğu gibi, aslında neler yapılmaması gerektiği de önem taşımaktadır. Bu nedenle iklim değişikliği ile göç arasındaki ilişkiyi iyi anlamak, iklim değişikliğine karşı kırılgan ülkelerdeki nüfus için çözüm sürecini değerlendirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

İklim değişikliği çalışmaları kapsamında yapılan projeksiyonlar, sıcaklık değişimleri ve yağış rejiminde meydana gelecek değişiklikleri tahmin ederek oluşması muhtemel iklim değişikliğini gözler önüne sermektedir. Bu tahminlerde ortaya konan iklimsel hava olaylarındaki değişikliklerin şiddetinin artması sonucu meydana gelecek doğal felaketler savunmasız bölge nüfusunu göç etmeye daha da zorlayacak ve bu kapsamda bazı ekonomik, sosyal ve çevresel problemlerin yaşanması kaçınılmaz olacaktır. İklim değişikliğinin etkileri ve tarımsal uygulamalar sonucu tarımsal arazilerin bozulması, çölleşme, su kıtlığı ve su kirliliği sonucu ortaya çıkacak yeni çevresel, sosyal ve ekonomik problemler dünya nüfusunu birçok yönden etkileyecek ancak gelişmekte olan ülkeleri yaşamsal açıdan tehdit edecektir.

Son 20 yılda yaşanan doğal felaketlerin sayısı nerdeyse ikiye katlanmış ve 2008’de 20 milyondan fazla insan göç etmek zorunda kalmıştır. Bu noktada üzerinde durulması gereken konular, hangi bölgedeki nüfusu hangi faktör ne oranda göçe zorlayacak ve bu da gelecekte ne kadar insanın göç etmek zorunda kalmasına sebep olacaktır. Ayrıca, ‘Bu göçün insanlara ve ülkeye maliyeti ne olacak, bu maliyet göç etmek zorunda kalacak insanlar tarafından karşılanabilecek mi ve bu göçün olumlu ya da olumsuz bu insanlar üzerinde ne tür etkileri olacak?’ sorularını yanıtlamak gerekecektir. Yaşanacak çevresel değişikliklerin hangi sürücüler aracılığıyla ve ne ölçüde nüfusun göç etmesine sebep olacağı sorusunun yanıtı birinci derecede önem taşımaktadır. Bu soruya verilen yanıt, iklim değişikliğinin etkilerine karşı kırılgan nüfusun ve hangi noktada kırılganlıklarının olduğunun tespit edilmesi kapsamında olacaktır. Çözüm önerileri de bu kapsamda oluşturulacak ve bu zorlayıcıların azaltılması yönündeki çalışmalara ağırlık verilmesi gerekecektir.

Şimdi, bölgeleri iklim değişikliğinin etkilerine karşı savunmasız bırakacak ve göçe zorlayacak olan faktörlerden en önemlilerinden biri olan nüfus artışına bir göz atalım. Demografik bir sürücü olan nüfusun çevre üzerinde ne tür olumsuz etkilere sahip olduğundan kısaca bahsedelim. Nüfus artışının çevre üzerinde bazı olumsuz etkileri bulunmaktadır. Özellikle çevresel sektörler dikkate alındığında, nüfus artışının olumsuz etkilerini çok daha fazla gözlemlemek mümkün olmaktadır. Bu etkileri kısaca inceleyelim. İlk olarak nüfus artışının nasıl su stresi ve su kıtlığına sebep olduğuna kısaca değinelim. Bir alandaki su arzının yıllık kişi başı 1.700 m3’ ün altına inmesi durumu su stresi, bir alandaki su arzının yıllık kişi başı 1000 m3 ‘ün altına inmesi durumuda su kıtlığı olarak ifade edilmektedir.

