Ana Sayfa Blog Sayfa 4171

[Özel Haber] ODTÜ direnişine yapılan polis saldırısını direnişin içindeki insanlara sorduk

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin hukuksuz olarak Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ – METU) 100. Yıl-Çiğdem bölgesine otoyol yapmasına karşı nöbet tutan mahalle sakinleri ve öğrencilere bu sabah polis müdahalesi gerçekleşti. Sabah 06:00’da Çevik Kuvvet tarafından yapılan ilk baskında nöbet tutan 15 kişi tutuklandı. 09:00 sıralarında ise daha fazla sayıda polis bölgeye gelerek inşaat makinelerinin ağaç kıyımını engellemek isteyenlere saldırdı.

Yeşil Gazete olarak ODTÜ Kimya Bölümü’nden Prof. Dr. Ali Gökmen ve bir ODTÜ mezunu olarak 100. Yıl Direnişi içinde bulunan Önder Algedik’den yaşanan son durum hakkında bilgi aldık.

Prof. Dr. Ali Gökmen – Ortadoğu Teknik Üniversitesi Kimya Bölümü

Belediyenin henüz hukuki işlemleri tamamlamadan yol açmak istediği güzergah üzerinde nöbet bekleyen mahalle halkı vardı bölgede, çadır kurulmasına izin verilmemişti.

Sabah 06:00 civarında Çevik Kuvvet bölgeye gelerek nöbet tutan 15 kişiyi gözaltına aldı. Daha sonra saat 09:00 civarında ise Tomalar ile birlikte daha fazla sayıda polis yanlarında iş makineleri olduğu halde bölgeye geldi ve tutuklamalardan sonra alana gelmiş halka biber gazı ile müdahale etti. Bu arada ağaçları sökmeye başladılar tüm itirazlara rağmen. Burada Kebap 2000 vardır ve bahçesi ağaçlıktır. İş makinelerini durdurmaya çalışan öğrencilerimiz ile mahalleli polisin biber gazlı müdahalesi burada da devam etti.

ODTÜ 1. derecece sit alanıdır. Bu yapılan tamamen kanun dışı bir uygulama. ODTÜ arazisi, 1995 yılında alınan bir kararlar 1. derece sit alanı kabul edildi. Burada yol açmak için öncelikle Tabiat Varlıklarını Koruma Dairesin içinde bulunan Koruma Kurulu’ndan karar almak gerekiyor. Bu karar çıktığında da 1 ay askıda kalır gelecek itirazları değerlendirmek üzere. Şu anda bu karar bile alınmış değil, tamamı ile hukuksuz bir uyguluma ile karşı karşıyayız. Zaten bu durum Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin rutini oldu artık. Sürekli aynı şekilde davranıp yasal olarak kendilerine müdahele edilene kadar bu şekilde hareket ediyorlar sonundada yaptıkları tahribat yanlarına kar kalıyor.

Öğlen saatlerinde CHP Milletvekilleri geldiler ODTÜ 100. Yıl’a. Aylin Nazlıaka ve Hüseyin Aygün’ün gelmesi ile ağaçların katli bir süreliğine durdu. CHP Milletvekili Aylin Nazlıaka belediye işçisi üniforması giyen birisinden kimlik belgesi istedi, kimliği olmadığı anlaşıldı. Anlaşılan o ki AKP’nin elemanları belediye işçisi üniforması giyerek ODTÜ’nün kapısına gelmiş durumdalar.

Pazartesi günü yargı sürecini başlatacağız. Benim evimde aynı bölgede. Şu anda inşaat araçları ODTÜ’nün kapısına kadar gelmiş durumda.

Önder Algedik – ODTÜ Makina 1994 Mezunu, Ankara Anıtpark Forumu’ndan

Sabah 07:00 gibi nöbet tutan arkladaşlarımızın tutuklandığı bilgisi geldi polis tarafından. 14 kişi tutuklanmış ama şu saatlerde serbest bırakılma işlemleri tamamlanıyor öğrenebildiğimiz kadar ile.

