Ana Sayfa Blog Sayfa 4170

Bir devlet kendi tapu kayıtlarından neden korkar – Ömer Tansel

Taraf’tan Tuğba Tekerek’in yaptığı Türkiye’deki azınlık mallarına ilişkin röportajlar bundan 11 yıl önce üniversitede yaşadığım bir olayı hatırlattı bana. Ankara’da Gazi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğrenciyken aynı bölümdeki arkadaşlarım Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün arşiv bölümünde bir projede yer alıyorlardı. O yıllarda yapılan bu çalışma 1914-1918 dönemine ait Osmanlıca tapu kayıtlarının günümüz Türkçesine dönüştürülmesini amaçlıyordu. Arkadaşlarımla yaptıkları işe dair konuştuğumda tedirgindiler, okudukları belgelerin devlet sırrı mahiyetinde olduğunu söylüyorlardı. Bahsi geçen belgeler Ermeni ve Rum vatandaşlara ait tapu kayıtlarıydı.

Projeyi yönetenler arkadaşlarıma gördükleri belgelerin son derece önemli tapu kayıtları olduğunu ve bu bilgilerin bir şekilde dışarı çıkartılmasının “ulusal güvenlik sorunu” oluşturacağından söz etmişlerdi. 21 yaşında genç bir tarihçi olarak ben de o zaman şunu merak ettim. Bir devlet neden kendi tapu kayıtlarından bu derece korkar ve onları “ulusal güvenlik” kapsamında değerlendirir? Bu soru beni öncelikle dönemin Devlet Bakanı Şuayip Üşenmez tarafından yayınlanan 29 Haziran 2001 tarihli bir bakanlık genelgesine götürdü. Bu genelgede Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nden 6 Ağustos 1924 öncesine dair istenen belgelere ilişkin herhangi bir işlemin yapılmaması talimatı veriliyordu. Eğer böyle bir talep olursa bu talebi yapan kişinin kimliğinin Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne bildirilmesi isteniyordu.


AZINLIK MALLARINA EL KONUYOR

2001 tarihli bu genelgenin arkasında yatan tarihsel gerçeklik ise bundan yaklaşık yüz yıl öncesine dayanıyor. Osmanlı Devleti’nde sermayenin büyük bir kısmı gayrimüslim kesimin elinde bulunuyordu. 1914 öncesinde yaşanan Balkan savaşları ve bu savaşların Müslüman ahali üzerinde doğurduğu travmatik etki İttihat ve Terakki hükümetinin gayrimüslim azınlığa bakışında önemli değişikliklere sebep oldu. İttihatçıların ekonomik alandaki temel hedefi Müslüman bir Türk burjuvazi sınıfı oluşturmaktı. Bu süreçte 1915 olaylarıyla yurtlarını terk etmek zorunda kalan, ölen ve öldürülen bir milyon Ermeni’nin geride bıraktıkları menkul ve gayrimenkuller çeşitli hukuki yollar kullanılarak Müslüman Türk eşrafın eline geçti.

Bu sermaye transferi Ege Bölgesi’nde ise Rumlara yönelik boykot ve yıldırma politikalarının uygulanması şeklinde hayata geçirildi. Binlerce Rum bulundukları bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. 1918 yılından sonra geri dönen Ermenilere malları iade edilmek istense de milli mücadelenin başlaması sonrasında Ankara’daki milli hükümet politika değişikliğine giderek iade konusunda son derece katı ve uzlaşmaz bir tutum takındı. 1923-1925 yılları arasında gerçekleştirilen Türk-Rum nüfus mübadelesi sonrasında Anadolu’dan yaklaşık 1,5 milyon Rum Yunanistan’a göç etmek durumunda kaldı. Bu göçün ardından geride kalan birçok gayrimenkul hukuki veya hukuk dışı yollardan Türk eşrafın eline geçti. 1920 ve 1930’lu yıllarda uygulanan millileştirme politikaları sonrasında gayrimüslimlerin ekonomi üzerindeki payı gitgide azaldı. 1934 yılında meydana gelen ve tarihe “Trakya olayları” olarak geçen Yahudi pogromu sonrasında Trakya’nın yerleşik Yahudi nüfusunun büyük çoğunluğu İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı.


VARLIK VERGİSİ

İkinci Dünya Savaşı sırasında Şükrü Saracoğlu hükümeti tarafından uygulanan Varlık Vergisi uygulaması ise tam bir faciaydı. İstanbul’da bulunan gayrimüslim nüfusun ekonomik hayattaki konumu sonsuza dek değişti. Birçok Rum, Yahudi ve Ermeni tüccar uygulanan vergi nedeniyle iflas etti. Çalışma kamplarına gönderildi ve bütün bunların sonucunda ekonomik hayattan çekildi. Varlık Vergisi dolayısıyla gerçekleştirilen sermaye transferi mevcut Türk burjuva sınıfını çok daha güçlü bir konuma getirdi. Gayrimüslimlerin özellikle de Rumların Varlık Vergisi konusundaki şikâyetleri hükümet tarafından görmezden gelindi. Dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu bu politikanın amacının ekonominin Türkleştirilmesi olduğunu Meclis kürsüsünden bizzat ifade ederek İttihat ve Terakki’den beri uygulanan bu politikanın sözcülüğünü üstlendi.


6-7 EYLÜL YAĞMALAMALARI

1950’li yıllara geldiğimizde ise Kıbrıs meselesi Yunanistan ve Türkiye arasında gitgide büyüyen bir meseleye dönüştü. Bu mesele yüzünden her iki ülke de kendi azınlıklarını hedef tahtasına koydular. 6-7 Eylül 1955’te İstanbul, Ankara ve İzmir’de çoğunluğu Rumlar olmak üzere gayrimüslim vatandaşlara yönelik yağma ve talan hareketleri sonrasında azınlıkların iyiden iyiye can ve mal güvenliği sorunu gündeme geldi. İstanbullu Rumlar özellikle bu olaylardan sonra ekonomik hayattaki konumlarını hızlı bir biçimde kaybetmeye ve birer ikişer ülkeyi terk etmeye başladılar. İstanbul Rum cemaatine yönelik son ağır darbe ise Kıbrıs 1964 yılında geldi. İnönü hükümetinin yunan pasaportlu Rumların sınır dışı edilmesi kararını verdi. Yaklaşık otuz bin Rum Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakıldı.

Bugün 2013 yılının Türkiye’sinde toplam gayrimüslim vatandaş nüfusumuz yüz bini bile bulmuyor. Yetmiş altı milyonluk bir ülkede yüz yıllık bir süreçte ülke etnik ve ekonomik anlamda gayrimüslim nüfustan arındırıldı ve Türkleştirildi. Bu İttihat ve Terakki döneminde başlayan ekonominin Türkleştirilmesi politikasının başarılı olduğunun kanıtıdır. Yazımın başında bir devlet neden kendi tapu belgelerinden korkar diye sormuştum. Bana kalırsa bir tarihçi ve vatandaş olarak korktuğumuz yüz yıllık o tapu belgeleri değil, korktuğumuz şey bizim yüz yıllık günahlarımız ve onlarla yüzleşebilecek cesarete sahip olamayışımız. Umarım bir gün herkesin bildiği bu “sır” ile yüzleşir, yüz yıllık korkularımızdan ve tabularımızdan kurtulabiliriz.

 

Ömer Tansel – Taraf

Kuzey Ormanları Savunması Riva Kampı’nda “yeşil’e hasta” kentliler buluştu

Kuzey Ormanları Savunması’nın çağrısıyla Riva’da düzenlenen kamp başladı.

Sabah saatlerinden itibaren Riva Elmas Burnu kamp alanına gelen katılımcılar çadırlarını kurarak 3. köprü, 3. havalimanı gibi tehditlerle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan Kuzey Ormanları’nın şenlikli bir şekilde savunulacağını, gezi ruhunun burada da canlanacağını haykırmaya başladılar.

Saat 15:00’den itibaren başlayan atölyelere katılımcıların ilgisi yoğun. İlk atölye Buğday Derneği’nin düzenlediği Gerçek Temizlik Atölyesi idi.

Atölyeden önce bir konuşma yapan Oya Ayman, “Kentliler olarak doğanın tahrip edilmemesi konusunda vereceğimiz mücadelenin yanında, doğaya zarar vermeyecek alışkanlıkları da yaymazsak doğanın tahribatını durdurmamız mümkün olmayacak” dedi.

Kuzey Ormanlarını savunmak için Riva Kampı’na gelen kentliler aileleri ile beraber “yeşilin hastası” olduklarını gösterdiler.

Günün ikinci atölyesi Doçent Dr. Necmi Aksoy’un düzenlediği “Anadolu Ağaçları”, ormanın içinde geze geze yoluna devam ediyor.

Haber ve Fotoğraflar: Bora Kabatepe

(Yeşil Gazete)

 

Alternatif Film Önerileri – Ruby Sparks

2006 yılında Little Miss SunShine filmi ile hayatın içinde kaybetmenin o kadar da kötü bir şey olmadığını, kaybederken bile hayatın içinde kazanacağımız olgular olduğunu gösteren Jonathan Dayton, ve Valerie Faris uzun bir aradan sonra Ruby Sparks ile tekrar karşımıza çıkıyor.

Oyuncu Zoe Kazan’ın kaleme aldığı (İstanbul doğumlu Unutulmaz yönetmen Elİa Kazan’ın torunu) ve sevgilisi Paul Dano ile yer aldığı yapımda “Yazar Tıkanması” yaşayan, ilk eseri ile Dahi olarak nitelendirilen Calvin’in hikayesini bizlere anlatıyor. İlk kitabı ile isminin başına dahi nitelemesi eklenen Calvin, asosyal kişiliği ve karşı cinsle bir türlü olamayan ilişkileri arasında git-geller yaşadığı dönemde rüyalarına konuk olan kızı bir gece yazmaya başlayarak gelişen hikayenin içinde kendimizi buluyoruz.

Ruby Sparks filmi yazarların üretememe, yazamama konusuna eğilirken sürdürülmeye çalışılan “Yazar hayatının” üretme konusunda bir engel teşkil edebileceğini anlıyoruz. Scotty adlı kız gibi çiş yapan ama erkek olan köpeği ile yüzme havuzlu, kocaman bir evde yalnız ve mazbut yazar hayatı yaşayan Dahi yazar Calvin, bir sabah uyandığında karşısında yarattığı karakteri görmesi ile başlayan hikaye sonrasında yaşanılan mutlu bir çift hikayesi ile devam ediyor.

Yazar Tıkanması mı Yaşamın Kısırdöngüsü mü?

Filmden yansıyan hikayedeki yazar karakteri bir metafor gibi kullanıldığını, olay örgüsü genişledikçe anlıyoruz. Normal insanların ilişkilerinde sıklıkla yaşadığı tıkanmalar, kısırdöngüler yazar metaforu kullanılarak olaylara dışarıdan bakma imkanını izleyiciye sunmayı başarıyor.

Hayatın içindeki rolünü, yaşayışı değiştirmekten korkan insanın, çevresindeki insanları değiştirme uğraşı ve yönetme isteğini Calvin’in yaşantısını görerek şahit ediyoruz. Calvin’in kendi yarattığı karakteri özgürce değiştirebilme imkanını, gerçek hayatta bir karşılık bulmadığını yaşayarak tecrübe ediyor.

