Ana Sayfa Blog Sayfa 4203

Otoyol ve Patika

Pastoral, Sayı 1, Nisan 1993

Bundan 20 yıl önce yazdığım ve o zamanlar “Dağcılar ve Doğa İnsanları İçin” alt başlığıyla çıkarttığımız yeşil dağcılık dergisi Pastoral’in 1993’ün Nisan ayında basılan ilk sayısında yayımlanan kısa bir denememi, “Otoyol ve Patika”yı, üçüncü köprü tartışmalarının, daha doğrusu üçüncü köprü gerekçesiyle yapılan doğa ve ağaç katliamlarının hızlandığı bugünlerde hatırladım ve tekrar, daha doğrusu internet ortamında ilk kez, yayınlayayım istedim.

Umarım beğenirsiniz…

Ümit Şahin

OTOYOL VE PATİKA

Yol akıp gidiyor. Neresi olduğunu bilemediğim toprakların, iç dünyaları düşlenemeyecek denli uzak evlerin, büyük bloklu sitelerin, bir su birikintisine dönüşmüş göllerin yanından akıp gidiyor yol ve zaman. Uzakta birkaç tepe, silikleşen iki bulut seçiliyor.

Otoyol: iki nokta arasındaki en uzun, en kısa, en hızlı çizgi. Zamanı ve mekanı yitiriyorum. Ön koltuktaki sürücü kilometre ibresiyle, yol çizgileriyle, yanından ve önünden akıp giden araçlarla ilgili. Tükettiği şeyin yalnızca yakıt olmadığının farkına varamıyor. Oysa zamanla hesaplaşması uğruna mekanı öğüten bu araç yalnızca yaktığı benzini değil, çevresindeki toprağı, ağacı, evi, suyu ve insanı da yutup sindirerek hızla ilerliyor.

Otoyol: ne zaman yapıldı, daha önce burada neler vardı, tarlalar mı, ağaçlar mı, belki bir yerleşim yeri, belki de büyük bir orman; geçtiğimiz viyadükler hangi vadilere ya da düzlüklere kondurulmuş farkında değiliz. Burası insanın kendini bulunduğu mekandan ayırmak için inşa edebileceği en mükemmel hücrelerden biri. Burası insanın makinasıyla olan uyumunu en üste çıkarabilmek uğruna doğayı bir uyum sağlama çabası bile gösteremeyeceği kadar aklınıın ve algı sınırlarının dışına sürdüğü bir çağdaş dünya tapınağı.

Yol akıp gidiyor. Teypte müzik hızlanıyor. Yüz yirmi, yüz otuz, yüz kırk. Yol akıp gidiyor. Uzakta tek bir ağaç var. Bir nokta havalanıp konuyor. Galiba bir kuş. Yol akıp gidiyor. Yol çizgileri birbiriyle birleşiyor. Güneş kirli bir turuncuyla batarken, uzakta kentin gri ve ürkütücü karaltısı seçiliyor. Yüz otuz, yüz yirmi, yüz otuz. Yol akıp gidiyor.

***

Otoyol ve Patika - Çizim: Erkin Ergin

Önümde giden arkadaşım durdu. Durdum. Çantasından bir avuç kuru üzüm çıkardı. Birazını isteyip istemediğimi sordu. Aldım. Kuru üzümün yakıcı tadı damağımızda, yeniden yürümeye koyulduk. Bir gün önce yağan yağmurun yumuşattığı toprak ayakkabılarımızın altında eziliyor. Hava ikindi güneşinin son ışıklarıyla büründüğü gölgeli bir aydınlıkta, rüzgâr hafifçe esiyor. Varmayı düşündüğümüz yere az kaldığı halde hızlı yürüdüğümüzü fark ediyoruz. Biraz durup dinlenmeli. Yosunlu bir kayanın üstüne çantalarımızı bırakıp geriniyoruz. Islak toprağa oturuyorum. Garip bir böceğin pantalonuma tırmanmaya çalıştığını görüp gülümsüyorum. Günlerdir soluk alıp almadığımı düşünmediğimi farkediyorum. Ne var bunda?

Arkadaşım haritayı çıkarmış bir şeyler söylüyor. Esneyerek göz ucuyla bakıyorum. İyi öyle yaparız. Gökyüzünde dönüp duran bir kuş. Belki bizi gözlüyor. Çaylak diyorum. Atmaca diyor. Atmaca… Çaylak… İddiaya giriyoruz. Sanki kuş inip merhaba ben bilmemkim diyecek… Hem ben uçuşundan tanırım, bu kesin çaylak.

Ellerimle parlaklığı azalmış güneşi engelleyip vadinin öbür ucuna bakıyorum. Sis geliyor gibi. Sis: Vadinin altından bir sarmaya başladı mı, yarım saat sonra iki adımını göremez olursun. Bir bulutun içinde yürür gibi yürürsün. Bulut yüzüne, gözüne akar, ıslatır. Kirpiklerinin ucuna toplanıp akar sis. Ne tuhaf. Ne güzel. Çadırı bir an önce kurmalı. Sıcak bir çorba yapmalı. Ekmekler bitti, bulgur da pişirmek gerek. Sende karabiber var mı?

Güneş iri bir top olup rüzgâr sertleştiğinde duruyoruz. Gölün kenarı. Ayaklarımın altı sızlıyor. Çantaları indirip çadırı açıyoruz. Dönmeyi bırakıp güneşe doğru uçuyor. Kesin çaylak bu. Ardından el sallıyoruz.

Ümit Şahin
Ocak 1993

Pastoral dergisinin İlkyaz 1993 tarihli 1. sayısında yayımlanmıştır.

