Ana Sayfa Blog Sayfa 4182

Formula 1’in sponsoru Shell’e Greenpeace eylemi

Greenpeace eylemcileri, Formula 1 Belçika Grand Prix’sinde gerçekleştirdikleri eylemle, ana sponsor Shell’in Kuzey Kutbu’ndaki petrol arama çalışmalarını protesto etti.

Greenpeace eylemcileri bugün, Formula 1 Belçika Grand Prix’sinde, VIP bölümünün karşısındaki çatıdan astığı 20 metre uzunluğundaki pankartla Shell’in Kuzey Kutbu’ndaki petrol armama planlarını protesto etti. Pankartta “Arctic Drilling? Shell NO” (Kuzey Kutbu’nda petrol aramak mı? Hayır Shell) ifadesi yer aldı.

Belçika Grand Prix’sinin ana sponsoru olan Shell, Alaska ve Rusya açıklarında petrol aramak için milyarlarca dolar harcıyor ve sivil toplum kuruluşları ve milyonlarca insanın protestolarına rağmen bu planlarından vazgeçmiyor.  Shell Formula 1 Belçika Grand Prix’si, Shell’in takvimindeki en büyük küresel sponsorluk aktivitesi.

Sponsorun gerçek yüzü

Pankartı açan eylemcilerden Belçikalı Tony Martin, eylemin amacıyla ilgili şunları söyledi: “Grand Prix, Shell için en önemli günlerden biri. Shell burada logosunun her yerde görünür olması için elinden geleni yapıyor ama Formula 1 yarışlarını izleyen milyonlarca kişiye söylemediği bir şey var: Shell, gezegenimizin en hassas, en el değmemiş yerlerinden Kuzey Kutbu’nda petrol arama planları yapıyor. Burada yaşanacak olası bir petrol sızıntısı, sadece bölgeyi değil tüm ekosistemi etkileyecek felaketlere neden olabilir. Burada bulunma nedenimiz, sponsor firmanın gerçek yüzünü Formula 1 hayranlarına göstermek.”

Shell Kuzey Buz Denizi’nde petrol arama programı için 5 milyar dolar yatırım yaptı. Ancak –karaya oturan bir platform da dahil- yaptığı bir dizi kaza ve hata sonrasında bu yıl için Alaska açıklarında petrol sondajı yapma planlarını gerçekleştiremedi. Ardından Shell, Rusya’da devlet elinde olan Gazprom adlı petrol devi ile Kuzey Buz Denizi’nin Rusya sularında sondaj yapmak üzere anlaşma yaptı. Bu bölge de, düzenlemelerin gevşek, kaza sayısının fazla olmasıyla biliniyor.

Greenpeace’in, Kuzey Buz Denizi’nde petrol aranmasına karşı başlattığı kampanyaya bugüne dek 4 milyona yakın insan www.SaveTheArctic.org sitesi üzerinden imzalarıyla destek verdi.

(Greenpeace, Yeşil Gazete)

Suriye’nin Hama Valisi suikast sonucu öldürüldü

Suriye’de Hama Valisi Enes Naim‘in, bomba yüklü araçla düzenlenen terörist saldırıda hayatını kaybettiği bildirildi.

Suriye resmi haber ajansı SANA’da yer alan habere göre, Hama Valisi Enes Naim, kentin El-Ceracime Mahallesi’nde bomba yüklü araçla düzenlenen suikastte hayatını kaybetti.

Suriye televizyonu, Naim’in öldürülme haberini, “Milli görevini yerine getirdiği sırada suikaste uğradığı” şeklinde naklederken, suikastin sorumluluğunu üstlenen olmadı.

Enes Naim, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad tarafından 2011 yılında, Hama’da rejim karşıtı gösterilerin başlamasıyla görevinden alınan Halid Abdulaziz‘in yerine atanmıştı.

(T24)

Ortadoğu’yu anlamak için el kılavuzu!

Geçtiğimiz hafta Finacial Times‘da yayınlanan kısa bir okur mektubu Ortadoğu’da yaşanan son siyasi gelişmelerin tuhaflığını çok güzel özetliyor.

Londra’da yaşayan KN Al-Sabah adlı okur tarafından yazılan ve sosyal medyada hızla yayılan yazıyı Yeşil Gazete’den Özde Çakmak’ın çevirisiyle yayınlıyoruz.

“Efendim, İran Esad’ı destekliyor. Körfez ülkeleri Esad’a karşı!

Esad, Müslüman Kardeşler’e karşı. Müslüman Kardeşler ve Obama, General Sisi’ye karşı.

Ama Körfez ülkeleri, Sisi’nin tarafında! Yani, Müslüman Kardeşler’e karşılar!

İran, Hamas’ın tarafında, ama Hamas, Müslüman Kardeşler’i destekliyor!

Obama, Müslüman Kardeşler’i destekliyor ama Hamas ABD’ye karşı!

Körfez ülkeleri, ABD’nin tarafında, ama Türkiye, Esad’a karşı olan Körfez ülkeleri ile birlikte; ama Türkiye, General Sisli’ye karşı Müslüman Kardeşler’in atarafında. Ve General Sisi, Köfez ülkeleri tarafından destekleniyor!

Ortadoğu’ya hoşgeldiniz, iyi günler.”

(Financial Times, Yeşil Gazete)

İhvanlaşmak, Erdoğan için akılcı bir seçenek midir? – Kadri Gürsel

22 Ağustos Perşembe akşamı, iktidara yakınlığıyla tanınan “Ülke TV”de canlı yayına çıkan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, programı tamamlayamadı.

Nedenini öğrenmek için 23 Ağustos tarihli ana akım gazete Hürriyet’in birinci sayfasında yer alan iki cümlelik haberi okuyalım:

“Başbakan Erdoğan katıldığı televizyon programında Mısır Müslüman Kardeşler liderlerinden Muhammed El Bilteci’nin olaylarda ölen kızı Esma’ya yazdığı veda mektubunu dinlerken gözyaşlarını tutamadı. Dakikalarca ağlayan Erdoğan kızıyla ilgili anısını anlatırken konuşmaya devam edemeyince program bitirildi.”

Hürriyet editörleri habere “Ağlamaktan konuşamadı” başlığını atmışlardı.

Türk kamuoyu 11 yıldır iktidarda olan Erdoğan’ı ilk kez böyle, duygularının kontrolünü tamamen elden bırakmış halde görüyorlardı.

Ve Başbakan tabii ki içtendi, kendisiydi. Ekranda dakikalarca gözyaşı dökerken, duygu istismarıyla oy toplamak için rol yapmıyordu.

Erdoğan’ın Mısır’da Müslüman Kardeşlere karşı düzenlenen askeri darbeye ve akabinde İhvan taraftarlarının uğratıldıkları katliamlara dünyadaki en sert ve en duygusal tepkiyi veren lider olması bir tesadüf değil.

Tepkisinin “politik rasyonel” çerçevesinde değerlendirilebilecek bir yönü elbette var.

Ne de olsa Erdoğan’ın AKP’si ile Mısır’daki İhvan arasında birinci dereceden ideolojik akrabalık vardır.

