Ana Sayfa Blog Sayfa 4169

Avustralya’da yeni dönem

0

Avustralya’da yeni Başbakan Tony Abbott, seçimi kazandıktan bir gün sonra bir gazeteye verdiği demeçte en çok öncelik verdiği iki konunun, karbon vergisini kaldırmak ve ülkeye ulaşmaya çalışan mülteci teknelerini durdurmak olduğunu açıkladı.

Abbott ilk gününü bisiklete binmek ve üst düzey bürokratlardan bilgi almakla geçirdi.
Abbott’un lideri olduğu Liberal-Ulusal koalisyonu 150 üyeli parlamentoda 88 sandalya kazanırken altı yıldır iktidarda olan İşci partisi 57 milletvekili çıkarabildi.

YEŞİLLER DE KAZANDI
Yaklaşık 14 milyon seçmenin sandık başına gittiği seçimlerde Yeşiller oylarının azalmasına rağmen başarılı bir sonuç aldı. Yeşiller, bu seçimlerde madencilik şirketlerinin kârlarının vergilendirilmesi, gelen mültecilerin kabul edilmesi gibi diğer partilere göre radikal denebilecek talepler öne sürdü.
Yeşillerin temsilciler meclisindeki tek milletvekili Adam Bandt, 2010 yılında yapılan seçimlerde meclise girmişti.
2010 seçimlerinde Liberal Parti’nin ikinci tercihini İşçi Partisi yerine Yeşiller lehine kullanmasının Bandt’ın seçimleri kazanmasına yardımcı olduğu öne sürülüyordu. Liberal Parti, bu seçimlerde Yeşilleri ‘aşırı uç’ olarak niteleyerek ikinci tercih yapmadı. Ancak Adam Bandt, kendisini meclise taşıyan bu destekten mahrum olmasına karşın tekrar seçilmeyi başardı.

Yeşiller ayrıca Senato’da da beklendiği gibi bir kayıp vermedi. Aksine en az bir senatörlük daha kazandı.

Seçim sonucunun İşci Partisi içindeki çekişmeler ve ekonomik sorunlarla ilgili halkın yaşadığı hoşnutsuzluğu yansıttığı bildiriliyor.

Eski Başbakan Julia Girard’ın büyük şirketlerden havayı kirlettikleri  gerekçesiyle karbon vergisi toplama kararı elektrik faturalarının artmasına yol açmış ve büyük tepki yaratmıştı.

14 milyon kayıtlı seçmenin bulunduğu Avustralya’da seçimlere katılmak zorunlu. Ancak ülkede 18 ve 24 yaşları arasında kütüklere yazılmamış yarım milyon seçmen bulunduğu sanılıyor. Bu da ülkede özellikle gençlerin politikaya ilgi duymadığını gösteriyor.

[Seçim 2014] Kılıçdaroğlu: Sarıgül’ün yeri CHP’dir

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kulislerde konuşulan Mustafa Sarıgül’ün AK Parti’ye geçeceği söylentilerine yanıt verdi. Kılıçdaroğlu Sarıgül için ‘Ben sosyal demokratım diyorsa’ onun yeri CHP’dir’ dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu , ‘Mustafa Sarıgül’ün yeri CHP’dir’ dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Habertürk TV’de Enine Boyuna programında Ece Üner’in sorularını yanıtladı. Sarıgül’ün CHP’ye katılımıyla ilgili sorulara yanıt veren Kılıçdaroğlu, “Mustafa Sarıgül’ün durumu bir başvuru olmadığı için Parti Meclisi’nde görüşülmedi. Sarıgül’den partiye dönüş için adım bekliyoruz. Eski hastalıklardan partinin arınması gerekiyor. Bölünme, hizipçilikle geliyorlarsa kimse gelmesin” dedi.

Kulislerde konuşulan Sarıgül’ün AKP ‘ye geçeceğine ilişkin soruya ise Kılıçdaroğlu, “Sarıgül’ün bu yönde bir kararı var mı yok mu bilmiyorum. Fakat kendisi ‘ben sosyal demokratım’ diyorsa onun adresi CHP’dir o zaman, bu kadar açık!” yanıtını verdi.

Placebo’dan ‘Gezi’ sürprizi

Dünyaca ünlü alternatif müzik grubu Placebo bugün izleyiciyle buluşan yeni videoları Rob the Bank’le Türkiye’deki dinleyicilerine büyük bir sürpriz yaptı.
Videonun 19’uncu saniyesinde boynuna Türk bayrağı dolanmış, yüzüne de gaz maskesi geçirilmiş bir büst yer alıyor. Placebo’nun resmi hesabı tarafından kısa bir süre önce YouTube’da paylaşılan videonun altına gelen yorumlarda busahnenin Gezi Parkı protestolarına bir gönderme olduğu görüşü öne çıkıyor.

İŞTE PLACEBO’NUN YENİ VİDEO’SU

Klipte ayrıca gaz maskeli bir erkek, toz maskeli bir genç kadın, biber gazı kapsülüne benzeyen bir tüp gibi göndermeler de bulunuyor.

Rob the Bank şarkısı 16 Eylül’de Placebo hayranlarıyla buluşacak “Loud Like Love” albümünde yer alacak. 1,5 dakikası yayınlanan söz konusu klip de albümle birlikte sunulacak “alternatif videolar” DVD paketinde yer alacak. Placebo kısa bir süre önce İstanbul’da bir konser de vermişti.

Ahtamar’da 100 yıl gecikmeli vaftiz

Van’ın Ahtamar Adasında yer alan tarihi Surp Haç kilisesinin restorasyonundan sonra bu yıl dördüncüsü yapılan ayine yüzlerce kişi katıldı.

ABD’nin Adana Konsolosu Jonh L. Espinoza’nın da iştirak ettiği ayinde yaklaşık 100 yıl sonra ilk defa vaftiz töreni düzenlendi. Tamara, Melisa, Hripsime, Van ve Şimovan isimli kişiler törenle vaftiz edildi. Vaftiz töreninin ardından Ermeni din adamları kiliseden çıkarak etkinliklerine devam etti.