Yazının Pastoral'deki özgün basımı

Cilalı Sinema Devri: Endüstriyel sinema – Muhittin Kurban

Sinemayı çok seven birisiniz, vizyona giren filmleri takip ediyor, ayda bir arkadaşlarınızla sinemaya gidip tercihiniz olan bir filmi izliyorsunuz. Favori yönetmenleriniz, idolünüz olan oyuncular da var elbette. Hayranı olduğunuz yönetmenlerin, oyuncuların hiçbir filmini kaçırmak istemiyorsunuz. Hollywood yapımlarını olduğu kadar ülkemiz yönetmenlerinin filmlerini de izleyerek sinema anlayışınızın geniş olduğunu düşünüyorsunuz. Maalesef bu tanımlamalar sinemasever bir bireye ait değil. Bu olsa olsa internet kullanabilen, sosyal ağlarda çevresi olan, kendini, sanatsal yönü olduğuna inandırmış bir kişinin tanımlamasından öte bir şey değil.

Cebimizde taşıdığımız teknolojik cihazlar sayesinden ünlü insanların tweetleriyle öneri manyağı olan bireyler olarak sinemanın endüstriyelleştiğini görmemek imkânsız. Bizlere sunulan bol ambalajlı, çok efektli, biraz cinsel çekimi olan, popülist yönü ağır basan, televizyonlarda günlerce fragmanı dönen filmlerin bu sistemin dayatmasından başka bir şey olmadığını görmemiz gerekmektedir. Bilmemiz gereken, vizyona giren filmler; dünyaca ünlü film festivallerinde kapalı kapılar ardında film pazarlama için süren sohbetler sonrası bir kaç sinema salonu şefinin gişeye (yani hasılata) göre gösterim anlayışı ile getirdiği filmlerin dışında bir şey değildir. Sinemaseverlerin sinema anlayışını düşünmekten ziyade, gişede başarılı olacak, salonları hınca hınç dolduracak, sanatsal yönünün çok önemli olmadığı, TV de yüzü eskimeyen oyuncularla içi doldurulan filmlerle sinema anlayışımızın gelişmesi(!) düşünülüyor.

Sinema sektörünün liderleri, artık popülariteyi ön planda tutarak, kâr marjlarını düşünerek sinema salonlarında gösterilen filmleri çıkarlarına göre belirleyerek bir film tekeli oluşturmaktadırlar. Sinemaseverlerin farklı sanatsal tercihlerini değerlendirmek yerine, rekabet yaratacak, gündemde ve göz önünde olan sinema filmlerini gösterime dahil etmek; sanatsal filmler başta olmak üzere, birçok filmin sinema salonlarına uğramadan unutulmasını sağlamaktadır.

Rakamlarla Konuşmak

Çizdiğim tablonun çok kötümser olduğunun farkındayım. İsterseniz biraz rakamlardan bahsedelim. 2011 yılında salonlardaki izleyici sayısı 40 milyonu aşmış durumda. Düşünüldüğünde çok iyi bir rakam denilebilir. Peki, 2010 yılı sinema izleyici sayısının 41 milyonun üzerinde olduğunu görünce gelişmeden söz etmemiz mümkün olabilir mi? Sinemanın gelişmesi sadece salona giden insan sayısıyla ölçülmez diyebilirsiniz. Evet, haklılık payınız var. Eskiye oranla çok film çekiliyor ama kaç yönetmen ikinci filmini çekecek gişe başarısı kazanabiliyor? Kaç yerli yapım büyük illerde aynı anda vizyona dâhil edilebiliyor?

Vizyona giren filmlerin seçim kriterini, popülist hayatın bir getirisi gibi değerlendirmek gerekir. Sonu gelmeyen devam filmlerinde, gençliğinde rol aldığı filmden dolayı hâlâ aranan yüz olmak sinemanın kara lekesi gibi. Belki de bizim kendimize sormamız gereken asıl soru: “Bir yıl boyunca kaç tane Avrupa yapımı film vizyona girdi ve merak edip bu filmlere karşı sinemasever merakını ne derece gösterebildik? Dünyada en fazla konuşulan İspanyolca orijinal dili ile film izlediniz mi hiç? Festivallerde bol ödül kazanmış, düşük bütçeli İskandinav kökenli film izleme fırsatınız oldu mu hiç? Sanatsal içerikli, siyasi içerikli Ortadoğu ya da Güney Amerika yapımı film ilgimizi çekti mi?  Bu ülkelerde neden film çekilmiyor, çekiliyorsa neden vizyona girmiyor sorusunu kendimizi neden sormadık?

Dünya sinemasını sadece Amerikan yapımlı filmler olarak algılayıp, bağımsız sinema olarak nitelendirilen, salonlarda gösterilme şansı mucize olan filmlerin var olmadığını düşünmek bir sinemaseverin ilgi göstermemesi ile açıklanabilir mi?

Gelelim yerli yapımların vizyona dahil edilmemesi sorununa. Maddi harcamaların yanı sıra emek verilerek ortaya çıkarılan bir sinema eserinin kendi ülkesinde vizyona dâhil edilmemesi ve bunu sinemadan anlayıp anlamadığı belli olmayan, masa başında arz-talep ilişkisini değerlendiren insanların belirleyecek olması sinema adına büyük bir utanç. Onlarca salonlardan birini bile sanatsal veya bağımsız filmlerin gösterimine ayırmayan endüstriyel sinemacılık, sinemaya hizmet etmek yerine kendi kâr hedefini tutturma amacındadır.

“Sanat, sanat içindir!” şeklindeki demode tanımı kenara bırakarak, “Sinema insan içindir” şeklindeki hümanist yaklaşımı devam ettirmek gerekir. Dünyadaki vicdan ve hakikat arayışımızın bizlere yansıması olan düşük bütçeli sinema eserlerini sinema salonlarında daha çok görmeliyiz. Ya gözlerimizi kapatıp bizlere sunulanlara sinema diyeceğiz ya da her kaybedilmişliğe, terk edilmişliğe ortak olmayı tercih edip yalnız bırakılmaya çalışan gerçek sinema yapımlarının peşinden gideceğiz.

Belki de bir ütopya ama dünyayı daha yaşanabilir hale getirmeye bir film öncü olabilir. Ne dersiniz?