Küresel su tüketiminin 1990-1995 yılları arasında % 600 oranında arttığı ifade edilmektedir. Nüfus artışı ve buna bağlı endüstriyel gelişme devam ettikçe bu talebin de artacağı tahmin edilmektedir. Az gelişmiş ülkelerdeki kişi başı ortalama su tüketimi gelişmiş bir ülkedekinin ancak (örneğin Kanada) % 1-2 sini oluşturmaktadır.  İkinci olarak tarımsal alanların zarar görmesi ne anlama gelmekte ona bakalım. Artan nüfusla birlikte kişi başına düşen ekili alanlarda da azalma olacağı tahmin edilmektedir. Kırsal kesimden kentlere göçün artması ve buna bağlı şehirleşmeyle birlikte yapılaşmanın artmasının ekili alanlarda azalmaya sebep olacağı ve uzun dönemde ekili alanlarda kıtlık problemi ile karşı karşıya kalınacağı ifade edilmektedir.

Birçok ülkede aşırı üretime bağlı olarak su ve toprak bozulması yaşanmaktadır. Yapılan projeksiyonlarda, 2050’yle birlikte tarımsal üretimin beslenme için yetersiz kalacağı ifade edilmektedir. 2025’le birlikte toprağı eken insan sayısında çok ciddi azalmalar görüleceği belirtilmektedir. Nüfus artışına bağlı olarak ekili alanlarda ihtiyaç duyulacak genişleme kapsamında, 2030’ la birlikte ekstra 120 milyon hektar alanın ekili alanlara ilave edilmesi beklenmektedir. Aynı zamanda yine nüfus artışına bağlı olarak kentsel alanlarda da genişleme ve yapılaşma devam edeceğinden ekili alanlara ilave edilecek alanların ormanların ve bitki örtüsünün ortadan kaldırılmasıyla karşılanacağı ifade edilmektedir.

Üçüncü olarak balıkçılığa etkilerini inceleyelim. Nüfus artışına bağlı olarak yapılan maksimum avlanma kapasitesine yaklaşılması sonucu yaşanan balık popülâsyonundaki azalmadan dolayı da balıkçılık azalmaya başlamıştır. Aşırı avlanmadan ve tüketimden kaynaklanan bu azalmanın balıkçılıkla geçimini sağlayan bölgeleri olumsuz etkilemesi beklenmektedir. Ayrıca artan nüfusla birlikte su kaynaklarının kirletilmesinin de balık popülâsyonunu azaltacağı yapılan tahminler arasındadır. Son olarak nüfus artışı ve iklim değişikliği ile birlikte yaşanacağı düşünülen salgın hastalıklara göz attığımızda ise, gelişmemiş ve az gelişmiş ülkelerde milyonlarca insanın sıtma gibi salgın hastalıklar yüzünden hayatını kaybettiği bilinmektedir. İklim değişikliğinin çevre koşullarını değiştireceği gerçeği ve giderek artan yoksulluk yüzünden bu rakamların çok daha yukarılara çıkacağı tahmin edilmektedir. Bu tip koşullardan etkilenen gelişmemiş ülkelerdeki yaşam süresi gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında çok ciddi farkların olduğu açıktır.

Maalesef bölgelerin adaptasyonları için yapılan yatırımlar, adaptasyon ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmaktadır. Bu noktada küresel işbirliği büyük önem taşımaktadır. Böyle bir işbirliği oluşturulması ulusal ve küresel güvenliğin sağlanması ve çevresel göçün büyük ölçüde azaltılması açısından hayati derecede önemlidir.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise, iklim değişikliği, nüfus artış oranı ve buna bağlı gerçekleşecek çevresel göç arasındaki ilişkinin ciddi boyutlarda ele alınmasıdır. Bu farkındalığın ortaya konması ile birlikte politikaların çözüm odaklı olarak oluşturulması iklim değişikliği etkilerine karşı kırılganlığı bir ölçüde dindirecektir.

 

Nazan An

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

 

Kategori: İklim Krizi

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.