Ayin için çeşitli illerden ve yurt dışından Van’a gelen Ermeniler, sabahın erken saatlerinde teknelerle Ahtamar Adası’na hareket etti. Kilisenin arka kısmına kurulan alanda mum yakan Ermeniler, duygulu anlar yaşadı. Saat 11.00’de başlayan ayine yaklaşık Türkiye2den ve yurtdışından yaklaşık 800 Ermeni katıldı.

Türkiye Ermenileri Patrikliği Ruhani Meclisi Patrik Genel Vekili Başpiskopos Aram Ateşyan’ın yönettiği ve saat 11.00 gibi başlayan ayin, saat 14.00 sıralarında sona erdi. Ayinde konuşan Aram Ateşyan, 100 yıl sonra ilk defa bir vaftiz yapıldığını söyledi. Vaftiz töreninde Ermenistan’dan gelen bir doktor ve ayrıca Ermenistan’dan gelen ve ismi Van olan bir çocuk vaftiz oldu. Ateşyan konuşmasında kutlamakta olduğumuz bu bayramın kesinlikle siyasi, ekonomik, askeri ya da milli bir zafer olmadığını, bir süre için kaybedilen kutsal ve dinsel değerin yeniden bulunması ve onun büyük bir anlam ifade etmesinin bir kez daha keşfedilmesi anlamına geldiğini ifade etti. Ateşyan, Ahtamar’a bizleri çeken atalarımızın asırlar boyunca ibadet ettikleri bu mabettir. Onunla tekrar buluşmak, kucaklaşmak ve kutsanmak istedik diye konuştu.

Ahtamar adasında ayinler sürerken Uluslararası Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği (ASİMDER) üyesi olduğunu belirten kişiler de Van Gölünün kenarında protesto gösterilerinde bulundu.

Yeşil Gazete

Kuzey Ormanları Savunması- Riva’dan ODTÜ’ye selam!

Abbasağa forumunda başlayan ve gittikçe genişleyen Kuzey Ormanlari Savunması dayanışması tarafından yapılan çağrının ardından yüzlerce insanın katılımıyla Riva’da bir direniş kampı yapıldı.

Bisikletler, otobüsler ve özel araçlarla kampa katılan bine yakın gösterici 7 / 8 Eylülde iki gün boyunca çeşitli atölyelere ve forumlara katıldı. Orman ve doğaya ilişkin atölyelerin yanı sıra ulaşım politikalarının konuşulduğu yoğun gündemin arasında müzik ve tiyatroya da vakit ayrıldı.

Yeşiller / Sol: Tören iptal edilsin, polis geri çekilsin

Yeşiller ve Sol Gelecek partisi bir açıklama yaparak Ankara Mamak’ta yapılması planlanan Cemevi – Camii külliyesinin temel atma töreninin iptal edilmesini istedi. Gülen cemaati ve İzzettin Doğan’ın önderliğindeki Cem Vakfının işbirliğiyle planlanan projede aynı mekan içinde Cemevi ve Camiyi buluşturmayı amaçlıyordu.
Alevi topluluklarının protestosu polis şiddetine sahne olmuş ve Tuzluçayır günboyunca adeta sacvaş alanına dönmüş durumda. Olay yerinden yapılan bildirimlerde çok sayıda yaralı ve gözaltı olduğu haberleri geliyor.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partsisnin eşsözcüleri Sevil Turan ve Arif Ali Cangı imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle:
Mamak Cami -Cemevi temel atma törenini iptal edin, polisi mahalleden çekin! 

Mamak cami-cemevi projesinin temel atma törenini protesto eden Tuzluçayır Mahallesi halkına yönelik Polisin haksız orantısız müdahalesi devam ediyor.
Alevilerin taleplerini görmezden gelen devletin tekçi zihniyeti ile halka rağmen polisiye tedbirlerle ibadet yeri yapılamaz. Madımak, Maraş ve diğer katliamlarla yüzleşmeden, Cemevleri ibadethane olarak kabul edilmeden, Diyanet İşleri Başkanlığının statüsü değiştirilmeden cami-cemevi projesi iki yüzlü politikanın resmidir.
Yıllardır Alevilere yönelik sürdürülen asimilasyon politikalarının bir parçası olan projeye karşı demokratik protesto hakkını kullananların yanındayız. Toplumsal barış ve hoşgörünün inşası; devletin bireylere ait bir alan olan inançlara üstten müdahalesiyle sağlanamaz.
Toplumu ilgilendiren her konuda ilgili toplumsal kesimlerin görüşü alınmalı, halkın karar süreçlerine katılması sağlanmalıdır. Toplumsal kesimler arasındaki iletişim, etkileşim ve barışı sağlamanın yolu tepeden inme projeler değildir.
Toplumla inatlaşmanın hiç kimseye faydası olmayacak, yeni yeni gerilimlere yol açacaktır, bu ortam içinde hiç bir sorun çözülemez.
Mamak ‘cami-cemevi’ de mahalle halkının görüşü alınmadan yapılan bir projedir.Bu projenin yeni gerilimler ve sorunlar yaratacağı şimdiden ortaya çıkmıştır.
Demokratik hakkını kullanan halka polisin şiddetiyle karşılık verilmesini, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD)’nin basın açıklaması yapmasına bile izin verilmemesini kınıyoruz.
Sorunun daha fazla büyümemesi için Mamak Cami-Cemevi temel atma törenini derhal iptal edin, Polisi Tuzluçayır’dan çekin.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri
Sevil Turan- Arif Ali Cangı

Bu ülkeyi Olimpiyatlarda ilk kez Ermeniler temsil etti – Rober Koptaş

2020 Olimpiyatlarını Tokyo’nun kazanması üzerine Türkiye’de Olimpiyatlara karşı olanlar bu sonucu olumlu karşıladı. Ne var ki bir kesim ise, Twitter’da Olimpiyatları istemeyenleri ‘Ermeni, Rum ve Yahudi’ olmakla ‘itham’ etti. Peki, Osmanlı İmparatorluğu’nu Olimpiyatlarda ilk defa Ermeni sporcuların temsil ettiğini kaçımız biliyoruz?