Little Miss SunShine ile Ruby Sparks yapımları izlenebilecek yapımlar olmaların yanı sıra kaybedilme ihtimalinin olasılıklardan bir tanesi olduğunu hayatın içinden hikayeler seçerek üsturupluca anlatmayı beceren ender yapımlardan.

Zoey Kazan hakkında afili sözler…

İlk senaryo denemesini klişeler ve tekrar olarak adlandırılabilecek “ romantik aşk hikayesi” olarak seçmenin handikaplarından uzak bir senaryoya imza attığı söylenebilir. Bunun yanı sıra filmde canlandırdığı Ruby karakterine görüntü olarak birebir uygunluk göstermesi “acaba kendini düşünerek mi yazdı?” sorusunu beraberinde getiriyor.

Oyunculuk olarak, hatırlanabilecek bir performans sergilemesinin yanı sıra, “herkese böyle bir sevgili” iç çekişini film boyunca erkek izleyicilerin düşünmesine neden olduğu bir gerçek. J

Sallinger Ustaya Selam

Ruby Sparks filmini biraz daha değerli kılan ise J.D Sallinger’ı sözleriyle anması büyük bir incelikti. Yazdıklarını kimseye beğendirme, okunması konusunda hiçbir derdi olmayan Sallinger’in yazar olarak duruşu, yazmak isteyenlerin kulağına küpe olması gerektiğini öneren bir tavsiye de filmin içinde yer aldığını belirtmekte yarar var.

“Kurgunun nadir mucizesi tekrar karşımızda. Hayal gücü, kâğıt ve mürekkeple bir insan daha yaratıldı.”

Çavdar Tarlasındaki Çoçuklar. J.D.Sallinger…

 

Muhittin Kurban

[Özel Haber] Çöpleri fantastik yaratıklara dönüştüren sanatçı: Francisco de Pájaro

Bizler,  aşırı tüketimin ve çöplerin ayrıştırılmamasının bir sonucu olarak ortaya çıkan atıkları gördüğümüzde yüzümüzü buruştururken bir kişi  bunları birer sanat eserine dönüştürüyor.  İspanyol sanatçı Francisco de Pájaro, eski karton kolileri, çöp poşetlerini, atılmış mobilyaları ve diğer atıkları garip insan formlarına ve fantastik yaratıklara dönüştürüyor. Çöplerden yaptıkları eserler ancak çöpler toplanana kadar ve ancak sokaktan geçen insanlar ile buluşuyor.

Londra’ da yaşamaya başlayan,  imzası “Sanat Çöptür” olan sanatçı; Barcelona, Madrid, Valencia, Mallorca, Ibiza ve Berlin’deki sokak çalışmalarından sonra yaz başından beri,  Londra’ da WestBank Gallery’de ve sokaklarda eserlerini sergiliyor.  Londra’ daki çalışmalarına kıyasla önceki çalışmalarının çoğunu polisten kaçabilmek için hızlı ve üstün körü yapmak zorunda olduğunu söylüyor.  Barselona’da 2006 yılında sokak sanatına yönelik getirilen kısıtlamalar ve ağır yaptırımlar sanatçıya kendini ifade etmenin tek yolu olarak çöpleri bırakıyor.

“Yerleri, duvarları, hiçbir yeri boyayamıyordum ve kendimi ifade etme ihtiyacı duyuyordum ama nerde? Çöpler , sandalye , yatak ne denk gelirse, ufak ufak, küçük buluşlar yaptım. Öncelikle teneke kutular, objeleri boyayarak başladım. Sonrasında bir kol ya da bacak koyabileceğimi düşündüm böylelikle duvarları boyamayıp çöpleri boyamaya başladım. Doğaçlama yapmak zorundasınız… İspanyadaki polisler katı, hiçbir şey yapmaya izin vermiyorlar. Londra’daki polisler daha toleranslılar. Gördüklerinde “ tamam, bu çöp çok zekice” diyorlar.”

Sanatçı ile 05.09.2013’ de e-mail üzerinden bir röportaj yaptık;

Sanat üzerine bir eğitiminiz var mı?

Alaylıyım. Dünyanın herhangi bir yerinde sanat eğitimi almadım.  Ne  sanattan anlarım ne de sanatın ne olduğunu bilirim.

İstanbul’ a gelmeyi planlıyor musunuz?

Günün birinde İstanbul’a gelmeyi çok isterim. Londra’da bir Türk mahallesinde yaşıyorum ve yemeklerinize bayılıyorum.

Bu tarz sanatsal çalışma yapmanıza yol açan içinizden gelen arzuyu açıklayabilir misiniz? Yani çöpleri gördüğünüzde hissettikleriniz nelerdir?

Çöplerle kendimi ifade etmek onlara bir anlam kazandırmak için her gün dışarı çıkmak istiyorum. Hayattaki amacım nerede olursam olayım, yapabildiğim herhangi bir konuda kendimi, resim ile ifade etmek ki bu şu anda çöpler. Bu çok cesaret verici bir keşif olmuştur benim için. Çöp ve boya benim kendimi ifade edebilmem için bir araç. Çöpten ekmek toplayan biri gibi sanata dönüştürmek için çöp arıyorum.Bunu neden yaptığımı açıklayamıyorum. Eğer insanları yaratık olarak resmedecekseniz, bunu çöp ve atıklardan yapmak çok anlamlı.

Çalışmalarınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

Barselona’da kendimi özgürce ifade etme imkânım çok defa engellendi. Barselona beni öfkelendiriyor ve hayal kırıklığına uğratıyordu. İnsanları ortamın dışına itiyor ve yanlış kararlar almasına sebep oluyordu. Öte tarafta tükettiklerimiz ve harcadıklarımızla çok fazla kirliliğe sebep oluyoruz. Bu çözmesi çok zor bir sorun olduğundan, bu çöpleri kendimi ifade edecek ve insanları güldürecek bir şeye çevirmeye çalıştım. Nihayetinde bütün çöpler toplanıyor ve sanatım onlara son ana kadar eşlik etmiş oluyor. Onlardan son bir kahkaha çıkartıyorum.

Çöpten sanat yapıyorsunuz. Ancak imzanız “Sanat Çöptür”. Bu sadece bir kelime oyunu mu? Yoksa sanata değer vermiyor musunuz?

Sanat nedir? Kişisel olarak benim bir fikrim yok ve sanatın ne olduğunu bilmek beni ilgilendirmiyor. Telif hakları sorunu olmadığı sürece bir tanım uydurabilirim. Herkesin görüşüne müsamaha ederim. Hepimiz hatalıyız ve hepimiz haklıyız. Diyorum ki sanat çöptür.

Eserleriniz için tüketim toplumu eleştirisi içeriyor diyebilir miyiz?

Toplumu nadiren eleştiririm. Genelde kendi haline bırakmaya yeltenirim ve özgür düşündüğümü görürüm. Politik ressam değilim, ne olursa olsun hoşuma gideni resmederim, insanların embesilliği üzerine olan her şeyi. Sonuçta ben de o insan zevzekliğinin bir parçasıyım.

Eserlerinizle insanlara verdiğiniz “daha az tüketin” ya da” atmadan önce bir kez daha düşünün” gibi bir mesaj var mı?

İnsanlara ne yapmaları gerektiğini ben söyleyemem. Yine de ifade etmekten yana tavır alıyorum. Bir sebepten dolayı bedenimden gelen bir arzu ile kendimi tutamıyorum ve çöpleri dönüştürüyorum.

Günümüzde herşeyin ömrü kısa. Sizin eserlerinizinde kısa ömürlü olması bir ironi barındırmıyor mu?

Sokakta bulduğum kısa ömürlü ve öyle olmak zorunda. Neredeyse hayatın kendisi gibi.Bir an için konuşmak, ağlamak ve gülmek adına gördüğüm çöpleri kaçırmam, dönüştürürüm.  Hayatım adeta böyle yakalama üzerine geçiyor.

Sizce de eserlerindeki kısa sergilenme süresi ve materyalinin çöp olması onu çağımıza uygun bir sanatçı yapmaz mı? Yorum sizin…

Blog sayfası: http://depajaro.blogspot.co.uk/

Londra’ daki sergi fotoğrafları için: http://londonwestbank.bigcartel.com/artist/art-is-trash

Daha fazla fotoğraf için: http://www.flickr.com/search/?q=francisco%20de%20pajaro

 

Kaynak:

http://grist.org/list/street-artist-makes-city-trash-into-fantastic-creatures/

http://digitaljournal.com/article/357141

 

Haber: Zeliha Yıldırım

(Yeşil Gazete, Grist, Digital Journal)

Ölümün birleştiriciliği : “Uzun vadede, Adem ile Havva’nın tüm evlatları yitik çocuklardır”

1 Eylül Barış gününde Okan Bayülgen, “Her metnin kendi ritmi vardır” dediğinde düşündüm ki eğer yapabilseydim, yazmadan evvel ritmini seçebilenlerden olabilseydim, o ritim bu yazı için İbrahim Maalouf’un Beirut parçası olurdu.

Babasının son romanı Les Desorientes, Ali Berktay’ın çevirisiyle Türkçede “Doğu’dan Uzakta” olarak yayınlandı. Amin Maalouf,  adını belirtmediği bir Orta Doğu ülkesinde çıkan iç savaş nedeniyle Dünyanın dört bir yanına dağılan bir grup arkadaşın, yıllar sonra buluşmak için ülkelerine dönmelerinin hikayesini anlatıyor.  Paris’teki bir Üniversitede akademisyen olan ve Atilla üzerine bir biyografi yazması beklenen Adam, savaş sonrasındaki tutumundan dolayı görüşmemeyi tercih ettiği eski bir arkadaşının eşi tarafından aranır. Telefondaki tanıdık, eski ses Adam’a arkadaşının ölmekte olduğunu ve onu görmek istediğini söyler. Bu da Adam için yıllardır görmediği, “Ben ülkemi değil; ülkem beni terk etti” dediği yere geri dönmesi anlamına gelmektedir. Adam gittiğinde konuştuğu dil, tartıştığı konular, telaffuz ettiği isimler ve tabii yarım kalmış hikayeler arkadaş grubunu bir araya getirme fikrini ortaya çıkarır. Önce kendisinin de olabileceğine pek inanmadığı bu fikir, yazışmalarla başlayan haberleşme trafiği ve birkaç mektup sonrasında hepsi için farklı anlamlara bürünür. Les Desorientes’in Türkçedeki tam karşılığında yönlerini şaşıran, kılavuzsuz birilerinden bahsediliyor diyebiliriz.

Sami, Albert, Adam, Ramiz, Semiramis, Ramzi, Murad ve Bilal isimlerini zamanında bir araya getiren ve ardından çok da güçsüz kılarak dağılmalarına neden olan şeyin ne olduğunu, neler kaybettiklerini ve ellerinde neler kaldığını görmek isterler. Çünkü Dünyanın neresine giderlerse gitsinler; Arap bir Yahudi, Arap bir Müslüman, Arap bir Hıristiyan iken; birbirleri için mesela yıllardır Fransızca yaşamasına rağmen sevişirken Arapça konuşan biri ya da savaşın ilk dul bıraktığı kadın olabileceklerdir.

