Ana Sayfa Blog Sayfa 4181

Park Bostan – Yılmaz Kilim

0

Bu bir markalı konut reklamı değil. Hani içinde “park” kelimesi geçenlerden. Gezi direnişinin bize hatırlattığı “parklarım bizim” olduğu gerçeği üzerine ortaya konulan en güzel eylemlerden biri. Endüstriyel tarıma alternatif getirmesi, gıda egemenliğini hayata geçirmesi, bizim olan parklarda nasıl söz sahibi de olacağımızı da göstermesi, doğaya yabancılaşan kentli insan ile toprağı buluşturması bakımından en güzel eylemdi hatta. Kentli insanın yıllardır biriken doğaya hasretinin de yarattığı isyanın kısa bir dönemde çok konsantre eylem ve etkinliklerde yaşanmış olması nedeniyle de belki Gezi Bostanı tüm bu niteliklerine rağmen yaygınlaşma olanağı bulamadı.

Gezi Parkındaki ağaçların kesilmesine karşı çıkan insanlara uygulanan şiddetle başlayan ve sonrasında hızla yayılan halk hareketi toplumun birçok konuda bakış açısını da değiştirdi. Bunlardan biri de kentli insanlara parkların sahibi olduğunu hatırlatması oldu.

Kentli insanın doğayla temas edebildiği tek noktalar bugüne kadar kurumlarının onlar için uygun gördüğü rekreasyonal düzenlemelerden ibaretti. Havuzlar, fıskiyeler, ağaçlar veya çocuk oyun alanları. Kentli insanın ihtiyacını belediyeler belirliyor, kent insanın “ihtiyacına göre” düzenlemeler yapıyordu.

Gezi Parkı direnişinin 11. gününde eylemciler sökülen ağaçları yerine fidanlar, çiçekler ve sebzeler diktiler. Gezi Bostanı’nın üzerindeki afişte “Yaşam için Gezi Bostanı direnişi” yazıyordu.


Gezi direnişinin toplumsal etkileri hala devam ediyor. Yaz ayları İstanbul’da ve birçok ilde park forumları ile geçti. Forumlarda Eylül ayında direnişin yeni bir aşamaya geçeceği yönünde düşünceler sıkça dile getiriliyor. Eylem ve etkinlikler planlanıyor.

Belki de park bostanları için kışlık sebzelerin zamanıdır artık. Kısıtlı olanaklarımız nedeniyle çocuklarımız doğayı ancak parklardaki kadar tanıyabiliyor. Sebze ve meyvelerin ise süper marketlerde yetiştiğini sanıyor.

Önümüzdeki aylarda bunu değiştirebiliriz. Parka gittiğinde çocuklarımız pırasayı, turpu, lahanayı, karnabaharı, ıspanağı, havucu, brokoliyi, bezelyeyi toprakta yetişirken görebilir, tadına bakabilirler.

Marketlerde ve manavlarda sebze ve meyvelerin her türlüsüne erişme olanağımız var. Ama endüstriyel tarımın bugün geldiği noktada daha fazla kar için daha az alandan daha fazla ürün elde etmek adına kullanılan yöntemler gıda ürünlerine olan güvenimizi her geçen gün azaltıyor. Organik ürünler gibi sunulan alternatifler ise ancak belirli bir gelir seviyesine sahip olanlara hitap ediyor.

Endüstriyel tarım ürünlerine mahkum olmak istemeyen, organik ürünlere parası yetmeyen bizler için ise gıda egemenliği adına ürünlerimizi nasıl yetiştireceğimizi öğrenmiş veya hatırlamış oluruz.

İnsanın doğaya yabancılaşması her ne kadar avcı toplayıcı toplumdan tarıma geçişle başlamıştı. Bugün ise kentli insan bütün gününü toprakla temas etmeden geçirmektedir. Bugün doğaya yakınlaşabilmek için tarımın araç olarak kullanılması bu nedenle ironik, çelişkili ya da abartılı görülebilir. Ama tekrar doğaya yakınlaşabilmek için bir vesileyle toprağa dokunmak zorundayız değil mi?

 

 

Yılmaz KİLİM

Tarım Orkam-Sen Mersin Şubesi

 

 

Ekolojik Anayasa tartışmalarında neredeyiz?