****

 

1912’de, Osmanlı vatandaşı iki Ermeni sporcu, Mıgırdiç Mıgıryan ve Vahram Papazyan, Stockholm’de düzenlenen 5. Olimpiyat Oyunları’nda, atletizm alanında ülkemizi temsil etmişti. İmkânsızlıklar içerisinde Stockholm’e giden, formalarının üzerinde, bizzat dönemin İsveç büyükelçisinin eşinin diktiği Osmanlı armalarını taşıyan iki genç, henüz Atletizm Federasyonu’nun kurulmadığı bir dönemde, Olimpiyatlara katılabilecek sportif gelişimi gösterebilmişti.

Mıgırdiç Mıgıryan

Mıgıryan ve Papazyan’ın macerasından ilhamla, Osmanlı Ermenilerinin sporla ilişkisini inceledik. Tarihçi Hayk Demoyan’ın 2009’da Yerevan’da yayımlanan ‘Haygagan Sportı yev Marmnagırtutyunı Osmanyan Gasyrutyunum’ (Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni Sporu ve Beden Eğitimi) adlı çalışmasından yararlanarak hazırladığımız bu dosya, Türkiye spor tarihinin çok bilinmeyen, üzeri örtülen bir yüzüne ışık tutuyor.

Göğüslerinde Osmanlı arması

Stockholm’de düzenlenen Olimpiyat Oyunları’na Osmanlı İmparatorluğu’nu temsilen iki Ermeni sporcu katılmıştı. Pentatlon, heptatlon, gülle, cirit ve disk atma dallarında yarışan Mıgırdiç Mıgıryan ve 800 ila 1500 metre koşu alanında yarışan Vahram Papazyan, göğüslerinde Osmanlı armasını taşıyan formalarıyla, ülkelerini başarıyla temsil etmişlerdi. Bu, Osmanlı vatandaşlarının Olimpiyat oyunlarına ilk katılımıydı.

Abdülhamid’e rağmen

İki sporcunun Olimpiyat Oyunları’na gitmesi, aslında, Osmanlı topraklarında bir süredir spora yönelik giderek artan bir ilginin sonucuydu. Özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinde, ülkedeki yabancıların ve gayrimüslimlerin öncülük ettiği spor faaliyetleri, zamanla Müslüman gençlerin de katılımıyla büyük ilgi görmeye başlamıştı. Ne var ki, muhalif siyasi hareketlerden çekinen Sultan II. Abdülhamid, kalabalıkların yan yana gelmesini istemediğinden, spor kulüplerinin kurulmasını engellemiş, sportif faaliyetleri engellemeye çalışmıştı. Buna rağmen, 20. yüzyılın ilk yılları, Müslüman, Rum, Ermeni ve Yahudi spor kulüplerinin kuruluşuna tanıklık etti.

Osmanlı ülkesinde yaşayan farklı milletler arasında Olimpiyatlara ilk katılanların Ermeniler olması, sportmen bir nesil yetiştirmek için gösterilen yoğun çabaların bir sonucuydu. Bu alandaki öncülüğü ise, 1886’da İstanbul’da doğan Şavarş Krisyan yapıyordu. Avrupa’da spor eğitimciliği alanında öğrenim gören Krisyan, 1908’den 1915’te öldürülmesine dek, sadece Ermeniler arasında değil Osmanlı sporunun gelişimi için de büyük çaba sarf etmiş, yayımladığı Marmnamarz (Beden Eğitimi) dergisiyle, bir döneme adeta damgasını vurmuştu.

Bebek’ten Babıâli’ye

Vahram Papazyan

Olimpiyatlara katılabilmek için Fransa, İngiltere ve ABD’deki etkili kişi ve kuruluşlarla irtibata geçen Krisyan, yoğun uğraşları sonucu iki sporcunun Stockholm’deki oyunlara katılımını sağlamayı başarmıştı. Bu sporcular, Robert Kolej öğrencisi olan Vahram Papazyan ve Mıgırdiç Mıgıryan’dı.  Bebek’te oturan bir gazete bayinin oğlu olan Robert Kolej öğrencisi Papazyan, her sabah Bebek’ten koşarak Babıâli’ye gelir, oradan aldığı gazeteleri yine koşarak Bebek’e getirip babasının dükkânına bıraktıktan sonra Bebek sırtlarındaki okuluna koşardı. Okul arkadaşı Mıgırdıç Mıgıryan ise, varlıklı bir ailenin spora meraklı oğluydu.

Ancak İsveç’e sporcu göndermek masraflı bir işti ve bu yükün altından kalkabilmek ve gerekli miktarı denkleştirmek için, Ardavazt Kulübü bir kampanya başlatarak bağış toplamaya başladı. Marmnamarz’ın duyurduğu bu kampanya için sadece İstanbul’dan değil, taşradan da önemli miktarda bağış toplandı. Örneğin, bağışta bulunanlardan biri, Sivas’taki Bartev Kulübü’ydü. Ardavazt Kulübü üyeleri, bağış toplamak için Arnavutköy’deki Rum Tiyatrosu’nda Fedakâr Gemici adlı bir piyes sahnelemiş, piyeste Vahram da oynamış, izlemeye ise saray mensubu beyler ve hanımlar da gelmişti. Bu yardımlar sayesinde Vahram Papazyan ve Mıgırdiç Mıgıryan İsveç’e gidebildiler.