Sabahtan beri gerek mahallelilerin gerek öğrencilerin gerekse de Ankaralılar’ın bu hukuksuz duruma karşı verdiği mücadeleye tanık oluyoruz.

Ben halen olay yerindeyim. ODTÜ’nün girişine 100 metre kadar yaklaşmış durumda hafriyat kamyonları. Ama girişe ulaşmaları için yıkmaları gereken iki bina var. Bahçenin yarısına kadar olan bölümü de sökmüş durumdalar.

Hafriyat kamyonları gelmeye devam ediyor bölgeye. Bu hukuksuz durumu engellemek isteyenleri durdurabilmek için barikat kuruyor şu anda belediye işçileri.

Şu anda burada 200 kadar kişi bulunuyor. Ben hem ODTÜ mezunu olarak buradayım hem de Anıtpark Forumunun aldığı direnişe destek kararı üzerine burada bulunuyorum.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Cem Gezinci Galatasaray’da

0

Galatasaray Tekerlekli  Sandalye Basketbol Takımı, Beşiktaş RMK Marine takımından  Cem Gezinci’yi kadrosuna kattı.

2012 – 2013 sezonunda Kıtalararası, Avrupa ve Lig şampiyonluğu yaşayıp yarıştığı tüm organizasyonlarda yenilgisiz olarak kupalara uzanan Galatasaray, 2011 yılında Beşiktaş RMK Marine forması altında Andre Vergauwen Kupası’da en değerli oyuncu seçilen sporcu seçilen Gezinci’nin de katılımı ile daha da güçlendi.

Bu yaz Frankfurt’ta düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda A Milli Takımımıza ikinciliği getiren isimlerin başında gelen Cem Gezinci 16,1 sayı, 8,0 ribaund, 1,6 asist ortalamaları yakalamıştı. Gezinci (1985), 1998 senesinde Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün alt yapısında basketbol oynamaya başlamış geçirdiği ağır sakatlıkların ardından basketbola veda etmek zorunda kalmıştı.

Cem Gezinci, halen Galatasaray ve Türkiye Tekerlekli Sandalye Basketbol takımlarının antrenörlüğünü yürüten  Sedat İncesu’nun da yardımları ile tekerlekli sandalye basketboluna başlad ve 2007 yılında Beşiktaş Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı’nda aktif sporculuk hayatına geri döndü. Marmara Üniversitesi Spor Akademisi’nden mezun olan  Cem Gezinci halen Bahçeşehir Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimini sürdürüyor.

(Yeşil Gazete)

Olimpiyatlar Türkiye’nin ekonomik sonu olur

2020 Yaz Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları’na İstanbul’un ev sahibi şehir adaylığıyla olimpiyatlar gündemimize oturdu. 2012 Londra Yaz Olimpiyatlarına 114 sporcu (toplam sporcuların %1’i)  ile katılım sağlayan Türkiye’nin 114 sporcusuna olimpiyat ruhuna ve hatta yasalara aykırı davranışlar içerisinde bulunan ırkçı ve dopingli sporcular da dahil. Şimdilik Türkiye için meşhur olimpiyat onuru sadece şirketlerin birbirleriyle yarışırcasına verdiği reklamlarda ve kamu spotlarında kalmaya mahkum.  Büyük kesiminin olimpiyatları takip dahi etmediği halkın tüm kesiminin 2020 için bu kadar heyecanlanmasını sağlayan en önemli şey olimpiyatların cebimizde bırakacağı para.

Şatafatlı açılış ve kapanış gösterileri olimpiyatları altın dolu kese gibi gösterebilir ama işin doğrusu olimpiyatların gerektirdiği altyapı ve inşaat yatırımı için önce kesenin ağzını açmak gerekir.

Olimpiyatların etkisi finansal ve ekonomik etki olarak iki ayrı düzlemde belirlenir. Finansal etkisi çok basit bir bütçe hesabıdır: Oyunlardan elde edilen direkt gelir oyunlara ev sahipliği yapmanın masraflarının karşılayabildi mi? Ekonomik etki ise daha uzun süreli bir etki olarak oyunların turizme ve altyapıya olan katkısını gösterir.