Amin Maalouf’un romanlarıyla ve Orta – Doğu’nun bugünkü savaş haliyle paralel olarak Şarkiyatçılık’ı da okuyorum ve kitapların birbirini tamamladıkları anlamlar daha da değerleniyor. Edward Said, kitabın girişinde “Bir Filistinli Arabın Batı’daki, özellikle de Amerika’daki yaşamı, umut kırıcı” diyor ve Arap – İslam anlayışının bir hezeyana dönüşmesinin üç nedeni olduğunu belirtiyor. İlki, “Şarkiyatçılığa dolaysızca yansıyan, Batı’daki Arap ve İslam karşıtı yaygın önyargının tarihi” ise diyebilirim ki Maalouf ‘un okuduğum bütün kitaplarında bu önyargıyı vardı. Son romanında da yine aynı şekilde, olup biten her şey, konuşulan her alt metnin esas konusu bu. Kitabın sonlarına doğru yuvarlak hayal ettiğim masadaki muhabbetin geldiği yerde sorulan soru, esas konunun belirginliğini de arttırıyor, “Niçin dünyanın bu bölgesinde inanç, din bu kadar büyük bir yer işgal ediyor?”  İkincisi, “Araplar ile İsrail siyonizmi arasındaki savaşım ve bunun Amerika Yahudilerinin yanı sıra, hem liberal kültüre hem de genelde halka etkisi”, Sonuncusu da, “Araplar ve İslam’la özdeşleşmeyi ya da bu konuyu soğukkanlılıkla tartışmayı olanaklı kılan herhangi bir kültürel konum bulmanın neredeyse imkansız olması”. Said’in sıraladığı bu nedenleri,  Doğu’dan Uzakta’ya başlamadan önce okumuştum ve her sayfa, benim için o imkansız kültürel konumun arayışı oldu. Edward Said, Şarkiyatçılık’ı yazma nedenini bütün bunları kısmen yaşamış olması şeklinde açıklamasıyla da anlamlı bir şekilde örtüştü.

Adam’ın buluşma için çağırdığı bütün arkadaşları ya da yakınlarıyla olan yazışmalarında paylaşılan olaylar ve düşüncelerde herkes kendi tercihlerini nasıl meşrulaştırdığını ve bir diğeri hakkında neler düşündüğünü okuyoruz. Uzak sandığımız meselelerin aslında bize ne kadar yakın olduğuyla alakalı alacağımız karar için sanki bir ön hazırlık gibi. Aslında kimsenin beklentisi imkânsıza yakın olan o kültürel konumu bir anda oluşturmak değil; ama kendi çelişkileriyle kabul edilmek. Bir radikal İslamcı, Yahudi bir Arap, aynı kişiye sekizinci Sarayını yaparak zengin olan bir mühendis, eşcinsel bir Arap, hayatı boyunca manastıra çekilmeye karar veren Arap bir Hıristiyan’ın buna bir şans verebileceğine inanma isteği (hadi yazalım, çünkü onların bunlardan daha fazlası olduğu gerçeği).

Maalouf bütün bunları kitabın olay örgüsünü öyle işlemiş ki herhangi bir sıradan ayrıntıyı anlatmak bile okuyacakların tadını kaçırabilir.

Romanların sonundaki hissiyatı unutmak istemeyen biri olarak yazmak ve unutmamak istediğim şeyse şuydu; anlattığı coğrafyada ölüm, insanları her geçen gün daha da ayırırken, aynı insanları birleştiren bir hikaye anlatıyor Amin Maalouf.

“Eğer ölümün her an ve her yerden gelebileceğini kabul edersem, bencilliğimden gelen, şimdi ve buradaya ilişkin tembelliğim kaybolur.”

Martin Heidegger

Doğu’dan Uzakta – Amin Maalouf

Çeviren: Ali Berktay

Yapı Kredi Yayınları

 

Bahar Topçu

 

 

Hepsi Mickey’in suçu

Senelik iznimde en az altı kitap okuyacaktım, üçü hakkında da yazacaktım, kışın alıp da bir kenara attığım dvdleri seyredecektim, sabah akşam bisiklete binecektim, romanımın son okumasını da yapıp yayınevine teslim edecektim… Olmadı, hiçbirini yapamadım. Hep onun yüzünden. Hep o kitap yüzünden. Elime nereden geçtiyse, bütün planlarımı alt üst etti. Onu okumaktan, üzerine düşünüp yazmaktan başka bir şeye izin vermedi işte, lanet olası. Hepsi onun suçu, Günah Keçisi’nin suçu…

“Bir kişinin veya grubun başına gelen kötü şansı, felaketleri, hastalıkları ve kötülükleri sembolize eden ve taşlandığında, bir nehre veya denize atıldığında tüm bu olumsuzlukları beraberinde götüreceğine inanılan her türlü obje, hayvan, kuş veya insan,” olarak tanımlanmış günah keçisi.

Günah keçisi’nin terim olarak ortaya çıkışı 1530’lara kadar gitmektedir. İlk defa İncil’in çevirmeni William Tyndale tarafından, Yahudilerin Kefaret Günü’nden bir ritüeli aktarırken kullanılmıştır. “Burada kurban edilen iki keçi anlatılmaktadır. Birincisi İsrail’i affetmesi için Yehova’ya kurban edilir. Bu keçi günahların bir sembolüdür ve kurban edilmesi insanlar tarafından bir kefaret ödeme hareketidir. Kalıntıları topluluktan uzak bir yerde yakılır. İkinci keçi ise yeraltı tanrısı Azazel’e ithaf edilmiştir. Bu keçinin semerine Yehova’nın en yüksek rahibi tarafından ‘İsrail’in tüm çocuklarının kötülükleri ve kötülüklerinden doğan günahları’ yüklenmiş ve sahraya gönderilmiştir. Keçi köy sınırları dışına terk edilmiştir.” Böylece suç toplumdan uzaklaştırılmıştır.

St. Kilda adasında meydana gelen büyük bir fırtına sonrasında denize açılan pek çok teknenin parçalanmış tahtaları ve gemicilerin ölüleri kıyıya vurmuş. Adalılar ölü bedenlerin arasında uçamayan canlı acayip bir kuş görmüşler. Fırtınanın, daha önce görmedikleri bu uğursuz yaratığın başının altından çıktığını düşünerek, onu yargılamışlar. Kuş cadılıktan hüküm giymiş ve taşlanarak öldürülmüş. Bu Büyük Auk isimli nesli tükenmiş olan kuşun Britanya Adaları’nda son görülüşü olmuş.

Kuşlar, keçiler, kadınlar, erkekler geçmişten bu güne suçlu ilan edilerek, öldürülmüş, yakılmış, çarmıha gerilmiş, taşlanmış, hapse atılmış, sürgün edilmiş… Günah keçileri için reva görülen zalimce yöntemlerin aradan geçen binlerce yılın sonunda aşılamamış olması hiç de şaşırtıcı değil zira insan aynı ilkel varlık. Az gelişmiş topluluklarda zulüm aynen devam ederken, gelişmiş olarak adlandırılan toplumlarda ise yöntemler değişse de, kendini kurtarmak için günah keçisini suçlama halen eksik olmamaktadır. Zira bu suçlama oyunu insanın suçunu başka yere yönlendirerek sorumluluk almaktan kurtulmak için geliştirdiği bir sistemdir. Günah keçileri geçmişte olduğu gibi gelecekte de olacaktır. Bu durum sorunu çözmese bile sorumlu birilerini ortaya atarak, bir kurban vererek insanların rahatlamalarını ve sistemin aynen devam etmesini sağlamaktadır.

Önceleri bir felaketin ardından, kötülükleri kendi üzerlerine çekebilmesi için güzel ve göz alıcı kıyafetler giydirilen suçlu, engelli vs. günah keçileri halkın içine bırakıldıktan sonra, tüm kötülükleri beraberlerinde götürmesi için köyden taşlanarak kovulur ya nehre ya da kayalıklardan aşağı atılırmış. Hemen her kültürde yöntemleri farklı olsa da tanrının öfkesini dindirmek için günah keçileri kurban edilmiş. “Bir kötülüğü def etme yöntemi yüzyıllar içinde değişti. Bir dönem tanrıların öfkesini dindirmenin ve toplumu temizlemenin yolu olan eski bir kefaret töreni, daha sonra yöneticilerin halklarının öfkesini kendi üzerlerinden alıp bir takım kadersizlerin üzerine yüklemesinin bir yolu haline geldi. Zamanla günah keçisi kavramı, yaşanan bir felaketin ardından öfkenin ve suçlamanın hedefi haline gelen her kişi veya grubu temsil eder oldu.”

Charlie Campbell kitabında, Günah Keçisi’nin terim olarak kullanımı, kelime anlamının açıklanmasının yanı sıra geçmişten günümüze gelişimini küçük anekdotlarla genel olarak anlattıktan sonra belli kavramlar özelinde derinlemesine incelemeye geçmiş.

Kral ve Günah Keçisi bölümünde, kralların / liderlerin ortaya çıkışı ve onların gerek başarısızlık gerekse de dini ya da toplumsal kurallar bağlamında öldürülmelerinin cezalandırılmalarının önüne geçmek için yerlerine vekaleten ölen / cezalandırılan günah keçilerinin geçmesi, zamanla bu durumun liderin gücünü korumak için rakiplerine ya da düşmanlarına yöneltilmesi şekline evrilmesi anlatılıyor.

“Erken toplumların, kendilerini krallar gibi yöneten yarı tanrı liderleri vardı. Genellikle bunlar sebzelerin bolluğu için ölmekte olan tanrıları temsil ederlerdi; bu sebeple de nadiren ecelleriyle ölmelerine izin verilirdi. Bunun yerine yaşlılığın yaratacağı tahribattan kurtulup daha güçlü bir şekilde yeniden hayata gelebilmeleri için törenle öldürülürlerdi… zaman içinde tahta geçen daha kurnaz lider bu kaderden kurtulmaya çalıştı ve vekaleten ölüm fikri ortaya çıktı. Hüküm giymiş bir suçlu, kralın yerine öldürülebilir ya da kralın çocuklarından biri onun yerini alabilirdi.”

“Liderler, daima düşmanlarını şeytanlaştırarak, onları kötü ve habis yapıp her türlü doğaüstü olaydan ve beladan sorumlu tutmuşlardır. Bu durum düşmanların insanlıkdışı alçak mahluklar oldukları fikrini yarattı. Dolayısıyla da uğradıkları kötü muameleyi hak etmekteydiler ve onlara zulmetmek yapılacak tek doğru şeydi. Günah keçileri her zaman şeytanlaştırılmışlardır. Ancak bu ekstra suçlama zulmü daha da şiddetlendirmiş, ona akılcı hatta erdemli olma yanılsamasını katmıştır. Kral veya lider, işler kötü gittiğinde, belki kendi sınırlarının dışından, yorulmak bilmeden onlara karşı savaşan bir düşman formunda bir günah keçisi yaratabilir.” Fazla uzağa gitmeye gerek yok, cumhuriyet kurulduğundan beri günah keçisi olarak sunulan iç ve dış unsurların konjonktüre göre, en yakın dost ya da en azılı düşman ilan edildiğinin şahidiyiz.