 

Muhittin Kurban

@3murti

 

Moda Sahnesi 2013 Ekim’e yetişecek mi? – Mustafa Altındeğer

Yine can sıkıntısıyla uyanmıştım. Önce kahvemi hazırladım. Ardından ‘gün içinde neler yapabilirim’ diye düşünmeye başladım. Sonuçta uzun bir öğrencilik dönemimi bitirmek üzereydim. Kahvemi yudumlarken neden bu üzün süre içinde tiyatro sahneleri peşinden gittiğimi düşündüm. Cevap yoktu. Gülümsedim. Kahvemi bitirmemin ardından Kadıköy’ün meşhur sokaklarından birine dalmak için bir dolmuş durdurdum. Dolmuşta öğrenci indirimi olmadığından tam ücret ödeyip boğanın yakınlarına gelmeden indim. Kulağım Kadıköylü dostların müziğiyle boğaya ulaşmaya çalışıyordum ‘ben senden benim olmanı istemedim ki’, ‘istedim sadece başka kimseyi sevme!’, ‘aynı cümleyi kurup aynı şehre bakarken’. İşte bu son cümlede durdum, aklıma Testosteron ekibi geldi. Onlarda aynı cümleyi kurup aynı şehre bakmaya karar vermişlerdi. Yani bana öyle geldi.

Oyun Atölyesinden ayrılan; Kemal Aydoğan, Mert Fırat, Onur Ünsal, Timur Acar, İnan Ulaş Torun, Selçuk Aydoğan, İrfan Varlı, Bengi Günay, Erdal Çiftçi, Barış Yaman, Orhan Tozkoporan ve yönetmen İlksen Başarır eski moda sinemasını, moda sahnesine çevirmeye karar vermişlerdi. Tekrar gülümsedim. Bu gülümsemenin sebebini biliyorum. Neyse Bahariye’ye varalı baya olmuştu. Tıpkı Kadıköy’e taşınalı olduğu gibi. Önce opera binasını geçtim. Ardından birkaç dükkân falan derken bu sefer güzergâhımı değiştirdim. Kadife sokağa ulaşmak için sağa dönerdim. Bu sefer az ilerleyip sola Halil Ethem sokağa dönerken ilk rüzgar karşıladı beni. Hırkamla karşılık verdim. Sola döndüğüm gibi ufak taburelerde oturan birkaç iyi adam gördüm. Solumda kalan Moda Sahnesi tabelasına bir selam çaktıktan sonra Kemal abiye hal hatır sordum. Bakma burada havalı havalı yazıyorum ama o gün tanıştık. Sahneyi görmek istediğimi söyledim. ‘Tabi tabi buyur geç’ dedi. Kemal abiye eyvallah çekip hana daldım. Etrafa bakarken bir ses duydum ‘düz git düz.’. ‘Kadıköy’e yabancıyım, dostum.’ dedim içimden. Düz düz gittim bende. İlk reaksiyonum öksürmek oldu. Çimento ve kum tozları açık kalan ağzıma dalmıştı. Ustalara selam verip kendimi tanıttım .Ufaktan kaçak sorularla nerde ne olacağını öğrendim. Merdivenleri indikten sonra arkamda kalan salon ‘sinematek’ olacakmış. Karşısında bir stüdyo sahne ve birde 300 kişilik büyük salon. Koltuklarla birlikte ayakta kalanlar derken 600 kişilik konser alanı olacakmış. Bu sefer daha büyük bir gülümseme belirdi yüzümde. Sanki ilk oyunun perdecisi benmişim gibi hissettim. Hislerim kuvvetlidir Kemal Abi, söyleyeyim ilk oyunda figüranlardan biri de olabilirim bak.

Ustalara sordum! Ekim’e yetişir değil mi? Merak etme dediler. ‘Doğru’ dedim. ‘Herkes bildiği işi yapmalı.’ Gülümseye devam ettim.

Not: Duyduğuma göre bayramdan sonra ilk oyunun provalarına başlıyorlarmış.

Not2: Sadece tiyatro oyunlarının değil, müzik gruplarına ve festivallere de ev sahipliği yapacaklarmış. Çok kültürlü sanat merkezi olacakmış.

Not3: Moda Sahnesine uğrayın. Tarihe tanıklık etmek garip bir şey. Ben çok heyecanlandım, fazla soru soramadan kaçtım.

Not4: Kemal Aydoğan yönetmen, Selçuk Aydoğan mekân işletmecisi, Barış Yaman gişeden sorumlu, Orhan Tozkoparan cafe ve bar işletmecisi, İrfan Varlı ışıkçı, Erdal Çiftçi sahne amiri, Onur Ünsal, Mert Fırat, Timur Acar, İnan Ulaş Torun oyuncu, Bengi Günay kostüm ve dekorlardan sorumlu olacak. İlksen Başarır sinema kısmıyla ilgilenecekmiş.


Not5: Heyecanlandınız değil mi?

 

Mustafa Altındeğer

 

Earthlings’i kıran parça: İnsan – Emre Dalkıran

“İnsan ne olursa olsun bir istisnadır… İlahi bir varlığın gökten indiği doğru değilse, o zaman söyleyebileceğimiz tek şey vardır: Hayvanlardan biri tamamen kafayı üşütmüştür.”

G. K. Chesterton

“Biz ‘earthling’iz” diyor belgeselde; tüm doğa, tüm hayvanlar ve insan. Sınırları kendinden menkul bir yerküreyi birlikte paylaşan tüm canlı formları… Bu formların arasından bir tür en vahşi özellikleriyle öne çıkıyor. Kendi içinde ırkçılık, seksizm gibi ayrımcılıklarla mücadele etmeyi halen beceremeyen bu canlı formu hep birlikte bir ayrımcılığı sürdürüyor; tür ayrımcılığı. Kendisine ‘eşref-i mahlukat’ diyerek türünü bir hiyerarşi üçgeninin en tepesinde konumlandıran insan, doğayı domine etmek için her türlü vahşet ve yırtıcılığın sınırlarını zorluyor.