Çevre koruma ile ilgili hükümlerin anayasalarda yer alması 1950’li yıllara rastlar. 1970’li yıllarda ekolojik tahribatın artması ve buna cevaben toplumların, ülkelerin ve uluslararası toplumun geliştirdiği politikalar anayasa yapım süreçlerine de etki etti ve çevre hükümleri artan bir oranda anayasalarda yer almaya başladı. Dünyadaki ülkelerin anayasalarının yarısından fazlasının 1970 ortalarından itibaren yazıldığını ve mevcutların bir çoğunun da bu dönemde elden geçirildiği düşünüldüğünde çevreye/çevre korumaya dair hükümlerin çevre sorunlarının ve bilincinin arttığı dönemde anayasalara girmesi şaşırtıcı değil.

Türkiye’de 1982 Anayasası, Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler bölümünde 56. madde, ilk fıkrasında “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir ifadesiyle çevre hakkını temel bir insan hakkı olarak Anayasa düzeyinde hukuk sistemine dahil etti. Bu hükmün Anayasaya girmesindeki en önemli etken, Türkiye Çevre Vakfı’nın 1980’de başlattığı bir hukuk projesi çerçevesinde dünyada çeşitli ülkelerin anayasalarında yer alan çevre ile ilgili hükümlerin derlemesi, kamuoyuyla paylaşması ve bir madde olarak Anayasa’da yer alması için teklif getirmesiydi. Devletlerin anayasalarında yer alan çevresel hükümler genelde insanın çevre hakkına, insanın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına atıf yaparak çevre korumada devletlerin ve kişilerin ödevlerine odaklanıyor. Ekolojik Anayasa tartışmalarının bu hükümlerden ayrıldığı nokta ise doğanın da insan gibi bir hak öznesi olup olamayacağı üzerine.

Doğanın Hakları Olabilir mi?

Christopher D. Stone sivil haklar hareketinin ertesinde ve modern çevre hareketinin doğduğu yıllarda yazdığı “Should Trees Have Standing? Towards Legal Rights for Natural Objects? (1972) adlı makalesinde, hukukun zaman içindeki gelişimini ele alıyor ve ormanlara, okyanuslara, nehirlere, tüm diğer doğal varlıklara ve bir bütün olarak doğaya yasal haklarının verilmesini savunuyordu. Toplumların çeşitli dönemlerde belirli kişileri ve varlıkları hak sahibi olamayacak kadar yetersiz ve değersiz gördüğünü söyleyerek örnek olarak çocukları, köleleri, kadınları, Amerikan yerlilerini, etnik azınlıkları, akıl hastalarını, cenini ve yabancıları örnek gösteriyor.  Stone’a göre henüz yasal haklara sahip olmayan varlıklar, haklarını kazanana kadar bizim yani hak sahiplerinin kullanımına tabii olarak değerlendirilir.

Uluslararası platformlarda ve Türkiye’deki doğa hakları tartışmalarının genelde atıf yaptığı iki anayasa var: Ekvador ve Bolivya Anayasaları. Bolivya, dünyada doğanın yasal haklarını tanıyan ilk ülke oldu. İklim değişikliğini önlemek, doğal varlıkların sömürülmesini engellemek ve Bolivya halkının yaşam kalitesini yükseltmek adına alınan bu karar doğayı insanla eşit satütüde kılıyor. 28 Eylül 2008’de referandumla kabul edilen Ekvador Anayasası’nın, 71. maddesi hayatın gerçekleştiği doğanın ya da Pachamama’nın (Toprak Ana) var olma hakkını tanıyor ve anayasal koruma altına alıyor.

Türkiye’de Ekolojik Anayasa Süreci

Türkiye’de Ekolojik Anayasa ile ilgili tartışmalar 12 Eylül 2010’daki Anayasa referandumu ertesinde başladı. Haziran 2011 seçimlerinden sonra gündeme gelen yeni anayasa yapım sürecine ekolojik taleplerle müdahil olabilmek için 15 Şubat 2011’de  Ekolojik Anayasa Girişimi başlatıldı. Çevre aktivistleri, hukukçular, milletvekilleri ve akademisyenlerden oluşan 40 kişilik imzacı grubunun hazırladığı bir çağrı kamuoyuyla paylaşıldı. Sekreteryasını dönemin Yeşiller Partisi’nin üstlendiği Girişim, yeni anayasasının sivil, demokratik ve özgürlükçü olmasının yanısıra ekolojik olması gerektiğini ve doğanın vazgeçilmez, devredilmez haklarının anayasal güvence altına alınmasını savunmak için faaliyet göstermeye başladı.  Bursa, İzmir, Ankara, Tekirdağ, Antakya, Diyarbakır ve Muğla’da çevre aktivistlerinin ve hukukçulularının bir araya geldiği toplantılar düzenlendi. Farklı anayasa çalışma grupları ile iletişime geçilerek ortak paydalar arandı. 15 Mayıs 2012’de  İstanbul’da bir konferans düzenlendi.