Geçmişte prensler yerine cezalandırılan ‘şamar oğlanları’ gibi, liderin elinin altında tuttuğu, gerektiğinde toplumun önüne atabileceği figürler, iktidarların olmazsa olmazlarındandır. Şamar oğlanı deyiminin kaynağını da kitap sayesinde öğrenmekteyiz. “Kralların ilahi olduğuna inanılan zamanlarda, genç prensin ya da kralın suç işlese dahi cezalandırılması doğru bulunmuyordu. Yine de, yanlış yaptıklarını göstermek için bazı cezalar uygulanmalıydı. Bunun için yaşıtı bir saray mensubu onun yerine cezalandırılırdı. İşte bu saray mensubu çocuk, şamar oğlanı diye adlandırılırdı. Bunlar genellikle soylu sınıftan ve iyi eğitimli olurlardı. Doğdukları günden itibaren efendileriyle birlikte olduklarından, aralarında güçlü bir bağ ve arkadaşlık olması sıkça rastlanan bir durumdu. Dolayısıyla bu ilişki önemliydi ve arkadaşının kendisi yerine cezalandırıldığını görmek prensi üzebilir ve onun daha sonraki serseriliklerini engelleyebilirdi. Birçok İngiliz kralının, gençliklerinde böyle şamar oğlanları vardı… Şamar oğlanı, daha sonra konumunu kral açısından aşağı yukarı aynı işlevi görecek, daha politik ve daha az şaplaklanan gözde vekilliğe bıraktı.” Yapılan iyi işlerin sadece liderlerin hanesine yazılması kaçınılmazdır ama kötü işler asla liderin suçu değildir. Kötü zamanlarda suçun üstüne atılarak feda edilerek iktidarı kurtaracak insanlar liderlerin etrafında daima bulunmaktadır. Bunlardan şanssız olanları sonsuza dek hain olarak anılmaya devam ederken şanslı olanları ortam biraz sakinleşince yaptıkları iyiliğin karşılığı olarak tekrardan iktidarın has bahçesine buyur edilirler. Osmanlı tarihinde de yeniçeriler ayaklandıkça sadrazamlardan mührün alınması, vezirlerin azledilmesi bazen yeterli olmazdı, o zaman kelle vermek gerekirdi. Zira padişah kutsaldı ve kanının dökülmesi büyük günahtı. Ancak bazen verilen kelleler yeterli gelmez bizzat padişahın kendisi günah keçisi haline gelirdi. Günah keçisi kurban edilince suçun kefareti ödenmiş olur ve ortalık yatışırdı, ta ki işler yeniden kötü gidene kadar bu kavram rafa kaldırılırdı. Liderler ihtiyaç halinde camı kırmadıkları takdirde işin ucunun kendilerine kadar uzanacağını bildiklerinden, günah keçilerini ‘imdat çekici’ gibi ellerinin altında hazır bekletirler.

Şeytan, Hıristiyan Günah Keçisi bölümünde sahne almış ama tarih sahnesi içinde bugünkü başrolünü alması bir hayli zaman almış. Eski Ahit’te, nadiren görülen, küçük bir figürken, insanlara somut bir suç figürü sunma ihtiyacı karşısında zamanla öne çıkmaya başlamış. “Bugün bile Hıristiyanlık Şeytan’a karşı nasıl bir tavır takınacağı konusunda tam olarak emin değildir. Freud ve Jung gibi modern düşünürlerin kötülüğün içimizde olduğuna dair getirdikleri açıklama çoğunluk tarafından da kabul gördü. Yine de hâlâ, özellikle Hıristiyanlığın daha muhafazakâr dallarında, eskilerle aynı fikre, kötülüğün dışarıdan gelen ve Şeytan denilen bir varlığın işi olduğuna inanılır. Kötülüğün ilk defa bu tarz karanlık ve çok güçlü figürlerle özdeşleştirilmesi konsepti, (bize ıstırap çektiren her türlü musibetten tek bir kötülük figürünün sorumlu olması fikri) MÖ 10. yüzyılda İran’da yaşadığına inanılan Zerdüşt ile başlamıştır.”

İsa da günah keçisidir ancak o kötülük kaynağı olan değil insanların suçlarını üstlenerek kefaretini ödeyen bir günah keçisidir. Mesih Günah Keçisi’nde bu durum anlatılmıştır. “Bizim için çarmıhta ölerek, muhtemel bedelleri de ödemiş kabul edilmiştir. Diğer günah keçilerinden farklı olarak, bu kadere gönüllü olmuştur.” Bu durum Müslümanların kestikleri kurbanın üzerinde kıldan ince kılıçtan keskin Sırat Köprüsü’nden geçerek Cennet’e ulaşacaklarına olan inançla özdeşleştirilebilir. Kurban, kötülük kaynağı olduğu için değil, insanların günahlarının kefareti ya da şükran ifadesi olarak Tanrı’ya sunulan bir hediye olarak gelişmiş bir kavramdır. Pagan kültürlerde Tanrı’ya insan hatta kendi çocuğunu kurban etme yaygın biçimde uygulanmıştır, zamanla hayvanın kanının akıtılmasına doğru evrilmiştir.


İnsanlığın, günah keçisi aradığında ilk aklına gelen toplum olan ve tarih sahnesinde defalarca zulme uğrayan Yahudilere de bir bölüm ayrılmışsa da oldukça kısa tutulmasının ve İkinci Dünya Savaşı sırasında uğradıkları soykırımdan bahsedilmemesinin önemli bir eksiklik olduğunu belirtmeliyim. “On beşinci yüzyılda İspanya’da hâlâ Katolikliği kabul etmeyen Yahudiler Engizisyon tarafından cezalandırılıyordu. Üstelik din değiştirmek bile onların lekeli sayılmalarını engellemiyordu… Yahudi adamların kuyruklu olduğuna ve regl gördüklerine inanılıyordu. Kanadıkları için, kaybettikleri kanın yerini doldurmaları gerekmekteydi ve bunu Hıristiyan çocuklarını öldürüp yiyerek karşıladıkları iddia ediliyordu.” Aslında on beşinci yüzyıla gitmemize gerek yok, bugün bile dünya üzerinde olan pek çok kötülüğün günah keçisi olarak Yahudiler gösterilmeye devam ediliyor. Gene bugünün Türkiye’sinde farklı etnik köken ya da mezhepten gelenler birbirlerinin kuyruklu olduğuna varıncaya değin pek çok asılsız ithamda bulunmaya devam ediyor.

Cinsel Günah Keçisi kısmında kadınlara yöneltilen asılsız suçlamalara yer verilirken, kadınların bitmeyen çilelerine değinilmiş. Nasıl ki semavi dinlerde kadın erkeğin yalnızlığına yoldaş olmak üzere sonradan erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmışsa, eski Yunan mitolojisinde de kadın sonradan meydana gelmiştir. Erkek tanrılar yan yana acısız, hastalıksız, rahat bir yaşam sürerlerken; fesat, aldatma ve kör budalalığın tanrıçalarının yaratılmasıyla ortalık karışmış, rahat huzur kalmamıştır. Aristoteles, kadınları erkeklerin ‘sakat’ versiyonları olarak nitelendirmiştir. Semavi dinlerde insanlığın cennetten kovulmasının, dünyaya gönderilip sefalet ve zorluk içinde yaşamasının sebebi olarak kadının itaatsizliği, Havva’nın Tanrı’nın sözünden çıkarak yasaklı ağacın meyvesini yemesi gösterilmiştir. “Yüzyıllar boyunca erkek liderler bu miti, dünyadaki hastalıkların sebebinin kadının itaatkârsızlığı olduğunu göstermek ve ataerkil egemenliğini haklı çıkarmak için kullandılar.”

Kadınlara yöneltilen en büyük suçlama ise cadılık olmuştur. Hâlâ laf arasında hakaret olarak kullanılmaya devam etse de, ortaçağda olduğu gibi kadınların ateşte yakılmasından artık vazgeçilmiştir. Gerçi ülkemizin en büyük sorunlarından olan kadın cinayetlerinin artık cadı avından farkı kalmadığı gibi son beş yılda kadınların ‘sevdikleri’ tarafından öldürülmediği gün neredeyse olmamıştır. “Cadı avcıları yabancı bir nefret figürü yerine içlerindeki düşmanı, Şeytan kılığındaki düşmanı arıyorlardı. Şeytan’ın insanları doğrudan etki altına alması yasak olduğu için o da bu aracılarla insanların ruhlarını sınıyordu. Dünya cadılardan arındırıldığında, kötülüğün azalacağı düşüncesi hâkimdi.”

“Sabbath törenleri, göl kenarları, kavşak gibi alanlarda yapılıyordu ve sonrasında o alan kavruklaşıyordu. Cadılar bu alanlara (uçan süpürgelerle ya da keçi şekline bürünmüş Şeytan’ın sırtında) varırlardı. Şeytan Sabbath süresince keçi formunda kalırdı. Cadılar ve büyücüler yorgunluktan bayılana kadar dans ederler, yeni gelenler keçiyi arka ayağından öpüp dini inkar edip İncil’e tükürürlerdi. Günahlarını sayarlardı ve yeteri kadar günah işlememişlerse Şeytan tarafından azarlanıp, akrep ve dikenlerle tartaklanırlardı. Daha sonra, Şeytan’ın gaydası eşliğinde karakurbağa dansıyla merasim sona ererdi.”

Cadı avcılığı Papalığın himayesi altında yürütülmekteydi. Bir yıl içinde beş yüzden fazla cadı yaktığı iddia edilen Sprenger ve Kramer’in birlikte yazdığı Cadı Çekici olarak bilinen Malleus Maleficarum isimli kitap, ‘büyücü kadını yaşatmayacaksınız’ diye başlıyor ve kadın düşmanlığının her türlüsünü sergiliyordu. “Kadın cinsi çabuk kandırılan, dayanıksız, şehvet düşkünü ve doyumsuzdu. Bir kadın doğuştan yalancı, defolu bir hayvan, dostluk düşmanı, kaçınılmaz bir ceza, rengarenk boyanmış tabii bir günahtı.” “Kitap, cadıların cadı olduklarını kabul etmeyeceklerini ve bu yüzden onlara işkence yapılması gerektiğini söylüyordu.” Kilise tarafından sanıklara suçlarını itiraf ettirebilmek için işkence serbest bırakılmıştır. Ancak buradan da büyük bir dilemma çıkmıştır. Zira işkence sonucu suçlamayı kabul edenler cadılığını itiraf ettikleri için öldürülürken, işkenceye dayanıp kabul etmeyenler de Şeytan’dan aldıklar güçle -cadıların acıya karşı duyarsız olmalarından dolayı- böyle davrandıkları, bunun da cadılıklarının göstergesi olduğu kabul edilerek öldürülüyorlardı. Günah keçisini öldürmek istedikten sonra gözünün üstünde kaşı olması yeterli oluyordu.