AKP liderliği ve çevresi, Mısırlı Müslüman Kardeşlerle olan yakınlıklarına ideolojik akrabalığın ötesinde, Doğu Akdeniz havzasında ve genelde Sünni İslam dünyasında İhvan dayanışması temelinde yeni bir düzenin kurulması maksadını güden tarihsel ve stratejik bir ortaklık değeri atfetmekteydi.

AKP’nin “İhvan enternasyonalizmi”ne yüklediği mana bu denli büyük olunca, söz konusu vizyonun kilit unsuru Mısırlı İhvan’ın iktidardan darbe ile indirildikten sonra bir de tasfiyesinin amaçlandığını görmenin, Türkiye’yi yöneten İslamcılarda yarattığı yenilgi ve tehdit algısı da o nispette büyük olmalıdır.

Çünkü tarihsel mana atfettikleri büyük proje çökmüştür.

AKP liderliğinin Arap Baharı sonrasında üzerine oynadığı atlar yarıştan düştüler ya da düşürüldüler.

Müslüman Kardeşler ve benzerleri Suriye’deki iç savaştan muktedir olarak çıkmaktan çok uzak, Mısır’da devrik ve yalnız, Gazze’de desteksiz ve tecrit edilmiş durumdadırlar.

Geriye kalan Tunus’taki An-Nahda ile tek başına zaten oyun kurulmaz.

Dolayısıyla bu büyük bir başarısızlıktır, bir yenilgidir. Telafisi imkansızdır.

Bir de tabii, Batı başkentlerinin Mısır’daki darbeyi belirli bir anlayış ve hoşgörü ile karşıladığını görmek AKP liderliğini daha fazla hırçınlaştırıyor.

Bunun yanı sıra Suudi Arabistan başta olmak üzere, belli başlı zengin Körfez ülkelerinin hoşgörü göstermenin ötesinde darbeyi düpedüz desteklemesi, Erdoğan ve çevresinde büyük bir hayal kırıklığına ve o nispette dışa vurulan bir öfkeye neden oluyor.

Erdoğan ve arkadaşlarının tepkisini “politik rasyonel” kıstası ile sınırlı tutan bir değerlendirmenin belli başlı unsurları işte bunlar olurdu…

Mamafih Erdoğan’ın Mısır’daki darbeye verdiği tepkinin nedenlerini anlamak için tek ölçümüz “politik rasyonel” olmamalıdır. Çünkü bu ölçü Erdoğan’ı açıklamakta kifayetsiz kalır.

Erdoğan’ın darbe sonrası Mısır’la ilgili konuşmaları incelendiğinde, kendisini İhvanla özdeşleştirdiğini, söylemiyle de adeta İhvanlaştığını görüyoruz.

Türkiye Başbakanı’nın konuşmalarında İslami referanslar ve Batı karşıtlığı hakim tonlar olarak karşımıza çıkıyor. İşte bazı örnekler:

Erdoğan’ın 15 Ağustos’ta Türkmenistan’a gitmeden önce Ankara’da Esenboğa Havaalanı’nda düzenlediği basın toplantısından:

“Er ya da geç bir Musa çıkar zulmün hesabını sorar. (…) Şimdi Mısır’da olağanüstü hal ilan edildi. Ben bunun işleri çözeceğine asla inanmıyorum. Niye inanmıyorum, çünkü şehadete inanmış bu insanlar er veya geç Mısır’da demokratik haklarını neticesini de kazanacaklardır diye düşünüyorum. Eğer Batı demokrasi testinden geçmek istiyorsa bunu anlamak durumundadır. (…) Bu konuda eğer Batılı ülkeler samimi davranmazlarsa ben inanıyorum ki demokrasi artık dünyada sorgulanmaya başlanacaktır.”

Erdoğan, iki gün sonra Bursa’da bir kentsel dönüşüm töreninde yaptığı konuşmada, İslami bir kavram olan “şehadet”i, Mısır’daki darbeye direnişin bir öğesi olarak bir kez daha selamladı ve yüceltti.

Bursa konuşmasından bölümler aktarıyorum:

“70 yıl otokratik rejime sabredenler bir yıl yüzde 52 oyla iş başına gelen Sayın Mursi’ye tahammül edemediler. Bu, dünyada ‘Biz demokratız’ diyenlerin ikiyüzlülüğünü gösteriyordu. Bunlar kendilerine kukla olacak rejimleri istiyorlardı. Ama ne dediler? Mursi herkesi kucaklamadı. ‘Herkesi kucaklamadı’ diyenler! Kendisine darbe yapan Sisi’yi genelkurmay başkanlığına getiren kim? Mursi… Dünyaya sesleniyorum, bunun neyini inkar edeceksiniz?

Binlerce Mısırlı tanklar karşısında şehadete doğru yola çıkıyor.”

“Darbe yönetimine 16 milyar dolar desteği verenler darbe yönetiminin ortaklarıdır. (…) Şu anda Mısır’da iki ayrı tablo var. Bir tablo firavunun izinden gidenler, bir tabloda Musa’nın izinden gidenler.”

“Bugün Mısır, ama yarın belki Türkiye’yi karıştırmak isteyecekler. Çünkü bu bölgede güçlü bir Türkiye istemiyorlar. Unutmayın herkesin tuzağı vardır. Ama en büyük tuzak kudret sahibi olan Allah’ın tuzağıdır. (…) Bu ilginize, bu coşkunuza, bu heyecanınıza Rabia selamıyla selamımı veriyorum.”

Erdoğan kendisini izleyenleri, Kahire’de Mursi taraftarlarının direnişinin kanlı biçimde ezildiği “Rabia-t-ül Adeviyye Meydanı’na atfen, Arapça’da “dört” demek olan “Rabia” manasında eliyle dört işareti yaparak selamladı. Erdoğan’ın resmi twitter hesabına da kendisini “Rabia selamı” verirken gösteren bir fotoğrafı konuldu.

Erdoğan’ın Mısır’daki darbeye verdiği tepkinin resmini tamamlayan son çıkışı “Darbenin arkasında İsrail var” demesi oldu.

Erdoğan, 20 Ağustos’ta partisinin il başkanları toplantısında şunları söyledi:

“Mısır’da ne diyorlar? Demokrasi sandık değil. Arkasında neresi var? İsrail var. Elimizde belgesi var, 2011 seçimleri öncesinde Fransa’da yapılan bir oturumda, Adalet Bakanı’yla, Fransa’dan bir entelektüel, o da Yahudi, aynen şu ifadeyi kullanıyorlar: Mısır’da Müslüman Kardeşler seçimi kazansa da onlar kazanamayacaktır çünkü demokrasi sandık değildir. Aynı uygulama o.”

Erdoğan’a hala “politik rasyonel” merceğindne bakmakta ısrarlı olanlar varsa, onlar Türkiye Başbakanı’nın bütün bu “İhvancı” söyleminin belirli bir politik hesabın sonucu adeta “dizayn edildiğini” düşünebilirler.

Biz ise tam tersini düşünüyoruz.

Bu söylemin iç politikaya dönük bir hesabın sonucunda ortaya çıktığını varsaysak bile bu yanlış bir politik hesaptır çünkü Erdoğan’ın bu aşırıcı söylemle Türkiye’de partisinin seçmen tabanının ancak bir kısmını etkilemesi mümkündür.