‘Türk bayrağı yoktu. Bu durum beni çok üzdü’

1915’te yaşanan katliamlar sırasında hayatta kalabilen ve daha sonra Beyrut’a yerleşen Vahram Papazyan, anılarında, Stockholm’e gittikten sonra yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “Sabah Stockholm’e vardığımda, sokakların ve büyük binaların Olimpiyatlara katılan irili ufaklı ülkelerin bayraklarıyla donatıldığını gördüm. Ama hiçbir yerde Türk bayrağı yoktu. Bu durum beni çok üzdü. Nihayetinde vatanımın, Türkiye’nin temsilcisiydim ve ülkeme karşı gösterilen bu çirkin tavır, benim için bir aşağılamaydı. Barınmam için bana ayrılan mekâna varmadan, bir araba tuttum ve doğrudan Türk elçiliğine gittim. Öfkemi anlatacak ve hemen bir çare bulunmasını rica edecektim.”

Elçi taş kesildi

“Türk elçiye kendimi tanıttıktan ve onun tebriklerini aldıktan sonra, ona şunları söyledim: ‘Beyefendi, Stockholm’un havasını içime çekemiyorum. Çantalarımı alıp memleketime dönmek istiyorum. Bütün şehir yabancı bayraklarla dolu ama bir tek Türk bayrağı yok ve bu hem benim hem de vatanım için büyük bir aşağılama. Ancak, öbür uluslarla birlikte benim vatanımın bayrağı da dalgalanırsa burada kalırım.’ Türk elçi taş kesildi. Başka pek çokları gibi, bir Ermeni’nin vatanını bu kadar sevmesine inanamıyordu… Ve gerçekten de, iki saat sonra Türk bayrağı her yerde dalgalanmaya başladı.”

Yarışmalarda Mıgırdiç Mıgıryan pentatlonda bazı iyi dereceler kaydetti ve disk atmada da beşincilik kazandı. Vahram Papazyan ise bin 500 metre koşu yarışmasını önde götürmesine rağmen, son düzlükte yere düşerek derece yapma şansını yitirdi. Yine de, iki sporcu, katılmanın kazanmak kadar önemli olduğu olimpiyat oyunlarının tarihindeki yerlerini almış oldular.

Krisyan’ın Selim Sırrı’ya cevabı

Olimpiyatların hemen sonrasında, Şavarş Krisyan ile yakın arkadaşı olan ve zaman zaman Marmnamarz’a da katkıda bulunan, Türkiye’de spor denince akla gelen ilk isimlerden olan Selim Sırrı (Tarcan) arasında bir polemik yaşandı. Gazetesinde, “26 farklı ülkenin en seçkin evlatları oradaydı; bir tek bizden kimse yoktu” sözleriyle olimpiyatlara Türk sporcuların katılmaması nedeniyle büyük üzüntü duyduğunu belirten Selim Sırrı Bey’e Marmnamarz’da bir cevap veren Krisyan, Ermenilerin de Osmanlı vatandaşı olduğunu, Osmanlı ülkesini temsil ettiklerini ve Selim Sırrı’nın bu tavrının ayrımcılık olduğunu ifade eden şu satırları kaleme aldı:

“Selim Sırrı’nın Hıristiyan Osmanlı ile Türk Osmanlı arasına fark koymak yönündeki çabası canımızı yaktı. (…) Kısa konuşalım. İki Ermeni, kendilerinin ve Ermeni milletinin bir kısmının masrafıyla Stockholm’e gittiler, ama Ermeni olarak değil, Osmanlı olarak… Formalarının üzerinde Osmanlı hilali vardı. Osmanlı sporu Avrupa’da tanınsın diye mücadele ettiler. Osmanlı atletleri olarak alkış da topladılar ama Selim Sırrı hâlâ kalkıp, o iki Osmanlı’yı hiç anmadan, Stockholm’de Türkler yok diye gözyaşı dökme numarası yapıyor. (…) Kelimelerle oynamayalım. Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik sözleri basit sözler değildir. Ulus yaratır ve ulusların geleceğini güvence altına alırlar. Eğer bu memlekette bu sözler sadece bizi kandırmak için kullanılıyorsa, biz bu kelimelerin anlamlarının değiştirilmesine razı gelmiyor ve uyumak istemediğimizi söylemek istiyoruz.”

Rober Koptaş – AGOS

 

(Bu yazı, 27 Temmuz 2012 tarihinde yayımlanan Agos gazetesinin ‘Olimpiyat tarihinin gayriresmi sayfası’ başlıklı dosyasından alıntıdır.)

Olimpiyatın pazarlanan ruhu – Baran Alp Uncu

Bugün Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) kararını açıklayacak ve 2020 Olimpiyat Oyunları’nın dünyanın hangi şehrinde düzenleneceğini öğreneceğiz. Belki de siz bu satırları okurken oylamanın sonucundan haberdar oldunuz bile.

Olsun okumaya devam edin. Çünkü kazanan şehrin İstanbul, Madrid veya Tokyo’nun olması fark etmez. Eğer dünyanın en büyük spor organizasyonun sembolik ve maddi etkilerinden bahsedeceksek, dar bir ulusal çerçeveye takılı kalmamak lazım.

***

Bugüne kadar olimpiyatların sayısız faydasını duymuşsunuzdur.

İrade, azim ve çaba kadar dayanışma, barış, kardeşlik ve eşitlik fikir ve değerlerini birleştiren olimpiyat ruhunun tekrar yaşatılması zaten başlı başına bir kazanım.

Buna bir de badmintondan eskrime popüler olan, olmayan spor branşlarının görünürlüğünün artmasını; tesisleşmeyle de beraber sporun geneline yayılmasını da ekleyin.

Eh, kazanılacağı ileri sürülen maddi getiriler de azımsanmayacak gibi.

Olimpiyat altyapısının hazırlığı –ki sadece spor tesislerinin hazırlanmasının çok ötesinde koca bir şehrin altyapısının elden geçmesi anlamına gelir- ekonomiye ivme kazandıran başlı başına bir unsur. Nereden baksanız yaklaşık 7 yıl sürecek bu hazırlık süreci istihdam artışı ve yeni yatırım alanlarının açılması demek.

Üstelik ev sahibi kentin ancak milyonlarca dolarlık reklam kampanyalarıyla yapılabilecek tanıtımını da göz ardı etmeyin.