Küçük bir çocuğun canını acıtan taşa, duvara, köpeğe vs. ‘pata’ yapması gibi, insanların yüzyıllar boyunca hayvanları, hayvan sürülerini, bitkileri, nesneleri suçlayarak yargılamaları ve mahkemelerce günah keçisi ilan edilmeleri Gerçek Günah Keçisi bölümünde ele alınmış. Cinayetle suçlanan hayvanların yargılanarak infaz edilmelerinden, bir adamla suçüstü yakalanan eşeğin rahibeler dâhil pek çok kişinin iyi karakterli olduğuna şahitlik etmesi neticesinde cinsel saldırı mağduru kabul edilerek serbest bırakılmasına, o kadar şanslı olmayan pek çoklarının yakılmasına, hayattayken işlediği suçlar yüzünden insanların mezardan çıkartılıp yargılanmasına, suçlu bulunan bir çanın Sibirya’ya sürgün edilmesine, ekinlere zarar veren çekirge sürülerinin aforoz edilmesine, yargılanan farelerin mahkemeye güvenlik içinde gelebilmeleri için kedilere ve köpeklere karşı resmi koruma talebine varıncaya değin pek çok ilginç olay bu bölümde anlatılmış.

St. Julien’de 1500’lü yıllarda ekinlere zarar veren buğday bitleri aleyhine yapılan bir yargılama ve sonuçları o günlerde oldukça ciddiye alınmışsa da, bu gün için absürt bir komedi gibi gözüküyor. “Davacılar (şikayetçiler olarak tanımlamak daha doğru olacaktır MFP) böceklerin aforoz edilmesini istiyordu. Savunma Yaratılış’tan dörtlükler alıntılayarak buna karşı çıktı… Sonuçta, bir parça toprağın buğday bitleri tarafından kullanılmasına ve St. Julien’de yaşayanların da bu bölgeden geçmelerine, buradaki suyu kullanmalarına, ayrıca buradaki madenlerden yararlanmalarına da izin verilmesine karar verildi. Bunun haricinde buğday bitleri burada istediklerini yapmakta özgürdü… Davacılar bu kararın buğday bitleri lehine ve çok cömert olduğunu; aforoz edilmemeleri için buğday bitlerinin yıkıcı, tahrip edici faaliyetlerine derhal son vermeleri ve bağları terk etmeleri gerektiğini belirttiler. Buğday bitleri olandan bitenden habersiz mutlu bir şekilde varlıklarını sürdürdü. Bu sırada davacılar ve savunma kendilerini tekrar mahkemede buldu. Savunma ayağa kalktı ve belirlenen bölgenin müvekkilleri için uygun olmadığını, ihtiyaçları karşılamak için verimsiz kaldığını ileri sürdü. Davacılar, bir sürü ağacı, çalısı ve çeşitli bitki örtüsüyle onlara fazlasıyla uygun olduğunu haykırdı. Mahkeme, bir uzmanın bölgeyi incelemesine ve böceklerin ilticası için uygun olup olmadığına dair yazılı bir rapor vermesine karar verdi…” İnsan okuduklarına inanamıyor ve çok komik geliyor değil mi? Ama biraz düşünüldüğü zaman günümüzde de absürt yargılamaların aynen devam ettiğini, bunun yargılanan kişiler için hiç de komik olmadığını görüyorsunuz.

Komünist Günah Keçisi bölümünde Stalin’in günah keçisi olarak Troçki’yi seçmesi, iktidarda tek başına kalmak için Lenin’in Politbüro’sunun tüm üyelerini Sovyet düşmanı olarak dava etmesi; buna karşı olarak da McCarthy döneminde ABD’de de anti-komünizm adı altında yürütülen cadı avı anlatılıyor. İktisadi Günah Keçisi’nde ekonomik felaketlerin sorumluluğunun birkaç finansçıya atılarak sistemdeki genel bozuklukların gözden kaçırılması ele alınıyor. Tıbbi Günah Keçisi’nde ise hastalıkların önceleri tanrının işlenmiş günahlar için gönderdiği bir ceza olarak görüldüğü, bunun halen de bir şekilde devam ettiği aktarılırken, salgının ilk görüldüğü toplum ya da kişinin günah keçisi ilan edilerek, ihalenin Çin Gribi, İspanyol Nezlesi gibi adlarla üzerlerine kalması örneklendiriliyor. Çok fazla söz söylenebilecek bu iki bölüm gibi üzerine ciltler yazılabilecek Komplo Teorisi de hızlıca geçilmiş. Oldukça keyifli ve doyurucu devam eden kitabın sonlarına doğru yazarın bölümleri kısaca değinip geçmesinin günah keçisi acaba ne olmuştur, insan düşünmeden edemiyor. Kitap için sıkıştıran bir editör, bir anda ortaya çıkan yüklü bir borç, kapakta adını görme telaşı, araştırılması gereken yüzlerce kitaptan duyulan bezginlik???

Günah Keçisi denilince ilk akla gelen isimlerden olan Alfred Dreyfus çektiği sıkıntıların karşılığını bu ilginç kitapta bir bölüm sahibi olarak alıyor. Aleyhine neredeyse somut tek bir delil olmadığı halde, Yahudi, zengin ve başarılı bir yüzbaşı olduğu için çevresinin hasedini üzerine çekerek, Alman casusu olduğu iddiasıyla apoletleri sökülerek insanlık dışı koşullarda hapsedilen Dreyfus ve Emile Zola’nın onu savunmak için kaleme aldığı ünlü ‘J’accuse / Suçluyorum’ mektubu burada anlatılmış.

Günah Keçileştirme Psikolojisi’nde tüm bu durumun sebebi tartışılıyor. “Eskiden günah keçisini ilahi bir cezalandırma korkusunu bertaraf etmek için kullanırken artık büyük ölçüde kendimize katlanabilmek için yaratıyoruz. Bireyler olarak, yaşamımıza anlam katacak ve yaşam biçimimizle örtüşecek hikâyeler kurguluyoruz… Kendini kandırma kapasitemiz göz önüne alındığında, sürekli suçlayacak birilerini aramamız çok da şaşırtıcı olmamalı. Yükleme Teorisi bizlerin herhangi bir olay karşısında acil olarak bir neden bulmaya ihtiyaç duyduğumuzu söyler. Bu da bizi bir an önce sonuca ulaşmaya ve başkalarını mesul tutmaya itmektedir. Kısacası içinde bulunduğumuz kötü durum bizim suçumuz olmaz. Başkaları yüzünden başarısızlığa uğrarız, ortalamanın altında olanlar bizi yerimizden ederler. Başarılı olmamız da tamamen kendi kabiliyetlerimiz sayesindedir.”

Kitabın tamamının değerlendirmesi ise Sonuç kısmında yapılıyor. “Tüm bunlardan çıkarılabilecek tek gerçek sonuç günah keçileştirmenin işe yaramadığıdır. Her seferinde problemi çözmektense onun üstünü örtmekle sınırlı kalır; parçalanmakta olan fıçıya odaklanmaktansa içindeki çürük elmalara takılır ve sonucunda bir azınlık çok sert muameleye uğrar. En iyi ihtimalle problemi geçici olarak küçültebilir ama sorunun asıl kökleri dipte kalır. Belki de bir tür arınma törenine ihtiyacımız vardır, ama kendimizi affedebilmenin ve felaketten sonra hayatlarımıza devam edebilmenin yolu kesinlikle bu olamaz. Günah keçisi, kurtulmak istediğimiz ve toplumun çok korktuğu bir parçamızın sembolüdür. Fakat bir kişiyi ortadan kaldırmak, içimizdeki o özrü ortadan kaldırmaz.”

Feride Çiçekoğlu’nun romanından Tunç Başaran tarafından sinemaya uyarlanan, her rastladığımda tekrar tekrar izlediğim Uçurtmayı Vurmasınlar’da; annesi mahkum olduğu için hapishanede büyüyen küçük Barış, altını ıslattığı zaman utanır ve kendini temize çıkartmak için külotundaki Mickey’e suçu atarak, “Ben işemedim ki, Miki işedi!” der. Sesini çıkartmayacak bir Mickey bulduğumuz sürece her şey normalmiş gibi ellerimizi arkamızda birleştirip koskoca herif gibi havalandırmada volta atmaya devam ederiz ama çiş kokusuna burnumuzu tıkasak bile, bacaklarımızdan süzülen sıcak sıvıyı ne kadar saklayabiliriz ki? Gün gelir ensesine vurup durduğumuz günah keçisinin bir boynuz darbesiyle yıkılır gideriz.

Günah keçisinin aslında bir deyim olduğu göz ardı edilerek, hardal rengi kapakta siyah bir keçi illüstrasyonu kullanılmış. Aslında orijinal kapak da sade olsa da, elinde tuttuğu elmayla Havva figürü bence kitabın ruhuna çok daha uygun düşmüş. Yazarla ilgili doyurucu bilginin olmaması ve çevirmen özgeçmişinin hiç yer almaması belki de kitaba getirilebilecek en önemli eleştiriler. Çok keyifli, bilgilendirici ve rahat okunan bu kitabı Gizem Kastamonulu dilimize kazandırmış.

Çok doyurucu bölümlerin yanında gereği gibi incelenmeden geçildiğini düşündüren neredeyse başlıktan öteye geçememiş bölümlerin de bulunduğu ufak bir eleştiri olarak dile getirebilirim. Bu bölümlerin hatta kitap da hiç işlenmediği halde akla gelen diğer günah keçilerinin de eklenerek kitabın büyümesi dileğindeyim. Bir de yazar ağırlıklı olarak İngiltere ve Hıristiyanlık üzerinden günah keçilerini incelediği için, birilerinin çıkıp Doğu ve Müslümanlık üzerinden benzer bir kitap yazarsa bunun da çok ilginç ve çalışmayı bütünleyici olacağı kanaatindeyim.

Son sayfayı parkta okuyarak noktaladığım gün evlilik yıldönümümüzdü, -kitapta kadınlara yapılan haksızlıkları anlatan bölümden de etkilendiğimden- hanımı alıp dışarıda yemeğe götüreyim diye düşündüm. Evi aradım, “Hazırlan yarım saate kadar gelip seni alacağım,” dedim. Yolda ismi lazım değil bir arkadaşa rastladım, kolumdan çekiştirerek zorla meyhaneye soktu. Orada bana zorla içirdi. Ne dediysem dinletemedim, kene gibi üzerime yapıştı, bir türlü rahat bırakmadı. Eve gidebildiğimde saat gece yarısına geliyordu. Baktım, hanımın suratı asılmış, suçum olmadığını hepsinin o densiz arkadaşımın suçu olduğunu anlattım. Pek inanmadı ama sesini çıkartmadı sadece, “Bir çiçek de mi getirmedin?” diye sitem etti. Baktım hediyeyi de unutmuşum, gayri ihtiyari elimi ceketimin cebine attım. Orada bir sertlikle karşılaşınca, “Çok daha özel bir hediye getirdim,” diyerek, satır altları çizilmiş, biraz kıvrılmış Günah Keçisi’ni uzatınca kıyamet koptu. Hep o densiz, zibidi arkadaşımın yüzünden…

 

Günah Keçisi / Başkalarının Suçlarının Tarihi, Charlie Campbell, Çev. Gizem Kastamonulu, Ayrıntı Yayınları, 2013

 

Mehmet Fırat Pürselim

Eylül 2013

Savaş ve Barış – Ömer Madra

1995 Haziran’ında Boğaziçi’nde denize nazır eski bir yalıdan bozma eğlence mekânında Açık Radyo’nun kuruluşunu cümle âleme duyurmak için verdiğimiz “parti”de Manifesto’muzu da davetlilere ve basına dağıtmıştık. “Radyo ne işe yarar?” diye soruyorduk o metinde. Sözüm ona safça görünen ama aslında cevabını bildiğimiz – daha doğrusu bildiğmizi sandığımız – kibirli ve ukalaca bir soruydu.