İhvanlaşmış söylem, Mısırlı Müslüman Kardeşler’in tabanında Erdoğan’a olan sempatiyi canlı tutar. Lakin bu söylemin dış politika açısından Erdoğan’ı İhvan’ın dünyadaki ve bölgedeki yalnızlığına ortak etmek dışında bir sonuç doğurmasını da beklememek gerekir.

Erdoğan’ın kendisini İhvan’la özdeşleştirmesi, söylemini İhvanlaştırması, İslamcı hareketin başlangıç noktasına, özüne dönüşün işaretleridir.

Ve bu bir rastlantı değildir.

Bu durumu Türkiye’deki Gezi isyanına borçluyuz.

Erdoğan’ın 31 Mayıs’ta ve takip eden günlerde Gezi isyanı karşısında gösterdiği otoriter ve baskıcı refleks, bu toplumsal hareketin Türkiye’nin birçok yerine yayılmasına neden oldu.

Ardından Erdoğan, bizatihi kendi söylem ve politikalarının neden olduğu bu toplumsal patlamayı kendisine karşı düzenlenmiş Batı kaynaklı bir uluslararası komplo olarak gördü. Bu tespit, isyana tepkisinin sertliğini de tayin etti.

Netice Erdoğan için telafisi imkansız bir ideolojik yenilgi oldu.

Erdoğan’ın politik etki ve nüfuzunu geleneksel İslamcı tabanının ötesine aktaran paradigmaları Gezi’de çöktü.

İslamcı Erdoğan, iktidardaki ilk yıllarından bu yana İslamcılığının üzerine demokratik ve reformcu değer olarak koyduklarını Gezi toplumsal patlamasına verdiği hatalı tepki zemininde yitirmiş ve sonunda İslamcılığıyla baş başa kalmıştır.

Gezi olayı Erdoğan’ı yeniden eski tarz geleneksel katı İslamcı yaptı.

Mısır’daki darbeye demokrasiyi sahiplenerek ve savunarak karşı çıkacağı yerde, söylemini dinsel temele oturtuyor ve demokrasinin sorgulanmasına kapı açmaktan söz ederek Batı’yı yola getireceğini düşünmesi bu yüzden.

Bütün bu söylemleri, Erdoğan’ın demokrasiyi bir “Batı icadı” olarak gördüğünü anlatıyor.

Gezi isyanı ve ardından gelen Mısır darbesi, Erdoğan’ı politik gençliğine geri götürmüşe benziyor.

Erdoğan, partisinin “reformdan geçmiş ılımlı politik İslam”a dair bir değişim ve dönüşüm modeli olarak takdim edilmesini imkansızlaştırmaktadır.

Kadri Gürsel – http://www.al-monitor.com

 

Stadlarda alkol yasağı: Kaç promil bir kişiyi “açıkça” alkol etkisinde bırakır?

*Yazarın notu: Yazı Fenerli olduğum için Fenerbahçe odaklı yazılmış olabilir ama Fenerbahçe de dahil olmak üzere herhangi bir takımın taraftar grubunun düşüncesi değildir.  Diğer tüm takımların taraftarlarından “yanlı” yazı için peşinen özür dilerim. Elbet yazıdakilere benzer örnekler diğer takımlar için de bulunabilir, sadece ben o örnekleri bilmiyorum.

Bugün Fener’in maçı var, ama bazı taraftarlar maçı izleyemeyecek.

Bu yazının konusu Fener’in kötü gidişatı, şike, Türk futbolunda ırkçılık, stadlarda “bağzı” siyasi sloganları atma yasağı değil. Her biri ayrı birer yazıda uzun uzun incelenebilir elbet, ama bu yazı taraftarın hayatına ansızın giren stadlara alkollu giriş yasağı üzerine.

İnternette konuyu araştırdığımızda yeni alkol yasası kapsamında spor müsabakaları yapılan stadlarda alkol satılmasının yasaklandığını görüyoruz. Bu o kadar da yeni bir yasak değil zira stadlarda alkol satışı uzun bir süredir yasak. Ama bir zamanlar bu taraftar stadın içinde içki içebiliyordu. 2002’de Saraçoğlu yenilendiğinde içine içki servisinin olduğu lüks bir restoran konulmuş, VIP localara içki dolapları yerleştirilmiş, Efes bir bar bile açmıştı.

Stadlarda alkol yasağı ise Kayseri’de oynanan Süper Kupa maçıyla tekrar hortladı. Bu maç öncesinde tüm taraftarlar alkol taramasından geçirildi. Kadir Has Stadı önünde yapılan alkol kontrolü de 6222 sayılı kanun hükümlerine dayandırıldı. Ancak kanunda bu konuda açık bir hüküm yok. Üstelik uygulama için düzenlenen bir yönetmelik de yok. Yasanın ilgili maddelerinden birinde “Alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisinde olduğu açıkça anlaşılan kişi, spor alanına alınmaz” hükmü yer alıyor. Ancak, bu etkinin nasıl anlaşılacağı konusunda bir belirsizlik söz konusu. O gün alkol taraması sonucu kaç promilin üzerinde çıkan taraftarın maça alınmadığını bilmiyoruz.

Uygulamanın herhangi bir yasaya dayandırılmamasının nedeni herhangi bir hukuki düzenleme olmadan, birilerinin emiri ile şipşak uygulamaya konulmuş olmasındandır. Stadlarda alkol satmak yasak, tamam. Stada alkol etkisi altında olduğu açıkça anlaşılan kişi alınmaz derken sormak gerekir: kime göre, neye göre? Kaç promil bir kişiyi “açıkça” alkol etkisinde bırakır? Herhangi bir düzenleme olmadığına göre bir içki içmiş taraftarın maça girişi görevli polisin vicdanına kalmış gibi görünüyor.

Türkiye’de en çok sevilen spor olan futbol maçları aynı zamanda bir çok kişi için eğlence kaynağı. Her takımın da maç öncesi rituelleri var, sıklıkla bir meyhanede veya barda başlayan. Örneğin zengin Fenerliler maç öncesinde Develi’de buluşur, marşlar eşliğinde rakı-kebap yaparlar. Maç saati yaklaşırken Develi’de ayrılan taraftarlar bir kadeh rakı ile ayrılırlar. Stada doğru yürürken Kazancılar mevkiinde o kadeh bir kere daha doldurulur. Stad çevresindeki tekellerde alınan bira ile cila yapılır.

Peki efendiler bu insanlar aksırana, tıksırana kadar niye içerler?

Çünkü içeride içki yok. Adam dışarıya çıkamıyor, çıksa geri gelemiyor. Hal böyle olunca iki saat boyunca kandaki alkol seviyesini yukarıda tutmak için maç öncesi rakıya abanıyor. Maç izlemek için sarhoş mu olmak gerekir diye soranlarınız olabilir, kendi adıma şu aralar Fener maçı izlemek için baya sarhoş olmak gerektiğini söyleyebilirim. Bunun dışında büyük şehirlerdeki eğlence kültüründe içkinin oldukça fazla yer tuttuğu da yadsınamaz. İstanbulluların Cuma ve Cumartesi geceleri uğrak mekanı Taksim ve Beyoğlu’nun barlar ve meyhanelerle dolu olduğunu unutmamak gerekir. Elli bin kişinin gittiği bir maçta alkol yüzünden olay çıkması ile nüfusu birkaç milyonu bulan İstiklal Caddesi’nde gecenin ilerleyen saatlerinde olay çıkması benzer şekilde olası.