Kazandıracakları alt alta sıralandığında, olimpiyatlar bulunmaz bir fırsat.

En azından bize öyle olduğu anlatılıyor.

***

Şimdi gelelim ayın karanlık yüzüne.

İş, bu vaatlerin ne kadar gerçekleştiğinde düğümleniyor. Bir de olimpiyatların ekolojik sisteme doğrudan ve dolaylı etkilerinde.

Birincisinden başlarsak…

Öngörülen ekonomik kâr her zaman çantada keklik değil. Şöyle ki:

Montreal’de 1976 yılında düzenlenen olimpiyat oyunları için harcanan paranın geri ödemesi tam 30 yıl sürdü.

2000 yılında Sydney’de yapılan olimpiyat oyunlarının Avustralya’ya çıkan faturası net 2 milyar dolarlık zarar oldu.

2004 Atina Olimpiyat Oyunları’nda Yunanistan ekonomisi büyük yara aldı. Başlangıçta 6 milyar dolar olarak hesaplanan maliyetin 15 milyar dolar civarına çıkması Yunanistan’daki borç krizini tetikleyen nedenlerden biri oldu.

Britanya ise Londra’da düzenlenen son olimpiyat oyunlarından umduğu ekonomik girdiyi bulamadı ve sadece harcadığı kadarını geri kazandı. Bazılarına göre ise, resmi olarak açıklanan maliyetler ile gerçekte harcanan miktar hiçbir zaman tutmadığı için,  Britanya aslında oldukça zarar etti.

Hazırlıkları süren Rio 2016’nın Brezilya bütçesine getirdiği yükü karşılamak için yapılan zamlar, Brezilya’nın ‘Gezi olaylarının’ ortaya çıkış nedenlerinden biriydi.

Zaten, Oxford Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan bir araştırmaya göre evdeki hesap hiç bir zaman çarşıya uymamakta. Son 50 yılın kış ve yaz olimpiyatlarına bakıldığında, olimpiyat düzenlenme maliyeti başta hesaplanan rakamın ortalamada yüzde 179 katına çıkıyor.

Diğer yandan, olimpiyatlar ev sahibi şehirdeki istihdama sadece kısa vadeli –hazırlık aşamasında ve oyunlar sırasında- bir katkı sağlıyor.

Sporun yaygınlaşması ve sportif başarıların artması konusunda da hedefler otomatik sonuçlar beklenmemeli. Her ne kadar tesisleşme önemli olsa da, sporcu yetiştirme amaçlı kapsamlı ve uzun vadeli programlar olmadan yeterli değil. Misal, Yunanistan Atina’daki oyunlarda 16 madalya ile 15. sırada yer aldı. Ancak olimpiyatlardan geriye kalan o kadar tesise rağmen, aynı Yunanistan Londra’da sadece 2 madalyada kalıp 75. sıraya geriledi.

***

Şimdi bunları bir kenara koyup, ikinci büyük sorun kümesine gelelim. İşin ekolojik boyutuna.

2012 Londra Olimpiyat Oyunları’nın televizyon yayınları sayesinde 220 ülkeden 3,6 milyar insan tarafından takip edildiği tahmin ediliyor. Yani olimpiyatlar dünyanın en büyük küresel şovu. Durum böyle olunca, tüketime ve ekonomik büyümeye dayalı kapitalist küreselleşmenin baş aktörleri olan ulus-ötesi şirketler için de boy aynası hâline geliyor.

Resmi internet sayfasında olimpiyatları “dünyanın en büyük uluslararası pazarlama platformlarından biri” olarak tarif eden IOC’ye göre, olimpiyatlarda elde edilen gelirlerin yüzde 40’ı sponsor olan şirketlerden geliyor.  Ayrıca verdikleri teknik destek ve sağladıkları ürünler sonucunda, dev firmaların gölgesi olimpiyat ruhunun üzerine biraz daha düşüyor.

Üstelik, 2012 Londra’ya sponsor olan küresel şirketlerin arasında çevrenin canına ot tıkayan petrol şirketi BP ve maden şirketi Rio Tinto da bulunmakta.

Özetle, olimpiyatlar kaynakları hiç bitmeyecekmiş gibi kullanıp, iklim değişikliğine ve diğer ekolojik krizlere neden olanların emrine amade bir vitrin durumuna gelmiş hâlde.

Dolaylı olumsuz etkilerinin yanı sıra, olimpiyatların ekolojiye doğrudan olumsuz etkileri de mevcut.

Her bir olimpiyat için binlerce sporcunun kalacağı devasa olimpiyat köyleri inşa ediliyor; yollar açılıyor; yeşil alanlar yok ediliyor. Kentler neredeyse baştan yaratılıyor; steril, soylulaştırılmış mekanlara dönüştürülüyor.

Böylelikle, olimpiyatları dünyanın enerji ve kaynaklarının aşırı tüketimine neden olan –dolayısıyla iklim değişikliğini körükleyen- mega-projelerin bir türlüsü olarak düşünmek gerek.

***

İstanbul’un ise özel bir durumu bulunmakta.

Bahsi geçen dönüşümler sorgusuz sualsiz zaten başlatılmış durumda. İstanbul kazan, TOKİ kepçe; koca kent yıkılıyor, yeniden yapılıyor. Bir dizi çılgın proje İstanbul’un Kuzey Ormanları’nı yok ediyor.

Ve de İstanbul’un olimpiyatlara kadar rahatlıkla hazır olacağının garantisi olarak bu projeler gösteriliyor. Dahası, Türkiye Olimpiyat Komitesi’nin resmi sayfasında olimpiyat oyunları hazırlıklarının 2023 Master Planı ile uyum içinde olduğunun altı çiziliyor. Hani o piyasaya dayalı büyüme ekonomisini ileriye götürmeyi amaçlayan, içinde 3 nükleer enerji santral inşasını barındıran plan.

Bir anlamda, İstanbul’un ekolojiye zarar projelerinin çıpası olimpiyatlara atılıyor.