“Çoğu insan tür ayrımcısıdır. Bu filmde sıradan insanların (birkaç aşırı kaba ve kalpsiz istisnanın değil de insanların büyük bir çoğunluğunun) aktif olarak katıldığı, kabullendiği, vergilerinin kullanılmasına izin verdiği bir durumu görüyoruz: Kendi türümüzün önemsiz çıkarları için başka türlerin en önemli hakkının elinden alınmasını.”

Shaun Monson‘un 2005 yılında çektiği Earthlings belgeselinden bahsediyorum. Çoğumuzun ‘ben izleyemem, yüreğim kaldırmaz’ diyeceği türden görüntüler taşıyor bu belgesel film. Ve aslında tam da bu nedenle yüreğimiz kaldırmasa dahi seyretmemiz gerekiyor. Çünkü seyretmemek görmezden gelmeyi getiriyor. Görmezden geldikçe, aklımızdan atmaya çalıştıkça, marketlerdeki et reyonlarından, mağazalardaki kürk ve deri kıyafetlerden satın almamızı vicdanen zorlayacak tüm dinamikleri de kaybediyoruz. Tür ayrımcılığının ete kemiğe bürünmüş olan koca bir sektörü destekliyor; onun koca cüsseli vücudunda bir kalp çarpışı da biz oluyoruz.

Filmin özel olarak seçilmiş görüntülerden oluşmadığını söylüyor belgeseli seslendiren Joaquin Phoenix; ‘bunlar sektörün standartları’. Beş ana bölüme ayrılıyor ve beş ana sektör üzerine odaklanıyor belgesel. Evcil hayvanlar, yemek, kıyafet, eğlence ve bilim.

http://www.youtube.com/watch?v=yW3gunMSCu4&bpctr=1375894287

“İnsanın kendisi bir alevdir. Hayvanlar dünyasını yakıp geçmiş, onun engin protein kaynaklarını kendisine mal etmiştir.” diyor Loren Eiseley. Belgeselin daha ilk açılış sahnelerinde koca bir yangına dönüşen insanın, kavurucu yalazlarını farkediyoruz. Güzel görüntüleri için, bize arkadaş olmaları için yüksek meblağlar karşılığında satın aldığımız cins köpeklerin bir meta gibi üretildiği, fabrika işlevi gören çiftliklerle karşılaşıyoruz. Sokağa atılan köpeklerin çoğunun bu cins köpeklerden oluştuğunu ve gene çoğunun yetkililerce gaz odalarında topluca imha edildiğini öğreniyoruz.

15 Ekim 1978’de UNESCO tarafından yayımlanan ‘Hayvan Hakları Evrensel Bildirisi‘nin sadece mürekkeple harmanlanmış bir kağıt parçası olarak kaldığını daha ilk görüntülerde belliyoruz. Gıda sektöründeki tüyler ürpertici görüntüler ise bunu iyice pekiştiriyor zihnimizde. Market raflarını dolduran etlerin nereden ve nasıl geldiğini geldiğini görmek bir ölüm orucu başlatabilecek derecede etkiliyor. Mezbahaların içi görünür olsaydı, diyor belgesel, hepimiz vegan olmaz mıydık? Shoun Monson bize mezbahalara açılan pencereler sunuyor.

Doğaya atılan bu tokatlar karşılıksız kalacakmış gibi geliyor insan türüne. Earthlings üzerindeki hüküm sonsuz ve vaad edilmiş bir egemenlikmiş gibi… Ronald Wright‘ın dediğini aktarmam gerekiyor size bu noktada: “Başarısız olursak (biyosferi uçurur ya da niteliklerini zayıflatır, bizi artık desteklemeyecek hale getirirsek) doğa sadece omuzlarını silkecek, şempanzelerin laboratuvarın başına geçmesine izin vermenin bir süreliğine eğlenceli, ama sonuçta berbat bir fikir olduğu sonucuna varacaktır.”

Canlı canlı derileri yüzülen hayvanların filtrelenmemiş görüntüleri karşısından ‘bunun bir bedeli olmalı’ diye düşünebiliyor insan. Sadece bir türün eğlence dünyasını zenginleştirmek adına, rodeo ve boğa güreşlerinde can çekişerek ölen hayvanların görüntüleri gözünüzün önünden gitmeyecek emin olun. Fakat bundan korkmayın; göz kapaklarınızı kapattıkça belirecek olan görüntüler unutmamanızı sağlayacak; her an, her yerde hatırlamanızı, henüz marketin kapısına varmadan tekrar düşünmenizi, deri çanta almak üzereyken vazgeçmenizi, hiçbir koşulda kabullenmeme durumunuzun daim kalmasını sağlayacak.

Monson’un bu efsane belgeselini seyredin, seyrettirin. Görmezden gelerek ortak olduğumuz yırtıcılığın sınırlarını farketmek öfkelendirse de, ağlatsa da, buna ‘dur’ diyeceğimiz noktanın önce görmekle, tanık olmakla başladığını farkedeceksiniz. Seyredin. ‘Kahrolsun tür ayrımcılığı‘ cümlesiyle başlayan bir yolculuğa çıkacaksınız.

(Earthlings belgeselinin tamamını buradan izleyebilirsiniz)

Emre Dalkıran

Belki de hayat bir ‘Ara Nağme’den ibarettir

“İNSANIN BUNCA YAKINININ CENAZESİNİ KALDIRMASI ZOR DEĞİLDİR…

ZOR OLAN O CENAZEYE GİDEBİLMEKTİR.

SONRASI BİR ŞEKİLDE GİDİYOR. HAYAT GİBİ.”