Yanlış anlaşılmasın, ayarsız alkol yüzünden taşkınlığa maruz kalmak içen için de içmeyen içinde sıkıntı, ama yasaklamak bu sorunu çözmüyor, belki de asıl sorunu oluşturuyor. Stadlardaki durum konserlerde de var. Alana girdiğinde içki içemeyeceğini bilen bu sefer kapıda içkiye abanıyor. Belki de normalde içeceğinden daha çok, daha hızlı içiyor. Oysa içerde içki satışı olsa, içeride içki içebileceğini bilen etkinlik öncesi bu kadar içkiye abanmayacak.

Velhasıl kelam, yasaklamak maalesef her zaman en iyi çözüm olmuyor. İnsanların yasaktan kaçmak için aradığı yollar yasaklanacak başka sorunları doğuruyor.

 

 

Özgecan Kara

Arzunun Botaniği (Bir Elmanın sizi kullandığını düşündünüz mü hiç?)

“Dil bilgimiz bize dünyayı etkin özneler ile edilgen nesnelere bölmeyi öğretebilir; ancak birlikte evrimsel bir ilişkide, her özne aynı zamanda bir nesne ve her nesne aynı zamanda bir öznedir. İşte bu yüzden tarımı, otların ağaçları fethetmek için insanlara yaptığı bir şey olarak düşünmek de aynı derecede makuldür.”

Yirmi beş yıldır sofralarımız, çiftliklerimiz, bahçelerimiz kısacası doğa ve kültürlerin kesiştiği noktaları inceleyen kitap ve makaleler yazan Michael Pollan’ın belki de en bilinen kitabı Türkiye’de 2009 yılında Pegasus Yayınları’ndan İlke Önelge’nin çevirisi ile çıkan “Etobur-Otobur İkilemi” (The Omnivore’s Dilemma: A Natural History of Four Meals, 2006). “Etobur-Otobur İkilemi”, New York Times ve Washington Post gazeteleri tarafından 2006’ın en iyi 10 kitabından biri seçilmenin yanı sıra, okuyucunun tabağındaki yemeğe bakışını kökten değiştiren çok önemli bir kitap. 2009’da Newsweek dergisinin “Yeni Akımın Liderleri” listesindeki ilk 10 kişi arasına giren Pollan, 2010 yılında ise TIME dergisinin yılın en etkili 100 kişisi listesinde yer aldı.

“Etobur-Otobur İkilemi” hakkında yazma hakkımı baki tutarak, bu hafta tanıtmak istediğim kitap Michael Pollan’ın 2001 yılında yazdığı “Botany of Desire: A Plant’s-Eye View of the World”. Kitap, Türkiye’de 2011’de Sevin Okyay’ın çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden“Arzunun Botaniği (Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç?)”ismiyle okuyucuyla buluştu.

İnsanoğlunun doğadaki konumunu farklı bir perspektiften değerlendiren Pollan, bu kitabı yazma fikrinin nasıl oluştuğunu şu sözlerle ifade ediyor: “O Mayıs öğleden sonrasında bahçe aniden önümde yepyeni bir ışığın altında belirdi; göze, buruna ve dile sunduğu pek çok ve çeşitli keyifler artık o kadar masum ya da edilgen değil. Hep arzumuzun nesnesi  olarak baktığım tüm bu bitkiler, anladım ki, aynı zamanda beni etkileyen, onlar için kendilerinin yapamadığı şeyleri yaptıran öznelermiş meğer.”

Kitap dört bölümden oluşuyor. Yazar, dört temel insan arzusunu – tatlılık, güzellik, sarhoşluk ve kontrol– ve bunları tatmin eden dört bitki  –elma, lale, kenevir ve patates– ile ilişkilendirip, bu bitkilerin insanoğlunun en temel dürtülerini hoşnut etmek için evrildiğini gösteriyor. Elma, lale, kenevir ve patatesin toplumsal tarihini kendi hikayemizle örüyor ve bu bitkilerin tahrik ve teşvik ettiği dört insani arzunun da tarihini anlatıyor. Sayfaları çevirdikçe, okur bu ilişkilerin iki tarafın (insanoğlu ve bitkilerin) birbirlerinden faydalandıkları karşılıklı bir oyun, bir düzen olduğunu keşfediyor.

Bal yapmak için nektar ve polen toplayan arıyı özne, yağmaladığı çiçeği de nesne olarak görebiliriz ama esasında çiçek arıyı, polenini çiçekten çiçeğe taşıması için kullanıyor. İnsanoğlunun da arıdan bir farkı yok; Pollan evcilleşmiş bitkilerin bizi de aynı şekilde kullandığını, bitkiler ve insanlar arasında bir çıkar ilişkisi olduğu anlatıyor.

2009 yılında Arzunun Botaniği ABD televizyon kanalı PBS’in yayınladığı iki saatlik özel bir belgeselin de esin kaynağı oldu.

Kitaptan alıntılar:

“Evcilleştirmeyi otomatikman bizim başka türlere yaptığımız bir şey olarak düşünüyoruz; oysa onu, bazı bitki ve hayvanların bize yaptığı bir şey, kendi çıkarları adına geliştirdikleri zekice bir strateji olarak düşünmek de aynı derecede mantıklı. Son on bin yılı nasıl en iyi şekilde besleyeceklerini, şifa vereceklerini , giydireceklerini, sarhoş edeceklerini ve başka şekillerde bize keyif vereceklerini çözmeye çalışarak geçiren bu türler, doğanın en büyük başarılı hikayelerinden bazıları olmuştur.”

“Aynı şekilde insanın doğadaki rolünü de gözümüzde büyütme eğilimindeyiz. İnsanların kendi yararına yaptığını düşündüğü birçok etkinlik – tarımı icat etmek, bazı bitkileri yasadışı ilan etmek, diğerleri hakkında övgü dolu kitaplar yazmak – doğa açısından sadece tesadüfi olaylardır. Evrim değirmeni için arzularımız bir miktar daha öğütülmesi gereken bir tahıldan ibarettir; hava durumundan değişik değildir.”

“Bu kitap İnsan ve Doğa hakkında farklı türde bir hikaye anlatıyor; bizi Yerküre’de yaşam denilen bu karşılıklı bu büyük ağın içine geri yerleştirmeyi amaçlayan bir hikaye bu.”

Tanıtım videosu

Arzunun Botaniği(Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç?)

(Orijinal adı:Botany of Desire: A Plant’s-Eye View of the World, Random House, 2001

Michael Pollan

Domingo Yayınevi / Araştırma-İnceleme Dizisi, İstanbul, 2011
Çeviri : Sevin Okyay

Editör: Emre Ülgen Dal

 

 

 

Ayşe Bereket

Aile Albümü: Bir daha piç olmayacaktım. Çocuk, hiç.