Ekolojik Anayasa Girişimi, yeni Anayasa’da olmasını talep ettiği maddeleri 3 Ocak 2012 tarihinde TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sundu. Girişimin temsilcileri komisyona sundukları önerilerde temel olarak anayasanın, doğaya hükmetmeye çalışan insanı değil, doğayı hak öznesi olarak tanıması gerektiğini ifade etti. Sunulan Ekolojik Anayasa, dünyayı gelecek kuşaklardan emanet alındığı bilinciyle, doğayla uyum içinde yaşamanın esas alındığı; su, hava, gen, tohum gibi doğal unsurlar için doğal kaynak değil doğal varlık nitelendirmesinin benimsendiği, doğada olası zararlara yol açabilecek faaliyetlerde ihtiyatlılık ilkesinin benimsendiği, kamu yararında doğal dengelerin gözetildiği, yabani ve evcil hayvan haklarının güvence altına alındığı, sağlıklı su ve gıdaya ulaşım hakkının benimsendiği hukuksal düzenlemeler öneriyor. Prof. Ersan Şen T24’teki 3 Ağustos tarihli yazısında Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun uzlaştığı maddeler arasında ‘Çevre Hakkı’nın da bulunduğu ifade ediliyor. Uzlaşılan maddenin Ekolojik Anayasa Girişimi’nin talep ettiği doğa haklarından oldukça geri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ayrıca Ekim ayında Meclis’te görüşülmesi beklenen Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu yüzünden  orman alanları, sulak alanlar, kıyılar ve bütün diğer doğal alanlar geri dönüşü olmayacak tahribatlara karşı savunmasız kalabilir. Yeni Anayasa tartışmalarında doğanın haklarını Tabiat Kanunu ile ilişkilendirerek ele almak konuya bütüncül yaklaşmak açısından daha da önemli hale gelmiş durumda.

Bu yazı ilk olarak Birgün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

 

Dr. Barış Gençer Baykan

Bahçeşehir Üniversitesi – Betam

 

Woody Allen evine Blue Jasmine ile döndü

Son filmlerini avrupanın çeşitli yerlerinde çeken WoodyAllen’ son filmi Blue Jasmine ile New York’a döndü. Allen’ın yeni filmi izleyici sayısı ile de ABD gişesinde yılın en başarılı bağımsız filmi olmaya çok yakın. Geçen haftasonu ABD’de 229 sinema salonundan 1283 salona dağıtılan film, haftasonu boyunca 4.3 milyon dolar kazandı. Bu sayede film şimdiye kadar 15 milyon dolar kazanmış oldu.

Bu rakam, Blue Jasmine’i Allen’ın filmografisinin finansal bakımdan en başarılı filmi yapıyor. Allen’ın son en başarılı filmiParis’te Gece Yarısı (Midnight in Paris), dünya çapında 151 milyon dolar kazanmasına rağmen bu denli hızlı bir başarıya imza atmamıştı

Blue Jasmine 17 Eylül’de Vizyonda

http://www.youtube.com/watch?v=FER3C394aI8

Başrollerini Cate Blanchett ve Alec Baldwin’in yer aldığı filmin konusu New York’lu çekici ve göz alıcı bir ev kadını (Jasmine), son derece gösterişli bir yaşam sürmektedir. Ancak parasını bu denli cömertçe harcaması nedeniyle büyük bir mali krizin içine sürüklenir ve iflas etmenin eşiğine gelir. Tek çıkış yolu ise San Francisco’da tanıştığı ve kendisine finansal anlamda yardım edeceğini düşündüğü adamı bulmak için San Francisco’ya gitmektir…

Blue Jasmine ülkemizde ise 17 Eylül’de gösterime girecek.