Öte yanda, olimpiyatların ekolojik etkisini bir nebze olsun azaltmak için alınacak önlemlerin esamisi bile okunmuyor. Oysa Britanya’nın 2012 Londra sonrasındaki en büyük övünç kaynaklarından biri yenilenilebilir enerji kaynaklarının yoğun kullanımı, malzemelerin geri dönüşüm ve tekrar kullanıma sokulması yoluyla bugüne kadar ki en ‘yeşil’ olimpiyatları düzenlemiş olmaları.

***

Diyelim sonuç bugün İstanbul’un lehine oldu. Kanalİstanbul, Üçüncü Köprü, yeni havaalanı gibi projelere ekolojik ve sosyal nedenlerle karşı çıkacakların alacağı duyar gibiyim:

“Bunlaaar, olimpiyatı da istemedi. Önlenemez şekilde yükselen Türkiye’nin…”

….önüne taş koymak değil mesele. İstanbul, Madrid veya Tokyo olsun fark etmez. Amaç, bambaşka bir noktaya, global bir mesele olarak ekolojik dengenin bozulmasında önlenemez yükselişe işaret etmek. Yoksa, kim Usain Boltgilleri rekorlar kırarken seyretmek istemez?

IOC bugün işini bitirip karar verdiğinde, ekolojiyi ve kentlerin yaşanabilirliğini dert edenlerin görevi henüz başlıyor.

Eğer her bir projenin takipçisi olup, sayılan zararları en aza indirebilmek için hesap sorulmaz ise hâlihazırda esir alınmış olimpiyat ruhu –ekolojik denge ile beraber- bir parça daha yok olacak.

Baran Alp Uncu – www.t24.com.tr

İstanbul kazandı

Buenos Aires’te yapılan 2020 Olimpiyat Oyunları seçmelerinde oyunları düzenleme görevi Tokyo’ya verildi.

Oylamada ilk turda Tokyo birinci olurken oyları eşit çıkan Madrid ve İstanbul ikinci finalist olmak için tekrar yarıştılar. İstanbul ve Tokyo arasında yapılan 2. tur oylamada Tokyo 60 oy alırken İstanbul 36 oyda kaldı.

2020 için 20 milyarlık dev bir yatırım bütçesi hazırlayarak 420 kilometrekarelik bir alanı yatırımlar için teklif eden İstanbul’un projesi Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyeleri tarafından kabul görmedi.

Bu sonuçla İstanbul’un son ormanları ve su havzaları gösterişli projelerin tahribatından, ulusal ekonomimiz ölçüsüz bir yıkımdan kurtulmuş oldu.

Oylama öncesinde yarışmanın kaybedilmesi halinde sorumlunun Gezi Süreci olacağını söyleyen yetkililerin ne yönde bir açıklama  yapacağı merakla bekleniyor.

Yeşil Gazete

 

[Özel Haber] @kadıköybelediye: Sosyal Medya ve Belediyecilik

Türkiye’de bir kurumun halkla ilişkisi genellikle ciddiyet esasına dayanır. Fakat bu herkesin işini ciddiye almasından ziyade, asık suratlar, vatandaşın “saçma” soruları karşısında hale-tavra sinmiş bir bezginlik ve üşengeçlik olarak tezahür eder. Malum, devlet katına çıkılır; devlet yukardadır. Yetkili kişiler biraz nobran olur, burnundan kıl aldırmaz, vakardır, illa ve illa “ciddidir”; yani halk arasında gevşemez. Somurtmak, memuru halktan koruyan bir zırh gibidir.

Bugünlerde Kadıköy Belediyesi halkla ilişkiler konusunda yeni bir yöntem deniyor. Kendi tabirleriyle, yeni bir demokrasi, yeni bir bürokrasi için birtakım bilindik kalıpları kırmaya çalışıyorlar.  Bunu da yeni medya araçlarını kullanarak yapıyorlar. Şu an için Twitter’da yaklaşık 37 bin takipçileri var, eğer bu bir gösterge ise… Attıkları mesajlar pek çok insan tarafından paylaşılıyor, kimisi bir tür fenomene dönüşmüş durumda. Örneğin şu:

 

Ancak yeni medya araçlarını sadece muzip cevaplar vermek için kullanmıyorlar. Şikayetleri, önerileri dinliyor; çözüm üretiyorlar. O anlamda sosyal medyayı hem bir sohbet ortamı (kendi tabirleriyle etkileşim alanı) hem de bir siyasî araç olarak kullanıyorlar.

Biz de gittik kendileriyle tanıştık. Sosyal medya araçlarının imkânları, sınırları, Kadıköy ve belediyecilik üstüne konuştuk. Kadıköybelediye’nin [kendi mahlasları diye böyle yazıyoruz] icraatları, bir taraftan da Kadıköy’ün sınırları ve kimliği gibi ihtilaflı bir alanı, sosyal medya aracılığı ile şekillendirmeye yarıyor. Bazı mesafeler (örneğin sosyal medya kullanıcıları ve belediye arasındaki mesafeler) azalırken, bazıları muhafaza ediliyor; bazıları yeniden kurgulanıyor. Örneğin yerli-yabancı veya dışarısı-içerisi gibi metaforlar, “eski usûllerin” geçerli olduğu mahalleler, sosyal medya ile aşılamamış birtakım başka sınırların varlığına işaret ediyor.

Yeşil Gazete: Çok merak ediliyorsunuz? Acaba bu mesajları yazan insanlar kim?

Kadıköybelediye: Kişilerin merak ediliyor olmasının tüketici bir tarafı var. Sosyal medyanın öyle bir özelliği olabilir. Tüketim alışkanlığı gibi… Onu koruyabilmek için devamlı çaba sarf etmek, devamlı orjinallik yaratmak gerekiyor. Bu çok sağlıklı bir şey değil. Bunu devam ettirmek mümkün değil.