 

“Komiserin loş ve kasvetli odasına giriyoruz. Oda, dosya ve devlet kokuyor. Bir an, odadaki koltuklardan birinde babamla karşılaşacağımı hayal ediyorum. O da boş. Hayal kırıklığı. Çay söylüyor komiser. Sonra adımı, yaşımı, adresimi falan. Tek tek. Ve hakkımda daha bir sürü bilgi. Seni senden iyi tanıyorum dercesine. Başımı sallayıp onaylıyorum. Tek tek. Çaylar geliyor. Evladım, diyor komiser, babacan ses tonuyla. Başın sağ olsun. Seni böyle bir günde üzmek istemezdik ama bazı işlemler var malum. Çayından koca bir yudum alıyor. Ağzı yanmıyor. Deliymiş, tanımıyormuşsunuz birbirinizi ama babandır en nihayetinde. Ağzı yanmıyor.” Deli Babam Ölmüş isimli kitabın açılış öyküsünde, deli olduğu için varlığı kendisinden gizlenen bir babanın ölüm haberini alan kızının ruh hali aktarılıyor. Nobel Ödüllü Japon yazar Kenzaburo Oue’nin sakat çocuk babası olma durumlarını anlattığı kitaplarından esintiler taşıyan Evlat’ta engelli bir çocuğun ağzından ölümü anlatılıyor. İlk iki öykü içe dokunan anlatımıyla okurun boğazına bir yumru gibi oturuyor.

Kitapla aynı adı taşıyan Ara Nağme, kentsel dönüşümle evlerinden yurtlarından edilen Romanlar’ın aksak ritimli hikâyesi. Yazar, sokak dili ve argo kullanımıyla sahici bir atmosfer yakalarken, kulaklarımıza kemanın hüznü ve darbukanın coşkusunu ardı ardına getirecek kadar başarılı bir metne de imza atıyor.

Havariler’i metrodayken okudum ve etrafımdaki kalabalığa rağmen kıkır kıkır güldüm. İçimden, keşke bunun romanı olsa da uzun uzun kahkaha ata ata okusam, diye geçirdim. İsa’nın son yemeğini anlatan Havariler, son dönemde okuduğum en eğlenceli öykü oldu. “İsa, siniri yatışınca, “Çocuk gibisiniz yeminle. Ölümlü dünyada neyi paylaşamıyorsunuz bir anlasam. Yok bir dakika durmazmış, yok efendim ayrılırmış. Boş laf. Herkes sizi on iki havari biliyor, on bir olup, on olup millete güldürecek misiniz kendinizi?” dedi ve söylediklerinin etkisini tartmak için göz ucuyla bir sağına bir soluna bakındı. Başlar, süt dökmüş kedi gibi yerlerdeydi. Nasıl olmasın. Sonra kaldığı yerden, “Bundan bin beş yüz sene sonra herifçinin biri resmimizi yapmaya kalksa, sizin şu mübarek meclisi terk etmeniz yüzünden dengeyi yakalayamaz. Biraz geleceği hesaba katın, başkalarını da düşünün,” diye ekledi.” Tadımlık bu kısım hoşunuza gittiyse siz de, yazarın sonbaharda çıkması düşünülen romanının benzer tatlar taşıdığını duyduğundan beri gülüşünü içine hapsederek, kitabın çıkmasını bekleyen bana katılın.

Marco, masalsı anlatımıyla dikkat çeken bir öyküyken, Sen Bana Kapalı Çarşı’da, bu eski ticaret merkezinin hikâyesi tarihsel süreci içinde, karşılıklı dükkânlardan birbirine bakıp duran iki âşık mermer üzerinden anlatılıyor. Torakçı ve Faroz aralarında bağ olduğunu hissettiren öyküler ve arka arkaya sıralanmış. Özellikle Faroz’da Latife Tekin’e yakın bir dil kullanılmış. İnsanın kendinden kaçma çabaları sırasında köy yolunda / orman yolunda, torakçıya / fener bekçisine, aslında her ikisinde de kendine rastlaması; sonunda da kör madenden ya da uçsuz bucaksız denizden öteye gidilemeyeceği gerçeği hikâye edilmiş.

Şiş ve Fiş ile Cin Ali devam niteliğinde öykülerden. Şiş ve Fiş iki koldan ilerliyor, bir yandan Fırfır Hanım’ın Fedai’yi koynuna alması üzerine yavuklusu Cin Ali’nin Fedai’yi kalbinden şişlemesini okurken diğer yandan Fedai’nin karısının kocalarının acılarına son vermek için bağlı bulunduğu makinenin fişini çekip çekmeme dilemmasını okuyoruz. Cin Ali’de ise Fedai’nin ölümden sonrasına gidiyoruz. Cin Ali’nin mahpusa düşmesini, burada Fırfır Hanım’ı beklemesini ama bir türlü gelmemesini, koğuştaki katillikten kaynaklanan itibarının da, Fedai’nin günlerce makineye bağlı yaşadıktan sonra canını şişten değil de fişten bir sebeple kaybetmesi üzerine kaybolduğunu görüyoruz.

Genelde en iyi öyküler kitapların başına konulur ama benim en sevdiklerim sonlarda yer alan Fotoğraftaki Yeşil İnci ve Emel’i Beklerken oldu. Ölen fotoğrafçı dayıdan kalan fotoğraflara bakarken hatırlanan geçmiş ve yeşil elbiseli kız, Fotoğraftaki Yeşil İnci’de anlatılmış. “Dayım sadece, arada sırada, “Parmak izi yapma,” derdi ve ben, işaret parmağımı saçlarında gezdirdiğim kızın fotoğraflarından elimi, ateşe dokunmuşçasına hızla çekerdim. İnsanların suretlerinde iz bırakmamam gerektiğini dayımdan öğrenmişim demek ki,”yi okuyan her kim severken iki kez düşünmez? Erenköylü yazar, hayatının geçtiği bu semti bir kahraman gibi anlatmış Emel’i Beklerken’de. Yıllarca leblebi tozu, Mabel sakız alınan, veresiye yazdırılan bakkalın kapanıp yerine süpermarket zincirinin açılmasının sadece ekonomiden kaynaklanan bir değişim değil aynı zamanda -belki de daha çok- kişinin tarihinden bir sayfanın kopması olduğunu göremeyenlere göre değil bu öykü. Kentin ranta yenik düşmesini, tüm anıların yok olmasını, ilk aşkı Emel üzerinden anlatmış ölü kahraman.