O soruyu sorduğumuzdan tam tamına bir sene önce, çok uzaklarda bir yerde çağdaş dünyanın en yeni soykırımı gerçekleşmekteydi. Doğu Afrika’da Allah’ın unuttuğu Ruanda’da 1994 baharı ve yazında 100 gün içinde bir milyon insanı kesmişlerdi. Birleşmiş Milletler’in “barış gücü”nü oluşturan Belçika taburları da oradaydı ama başta o, dünyada hiçbir örgüt ve kişinin kılı kıpırdamamıştı ve hepimiz başlarımızı başka tarafa çevirmiştik. Ruanda’da günde 10 bin kişi esas olarak palalarla doğranarak öldürüldü. Her gün. Saatte 417 kişi. Her saat. Dakikada 7 kişi. Her dakika. Ve bu hadise 3 ayı aşkın bir süre kesintisiz devam etti. Kanlar, dereler halinde aktı. Hepimiz sustuk.

Bu arada, radyonun haber-sohbet-müzik-eğlence vb. yanısıra başka ne işe yarayabileceğini de işte o vesileyle öğrenmiş olduk. Kigali’deki bir radyonun bitmek bilmez ırkçı ve kanlı savaş çığırtkanlıkları, yırtıcı ölüm çığlıkları aylarca sürmüş, bu “fon müziği” eşliğinde kadın-erkek-çoluk-çocuk insanların kökü kurutulmuştu. Hutular’ın Tutsi’leri kestiği bu kırımda, insanın aklında kalan en kan dondurucu sözler “ılımlı Hutu” kelimeleriydi. Bu sıfat tamlaması, soykırıma karşı çıkanların katlinin neden vacip olduğunu anlatıyordu.

Denize nazır yalıda verilen tanıtım partisi ile tamı tamına aynı günlerde Avrupa kıtasında da soykırım vardı. Sürüp giden Bosna savaşında Srebrenitsa kasabasında Republika Srpska birlikleri, Sırbistan içişleriyle birlikte çalışan “Akrepler” adı verilen faşist paramiliter birlikler ve bir de Rus ve Yunan gönüllüleri, bir gece içinde 8 bin civarında erişkin Boşnak erkeğini erişkinleri, delikanlıları ve oğlan çocukları ile birlikte katletti. Bu katliam, “güvenli cep” ilan edilmiş olan Srebrenitsa’da kendilerine emanet edilmiş Boşnakları katillerine teslim eden BM Hollanda “barış gücü” taburunun (Dutchbat) neredeyse “gözleri önünde” cereyan etti, tıpkı Ruanda’da olduğu gibi. “Emanete hıyanet” kavramının tanımını soracak olan biri varsa, ona bundan âlâ bir örnek göstermek zor olur herhalde.

Susan, göz yuman sadece BM barış gücü askerleri değildi tabii, hepimizdik biraz. Radyo’da yayına geçtikten sonra bir süre her gün Saraybosna Günlüğü programıyla, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa topraklarında görülmüş en büyük kitle katliamı”nı da içeren bu savaşı Boşnakların gözünden ve dilinden aktarmaya çalıştık. Sonra savaş bitti, program da bitti ve herşey unutuldu. Sırbistan Cumhurbaşkanlarından biri uzun yıllar sonra geçmişteki bu “savaş suçları” için özür dilediğinde gene de soykırım kelimesini ağzına almayacaktı.

Açık Radyo’cular olarak biz, daha ilk günden “kucağımızda bulduğumuz” bu soykırım, etnik temizlik ve kitle katliamları ile birlikte başlayan yayın hayat tecrübemizi upuzun 18 yıl boyunca nice savaş, iç savaş, katliam ve yıkımla “besleyerek” bugüne kadar geldik. Yine ilk kuruluş yıllarımızda hemen hemen aynı günlerde cereyan eden korkunç birinci Çeçen savaşını, daha sonra ikincisini, Kosova’yı, Sierra Leone’un, Kongo’nun kanlı elmaslarını, kesilen kollarla bacakları, çocuk askerler dehşetini, tecavüzleri, Darfur soykırımını, Liberya’nın birinci ve ikinci iç savaşlarını, Sri Lanka iç savaşlarını ve soykırımlarını, canlı yayında izlediğimiz 11 Eylül’ü, Afganistan’ın vurulmasını, Irak’ın binbir yalan dolanla istila ve işgal edilişini, ülke tüm dokusunun lif lif dağılmasını, İsrail’in Lübnan’a ve işgal altındaki Filistin topraklarına saldırılarını, Pakistan’ın, Yemen’in durmadan ve yeniden havadan vurulup durmasını, sonra Libya’daki iç çatışmayı, sonra Libya’nın vurulmasını ve daha sayısını ve adlarını bile artık hatırlamakta zorluk çektiğimiz nicelerini adeta içimiz çıkarcasına izledik ve bunların hem olgularını, hem de tahlil ve yorumlarını elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce dinleyicilerimizle paylaştık. Kimilerinde dıştan müdahalenin – asla ahlakî olmamakla birlikte – insanî açıdan belki “daha az gayri ahlakî” olduğunu düşündük, “kabul edilebilirliğini” tartıştık…

Tarihçi Will Durant, insanlığın binlerce yıllık tarihinde, yeryüzünün bir yerlerinde savaşın olmadığı yılların parmakla sayılabilecek kadar az olduğunu söylüyor. Tam da bunun doğrulamasını yapmak için çalışıyormuşuz gibi bir hal var ortalıkta. İşte şu bülten metninin yazıldığı sıralarda korkunç bir yeni savaşın eşiğinde bulunmaktayız. Birçok belirsizlik bulunmakla birlikte, yakın geleceğin hiç de umut vaad etmediği söylenebilir. Komşumuz Suriye, Dante’nin cehenneminin iç halkasına çok yakın bir yerde duruyor.

Rakamlar şöyle: Birleşmiş Milletler’in son açıklamalarına göre 2,5 yıllık iç savaşın sonucunda ülkeden kaçan mültecilerin sayısı 2 milyonu aştı. Suriye’den akın akın kaçan çocukların, kadınların ve erkeklerin sayısı sadece son 1 yıl içinde 10 katına çıktı! Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu komşu ülkelere günde 5 bin kişi sığınıyor. Her gün! Saatte 200’ün üzerinde insan. Her saat.

1994’teki Ruanda soykırım felaketinden sonraki en büyük mülteci krizi yaşanıyor. Kaçan 2 milyonun yarısı, kendi nüfusu 4 milyon olan Lübnan’a sığınmış durumda. Ürdün’de yarım milyon, Türkiye’de de – nihayet geçenlerde son anda yapılan resmî açıklamaya göre – bir o kadar, Irak’ta da 100 bin. 2011’de çatışmaların başlamasından bu yana hayatını kaybeden insanların sayısı 100 bini aştı. 7 binden fazla çocuk öldü! Üstüne üstlük, insanlığın hâlen iskân edilen en eski kenti olan Halep gibi kentler olduğu gibi yıkıldı, binlerce yıllık kültür mirası camiler yerlebir edildi, altyapı diye birşey ve taş üstünde taş kalmadı. 2 milyon mülteci, sadece sınırın dışındakilerin sayısı. Ülke içinde yerinden yurdundan olanların sayısını ise tam bilen kimse yok; ama 7 milyon kişiye yakın oldukları tahmin ediliyor. Yani, toplam ülke nüfusunun yaklaşık yarısının aç ve açıkta olduğu söylenebilir! Sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel açılardan muazzam bir yıkımdan, mutlak bir kaostan bahsediyoruz.

Dahası, Oxfam yardım kuruluşu yetkililerinin açıklamasına göre bu, buzdağının ucu, yani görünen kısmı. Ülke içinde yersiz yurtsuz dolaşan bu 6-7 milyonluk kitlenin büyük çoğunluğuna yiyecek, giyecek, barınak, sağlık gibi herhangi bir hizmet ve/ya yardım götürülemiyor, çünkü onlar zaten cehennemî çatışmanın tam ortasında kalmış durumdalar. Sadece yüzde 5’inin barınağa benzer “makûl” koşullarda yaşadığı, geri kalan yüzde 95’inse çadırlarda, yollarda ya da yıkılmış binaların enkazı arasında hiçbir altyapı hizmeti almadan yaşamaya çalıştığı tahmin ediliyor. Ülkede sağlık sistemi çöküş halinde. Eğitim sistemini ise – unutalım gitsin: Çocukların yüzde 50’si, yani resmen yarısı okul yüzü bile görmüyor! Bu çocukların bir daha ömür boyu okula gitme şansı bulmaları çok küçük bir ihtimal. Gidenlerin bu şansı daha ne kadar sürdürecekleri de meçhul. Tabii, gerek yurt dışına sığınmış, gerekse de ülke içinde yerinden olmuş insanların bir daha kentlerine, kasabalarına, köylerine ya da evlerine dönebileceklerini düşünmek için de sebep yok elimizde. Çünkü, başta Filistin halkı olmak üzere dünyada bunu başarabilmiş olanların örneğine pek rastlanmıyor en azından yakın tarihte. (Democracy Now!.org, 4 Eylül 2013)

İşte böyle bir facia ortamı üzerine şimdi, bir ABD roket saldırısı bekleniyor. Özetlersek: Nobel Barış Ödülü sahibi, parlak bir anayasa hukukçusu olduğu bilinen Başkan’ın uluslararası hukukta kuvvet kullanılmasına izin verebilecek yegâne kuruluş olan BM’yi, BM Antlaşmasını, ABD Anayasası’nı ve Amerikan halkının tüm anketlerde açıkça ortaya çıkan savaş ve müdahale karşıtı taleplerini tümüyle hiçe sayarak girişeceği bir saldırı var. Noam Chomsky’nin de geçenlerde söylediği bu: Mevcut uluslararası toplumun hukuku, bir ülke liderinin kendisine dünya polisliği veya jandarmalığı atfederek, BM onayı alınmaksızın girişeceği bir saldırıyı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi liderlerinin yargılanıp cezalandırıldığı uluslararası Nürnberg Mahkemesinin va’zettiği kurallara göre, ciddi bir “savaş suçu” olarak niteliyor. Savaş suçu işleyenlerin cezasının da, Nürnberg mahkemesinin biçtiği cezalardan farklı olması düşünülemez.

Tıpkı Irak’ta olduğu gibi tereyağından kıl çeker gibi, sınırlı süreli bir “cerrahi operasyon” yapılacağı belirtiliyor ABD liderleri tarafından. Neşteri atıver, iş bitsin! Türkiye’deki siyasi liderler de böyle bir operasyonu yapacak her türlü gönüllüler koalisyonu içinde yer alacağını belirttiler.