Hakkı İnanç, gerek dergilerde yayımlanan öyküleriyle gerekse de yarışmalardan kazandığı ödüllerle son dönemin dikkat çeken yazarları arasına girmeyi başarmıştı. Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda dosyasıyla kazandığı ödül adeta kitabın habercisi gibiydi. Nitekim bu dosyası Selçuk Baran Öykü Ödülü’nü de kazanarak Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından Bozuk adıyla yayımlandı ve beklentileri boşa çıkartmadı.

Hakkı İnanç’ın ödülünü elinden aldığı İnci Aral’ın deyimiyle Selçuk Baran, ‘bir yazma kırgını’dır. Kitaplarında da, Tayfun Topraktepe – Tomris Sakman’ın, -Bir Solgun Kadın: Selçuk Baran yazısında- belirttikleri gibi “…şimdiyle geçmiş arasından doğan çatışmaları, kaybedilen, biten sevgileri, hayatın yorduğu umutsuz insanların iç sıkıntılarını, geçmişle hesaplaşmalarını anlatmayı tercih etmektedir.” Aslında Bozuk’ta da benzer şeyler anlatılmış, ancak Hakkı İnanç’ın alaycı, dik başlı ve erkeksi dili aralarındaki farkı oluşturmaktadır. Bu vesileyle yazıya küsecek denli kırılan Selçuk Baran’ın gönlünü düzenlediği öykü ödülüyle alan kadirşinas Galapera Kültür ve Sanat Derneği’ne de tüm kalemlerini kıranlar adına teşekkür etmeliyiz.

Bozuk iki bölümden oluşuyor, birbiriyle bağlantılı dört öykünün yer aldığı ilk bölüm, Böyle ile açılıyor. Üniversiteyi bitirdiği, askerliğini yaptığı halde hiçbir işte dikiş tutturamamış ailesi tarafından sürekli “Sen niye böylesin?” diye sorgulanan Mehmet’in sıkıntılarını anlatan öykü aktarda son buluyor. “Bayram namazına gitmedim diye anneannem bana “Senden adam olmaz” dediği için böyleyim. Askerde emrime verilen erlere söz geçiremediğim için böyleyim ben. Geceleri annemin ölümünü düşünüp ağladığım için böyleyim. İki yıldır işsiz olduğum, babam bile beni yanında çalıştırmak istemediği için böyleyim. Gökyüzünün niçin mavi olduğunu düşündüğüm için böyleyim. Pantolonlarımın paçalarını kıvırdığım için böyleyim.” Mehmet, yaşadığı yeri fiziken terk edemeyince ruhen terk etmek amacıyla farklı bir kokunun peşine düşünce, karşımıza üç kapı üç kilit çıkıyor.

Böyle’nin satır arasında öldüğünü öğrendiğimiz komşu Sadıka Hanım’ın hayatı kızına anlattıkları üzerinden kuruluyor, Baban Gelecek’te. Uzak yol kaptanı kocasının yokluğunu kızı Derya’ya hissettirmemeye çalışırken, geliştirdiği, ‘Baban Gelecek’ oyununun ölümüyle ‘Annem Gelecek’e dönüşmesi anlatılıyor. Sevgili Azrail, aktarda gördüğümüz Lütfü’nün Azrail’e mektubu ve ailesiyle diyaloglarından oluşan trajikomik bir öykü. Üçüncü kapıyı açan kilit ise Annem Gelecek. Dünyayı dolaşıp sıfırı tükettikten sonra, mecburen kürkçü dükkânına dönen Kaptan ve kızı Derya’nın karşılaşmaları anlatılıyor bu öyküde.

Oyunbaz, bağlantılı öykülerden oluşan bölümün ardından, on bağımsız öyküden mürekkep ikinci bölüme geçiyoruz. Kapakta da adı yazan Bozuk, bence hayli iyi öykülerden kurulmuş olan kitabın en iyisi. Rıza’nın piçlikten kurtulmak için tek yol olarak gördüğü katilliğe ‘terfi’ etmesi anlatılıyor. Okuyanın uzun süre etkisinden kurtulamayacağı yoğunlukta, sokak argosuyla bezeli, sert bir metin, Bozuk. “Öldürmeye bir enikle başladım. En az benimki kadar düzüşgen anasının, sıçar gibi kunladığı, düzinelerce itten biriydi. Yolu ilk kez bizim sokağa düşenler, karı değil de it pazarlanıyor sanırlardı. Halbuki it beleşti! Annemi bile karşılayamayacak denli kokozlar, kaçmaya feri olmayan hayvanları koltukladıkları gibi sokağın dibindeki hurdalıkta alırlardı soluğu. Eğer şanslıysak!”

Ülfer Hanım, gencecik erkek yazarın, yaşlı bir kadının ağzından anlattığı ters köşe bir hikâye. Cami avlusuna bırakılan bebeklere inat, bu sefer avluda bulunan geçmişini unutmuş bir kadındır. Annesinin boşluğunu bu ‘kayıp’ kadını evine getirerek gidermeye çalışan kahramanın, Ülfer Hanım’ın gidişinin ardından kendini cami avlusuna terk etmesiyle öykü son buluyor.

Hakkı İnanç diyalogları çok fazla kullanan bir yazar. Atmosferini konuşmalar üzerinden kurmakta oldukça başarılı. Yargılar Önden de benzer teknikle yazılmış eserlerden biri. Hastanede muayene sırasını beklerken gerçekleşen konuşmalar ve anneannesinin yanında refakatçi olarak gelen işsiz gencin kafasından geçenler, öykü kitaplarında artık neredeyse görmez olduğumuz mizahi bir dille anlatılıyor.

Tolstoy, Anna Karenina’nın meşhur başlangıç cümlesinde, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; ama her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine özgüdür,” der.  Büyüklerin İşi’nde o mutsuz ailelerden biri anlatılmakta, oysa -kendileri dâhil- herkes onların mutlu olduğunu sanmaktadır. “Mutlu gibiyiz. Mutluyuz ya da. Annemle babam konuşup gülüşüyorlar. Bir dürüm daha yemek istiyorum. Şişkoyum ya. Babam kızıyor. (Yemeğin suyuna ekmek basınca da kızıyor.) Annem dayanamayıp alıyor. Babam fena bakıyor. Önce kendi göbeğine baksa ya… Dürümün yarısını yiyememiş gibi yapıyorum. Sarıp çantama koyuyor annem. Yürüdükçe sırtımda soğan tütüyor. Gene acıkıyorum.”

Güvercinboyun, Bulancak’tan İstanbul’un işçi odalarına uzanan sonu mutsuz biten bir aşk hikâyesi. Sinematografik kurgusu ve anlatımıyla dikkat çekiyor. Yazarın senaryo konusunda aldığı eğitimlerin ve sinema sevgisinin etkisi kitaba sinmiş durumda; bol diyaloglar, yalın anlatım, görsellik taşıyan metinler hemen fark ediliyor. Ancak yazar sinemasal dilini kurarken has edebiyattan da asla ödün vermiyor.