Kitabın oldukça başarılı kapak tasarımında günümüz Leh ressamlarından Slawek Gruca’nın 2009 tarihli çarpıcı bir resmi kullanılmış; resimde tanrılar, ellerinde tuttukları iplerle insanları idare ediyor. Kitabı bitirdiğiniz zaman hayatın, tanrıların iplerini ellerinde tuttuğu bir kukla oyunu ve ömür denilen şeyin de doğumla ölüm arasındaki bir ara nağmeden ibaret olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz.
Fuat Sevimay yeni bir yazar, Aynalı adlı romanından sonra gelen Ara Nağme ilk öykü kitabı. Nobel Ödüllü yazar Luigi Pirandello’nun Biri Hiçbiri Binlercesi isimli romanını İtalyanca aslından tercüme eden yeni bir çevirmen. Aylak Adam, yayın dünyamıza çarpıcı kapak tasarımları ve güzel kitaplarıyla giren yepyeni bir yayınevi. Yeni başlangıçlar her zaman umut verir, bu üç başlangıç da edebiyat ormanımıza dikilen üç çınar ağacı gibi uzun ömürlü ve güçlü olacaklarının umudunu içimize aşılıyor.

Fuat Sevimay
Ara Nağme
Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık
Öykü, 94 Sayfa

Haziran 2013

Mehmet Fırat Pürselim – Yeşil Gazete

 

Eğreltiotlarının peşinde ‘Oaxaca Günlüğü’

Oaxaca günlüğü bir gezi kitabı; daha doğrusu bir geziye dair bir kitap. Columbia Üniversitesi Tıp Merkezinde nöroloji profesörü Oliver Sacks’ın bir grup arkadaşıyla birlikte çıktıkları bir yolculuğun güncesi. Yolculuk 2000 yılı kışında Meksika’nın Oaxaca (Ohaka diye okunuyormuş) kentine ve civarına yapılıyor.

Oliver Sacks nöroloji profesörü olmanın ve psikiyatrlık yapmanın yanı sıra aralarında Türkçeye de çevrilen Karısını Şapka Sanan Adam ve Oscar adayı olmuş Uyanışlar gibi on kitabın da yazarı. Bu kitapta anlattığı yolculuk dışında Grönland ve Küba’ya gitmiş, Avustralya’da fosil avına çıkmış, Guadalupe’da değişik bir nörolojik hastalığı incelemiş ve hepsinin güncelerini tutmuş.

Sacks’ın birlikte Oaxaca yolculuğuna çıktığı grup hayli ilginç kişilerden oluşuyor. Aralarında botanistler var, sanatçılar var ama hepsinin ortak tutkusu eğreltiotları. Zaten ekibi bir araya getiren de Amerikan Eğreltiotu Derneği (American Fern Society). Bu dernek 19. yüzyılın sonlarında kurulmuş, ama İngiltere’de daha da eski bir eğreltiotu derneği var imiş, hatta İngiltere’de 1850’lerde eğreltiotu merakı o denli ileri gitmiş ki Victoria döneminde “pteridomania” diye adlandırılan çılgınlığa yol açmış.

Kitabı okurken önce pteridoloji diye bir bilim disiplininin varlığını öğreniyoruz. Bu dal daha üst bitkilerin atası olarak kabul edilen eğreltiotlarıyla ilgili. Eğreltiotları süslü kıvrımları, sarmallı uçları nedeniyle ilginç ama onları daha ilginç kılan kökenlerinin en eski zamanlara değin uzanıyor olmaları. Eğreltiler üç yüz milyon yıldan uzun bir süre boyunca neredeyse hiç değişmeden hayatta kalmışlar. Dinozorlar gibi pek çok yaratık gelmiş geçmiş, fakat görünüşte bu kadar narin ve kırılgan olan eğreltiler bütün değişimlere, yeryüzünün gördüğü bütün soy tükenişlerine rağmen varlığını sürdürmeyi bilmişler.

Oliver Sacks’ın eğreltiotlarına merakı aileden geliyor; dedesi, annesi, teyzeleri de eğreltiotlarının harikulade dünyasının büyüsüne kaptırmışlar. Geziye katılan diğer yol arkadaşları da eğreltiotlarına tutkunlar, ama ilgileri sadece eğreltiotları ile sınırlı değil. Dünyaya her açıdan meraklı gözlerle bakıyorlar, bu bakımdan biraz da 19. yüzyıl keşşaflarına benziyorlar.

Oaxaca Mexica’nın ortalarında orta nüfuslu bir kent. Bölgede en az altmış beş yeni eğrelti otu eğrelti türü keşfedilmiş, altı yüz doksan tür sınıflandırılmış. Bu yönüyle Oaxaca eğreltiotu meraklıları için bir cennet. Yine de Sacks her şeyin görünenin ardında gizli olduğu bu bölgede insan zihninin her zaman zorluklara meydan okumak zorunda olduğunu söylüyor. Sacks ve yoldaşları yeni gördükleri her eğreltiotu karşısında büyük heyecan duyuyorlar ama sadece eğreltiotlarının peşinden koşmuyorlar. Gördükleri her yeni şey üzerine günler boyunca tutkuyla konuşuyorlar ve Sacks bir haftalık bu gezinin güncesini tutarken bize bir yığın ilginç malumat aktarıyor.

Yazar kitapta Meksika’nın ve Oaxaca’nın Kolomb öncesi ve koloniler dönemi tarihini, kakaoyla çikolatanın geçmişini, bir tür tekila olan meskalinin nasıl yapıldığını, tütünün ve sigaranın kökenini ve etimolojisini, Zapotek harabelerini, Maya halklarını, Pazaryerlerini ve pazarlardaki değişik meyveleri, yol boyunca gördükleri kuşlar, böcekler hakkında bilgileri ve daha bir yığın şeyi kişisel gözlemlerine ve yolculuk arkadaşlarından dinlediklerine dayanarak hikâyeleştirmiş.