(Beyazperde.com, Yeşil Gazete)

Çin’deki tarım arazileri ile ilgili 6 akılalmaz gerçek

Mother Jones.com’da 21 Ağustos tarihinde Tom Phillpot imzası ile yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete ekibinden Bora Kabatepe‘nin çevirisi ile sunuyoruz

***

Bir Çin şirketi geçtiğimiz Mayıs ayında ABD’nin en büyük domuz eti şirketlerinden Smithfield’ı, ABD’den Çin’e yapılan domuz eti ihracatını arttırma hedefiyle satın aldığından beri Çin’in etkileyici ama bir o kadar da sorunlu hale gelmiş olan gıda üretim sistemini inceliyorum. Özetle, ulaştığım sonuç Çin’in –yani bize bugün en basit süpürgeden en akıllı telefonlara varana dek her şeyi sağlayan yerin- küresel üretim devi olarak yükseldiği süreçte  tarım arazilerine ve su kaynaklarına ciddi ölçüde zarar verdiği ve bunun ekonomisi büyümeye devam ettiği, nüfusu arttığı ve insanları zenginleşip gıda zincirinde daha fazla et tüketerek üst basamaklara çıktığı halde gıda üretimini artırmasını engellediği yönündeydi.

Bu bulguların hiç birisi Çin’in 1970’lerin sonunda başladığı küresel endüstriyel güç olma yolculuğu süresince sahnelediği gıda mucizesinin itibarını zedelememeli. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve OECD tarafından hazırlanan bir rapor bunu destekleyecek verilerle dolu. Ülke 1990’da %20 olan açlık seviyesini tarım arazilerinden aldığı ürünü sessizce arttırarak %12’ye düşürmeyi başardı.  Çin’in toplam gıda çıktısı 1978’den bu yana üçe katlandı. Hayvancılık ürünlerindeki artış ise çok daha başdöndürücü: 1978’in beş katı. Geneline baktığımızda Çin’in gıda üretim sistemi olağanüstü bir başarı öyküsü: Dünya’daki tarıma elverişli arazilerin %7’siyle dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini beslemeyi başarıyorlar.

Ancak şimdi, yani sıkı devlet kontrolündeki ekonomiyi piyasayla uyumlu hale getiren reformlar başladığından 35 yıl sonra, Çin’in “kendi gıdasını kendi üreten ülke” ünvanını koruması giderek zorlaşmış gibi gözüküyor.  Nüfusunun ete olan iştahı gelirleri ile beraber artıyor ve 1.2 milyar insan için seri üretimle biftek ve şişler pişirmek istiyorsanız muazzam büyüklüklerde araziye ve suya ihtiyacınız var demektir. Öte yandan, gıda üretimindeki geçmiş başarıyı finansal olarak destekleyen üretim sektörünün inanılmaz yükselişi bu değerli kaynakları ya kısmen kirletti ya da tamamen bünyesine katarak kullanılmaz hale getirdi.

Daha önceki yazılarımdan birisinde, Çin’de kısıtlı olan su kaynaklarının nasıl olup da üretim sektörünün itici gücü konumundaki kömür tarafından kirletildiğini ya da kömür sektörü için kullanılmaya başladığını incelemiştim.

Sudan sonra arazi geliyor. İşte Çin’deki tarım arazilerinin durumu üzerine yapılan son araştırmalardan bazı bulgular:

1)      Çin’in Tarım Arazileri Küçülüyor: Ülkenin büyük yüzölçümüne rağmen, çok da fazla seçeneği yok.  FAO/OECD çalışmasına göre Çin’deki tarım arazileri 1997 ile 2008 yılları arasında, devlet tarafından “planlı ekolojik ekin alanı dönüşümü” olarak tanımlanan bir süreçle %6.2 oranında azaldı. Land Deals Political Initiative (LDPI) imzalı 2011 tarihli bir makale bu düşüşün sorumlusu olarak endüstriyelleşmeyi ve yapılaşmayı gösteriyor.

2) Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kişi başına tarıma elverişli arazi alan Çin’dekinin 6 katı: FAO/OECD raporları gösteriyor ki Çin kişi başına 0.09 hektar tarıma elverişli araziye sahip – yani küresel ortalamanın yarısından daha az ve OECD ülkelerinin ortalamasının dörtte birine eşit. (Ç.N: Aynı verilere göre Türkiye’deki kişi başına tarıma elverişli arazi 2011 yılında 0.28 hektar olarak ölçüldü. Aynı verinin 1993 yılında 0.43 hektar olması nüfus verisi ile bir araya geldiğinde 20 sene içerisinde 4 milyon hektar tarıma elverişli toprağın kaybedildiğe işaret ediyor.)