Sade ama etkileyici kapakta Egon Schiele’nin bir resmi kullanılmış. Kitabın tamamına işsizlik sıkıntıları, taşra kentlerinin herkesin birbirinin yanlışını gözleyen baskısı ama en çok anne, baba, anneanne, dayı vs. uzak – yakın akrabalar sinmiş durumunda. Buna rağmen boğucu kasvetli bir kitap değil; yazar kahramanlarıyla, kahramanlar kendileriyle dalga geçiyor, ironik, alaycı bir dil hâkim. Hakkı İnanç, gözlem gücü yüksek, okuruna samimiyetini aktaran, güçlü karakterler yaratan bir yazar. Kitabı tek kelime ile özetlememi isterseniz, bakmaya (okumaya) doyamayacağınız bir ‘Aile Albümü’ derim.

Tayfun Topraktepe – Tomris Sakman’ın yukarıda anılan yazılarında belirttikleri üzere, “Selçuk Baran edebiyat dünyasında coşkuyla karşılanmış ve ödüller almıştı ama o, okuyucularına yakın duramamanın mutsuzluğunu yaşıyordu. Yazdıklarını edebiyat çevrelerinin ve ödüllerin değil okuyucuların tartmasını istiyordu.” Pek çok ödül kazandıktan sonra Selçuk Baran Öykü Ödülü’yle taçlanan ve öyküleri kitaplaşan Hakkı İnanç’a, okuyucuların kayıtsız kalmayacağına ve bu iyi yazara sahip çıkacağına inanıyorum.

Hakkı İnanç, Bozuk, Kırmızı Kedi Yayınevi, Öykü, 118 S.

 

Mehmet Fırat Pürselim

Nisan 2013

Malan Barkirin: Zorunlu göç anlatıları

Malan Barkirin, 90’lı yıllarda Kürt coğrafyasını vuran zorunlu göç üzerine bir kitap. Bölgede süren savaştan ötürü evini, köyünü, şehrini bırakıp göç etmek zorunda kalmış/gitmeye zorlanmış insanların tanıklıklarından oluşuyor. Tanıklıkları toplayan dört kadın, Özlem Yağız, Divan Yıldız Amca, Emine Uçak Erdoğan ve Necla Saydam, anlatan kişileri zorlamadan, anlatıları belli bir başlığın altına hapsetmeye çalışmadan sözlü tarih tekniğiyle toplamışlar öyküleri. Bu nedenle anlatıların kimisi göçün gerçekleştiği travmatik ana odaklanırken, diğer bazıları hikayeye ta 1915’ten başlıyor. Anlatıların bazısının kalbinde yoksulluk yatıyor, diğerlerindeyse hiç bitmeyen bir yas. Hikayeler genellikle aynı aileden birkaç kişi tarafından anlatılıyor. Bu sayede kitap bize, aynı deneyimin ailelerin farklı yaş ve cinsiyetlerdeki fertleri üzerinde nasıl başka başka izler bıraktığını da gösteriyor. Görüşmeler zorunlu göçün duraklarından olan İstanbul, İzmit, Antalya, Diyarbakır, Midyat, Şırnak, Uludere ve Ayvalık’ta yapılmış, ancak görüşülen kişilerden kimi aslında yurtdışında ikamet ediyor. İsimlerden bazısı gizli, bazısı değil.

Malan Barkirin yani evlerini yüklenip de gidenler

Kitap adını Şivan Perwer’in Dersim Göçü’ne yaktığı ağıttan alıyor: Malan Barkirin yani evlerini yüklenip de gidenler. Ama insan bu, yüklenip de gidemiyor evini. Ev dediğin bir sandık değil ki kapağını kapatıp sırtına vurasın. Taşınabilen en fazla yorgan döşek, kap kacak, bir de donmuş kalmış hatıralar. Gerisi kalıyor: bağlar, bahçeler, biçilmemiş buğdaylar, dalında çürüyen şeftaliler, koyunlar, kuzular, üstüne toprak  vurulmadığı için çöken damlar, gün be gün eriyen kerpiçler, aceleyle kaçarken bırakılan elbiseler, kümesteki tavuklar. Kalan da beklemiyor tabii, eğer yakılmadıysa, yıkılmadıysa zamana yenik düşüyor, ölüyor, soluyor, otlanıyor, böcekleniyor. Malan Barkirin, sadece kemikleri bir uçurumun dibinde yatan evlatların, çocuğunun yanıbaşındayken katledilen babaların, mezarları sır olmuş dedelerin ninelerin değil işte o tarlaların, o kuzuların da hikayesi. Artık kurulamayan misafir sofralarına, hükmü kalmamış ünvanlara, mayın döşeli çayırlara, şırıltısını o sese hasret bir kulağa iletemeyen derelere de yakılan bir ağıt.

http://www.youtube.com/watch?v=pOSaU9lxq4M

Kitapta tanıklığı anlatılanların önemli bir kısmı koruculuk kıskacında göç etmek zorunda kalan Kürtler. Kimi korucu olmayı kabul etmeyince tehditlere yenilip göç etmiş, kimi evi askerler tarafından gözünün önünde yakılırken bir anda evsiz barkısız kalmış. Köy yakmalar, boşaltmalar, tehditler, ev baskınları, dayak, işkence, zorla kaybetmeler ve suikastler insanları kaçmaya zorlasa da anlatılardan daha az bilinen ama son derece hayati pek çok başka meselenin de varlığını öğreniyoruz: Örneğin, PKK’nin yerel halktan yiyecek desteği almasını engellemek amacıyla her ailenin şehirden alıp köye getirebileceklerine uygulanan kısıtlamalar ve bu kısıtlamalar nedeniyle yaşanan yoksulluk ve açlık; korucu köyleri ve koruculuğu kabul etmeyen köyler arasında yaşanan husumetler ya da kadınların maruz kaldıkları cinsel şiddet tehdidi. Bir diğer tarafta ise PKK’nin yardım istemek, haraç/vergi toplamak, dağa çıkmaya teşvik etmek hatta kaçırmak şeklini alan baskıları ve devletle işbirliği içinde olduğu düşünülen Kürtlerin maruz kaldığı şiddet var. İki ateş arasındaki Kürtlere kalan ise eğer henüz zorla yerlerinden edilmedilerse bile göç etmek.

Ancak kitaptaki tanıklıklar Kürtlerinkilerle sınırlı değil. Savaş coğrafyasında yaşamak zorunda kalan ve neredeyse toplu halde Avrupa ülkelerine kaçan Süryanilerin ve Ezidilerin (kendilerine böyle diyorlar) tanıklıklarına da yer veriliyor.   Ancak Süryanilerin ve Ezidilerin hikayeleri 80’lerde değil 1915’le başlıyor. 1915 ve sonrasında Ermenilerin kaderini paylaşan bu iki halkın maruz kaldığı şiddetin bir ayağını devletin yaptıkları oluştursa da onları göçe zorlayan önemli nedenlerden biri de Müslüman Kürtlerin ve Türklerin gündelik hayatta uyguladığı ayrımcılık. Kendilerini savaşın içinde bulduklarındaysa ne kadar yalnız ve korumasız olduklarını, her iki tarafın da en kolay onları harcayacağını farkedip akın akın terkediyorlar memleketlerini. Ancak bunun da bir çeşit zorunlu göç olduğunu ifade etmek şart. Yani Süryani köyleri boşaltılmamış olsa da devletin Süryanilere pasaport dağıtması, iltica başvurularının kabul edilmesini kolaylaştırmak için gerekli belgeleri sunması bize sistematik bir yerinden etme politikasının uygulandığını gösteriyor. Üstelik 1976 ile 2006 yılları arasında 63 Süryani’nin faili meçhul cinayete kurban gitmiş olması da Süryanilerin de savaşın içine nasıl çekildiğini gözler önüne seriyor.