Sacks kendisi gibi amatör gözlemci ve araştırmacıların yaptıklarını son derece önemsiyor ve kitap aslında amatörlüğe bir güzelleme niteliğinde. Sacks amatör botanistlerin,  mineral meraklılarının, fosil avcılarının ve kuş gözlemcilerinin bilimsel çalışmalara katkısına vurgu yapıyor, kuyruklu yıldız ve süper novaları ilk görenlerin amatörler olduğunu hatırlatıyor. Amatörlerin hibelerden ve bilimsel destekten bağımsız olarak ilgilendikleri konuya yönelik bir tutku, bir aşk ve genellikle bir ömür boyu alanda yaptıkları gözlemlerle kazanılan tecrübelerin birikimine dikkat çekiyor.

Her yolculukta gerçekleşen kaçınılmaz son Oaxaca gezisinde de oluyor. Eğreltiotları odaklı çıkılan bu yolculuk Oliver Sacks için bambaşka bir kültür ve mekâna, tam anlamıyla başka bir zamana yapılan bir ziyarete dönüşüyor. Kendi ifadesine göre, bütün cahilliğiyle medeniyetin Orta Doğu’da başladığını zanneden yazar Yeni Dünya’nın da bir medeniyet beşiği olduğunu öğreniyor. Gördüklerinin tesiri ve ihtişamı ile sarsılıyor, insan olmanın ne demek olduğuna dair bakışı değişiyor, bir ömür boyu sahip olduğu önkabulleri altüst oluyor, hiç hayalini bile kurmadığı olasılıkların olduğunu görüyor. “Sözde eğrelti turu olacaktı” diye bitiriyor Sacks, “sürprizleri ve yenilikleriyle, her yandan fışkıran muhteşem güzelliklerle harika bir eğrelti macerası oldu. Ayrıca eğrelti sevgisinin ne kadar derin ve tutkulu olabileceğini görmüş olduk.”

Sacks’ın Oaxaca Günlüğü içimizdeki keşşafı hareket geçmeye çağırıyor. Tatillerin hayatımızda alışıldık bir tüketim nesnesine dönüştüğü günümüzde sıradan olabilecek bir gezinin paylaşmanın ve öğrenmenin büyülü dünyasına heyecanlı bir yolculuk olabileceğini gösteriyor.

Oaxaca Günlüğü (Oaxaca Journal)
Oliver Sacks
Çev. Deniz Koç –
Yapı Kredi Yayınları, 2012

Mahmut Boynudelik – Yeşil Gazete

Ekşi Sözlük sahibi ve yazarlarına hapis talebi

Sitenin sahibi Sedat Kapanoğlu ile birlikte toplam 40 kişi hakkında 6 aydan 1 yıla kadar hapis istendi.

Ekşi Sözlük’ün sahibi Sedat Kaplanoğlu’nun ve 40 yazarlarının “halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama” suçlamasıyla 6 aydan, 1 yıla kadar hapis istendi.

Ali Emre Bukağılı isimli bir kişinin şikâyeti üzerine Ekşi Sözlük sitesinin sahibi Ekşi Teknoloji ve Bilişim Limited şirketinin ortaklarından Sedat Kapanoğlu hakkında 2010 yılında soruşturma başlatılmıştı.

İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü’nce yapılan inceleme sonucu sitede dini değerlere ve Hz. Muhammed’e yönelik hakaret ve aşağılamaların yer aldığı iddia edilen yazıları kaleme alan rumuzların gerçek kimlikleri tespit edildi.

Zaman gazetesinden Deniz Aydın’ın haberine göre, İstanbul Anadolu 32. Sulh Ceza Mahkemesi’ne gönderilen iddianamede, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki (AİHS) düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenleyen maddelerine atıf yapıldı.

Daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “Otto-Preminger” kararında AİHS’nin düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenleyen 10’uncu maddesindeki hakların uygulanabilmesi için bazı sorumluluklar yüklendiği hatırlatıldı.

Karardaki “Bu sorumluluklar arasında başkalarını sebepsiz yere inciten ve insan ilişkilerinin gelişmesine yaramayan, kamusal tartışmaya hiçbir şekilde katkıda bulunmayan davranışlardan kaçınmak gerektiği, bu nedenle meşru amaçla orantılı bir biçimde dinsel açıdan kutsal sayılan nesnelere yönelik gereksiz saldırıları önlemek ve yaptırıma bağlamak gerekli olabilir” ifadelerine yer verildi.

Bu noktada iddianamede şu değerlendirmede bulunuldu:

“TCK 216/3’te korunan hukuki yarar; Allah, din, peygamber, kutsal kitaplar, mezhepler değil, kişilerin bu kavramlara yönelik dini hisleridir. Kuşkusuz kişi bu kavramlarla ilgili düşüncelerini açıklayabilir, eleştirebilir. Ancak bunu yaparken göz önünde tutulması gereken husus başka kişi veya kişilerin dini duygularının incitilmemesidir. Zira kimsenin başkasının kutsal saydığı kavramlara ilişkin saygı duygusunu incitmeye hakkı olamaz.”

Sitenin sahibi Sedat Kapanoğlu ile birlikte toplam 40 kişi hakkında 6 aydan 1 yıla kadar hapis istendi.

 

Dünya Atletizm Şampiyonasına En Düşük Katılım

206 ülkenin katılımıyla 8-18 Ağustos tarihleri arasında Rusya’da düzenlenecek olan 14. Dünya Atletizm Şampiyonasına ülkemizden bu sene en düşük katılım gerçekleşti. Şampiyonanın katılım listeleri kesinleşirken, 24 sporcunun baraj geçtiği Türkiye’nin kafilesi 10 kişi olarak açıklandı. Bunun asıl sebebi birkaç gün önce ortaya çıkan doping skandalı olduğu belirtiliyor.

Moskova’da düzenlenen 14. Dünya Atletizm Şampiyonasını Eurosport, TRT Spor ve TRT HD kanallarından naklen yayınlanacak.