3)      Çin’deki arazilerin beşte biri kirlenmiş durumda: FAO/OECD bu problem ihtiyatlı bir şekilde “toprak kalitesinde düşüş” olarak tanımlıyor. Çin’deki tarıma elverişli arazilerinin %40’ı erozyon, tuzlanma ve asidifikasyon sorunlarından en az biri tarafından bozulmuş durumdayken %20’si ise endüstriyel atıklar, kanalizasyon atıkları, aşırı tarım kimyasalları kullanımı ya da metal ve kömür madenlerinden doğaya karışan gelen zehirli sular nedeniyle kirlenmiş halde.

4)      Çin toprak kalitesi sorunlarını devlet sırrı olarak görüyor: Devlet 2006 yılında toprak kirliliği konusunda yaptırılan bir araştırma yaptırdı ancak sonuçları paylaşmayı reddetti. Ancak toprak kirliliğinin gıda tedariğini tehdit eden bir sorun haline geldiği ile ilgili somut kanıtlar ortaya çıkmaya devam ediyor. Mayıs 2013’te Guangzhou şehrindeki gıda güvenliği memurlarının yerel restoranlardan topladıkları on sekiz pirinç örneğinin sekizinde kanserojen bir madde olan kadmiyum seviyeleri tespit etmesi ülke çapında bir çalkalanmaya neden olmuştu. Pirinçler Hunan bölgesiden yani New York Times tarafından “büyüyen fabrikaların, madenlerin ve demir çelik fırınlarının çeltik tarlaları ile yanyana olduğu bölge” olarak adlandırdığı yerden gelmişti. 2011 yılında Nanjing Tarım Üniversitesi yayınladıkları bir raporda ülke genelindeki pirinçlerin %10’unda kadmiyuma rastlanırken, bu oranın güneyden gelen pirinçlerde %60’a yükseldiğini gösteriyordu.

5)      Çin’in gıda sistemi kömürden besleniyor: Çin’in gıda tedariği için bel bağladığı suları ve arazileri kirleten şey sadece endüstri değil. Tarımın kendisi de bunu yapıyor. Çin’in gıda üretiminin artışını sağlayan en önemli faktörlerden birisi sürekli olarak yükselen ve şu anda küresel azot üretiminin üçte birini tüketen azotlu sentetik gübre kullanımı ve gelin görün ki azot endüstrisinin enerjisinin %70’i kömür santrallerinden geliyor. Bir diğer deyişle Çin gıdasını üretebilmek için kısıtlı su kaynakları üzerinde tarımla en sert şekilde rekabete giren bir diğer sektöre yaslanmış durumda.

Chaohu şehri yakınlarındaki bir gölde algler tarafından renklenmiş sularda kayık çeken balıkçılar Kaynak: Jianan Yu, Reuters

6) Çin’deki en büyük beş gölde de sentetik gübre atıklarının taşınması nedeniyle oluşmuş ölü bölgeler var: Kaliforniya Üniversitesi’nin Çinli araştırmacılarla ortak yürüttüğü bir çalışma 2008 yılında gölleri incelediğinde bu sonuçla karşılaştılar. (Ç.N: Ölü bölgeler sudaki alg popülasyonunun kontrolsüz olarak büyümesi ve sudaki oksijeni tüketmesi nedeniyle oluşan bölgelerdir. Aşırı büyüyen alg popülasyonundan ölen algler bozulmaları sırasında sudaki oksijeni tüketirler ve oksijene ihtiyacı olan tüm su canlılarını ya öldürürler ya da başka bölgelere göç etmeye zorlarlar. Ölü bölgeler doğal sebeplerle oluşabilmesine rağmen sıklıklar insan kaynaklı nedenlerle görülmektedir. En önemli sebepleri arasında sulara aşırı besin akışı yatar. Özellikle sentetik gübreyle yaygın tarım yapılan alanlarda yeraltı sularına karışan ya da yağmur suları ile yıkanan azot ve fosforlu bileşiklerin sulara karışması nedeniyle algler kontrolsüzce büyüyebilecekleri besin kaynaklarına sahip olur ve ölü bölgeler yaratırlar.) Yoğun azotlu gübre kullanımı toprak kalitesine de yapacağını yapıyor. Topraktaki pH seviyesinin düşmesine, yani toprağın asitliğini arttırarak verimin düşmesine neden oluyorlar; bu Çin’de yaygın bir problem. Nature dergisinde yapılan bir araştırmadan notlara göz atalım:

“Araştırma ekibinin sonuçları gösteriyor ki aşırı gübre kullanımı Çin’deki toprak pH’ının 0.5 düşmesine neden olmuş. Bazı yerlerde pH 5.07’ye kadar düşüyor ki pirinç, buğday gibi ekinlerin ve diğer ticari değeri olan gıda ürünlerinin ekilmesi için en uygun ortam 6-7 pH aralığındaki nötr topraklar. Buna karşın kendi haline bırakılan toprağın bu derece asitlenmesi 100 sene alırdı. (Ç.N.: Araştırma 1980’ler ve 2000’ler verilerini karşılaştırıyor). “Asidifikasyon bazı bölgelerde üretimi %30-50 arasında düşürdü.”  diyor Çinli bir araştırmacı olan Zhang. Eğer gidişat devam ederse, bazı bölgelerdeki pH seviyesi 3’e kadar düşebilir.  “Bu asitlikte hiç bir ekin yetişemez” diye uyarıyor.

“Eğer gidişat devam ederse…” Sanırım asıl soru burada. Bir üretim merkezi olarak Çin’e bel bağlayan ancak bu süreçte Çin’in kendisini besleme kabiliyetini elinden alan bir küresel ekonomik sistem, çöküşe doğru adım adım giden bir sisteme benziyor.

 

Yazı: Tom Philpott

Yazının özgün hali

Çaviren: Bora Kabatepe

(Yeşil Gazete, Mother Jones)

 

 

Suriye’den BM denetçilerine izin

Suriye, Birleşmiş Milletler görevlilerinin kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığının araştırılması için Şam yakınlarındaki bölgeye giriş yapmasına izin verdi.

Suriye devlet televizyonundan yapılan açıklamada, Şam yakınlarındaki bölgede BM ekibinin kimyasal silah kullanıldığı iddialarını araştırması konusunda Suriye ile BM arasında uzlaşmaya varıldığı belirtildi. Kısa süre sonra BM’den kimyasal silah uzmanlarının incelemelerde bulunmak üzere pazartesi günü bu bölgeye gidecekleri açıklaması geldi. BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un ofisinden yapılan açıklamada BM ekibinin çalışmaları sırasında bölgede ateşkes yapılacağı ifade edildi.

Rusya kararı olumlu karşıladı. Rus Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Aleksandr Lukaşeviç Batı’nın acele sonuçlar çıkarmama konusunda uyararak “Kendi sonuçlarını BM uzmanlarına dayatmaya çalışanlar ve Suriye’de askerî operasyon ihtimalini güçlendirenleri trajik bir hata yapmaktan kaçınmaya davet ediyoruz” diye konuştu.

“ABD Suriye’ye müdaheleye hazır”

0

ABD savunma bakanı, Başkan Barack Obama’nın karar vermesi halinde Amerikan ordusunun Suriye’ye müdahaleye hazır olduğunu açıkladı.
Chuck Hagel bu açıklamayı Malezya’yı ziyareti sırasında yaptı.

Üst düzey askeri yetkililer ve ulusal güvenlik danışmanları Cumartesi günü Başkan Obama’ya Suriye’nin kimyasal silah kullanmasına karşı alınacak önlemlerle ilgili bir dizi ayrıntılı seçenek sundu.  Bir savunma bakanlığı yetkilisi Amerikan donanmasının  Akdeniz’deki  varlığını arttırmakta olduğunu ve bölgeye Cruise füzeleriyle donatılmış dördüncü bir zavaş gemisini gönderildiğini açıkladı.

Beyaz Saray Obama’nın İngiltere Başbakanı David Cameron ile görüştüğünü ve iki liderin kimyasal silah iddiaları konusunda ”derin kaygı” duyduklarını bildirdi.

Cumartesi günü Beyaz Sarayda düzenlenen güvenlik toplantısına Başkan yardımcısı Joe Biden, CIA Başkanı John Brennan ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice katıldı.

Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Bakan John Kerry’nin  BM denetçilerine hemen izin verilmesi konusunu Suriyeli mevkidaşı ve diğer bölge ülkelerinin üst düzey yetkilileriyle görüştüğünü açıkladı.

Kerry, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in yanısıra Türkiye, Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri dışişleri bakanlarıyla telefon görüşmesi yaptı.

(VOA)

Portman’ın yerine Cotillard

Shakespeare’nin ünlü ‘Macbeth’inden uyarlanacak filmde Natalie Portman için düşünülen Lady Macbeth rolünü Marion Cotillard kaptı.