Kürtleri, Mıhellemileri, Ezidileri, Süryanileri gittikleri yerlerde başka cehennemler bekler. Evini, barkını, geçimlik toprağını, tarlasını, bağını bahçesini, hayvanlarını kaybetmiş insanları vardıkları kentlerde derin bir yoksulluk sarmalamaktadır. Göçün ağaları inşaatlara bekçi yaparak yaraladığını; 4-5 yaşında çocukları su satıcısı, 6 yaşındaki kızları küçük kardeşlerinin annesi, kadınları dilsiz, erkekleri güçsüz kılarak vurduğunu da öğreniyoruz kitaptan. Kentlerin kenarındaki ya da göbeğindeki göç mahallelerinde yazarlara anlatılanlar kaçıp canını kurtaranların, kurtarabildikleri tek şeyin canları olduğunu gösteriyor.

Malan Barkirin’in ışık tuttuğu karanlığa bakmak cesaret istiyor. Okunan her bir hikaye çöküyor insanın üstüne. Bir kere tanık olduktan sonra, bir kere bildikten sonra bilmemek, görmemek, unutmak, yokmuş gibi yapmak mümkün değil. Ne kadar çok insan duysa, ne kadar çok insanın sırtına dağılsa bu yük, o kadar iyi diye düşünmüş olmalı yazarlar. Ancak çok acıdır ki muhtemelen yayınevinin Timaş olmasından ötürü kitabı Beyoğlu’ndaki kitapçılarda bulmak pek mümkün değil. Kitapçılardan isteyin, sıkıştırın, sonra internetten satın alın; ama illa ki okuyun bu kitabı, memleketi saran karanlığa bir bakın.

Malan Barkirin: Zorunlu Göç Anlatıları

Özlem Yağız, D. Yıldız Amca, Emine Uçak Erdoğan, Necla Saydam

Timaş Yayınları, 2012

 

 

Hilal Alkan

PJ Harvey siyasete el attı

In These Times.org’da 9 Ağustos tarihinde Sady Doyle imzası ile yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete ekibinden Özde Çakmak‘ın çevirisi ile sunuyoruz

* * *

Harvey, yeni parçasını 13 yılını Guantanoma’da geçiren Shaker Aamer’e yazdı.

Çok az şarkı sözü yazarı insanın gaddarlığını PJ Harvey kadar iyi anlatabilir. Ve insanın gaddarlığı sözkonusu olduğunda, Guantanoma Bay tutuklusu Shaker Aamer’in yaşam öyküsünün bir benzerini bulamazsınız.

Aamer 2001 yılında, terörist eylem finanse ettiği ve El Kaide için adam topladığı şüphesiyle gözaltına alındı. Suçlandığı hiçbir şey yoktu ve 2009’da beraati kesinleşti; ama hala orada; hatta 13 yılını orada geçirdi, üstelik büyük bölümü de tecritte. Aamer, tutukluların Cenevre Anlaşmasına göre muamele görmesini talep ederek ve maruz kaldıkları ölümcül işkencenin detaylarını açıklayarak Guantanoma Bay tutuklularının savunuculuğunu yapıyor. Şimdi, yarım düzineden fazla tutuklu arkadaşı ile birlikte açlık grevinde.

Daha fazla ayrıntı için, Harvey’nin 2 Ağustos’da kendi web sitesinden yayınladığı “Shaker Aamer” şarkısına başvurabilirsiniz.

Şarkının yayınlanması başlıbaşına hayranlık uyandıran bir hareket değil sadece; Harvey’nin yazını açısından da çarpıcı bir gelişme.

Harvey’nin geçmişteki eserleri, uzak ve edebiydi. Operasal duygu ve korkunç şiddetle dolu tuhaf hayali dünyaları mesken eden farklı kurgusal personalarla oynadı; ama şarkıların yakından incelemesi, sanatçı hakkında çok az şeyi açığa kavuşturuyordu. Gerçekte bahçedeki Havva ya da Samson’u baştan çıkaran Delilah olmadığını biliyoruz; hiçkimseyi parçalarına ayırmadı ya da boğmadı; ve hiçbir zaman onbeş metre uzunluğunda olmadı; oysa performansları ve ele aldığı konular o kadar yoğundu ki can alıcı bir şeyin göz önüne serildiği hissi veriyorlardı. O bağırışlar gerçekti; geri kalan her şey yoruma açıktı.

Yine de Harvey’nin şarkılarında ayrıntılarıyla oluşturduğu o kasvetli bölge özünde hep mahrem gelirdi ve çoğunlukla iki kişi arasındaki güç mücadelesi ele alınırdı. Dış dünya ve özellikle de savaşa döndüğünde bile, bazen açıkça siyasi bir duruş sergilediğini yoksa sadece şiddet ve güç hakkındaki görüşlerini mi açıkladığını söylemek zordu. Harvey’nin savaşa olan ilgisi John Parish ile birlikte çalıştığı 1996 yılındaki “Civil War Correspondent”a kadar uzanıyor. Fakat son yıllarda bu ilgi, 2009’daki “Soldier” (John Parish ile yaptığı bir diğer çalışma) ve en sonunda da 2011’de “Let England Shake” ile bütün bir albüme yayılmaya başladı. Bu, Harvey’nin o güne dek yaptığı en kanlı albümdü, “et parçaları gibi düşen, havaya uçan ve vurulan” askerler ve lağımda boğulan insanlarla doluydu. Fakat bazen Harvey’in gördüklerinden dehşete mi düştüğünü yoksa sadece gözlem mi yaptığını kestirmek güçtü. Akılda kalıcı pop melodileri bularak ve ironik mesafeyi koruyarak yaşananların üzerinden kayıp gidiyordu; “The Words That Maketh Murder” melodisinin bir bölümünü “The Bird is The Word”den aldı, ki o da Full Metal Jacket filminde “Surfin Bird“ün kullanılmasına bir gönderme olabilirdi. Metinlerarasındalığın katmanları o kadar derindeydi ki, içlerinde Harvey’i bulmaya çalışmak bile boşunaydı.

Bunun aksine, “Shaker Aamer” oldukça yalın. Basit, dolaysız bir siyasi sorumluluk hareketi. Şarkıda az sayıda enstrüman ve karmaşık olmayan bir melodi var; şarkının sözleri bile bazen hantal olma pahasına (“metal tüplerle zorla beslendik/gerçekten keşke ölsem dedim”) süsten uzak. Bu, belki de dinleyicisini eğitme sorumluluğunu yüklenen bir şarkı için kaçınılmaz.