2003’teki Irak “operasyonu” için de aynen böyle denmişti; ama öyle olmadı. Milyona yakın ölü, yaralı ve sakat veren, kimi dulları kendilerini satarak ancak hayatta kalabilen Irak toplumu tamamen dağıldı, mezhep ve din çatışmaları ülkeyi paramparça etti, “sınırlı operasyon”un üzerinden 10 küsur yıl geçtikten sonra şimdilerde her gün onlarca kişi korkunç patlamalarda, suikast ve saldırılarda hayatını kaybediyor.

Dünya tarihinde hiçbir saldırıda olmadığı gibi, Suriye’de de olmayacak. ABD’nin deneyimli diplomatlarından emekli albay Ann Wright’ın serinkanlı analizine göre böyle bir saldırının muhtemel sonuçları arasında özetle şunlar var: Suriye uçaksavarları ABD füzelerine kendi roketlerini atacaklar, birçok Suriyeli sivil kadın-erkek ve çocuk ölecek ve her iki taraf da bu ölümlerden öteki tarafı sorumlu tutacak, Şam’da ve bölgede ABD’nin ve onun “koalisyon ortağı” olan Türkiye gibi ülkelerin büyükelçilikleri ve kimi işyerleri yakılıp yıkılacak, Suriye belki bölgedeki ABD müttefiklerine, İsrail’e ve belki Türkiye’ye roketler atacak, İsrail bunlara karşılık verecek ve belki Suriye’nin en yakın müttefiki İran’a da roketlerle saldıracak, İran da buna karşılık belki hem İsrail’e, hem de ABD’nin Türkiye, Afganistan, Bahreyn ve Katar’daki üslerine roketle misilleme yapacak, ayrıca Hürmüz Boğaz’ını ablukaya alıp Basra Körfezi’nden petrol naklini engelleyebilir… (Common Dreams.org, 31 Ağustos 2013)

Uğursuz savaş rüzgârlarının alabildiğinde uğultulu biçimde estiği olağanüstü günlerde dahi olağanüstü toplanmamış olan TBMM’nin ve “başkomutan” sıfatını taşıyan Cumhurbaşkanı’nın görüşlerinin bilinmediği, ayrıca kamuoyu yoklamalarının yokluğunda da halkın ne düşündüğünün öğrenilemediği sisli bir ortamda T.C. Başbakanının “ülkemiz böyle bir şeye her an hazırdır… ve her türlü koalisyonun içinde yer almaya hazır olduğumuzu söyledik” demesi, kendisinin uluslararası basında uzun süredir yer alan sayısız risk olasılıklarının farkında ve duruma hakim olduğunu gösteriyor. (Gazeteler)

Ama bu yeterli mi? Siyasal tarih, savaşlarda evdeki hesapların hiçbir zaman çarşıya uymadığını gösteren sayısız örneklerle dolu.

Savaşın gerçek yüzü: Suriyeli bir baba, evlerine isabet eden füze sonucu hayatını kaybeden 2 çocuğundan birine, toprağa verilmeden hemen önce, son kez sarılırken.

 

Kimse elbette neler olacağını bilemez, ama örneğin ABD’nin en deneyimli diplomat ve analizcilerinden William Polk’un, Suriye ve kendi ülkesi ABD açısından olası tahminlerini şöyle özetleyebiliriz: Suriye, Afganistan’daki gibi büyük parçalara (örneğin Kuzeydoğu’da Kürt bölgesi vb.) ayrılıp bölüneceği gibi, ayrıca Irak’taki gibi mahalle mahalle de bölünecek, Müslümanlar Aleviler ve Hıristiyanlardan öç alma peşinde koşacak, onlar da kendi hayatlarını kurtarmak için kaçışacak. Milyonlarca insan daha yerinden yurdundan olacak. Büyük gıda sıkıntısı ve kıtlık içine girilecek. (Bu arada, Suriye iç savaşını tetikleyen en önemli etkenlerden birinin küresel iklim değişikliğine bağlı büyük kuraklığa ve gıda krizine bağlı ayaklanmaların kaba kuvvetle bastırılması olduğunu da unutmayalım.) Ülke, teroristler, İslamcı radikaller ve uyuşturucu kaçakçıları için bir cennet halini alacak. ABD sınırlı operasyon derken, oraya da asker göndermek zorunda kalacak, birçok ölü ve yaralı askeri personel olacak, devlet bütçesi, Irak ve Afganistan’dan sonra Suriye’de de göçecek; belki birkaç trilyon dolar da oraya gömülecek. (The Atlantic.com, Ağustos 2013)

Uzun süreli, çok pahalı ve belki de kazanılması imkânsız bir yeni savaştan bahsediliyor burada. Peki ama neden? İnsanî, hukuki, askeri, ahlaki, etik ve pratik açılardan, yani hemen hemen her bakımdan saçma, kabul edilemez ve tahripkâr bir durum yaratan, cinayet- intihar-kâbus karışımı bir girişim, herşeye rağmen neden büyük ihtimalle gerçekleşecek? Neden, savaş ve zor kullanmanın asla çözüm getirmediğini, diplomasi, hukuk ve siyasetten başka bir çözüm mekanizmasının geçerli olamayacağını herkes bildiği halde, dünya yüzünde neredeyse kimse istemediği halde yeni bir savaş çıkacak? Ve belki bölgeye, belki onun da ötesine yayılacak, 2013 sonbaharı da muhtemelen hayatımızın en korkunç dönemlerinden birinin başlangıcı olarak tarihe geçecek?

Kimse istemediği halde mi? Tam doğru değil bu ifade. ABD Kongresi’nden Florida Milletvekili Alan Grayson, ibareyi biraz tamamlayarak düzeltiyor: “Bunu isteyen kimse yok” diyor ve ekliyor: “Ordu-endüstri kompleksi hariç.”

(The Nation.com, 4 Eylül 2013)

Gazeteci ve yazar Chris Hedges de birkaç firma ismiyle detaylandırıyor bunu: “Herşey dönüp dolaşıp aynı yere, bütün o silah ticaretine geliyor. Biz [ABD], gezegen üstündeki en büyük silah ve mühimmat satıcısıyız ve bu işle uğraşanlar da, para kazandıkları sürece başka hiçbir şeyle ilgilenmezler… Afganistan gibi yerlerde sürüp giden çatışmaları ateşleyen şey, Halliburton, Raytheon, Boeing gibi şirketlerin buralardan çıkmaya niyetlerinin olmaması. Asla çıkmak gibi bir niyetleri yok. Kaç Amerikalı ölmüş, kaç Afgan ölmüş, umurlarında bile değil. Afganistan’da, bölgede neler olup bittiği umurlarında değil. Halliburton gibilerin hisse senetleri fiyatlarına bakın, anlarsınız. 11 Eylül’den bu yana hepsinin hisse senedi fiyatları dörde katlandı. İşte bütün bunların ardındaki görünmeyen motor da budur. [Obama gibi siyasi liderlerin üzerine] Büyük baskı yapıyorlar.”

(The Real News Network/Truth-out.org, 1 Eylül 2013)

Türkiye, en yetkili siyasi kişisi olan Başbakan’ın ağzından her şeye tamamen hazır olduğunu ilan ediyor, iktidara yakın yeni yerleşik medya da ahenkli bir koro halinde, gayet eril, milliyetçi tonları ağır basan ağır savaş propagandası yapıyor durmadan. İnsan, yukarıda aktarmaya çalıştığımız, radyoda da günler boyu konuşup durduğumuz bütün bu istatistiksel verileri, binbir türlü insanlık durumunu, haddi hesabı olmayan siyasi-sosyal-ekonomik analizi ve tabii derin vicdanî kaygıyı gerek siyasi liderlerin, gerekse önde gelen medyanın seçkin gazeteci ve yazarlarının da hissettiğini, onların da aynı biçimde hassas, dürüst ve içten davrandığını düşünmek istiyor.

Yoksa çünkü, “ülkece her an herşeye hazırız” dendikten sonra, gelecek sene bu vakitler Açık Radyo’nun 19. yayın yılında haber programlarında komşu Suriye’de belki 100 bin, belki 300 bin yeni ölüden, Türkiye içlerine yerleştirilmek zorunda kalınan 1 milyon yeni sığınmacıdan, dört bir yanda yükselen etnik gerginlikten ve bunların yol açtığı şiddetli çatışmalardan, patlamalardan, çatlamalardan, açlıktan, susuzluktan, kıtlıktan söz ediyor olabiliriz. Böyle programları gönül rahatlığıyla dinlemek isteyecek kimse var mıdır? Hiç sanmayız.

 

Ömer Madra – www.acikradyo.com.tr

Açık Radyo Yayın Yönetmeni ve İklim aktivisti, Ömer Madra

Bale formasından Bilic’i okumak! – Osman Bulugil

0

Futbolun gündemine düşürdükleri  ‘bomba’ haber olan G.Bale’nin 100 milyon avroya Tottenham’dan, Tanrı’nın emri Perez’in kavliyle Ispanya’ya getirilişi; Barcelona’nın Neymar’ına karşılık Real Madrid’in tipik bir transfer hamlesi olarak okunabilir. Fakat görülmesi gereken Real Madrid ve Barcelona’nın birer şirket olduğu; La Liga’nın tekelini elinde tuttukları[2] ve bugünkü rekabetle oluşturulan “tarih yazımıyla” beslenerek, endüstriyel futbolun sömürü çarkının birer parçasını oluşturduklarıdır. Endüstriyel futbolda söylemler de en az eğlencenin parçası kadar değer görüyor (Barcelona ve Real Madrid teknik adamlarının Bale’nin transfer ücreti konusundaki atışması gibi).

Sömürü ilişkilerinin show ponny’lerinin gösterisi olan futbolda, çarka çomakla gidenlere negatif bir söylem üretebileceklerse “bomba haber”oluyor, direnişe atıf yapan kelamları da yok sayılıyor. Bugünün futbolu; sürekli genişleyen, pastasını büyüten (Avrupa Ligi’nin format değiştirmesi vb.), büyütürken de başarı algısıyla süslenen ve her geçen gün daha fazla müşteriye ulaşan bir endüstri olarak karşımıza çıkıyor.

Bu görüntüde, “başka futbol”dan küçük esintiler sunan, ‘başka bir futbol mümkün’ dedirtebilen direniş mihenkleri elbette mevcut. Özellikle taraftar örneklerini bolca verebiliriz. Teknik adam olarak ise Türkiye’ye mütevazıce gelip, mütevazice top oynatan S.Bilic’i rahatlıkla işaret edebiliriz. Kendisinin Antep maçı sonrası açıklamalarına kısaca göz atalım:

“Sosyalist biri için takımın oyunu ne kadar toplumsal?” şeklindeki bir soruya Bilic, “Takım olarak oynuyoruz. Zaten buradaki felsefe, güç halkındır. Oyunculara bunu anlatmaya çalışıyorum. Takımda zenginler ve fakirler yok, sınıflar yok. Sınıfları ortadan kaldırarak, gücü halka vermeye çalışıyoruz. O bakımdan sosyalist bir takım yaratıyorum diyebilirim” yanıtını vermişti.