Cannes’dan ödüllü ‘Snowtown’ filmiyle tanınan Avusturalyalı yönetmen Justin Kurzel’in Shakespeare’nin ünlü ‘Macbeth’inden uyarlayacağı filmde Natalie Portman için düşünülen rolü Marion Cotillard kaptı. Edith Piaf’ı canlandırdığı ‘Kaldırım Serçesi’ (La Môme) filmiyle 2008’de en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazanan Cotillard, filmde Lady Macbeth’i canlandıracak. Macbeth’i ‘Hunger’, ‘Shame’ gibi Steve McQueen filmlerindeki olağanüstü performansıyla dikkat çeken Michael Fassbender’in canlandıracağı filmin yapımcılığını Oscar ödüllü ‘Zoraki Kral’a (The King’s Speech) imza atan See-Saw film stüdyosu üstleniyor.

Türkiye’den Suriye savaşına 20 römork cephane

Suriye’deki cihatçılara Türkiye üzerinden tam 400 ton ağırlığında cephane yardımı gönderildiği iddiaları gündeme geldi.

Reuters ’ın haberinde Beşşar Esad karşıtı cihatçılar, iki yıldır tek seferde kendilerine yapılan en büyük silah sevkiyatının Türkiye üzerinden gönderildiği iddia etti.

Şam’daki kimyasal saldırı iddialarının ardından destek amacıyla gönderildiği öne sürülen yardımları körfez ülkelerinin finanse ettiği belirtildi.

Reuters’a konuşan Muhammed Salam, Hatay ’dan gelen silah dolu 20 römorkun karargahlara dağıtıldığını ifade etti.

(Radikal)

‘The Dark Side of the Moon’ tiyatro oluyor

Pink Floyd’un efsanevi albümlerinden ‘The Dark Side of the Moon’, yayımlanışının 40’ıncı yıldönümünde İngiliz oyun yazarı Tom Stoppard tarafından oyunlaştırılıyor. Oyun, radyo tiyatrosu olarak BBC Radio 2’de yayımlanacak.

Tom Stoppard’ın, İkinci Dünya Savaşı ertesinin en önemli tiyatro yazarlarından biri kabul edilmesini sağlayan ‘Arcadia’, ‘Rosencrantz ve Guilderstern Öl(d)üler’ gibi oyunlarına benzer biçimde ‘Darkside’ adlı oyun da Stoppard’ın esprili diliyle aktarılan ciddi bir felsefi sorunun etrafında dönüyor.

‘Darkside’ -1982 yapımı ‘The Wall’un aksine- Pink Floyd’un müziğinin birebir metne dökülmesi değil; daha çok albüm tarafından çevrelenen ama albümden bağımsız bir hikâye. Felsefe öğrencisi Emily’nin çeşitli fikir deneylerini izleyen oyun, albümün belirlediği temalara değinirken (Örneğin ‘Money’ adlı parça, bir bankacı ile bir politikacının düşen uçaklarındaki son paraşüt için yaptıkları tartışmaya eşlik ediyor.) bir yandan da Emily’nin, Kantçı felsefeyi merkez edinerek, “İyi nedir?” sorusunun peşinde dağılışını anlatıyor.
The Independent gazetesinin haberine göre Tom Stoppard, albüm ilk çıktığında bir arkadaşının bundan bir oyun yazmasını önerdiğini söylüyor. Böyle düşünüldüğünde 40 yıldır hazırlanmakta olan bir proje olan ‘Darkside’, böylece Stoppard’ın yarım yüzyıllık deneyimini Pink Floyd’un genç, öfkeli ve dağınık müziğiyle birleştirmiş olacak.

Pink Floyd baterisi Nick Mason, oyunu David Gilmour ve Roger Waters’la okuduklarını anlatırken, “Biz o dönem üstümüzde hissettiğimiz yükten, canımıza sıkan şeylerden bahsetmiştik. Tom’un imgeleri çok daha soyut” diyor ve ekliyor: “Albümü yaparken Kantçı felsefeden haberimiz vardı diye düşünüyorum, hepimiz iyi eğitimliydik ve az çok bir şeyler biliyorduk ama Stoppard bunu bir adım ileri götürmüş.”

Takdir almanın yolu din dersinden geçer

Mahkeme kararıyla ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ dersinden iki yıl önce mahkeme kararıyla muaf tutulan Nazlı Şirin’e, din dersine girmediği için takdirname verilmedi.