14. Dünya Atletizm Şampiyonasına katılacak 10 sporcumuzun isimleri, branşları ve yarış programları  şu şekilde;

KADINLAR

Tuğba KOYUNCU – 1500 METRE

Saat: 10:25 11 Ağustos Pazar SERİ

Saat: 20:40 13 Ağustos Salı YARI FİNAL (Elemeleri Geçerse)

Saat: 21:20 15 Ağustos Perşembe FİNAL (Yarı Finali Geçerse)

Sultan HAYDAR, Ümmü KİRAZ – MARATON

Saat: 12:00 10 Ağustos Pazar FİNAL

Burcu Ayhan YÜKSEL – YÜKSEK ATLAMA

Saat: 09:40 15 Ağustos Perşembe ELEME

Saat: 18:00 17 Ağustos Cumartesi FİNAL (Elemeleri Geçerse)

Emel DERELİ – GÜLLE ATMA

Saat: 10:45 11 Ağustos Pazartesi ELEME

Saat: 20:25 12 Ağustos Salı FİNAL (Elemeleri Geçerse)

ERKEKLER

FATİH AVAN – CİRİT ATMA

Saat: 09:30 15 Ağustos Perşembe ELEME A GRUBU

Saat: 11:00 ELEME B GRUBU

Saat: 18:35 17 Ağustos Cumartesi FİNAL (Elemeleri Geçerse)

Ercüment OLGUNDENİZ – DİSK ATMA

Saat: 11:05 12 Ağustos Pazartesi ELEME B GRUBU

Saat: 18:00 13 Ağustos Salı FİNAL (Elemeleri Geçerse)

İlham Tanui ÖZBİLEN – 1500 METRE

Saat: 10:35 14 Ağustos Çarşamba SERİ

Saat: 19:05 16 Ağustos Cuma YARI FİNAL (Seriyi Geçerse)

Saat: 17:25 18 Ağustos Pazar FİNAL (Yarı Finali Geçerse)

Polat Kemboi ARIKAN – 10000 METRE

Saat: 18:55 10 Ağustos Pazar FİNAL

Tarık Langat AKDAĞ – 3000m ENGELLİ

Saat: 10:10 12 Ağustos Salı ELEME

Saat: 20:20 15 Ağustos Cuma FİNAL (Elemeleri Geçerse)

 

Haber: Muhittin Kurban

(Yeşil Gazete)

 

Afganistan ve Pakistan’ da sel felaketi

Afganistan ve Pakistan’da muson yağmurları ve sel nedeniyle 130’dan fazla kişi hayatını kaybetti, on binlerce kişi selden etkilendi.

Aşırı yağış nedeniyle Afganistan’da 80’den fazla kişi hayatını kaybetti, insanlar evsiz ve gıdasız kaldı.Pazartesi günü yetkililerin yaptığı açıklamada başkent Kabil’e bir saat uzaklıktaki Surubi kenti kırsalında 61 kişinin öldüğü 10’dan fazla köyde 500 evin yıkıldığı, doğu illerinde ise en az 24 kişinin öldüğü, 100’den fazla ev ve dükkanın yıkıldığı, binlerce dönüm tarım arazisinin de zarar gördüğü belirtildi.

Pakistan’da ise en az 58 kişi hayatını kaybetti. Ulusal Afet Yönetimi Kurumu yetkilisi Brigadier Mirza Kamran Zia, yağışların azalması ile insanların evlerine geri döndüğünü ancak bu ay ve önümüzdeki ay daha fazla yağış beklendiğini belirtti.

Ulusal Afet Yönetimi Kurumu başkanı Muhammad Saeed Aleem ise “Şu anki yağışlar küresel iklim değişikliğinin sonucudur. Beklenmedik yağışlar küresel iklim değişikliğinin doğasında vardır.Bize düşen görev felakete karşı hazırlanmak ve plan yapmaktır. Bu sene Pakistan’ın merkezinde şiddetli yağışların meydana gelmesinden ve yıkıcı sellerin olmasından endişeliyiz” dedi.

Haftasonu, muson yağmurları ile birlikte yaşanan ani seller, Karaçi şehrinin bir bölümünü felce uğrattı. Yetkililer, 18 milyon insanın yaşadığı, ülke gelirine %42 oranında katkı sağlayan şehirde evlerin, dükkanların ve kapanan yolların eski haline gelmesi için en az iki gün gerekeceğini belirtti. Kanalizasyon sisteminin yetersiz kalması nedeniyle yüzlerce araç mahsur kaldı.

Son üç yıldır yıkıcı sellerin yaşandığı Pakistan’da 2010 yılında yaşanan felaket 1.800 kişinin ölümüne ve 21 milyon kişinin selden zarar görmesine neden olmuştu.

Haber: Zeliha Yıldırım

(Yeşil Gazete, Al Jazeera)

Usain Bolt Moskova’ya hazır

Moskova’da düzenlenecek olan Dünya Atletizm şampiyonasında Jamaikalı sporcu 100 metre ve 200 metre yarışlarından altın madalya için mücadele edecek.

2009 yılında Berlin’de 100 metrede şampiyon olan Bolt 2011 yılında Daegu’deise yanlış çıkış ile dünya şampiyonluğunu diğer bir Jamaikalı Johan Blake kaptırmıştı.

Moskova’da Rakipsiz!

26 yaşındaki Jamaikalı sporcu Moskova’daki 100 metre yarışlarında rakipsiz gibi. Yohan Blake’in sakatlanması Tyson Gay ve Asafa Powell ise doping testlerinden ötürü yarışlara katılamayacak olmaları Usain Bolt’un 100 metre finalleri öncesinde otoritelerce rahat bir şampiyonluk kazanacağını düşüncesi hakim.

Usain Bolt ise Moskova’da dünya şampiyonasına “çok iyi hazırlandığını, 100 metre ve 200 metre yarışlarının bu sezonun en önemli yarışları olduğunu” dile getirdi.

10 ve 11  Ağustos’da 100 metre final elemeleri ve final yarışları yapılacak.200 metre elemeleri ve final yarışı ise  17 Ağustos’da gerçekleştirilecek.

 

Haber: Muhittin Kurban

(Yeşil Gazete)