Sanatçı olarak Harvey’nin rotası, Bob Dylan’ın tam tersi gibi; politikayla başlamak ve kafa karıştıran ve birbiriyle çelişen personaların arkasında invizaya çekilmek yerine, Harvey gönüllü bir gizem olarak ortaya çıktı ve baştan sona protest bir şarkı yazmaya doğru evrildi.

Ve işe yaradı. Şarkı güçlü, rahatsız edici ve takdir edilesi. Harvey, hiç olmazsa, tam da bu gibi yazılarla yayınlayacağı yeni şarkının internette yıldırım hızıyla yayılacağını ve Aamer’in açlık grevinin de aynı hızla duyulacağını bilmelidir. Dünyanın Harvey’nin kalibresinde bir adım öne çıkarak inandıklarını söyleme cesaretine sahip daha çok yazara ihtiyacı var. Dünya ile yakın ilişkiler kurma kararlılığının Harvey’nin yazınına olsa olsa yararı olur.

Yazı: Sady Doyle

Yazının özgün hali

Çeviren: Özde Çakmak

(Yeşil Gazete, In These Times)

Pembe domatesin hikayesi

Sonunda domates mevsimi geldi çattı da, biz de Ormanevi olarak baharda tohumlarını attığımız pembe domateslerimize kavuştuk. İzmir’de çiftçi bir dostumuzdan takasla aldığımız pembe domates tohumları tamamen yerel tabi bu arada. Bunu belirtmeden geçmemek lazım.

Pembe domateslerimizin şahane olmasının yanı sıra tüm toprak yapımı, fideleme, sulama, toplama, işleme ve tabi ki yeme süreci de bir o kadar muhteşemdi. Sürdürülebilir, onarıcı bir tarım modeli uygulaması, beraberinde zorluklar ama hep keyifle, muhabbetle ve mutlulukla, öğrenmeyle, yaşamayla…

Tüm bu süreci de sizlerle paylaşmak istedik ve mini bir fotoğraf albümü hazırladık.

-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*

Her şeyden önce sağlıklı bitkiler için fideleme, fideleme için de iyi bir toprağa ihtiyacımız vardı.

Bunun için ufak bi araştırma yaptık, köylülerle konuştuk ve köyün yakınındaki bi’ merada en az 3-4 yıllık yanmış gübre “tepeciği” bulduk.

Volkan ve Durukan emektar 72 model “kertenkele”yle (traktördür kendisi) gidip gübreyi römorka doldurdular.

Bu gübreyi (yaklaşık 1.5 ton) eleklerde epey bir eledik. Bunun bir fotoğrafı olmasa da, bu işin iki gün boyunca kol ve göğüs kaslarımızı epey bi’ geliştirdiğini söyleyebiliriz. Hem işe yarama, hem de verimli spor işte =)

Ortaya çıkan toprak çok başarılıydı, bol bol da böbürlendik doğrusu =) Biz, “Keşke dünyadaki her yer bununla donansa, her yediğimiz bu topraklardan çıksa” derken, Çakıl da bizimle aynı fikirde olacak ki, topraktan kopamadı, yuvarlandı içinde saatlerce.

Toprağımız hazır olduktan sonra, kasaları doldurup içlerine yaklaşık 700 tane yerel domates tohumu attık fazla fazla, bir kısmı çıkmaz belki diye. Ama tohumlar tahminimizden daha yüksek oranda çimlendi. Kasadaki fideleri seyreltip torbalara şaşırttık.

Tabi bu fidelerin tamamı, bahçede doğaçlama bi’ şekilde yaptığımız seranın içinde büyüdü, serpildi. Etraftan bulduğumuz tahta parçalarını, köşedeki naylonu çiviyle çekiçle gülümseyerek eğdik bükdük.

Keyif veren de buydu işte, Ormanevi’nin diğer işlerinde olduğu gibi basit düşünüp, minimum harcama ve tüketimle en güzel basit serayı yapmak. Seraların içindeki fideleri birkaç günde bir havalandırmak, bir yandan tavukların da girmesini engellemek için enteresan yöntemler de bulduk hatta. Tüm bunları paylaşırken düsturumuzu Albert Einstein’ın sözleriyle de açıklamak güzel olurdu: “Herhangi bir akıllı ahmak, şeyleri daha büyük ve karmaşık yapabilir; bunun tersi yönde ilerlemek ise dahilik ve cesaret ister.”

Tarlanın otu biçildikten ve tarlaya bir römork taze sığır gübresi yaydıktan sonra, torbalar içindeki (şaşırttığımız) fidelerle kasadaki fideleri tarlaya ektik.

Tüm bu sürecin bir kısmına dostlarımız da destek verdi. Birlikte, sevilenlerle yapılan işlerin ayrı bir keyfi oldu doğrusu.

Biter mi, bitmez tabi. Bu sefer de sulamaya bir çözüm bulmamız gerekti. 4 metrelik minik kuyumuzda yazın suyun çok azalacağını bildiğimizden, bulabildiğimiz en tasarruflu sulama yöntemine yöneldik. Damlamalar aldık, onları borulara bağladık ve her bir domates fidesinin dibine yerleştirdik.

Ağustos ayının ilk zamanları pembe domatesleri toplama zamanı gelmişti. Topladıklarımızı kasalara koyduk, taşıdık (hala da topluyoruz 2 günde bir!). Kasaların bir kısmını eşten dosttan, bir kısmını civar köylerden elde etmiştik, var olanların küçük bir kısmını da kullanılmayan tahta parçalarıyla biz onarmıştık.

Toplanan domatesleri olgunluklarına ve toplama zamanlarına göre pürelik/salçalık ve yemelik olarak ayırdık.

Güzelce temizledik her birini. Pürelik ve salçalık domatesleri yuvarlak masa etrafında çalışkan dostlarla birlikte, güzel müzikler eşliğinde soyduk, kestik, biçtik ve makineden geçecek hale getirdik. Kesilen parçalar atılmadı tabi, döngüye kattık, kompost kutumuza geri attık.

Parça parça doğranmış domatesleri salça makinesinden geçirip biriktirdik.

Geçtiğimiz haftalarda Ormanevi’ne gelen bir gönüllü arkadaşımızın yaptığı roket ocakta püreleri kaynattık. Bu arada roket ocak hem tasarruflu hem de çok işlevsel bir icat oldu bizim için. O kadar kazanı sağda-solda duran çalı çırpının ateşini en verimli şekilde kullanarak kolayca pişirebildik, hem de dumansız.

Son olarak da elde ettiğimiz domates püresini cam kavanozlara koyduk, ağızlarını kapatıp vakumlama amaçlı ters çevirip onlara evin en güzel köşelerinde yer bulduk. Arada bir de iyiler mi, bir şeye ihtiyaçları var mı diye kontrol ettik.

Şimdi pembe domates püreleri mis gibi doğal kokularıyla hanelerini bekliyor. Bize de bu tadı tatmak, ekolojik üretimin verdiği keyfi yaşamak kalıyor.

Bu yazı ilk olarak ormanevi.tumblr.com/ da yayınlanmıştır

 

Melek Nur Dudu