Bizim, daha doğrusu Kadıköybelediye’nin öyle bir kaygısı yok. Biz burada hayatın içindeyiz. Devamlı zaten etkileşim halindeyiz, zorunlu olarak. İnsanlar bizimle sadece sohbet etmek amacıyla değil, şikayetlerini, isteklerini önerilerini, sitemlerini ulaştırmak maksadıyla temasa geçiyor. Bir de tabii “ne alemdesiniz” diye soranlar var. Bunlar da var elbette. Ama bu kurumsal bir ilişki nihayetinde. Gene de bu ilişkiyi daha samimi, daha sıcak hale getirmemiz insanların hoşuna gidiyor. Resmî bir kurumun soğukluğundan kurtulduk, insansız bir kurumdan insana döndük. Bir karakter çıktı ortaya. Yardımsever, düşünceli, sevimli, espriler yapan; öyle bir abi, abla, bir baba, sevgili gibi… Gülen, üzülen biri. Yani bir insan. İnsan ilişkisi kuruyoruz ve bu daha sağlıklı.

Bu şekilde insanlara daha rahat ulaşıyoruz, insanlar da bize daha rahat ulaşıyor. Şimdi bir dilekçe verseniz ve cevap almaya çalışsanız günlerce sürebilir. Bu şekilde bu süreç çok daha hızlı ilerliyor.

Sosyal medyanın avantajları ne?

Sosyal medya bir girdi alanı sunuyor. Bunun içerisinden kendinize ait şeyleri alabiliyorsunuz. İçinde Kadıköy geçen bütün kelimeleri tarıyoruz. Bunun dışında kendi kurumumuzun çalışmalarına vakıfız. Yapılan projelerle ilgili devamlı bir bilgi akışı var. Bazı şeyleri de kampanyaya çeviriyoruz mesela. Mesela “Satın Alma, Sahiplen“. Petshop’lardan hayvan satın alma yasağı aldı ilçe meclisimiz, biz de şu kampanyayı başlattık. Pet shop’lardan hayvan satın almayın, gelin bizim hayvan barınağımızdaki kedileri-köpekleri alın. Bunların aşıları yerinde, bakımları yapılmış. Onları ücretsiz olarak sahiplenebilirsiniz şeklinde. Bunu bir kampanyaya çevirdik. Derdimiz o. Bu aynı zamanda insanlarla “Kadıköylülük” çatısı altında bir paylaşım sağlıyor.

Peki bu kampanyayı bulan siz misiniz? Buranın işleyişini anlamak için soruyorum.

Hayır, biz bu kampanyayı sosyal medyaya adapte ettik. Mesela fikirsahibidamaklar.org ile beraber yürüttüğümüz bir kampanya var, Kadıköy Lüferi Koruyor.


Çok sıkıntılı bir mesele bu. Bayağı bir insanla, vatandaşla, bunu pazarlayanlarla konuşmak gerekiyor. Karmaşık bir konu, işin içinden çıkmak çok zor. İnsanları ilgilendiren bu meseleleri olabildiğince paylaşmak gerekiyor. Ancak bu konuda çok eleştirileceğimizi de biliyorduk. Bu balık niye burada satılıyor, niye denetlemiyorsunuz, vs. Biz zaten sadece denetimle bu işin çözülmeyeceğini düşündüğümüz için bu kampanyaya destek verdik. Yani insanlar bilecekler: Satan, alan… Bilecek onun yanlış olduğunu. Başka türlü bu meselelerin çözülmesi zor. Bir tür duyarlılık gerekiyor kısaca.

Burası bir STK gibi çalışıyor o halde.

Evet. Neden? Çünkü insanlarla çok etkileşim halindeyiz. Etkileşim halinde olunca da insanlar öneriler gönderebiliyor.

İnsanların fikirlerini alalım diyoruz. Kadıköy’de sıkıntılı yerleri biliyoruz. Neyin nasıl olması gerektiğine dair fikir üretebiliyoruz. Ama bunun için iletişim mecralarını (twitter, facebook vs.) kendisine uygun şekilde kullanmak gerekiyor.

Eğer insanlarla bir şey paylaşmıyorsanız, onların fikirlerini almıyorsanız sosyal medyada bulunmanızın bir gereği yok. Değişmeniz için insanlarla bir alışveriş içinde olmanız gerekiyor. Etkileşim şart. Onlar size bir şey verecekler, siz onlara bir şey vereceksiniz. Biz aynı zamanda insanların verdiği tepkilere bakarak kendimizi denetleyebiliyoruz. Çünkü bir şeyi yanlış yaparsak insanlar hemen bize geliyorlar. Tepki vermenin dışında fikir de üretiyorlar. Onlara dayanarak geliştirdiğimiz birsürü uygulama var.

Peki olumsuz tepkiler de alıyor musunuz?

İki ya da üç kişi olumsuz tepkiler verdi şu ana kadar. Bu tarz doğru değil, diye. Ama buna karşılık on binlerce olumlu tepki alıyoruz. Olumsuz düşünenlerin gerekçesi, lakaytlık, kuruma yakışmaması… Ama twitter burası.

Bir de twitter kullandığımız mecralardan sadece biri. Biz Instagram’da farklı bir karakteriz, Facebook’ta farklı, Twitter’da daha farklı. Her yerden insanlarla iletişime geçiyoruz. Mesela Instagram’la araç şikayeti gönderiyorlar, kaldırıma park etmiş araçların fotoğraflarını çekip Instagram’dan bize gönderiyorlar. Biz oradan o şikayetle ilgileniyoruz. Instagram’ın şikayet için kullanılan bir alan olması ne demek? Harika bir şey bu.

Biz bu mecrada Kadıköy’ü paylaşıyoruz. Kadıköy’de yaşananları, enteresan şeyleri, yani mesela bir haftasonu parkta şöyle bir gazete okuma keyfine ne dersiniz diyoruz. Bu hayatın içerisinde olmakla ilgili bir şey.

Peki bu siyasetin diğer alanlarına sirayet eder mi? Asık suratlı siyaseti dönüştürücü bir potansiyeli var mı?