Eskişehir Süleyman Havva Kamışlı İlkokulu 7’nci sınıf öğrenicisi Nazlı Şirin El, inancı nedeniyle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerine girmedi. Tüm dersleri pekiyi olan Nazlı Şirin El, girmediği Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine Şube Öğretmenler Kurulu Kararı ile 5 üzerinden 2 verilerek bir üst sınıfa geçirildi. Nazlı, “Girmediğim derse bir verilmiş ardından da kurul bu notu iki yapmış. Benim takdirname almamam gerekir” dedi.

Eğitim- Sen Şube Başkanı Ali Paşa Şanlı, Süleyman Havva Kamışlı İlkokulu öğrencisi Nazlı Şirin El ve babası Hüseyin El ile birlikte şube binasında basın toplantısı düzenledi.
Laik eğitim ve laik yaşam hakkının hükümet tarafından ortadan kaldırılmak istendiğini öne süren Ali Paşa Şanlı şöyle devam etti:

“Bunun somut örneklerinden sadece biri de Türk Dünyası Kültür Başkenti olan ilimiz Eskişehir’de yaşanmaya devam etmektedir. Nazlı Şirin El, Alevi inancına sahip olması nedeniyle geçen yıl, Havacılar İlköğretim Okulu’nda Din Kültür ve Ahlak Bilgisi dersine laik eğitim hakkını kullanarak girmeyerek bunu yargıya taşımış ve bundan dolayı bir üst sınıfı geçmede sorunlar yaşamıştı. Yargı sürece halen devam etmektedir. Yaratılan kamuoyu sonucunda öğrenci Şube Öğretmenler Kulu Kararı ile bir üst sınıf olan 7’nci sınıfa geçirilmişti. İnancı nedeniyle okulunda yaşadığı psikolojik baskı ve okul yönetimi ve öğretmenlerin yeterince sahiplenmemesi nedeniyle 2012- 2013 eğitim ve öğretim yılında önce Mehmet Gedik ardından da Süleyman Havva Kamışlı İlköğretim Okulu’na naklini yaptırarak eğitimine orada devam etmek zorunda kalmıştır. Öğrencinin karnesinde tüm derslerin notu pekiyi ve bu yıl da Şube Öğretmenler Kurulu Kararı ile 8’inci sınıfa geçirilmiştir. Öğrenci sadece Din Kültür ve Ahlak Bilgisi dersine girmediği için, geçen yıl da, bu yıl da almayı hak ettiği ‘Teşekkür’ ve ‘Takdirname’ler kendisine verilmeyerek mağduriyeti sürmektedir. Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileri başta olmak üzere Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’yı Nazlı Şirin El’in mağduriyetini gidermeleri için hemen gereği yapmaya davet ediyoruz. Yoksa onlar da bu mağduriyetin sorumluları olacaklardır.”

‘KIZIM PSİKOLOJİK BASKI GÖRDÜ’

İnşaat işçisi baba Hüseyin El de, kızı Nazlı’nın Din Kültür ve Ahlak Bilgisi derslerine girmediği için okulunda psikolojik baskı gördüğünü öne sürdü. Radikal’in haberine göre; baba El, kızının Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutulması için İdare Mahkemesi başvurduklarını ve davanın halen devam ettiğini söyledi.

GEÇEN YIL KARNE VERİLMEDİ

Nazlı Şirin El geçen yıl kendisine karne dahi verilmediğini söyledi. Bu yıl karne aldığını, ancak hak ettiği takdirnameyi kendisine vermediklerini anlatan Nazlı Şirin El şöyle konuştu:

“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine hiç girmedim. Buna rağmen bu ders için bana birinci dönem bir, ikinci dönem de bir notu verilmiş. Şube öğretmenler kurulu da bu biri 2 yapıp beni bir üst sınıfa geçirdi. Ayrıca girdiğim bütün derslerimin notu pekiyi. Takdirname almam gerekiyor. Ben takdirnamemi ve geçen yıl bana verilmeyen karnemi istiyorum.”

2011 YILINDA MAHKEME MUAF TUTMUŞTU

Mahkeme kararıyla ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ dersinden muaf tutulmasına rağmen bu desten başarısız sayılarak sınıf tekrarına karar verilen ilköğretim okulu 5’inci sınıf öğrencisi, 11 yaşındaki Nazlı Şirin El, Milli Eğitim Müdürlüğü’nün mahkeme kararını uygulamaya koymasıyla sınıfını geçti. Nazlı’ya okul tarafından takdirname verileceği belirtildi.