Öncelikle bu denemenin oldukça dikkate alınması gerekiyor. Bize vereceği ‘başka bir futbol (dünya) mümkün’ esintisi, direnişin bir parçasını oluşturuyor. Küçük esintilerden fırtınanın nasıl oluşabileceğini çok da iyi biliyoruz. Gezi direnişiyle zamansal kardeşliğini bildiğimiz, ulaşım zammıyla başlayan ve 150 kente yayılan ama daha kısa sureli olan Brezilya direniş surecinde, Konfederasyon Kupası maçları oynanmaktaydı.  FIFA için telaşlı olan dönemde, Pele, iktidarın söylemlerini üretip direnişe son verin derken, direnişçilerin cevabı da “milli takım sokakta/direnişte” olduğuydu.

2014 Dünya Kupası statları yapılırken yurdundan edilen insanlar, milyon dolarlarla inşa edilen statlar ve FİFA’nın şirketleri düşünen çekinceleri….Belki akla ilk  gelecek olan Brezilya halkının uyku tulumuna gireceği, futbol coşkusu adı altında pazarladıkları gösterinin ritmine kapılacağı yönünde olabilir. Fakat gerçek bambaşka: Brezilya halkı uyku tulumunun kolonlarından birini yıktı bile, sıra diğerlerinde…. Brezilya halkı için medya yoluyla üretilen futbol dili artık pek de anlam taşımıyor, Pele’nin değil, Futbolun filozofu Sokrates’in peşinden gidiyorlar.

Bu süreçte sahada Sokrates, Lucarelli’lere; Kulübede Valeri Lobanovsky, Bill Shankly’lere fazlasıyla ihtiyacımız  var. Bilic’in duruşu, akıl yürütmesi ve pratiğini de bu düzleme taşımak, desteklemek gerekiyor. Hemen her gün spor basını dedikleri bir safsatayla cinsiyetçilik, milliyetçilik içeren bir dili sürekli yeniden üreten medyada, -Tanıl Bora’nın Karhanede Romantizm kitabında bahsettiği gibi- “endüstriyel futbolda istenen şık laflar”ın edilmesi de tamamıyla cinsiyetçi, milliyetçi bir dil ve tüketimle ilişkili. Çünkü laf kısmı da eğlencenin bir parçası. Bu noktada Bilic’in açıklamalarının alt başlıklara itilmesi çok da doğal. Ya da eğlencenin bir parçası olarak ‘laf’ etmeyen Aykut Kocaman’a karşı alınan tavrı hatırlayalım. Medyanın ürettiği dil yoluyla birçok sıfat ekleyerek dışsallaştırmaya çalıştıkları başka bir futbolun teknik adamlarından birisi S.Bilic.

Yazımızı bitirirken Bilic’in açıklamalarına paralel, sözü Bill Shankly’ye bırakalım:” “Benim sosyalizmden anladığım, herkesin aynı hedefler için çalışması ve başarıyı bölüşmesidir; futbola da hayata da böyle bakarım.”


[2] Örnek olarak TV gelirlerinin dağılımına bakalım: Real Madrid ve Barcelona TV gelirlerine baktığımızda sezon başına 140’ar milyon avro alırken, diğer 18 takım toplamda 350 milyon avro’yu paylaşıyor. Bunun da 80 milyon avrosu Altetico Madrid ile Valencia alıyor. TV gelirlerinin dağılımı bile bize iki kulübün nasıl tekelleştiğini gösteriyor.

 

Osman Bulugil[1]

IPCC en son raporunu 27 Eylül’de açıklayacak

Uluslararası alanda iklim değişikliğinin varlığının kabul görmeye başlamasıyla karar verme mekanizmalarına, doğru ve gerekli bilimsel verileri sağlamak üzere 1988 yılında Birleşmiş Milletler’in iki alt kuruluşu olan Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) birlikte Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ni (IPCC) kurdular. IPCC’nin temel görevi, iklim değişikliği alanında var olan tüm bilimsel çalışmaları inceleyerek bunları güvenilir bir biçimde insanlığın hizmetine sunmak olarak belirlendi.

IPCC kuruluşundan bu yana yaklaşık 6-7 senelik aralıklarla iklim değişikliğinin geldiği durumu ve gelecekte beklenen değişiklikleri açıklayan raporlar hazırlayarak yayınladı. Bu raporlardan ilki 1990 (FAR), ikincisi 1996 (SAR), üçüncüsü 2001 (TAR)ve dördüncüsü de 2007 (AR4) yılında yayınlandı. Beşinci raporun (AR5) yayınlanmasına da 27 Eylül’de başlanacak.

Başlanacak dememizin de temel bir sebebi var. IPCC’nin altında üç çalışma grubu bulunuyor. Birinci çalışma grubu (WG1) iklim değişikliğinin bilimsel temellerini ve gelecekle ilgili modelleri inceleyerek bunu raporuna yansıtıyor. İkinci çalışma grubu (WG2) sosyo-ekonomik ve doğal sistemlerin iklim değişikliğinden nasıl etkileneceklerini, bunun sonuçlarını ve bu sonuçların kötü etkilerinin giderilmesi için neler yapılması gerektiğini tartışıyor. Üçüncü çalışma grubu (WG3) ise sera gazı salımlarının azaltılması için mümkün olan yolları ve diğer yöntemleri görüşerek raporlar yazıyor.

Stockholm’de yapılacak toplantının sonunda 27 Eylül tarihinde açıklanacak rapor ilk çalışma grubunun raporu olacak. İkinci çalışma grubu raporunun 2014 Mart ayı ortasında, üçüncü çalışma grubu raporu da 2014 Nisan ayı başında yayınlanacak. Tüm bu raporların bir sentezi de 2014 Ekim ayında açıklanacak. Bu raporların tümü büyük önem taşısa da birinci çalışma grubunun raporu, iklim değişikliğinin nedenleri ve gelecekte bizi bekleyen değişiklikler üzerine en son bilimsel bulgulara dayanarak değerlendirmelerde bulunduğundan tüm raporların en önemlisi sayılıyor. Bu öneminden dolayı da raporlar içinde en fazla tartışma yaratanı da bu rapor.

Bu rapor taslaklarının tümüne hazırlık aşamasındayken dünyadaki tüm iklim bilimcilerin her an ulaşmaları mümkün. Bunun temel sebebi bu raporun iklim alanında bilimsel çalışma yapanların tümünün katkılarıyla oluşturulması; bu nedenle de gizli bir rapor değil. Ancak; raporun tamamı son halini alıp tüm IPCC WG1 üyeleri tarafından kabul edilmeden yayınlanması istenmiyor.

Tüm bu yoğun çabanın içerisinde birinci çalışma grubu raporu 12 Aralık 2012’de stopgreensuicide.com web sitesine sızdırıldı. Bu raporu elde edebilmek için IPCC web sitesine raporu yorumlayacaklardan biri olarak kaydolup raporu yayınlamamaya söz vermek yeterli. Mesela, bizim iklim değişikliği ile ilgili bir çalışmamız da bu raporun yazımında kullanılan makalelerden biri olduğu için raporun bizimle ilgili olan kısmına uzun süredir erişimimiz vardı. Ancak; raporu basına sızdıran Alec Rawls, yayınlandığı siteden de anlaşılabileceği gibi, iklim değişikliği veya çevre koruma ile ilgili bir önlem almanın intihar olduğunu düşünen bir yapıda olduğundan raporun sızdırılmasının arkasındaki sebepler de kolayca anlaşılabilir.

Bu rapor gelecek aylarda gündemimizi önemli ölçüde işgal edeceği için raporun kullandığı terminoloji konusunda küçük bir bilgi vermekte fayda var. Bilim insanlarının kendi aralarında kullandıkları dille bulgularını basına açıkladıkları dil arasında ciddi anlamda farklar vardır. Bu raporun ana işlevi; bu farkları gidererek bilim insanlarının da basının da aynı şekilde algılayacağı bir dil oluşturabilmektir. Bu amaçla rapor vardığı sonuçların kesinliğini özel kelimeler kullanarak belirler ve bu özel kelimeleri de ayrıca tanımlar. Mesela raporda

Neredeyse kesin En az %99 ihtimalle doğru

Çok çok mümkün En az %95 ihtimalle doğru

Çok mümkün En az %90 ihtimalle doğru

Muhtemel En az %66 ihtimalle doğru

Yanlıştansa doğrudur En az %50 ihtimalle doğru anlamına geliyor.

Bu tanımlar çerçevesinde IPCC iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğuna, yani bizim yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazın atmosferin ısınmasına neden olduğuna 1996 raporunda “Yanlıştansa doğrudur”, 2001 raporunda “Muhtemel”, 2007 raporunda “Çok mümkün” derken 27 Eylül’de yayınlanacak rapor bu konudaki yargıyı “Çok çok mümkün” şeklinde ilerletiyor. Bunun anlamı da şu, 1996 yılındaki iklim bilimi, insan kaynaklı iklim değişikliği ile doğal kaynaklardan gelebilecek iklim değişikliğinin ayrımı konusunda neredeyse kararsızken; bugün bilim, iklim değişikliğinin neredeyse sadece insan kaynaklı olduğu görüşünde birleşiyor. Ülkemizde de hala inanmayanlar bulunabilir, onun için açıkça, tekrar yazmakta fayda görüyorum: Geçtiğimiz her yıl dünyanın iklimi biraz daha değişiyor ve dünya biraz daha ısınıyor. Bu ısınma ileride yaşamımızı ciddi anlamda zorlaştıracak boyuta gelecektir ve tüm bunların sebebi bizim yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdır.

 

Prof. Dr. Levent Kurnaz

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

İstanbul, Ankara ve Antalya’da ortak eylem, “ADO, Alakır’dan Elini Çek!”

Alakır vadisi’ndeki tüm canlıların yaşam kaynağı olan Alakır Nehri’nin, kaynağından sahile kadar birbiri ardına yapılması planlanan 8 adet Hidroelektrik Santrali (HES)’nden 6’sının sahibi olan ADO şirketi 7 Eylül Cumartesi günü Antalya, İstanbul ve Ankara’da gerçekleşecek eylemler ile protesto edilecek.

ADO şirketinin sahibi olduğu 6 HES’ten 3’ü faaliyette ve bu HESlerinin üstüne şimdi de vadinin en yukarı kotlarında, su kaynaklarının ve biyolojik çeşitliliğinin en yoğun olduğu, el değmemiş bölgesinde de 2 adet daha HES yapmak için girişimlerde bulunmakta.

Alakır Nehri Kardeşliği, Alakır Vadisi’ne son darbeyi vurarak onu tamamen yok edecek olan bu projelerin sahibi ADO şirketine ‘YETER ARTIK! ALAKIR’dan ELİNİ ÇEK!’ demek üzere tüm yaşam savunucularını başta Antalya, İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere tüm yurttaki ADO temsilciliklerinin önünde protestoya çağırıyor.

Alakır için ADO’nun önüne eylemi facebook etkinlik sayfası

7 Eylül 2013 Cumartesi Saat: 11:00’de gerçekleşecek eylemler Antalya, İstanbul ve Ankara’daki ADO şirketine ait binaların önünde gerçekleşecek,

Antalya: ADOAIR Çağlayan Mah. 2050 Sokak. No:13 Barınaklar

İstanbul: ADOENERJİ Eski Büyükdere Cad. İz Giz Plaza No:4/17 Maslak

Ankara: ADOENERJİ Maltepe Mah. Necatibey Cad. No: 88 D:5 Çankaya

(Yeşil Gazete)