Siyasette lakaytlık olmaz, diye bir inanç var. Ama demokrasi için, birlikte yaşamak için bu ülkedeki siyaset tarzımızın değişmesi gerekiyor. Bahsettiğimiz etkileşim bunu gerektiriyor. Şu an Kadıköy renkleniyor mesela. Eline fırça alan sokakları boyuyor, insanlar birbirleriyle yarış halinde. Bizim Başkanlığımızın özgürlükçü yaklaşımı olmasa biz bu adımları atamayız. Geri dönecek olursak, lakaytlıkla aşırı ciddiyet arasında mesafe çok; arada kalan başka pek çok konum var. İnsanlara karşı lakayt bir tavır sergilemeden de onlarla sıcak ve samimi bir ilişki kurabilirsiniz. Bizim yaptığımız iş bunun örneğidir.

“Kadıköybelediye” nasıl başladı?

Bunu başlatan Başkan (Selami Öztürk). Onun vizyonu. Biz buradaki düzeni Van depreminden sonraki yardım kampanyasından sonra kullanmaya başladık ilk kez. Binlerce genç burada yardımları ayırdılar, kolilediler, Van’a gönderdiler. Bu organizasyon Twitter üzerinden yapıldı. Kazağa ihtiyaç varsa kazak, ilaca ihtiyaç varsa ilaç; koliler bunlara göre dolduruldu. Sabahleyin insana ihtiyaç var diye tweet attık, insanlar buraya geldiler. Sonunda gördük ki biz bu alana mutlaka yatırım yapmalıyız. Bu belediyelerin çok işine yarayacak bir sistem.

Böyle bir sistemi kurmak zor mu?

Biz burada dört kişi çalışıyoruz. Çok yüksek bütçelerle insanlara anlatabileceğiniz şeyleri biz burada sadece dört kişi çalışarak yapıyoruz. Maliyetimiz yok.

Peki rutinleşme riski var mı bu tarzın, bu yarattığınız karakterin?

Bu yeni bir şey değil ki… Bir buçuk senedir biz bu işi yapıyoruz ve yaptığımız işi [hâlâ] seviyoruz. Keyif alıyoruz. İnsanlarla diyalog kurmayı, sorun çözmeyi, bir işe yaramayı seviyoruz. Bir de insanlar bizimle diyalog kurmaya devam edecekler; çünkü biz burada bir iş yapıyoruz. Hayat devam ettiği müddetçe biz varız.

Herkese ulaşabiliyor musunuz?

Şimdi bir kere şu var: Kadıköy Belediyesi insanlara farklı farklı mecralardan ulaşıyor. Mesela [bastırdığımız] Gazete Kadıköy… Bunun okuyucu kitlesi genel olarak yaşlılar. Gençler okumaz. Buradaki haberi sosyal medyada görmeyiz. Bu farklı bir iletişim mecrasıdır. Bizim hedef kitlemiz ise sosyal medyayı kullananlar. O anlamda, burası Kadıköy Belediyesi’nin iletişim mecralarından biri. Yani bütün iletişimi sosyal medya üzerine kurarsanız çok ciddi bir hata yaparsınız.

Mesela yoksullara nasıl ulaşıyorsunuz?

Kadıköy’ün ekonomik durumu % 85-90 oranında iyidir. Bizim birkaç yoksul mahallemiz var. Oralarda iletişim daha eski yöntemlerle gidiyor. Orası sosyal medyanın yeri değil. Orada insanlarla yüz yüze iletişim kurmanız gerekiyor. Mahalleye gitmeniz, muhtarla konuşmanız gerekiyor. Bunlar ayrı alanlar. O yüzden diyorum, farklı mecralar kullanmak lazım diye. Her şeyi sosyal medya üzerine yıkarsak ciddi bir hata yaparız. Herkes burada değil. Herkesin burada olduğunu düşünerek bir strateji geliştiremezsiniz.

Nasıl bir Kadıköy var hayalinizde?

Kadıköy şu an zaten güzel. Ama gelecekte nasıl bir Kadıköy diye sorarsanız, daha çok bisiklete binilen, daha çok yeşil alanı olan, daha çok kitapçının olduğu, sahafların olduğu, daha ekolojik bir Kadıköy.

Ekolojik?

Yani mesela biz İstanbul’da en çok geri dönüşüm yapan belediyeyiz. İlk geri dönüşüm tesisini biz kurduk. Kadıköylüler’in de bize inanılmaz bir desteği var. Bir gün geri dönüşüm kutularını almayalım, hemen telefonlar açılıyor, şikayetler geliyor. Çok talep var. Ama geri dönüşüm çok kârlı bir iş değil. Hep zarar ederiz ondan. Ama ısrarla da, yıllardır bu çalışmayı yaparız. Bunun her tarafta yaygınlaşması lazım.

Onun dışında, İstanbul bir otomobil şehrine döndü. Herkes otomobil alıyor. Aldıkları zaman park yeri talep ediyorlar. Binaları kaldırıp altına park yeri yapamayız ki? Otomobil yüzünden yaşam alanları daralıyor. Otomobilin kentten, merkezden çıkması gerekiyor.

Biz Kadıköy’de çoğulcu bir Kadıköy vurgusu yapıyoruz. Burada gayrimüslimler yaşıyordu, hâlâ yaşıyor. Bizim kiliselerimiz var, çok eski bir cemevimiz var, Osmanağa camii var. Burası çoğunluğun yaşadığı bir yer, bunun öne çıkarılması gerekiyor. Kadıköy o anlamda güzel bir örnek.

Şimdi metro da geldi, Dışardan gelen insanlar Kadıköy’ü keşfediyor. Tüketici bir keşif hissi de var. Bu da bazen burada yaşayanları rahatsız ediyor. On tane erkek grubu yürüyünce ister istemez rahatsız oluyorsunuz. En azından dikkatinizi çekiyor.

Röportaj: Sezai Ozan Zeybek – Yeşil Gazete