Olimpiyatların ekonomik etkisi oyun öncesi, esnası ve sonrası olmak üzere 3 fazda ayrıştırılabilir:

  1. 1. Oyun öncesi

Şayet 07.09.2013 tarihi ile 2020 Yaz Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları’na İstanbul aday şehir olarak seçilirse bu tarihten 2020’ye kadar geçecek yedi sene boyunca bu fazı yaşayacağız. Kentin duyurulmasıyla başlayan süreçte ulaştırma altyapısı ve olimpiyat köyü, ek konaklama ve spor alanlarının inşaatı ile mevcut spor alanlarının iyileştirme çalışmaları başlayacak. Hazırlanan rapora göre İstanbul’a sadece Olimpiyatlar için 9,8 milyar dolarlık bir ulaşım altyapısı yatırımı yapılacak. Özellikle raylı sistem çalışmalarının 2018’e kadar sonlandırılacağı ve mevcut 106,8 km’den 264 km’ye çıkarılacağı öngörülüyor.  Ek spor tesisi içinse 400 milyon dolarlık bütçeyle kalıcı olarak Yeni Ankara, Bursa, Antalya Stadları, Boğaziçi Stadyumu, Olimpik Hokey ve Tenis merkezleri ile 4 adet Olimpik antrenman salonu inşaat edilecek. Gayrısafi milli hasılaya %15 katkısı olan inşaat sektörü hali hazırda ülke ekonomisinin lokomotif sektörü. Olimpiyat için yapılacak yatırımlarla da oyunlardan önceki senelerde inşaat sektörüne bağlı olarak milli hasılada artış ile birlikte sektörde kaynak talebiyle işsizlik oranlarda düşüş gözlemleyebiliriz. Bununla birlikte 7 yıllık hazırlık süreci içerisinde 2015 ve 2019 yıllarında Türkiye Genel Seçimlere gideceği için hükümetin değişmesi halinde yatırımların yavaşlaması, projelerin tamamlanamaması ve olası hükümet değişikliğine bağlı ekonomik küçülme bütçe açıklarına neden olacaktır.

  1. 2. Oyun esnası

Oyunlar sırasında en büyük gelir kaynağı şüphesiz ki turizm, diğer gelir kaynakları arasında olimpiyat sırasında yaratılacak iş alanları, bilet ve basın –yayın gelirleri var. Bilet ve basın-yayın gelirleri sponsorlar ile Uluslararası Olimpiyat Komitesi arasında paylaştırılıyor ve ev sahibi ülkeye bir şey kalmıyor. Kaldı ki oyunlar esnasında spor alanlarının yönetim giderleri de ev sahibi ülke tarafından karşılanıyor.

7’den 70’e tüm ülkenin beklediği turizmin geliri hesaplanırken net ekonomik etkinin belirlenmesi gerekiyor: Olimpiyatların amacı Türkiye’yi ve İstanbul’u hiç duymamış ve hiç ziyaret etmeyecek kişileri İstanbul’a çekmek. Turistlerin bir kısmı oyunlar olmasa da İstanbul’u ziyaret edecekken bir kısmı da oyunlar olduğu için ziyaret etmekten vazgeçebilir. Londra olimpiyatlarında da olduğu gibi, trafikten ve kalabalıktan kaçacak yerel halkı da eklersek insan yoğunluğu beklenenin altında kalabilir. Gelecek turist sayısını belirleyen etkenlerden en önemlisi de ülkenin güvenliği.  Bazı Bakanların iddia ettiği gibi Gezi olayları turist sayısını etkileyecek çapta olaylar değil, kalabalık organizasyonlar sivil protestoları çeker ve oyunları izlemeye gelecek kişiler için bu risk, ev sahibi ülkeden bağımsız olarak vardır. 45 bin polis ve özel güvenlik elemanını oyunlara yönlendirmeyi öngören devletin bu tarz sivil eylemlere geçmişte hangi şekilde müdahale ettiği ve olimpiyatlar sırasında edeceği ise turistlerin güvenlik kaygılarını oluşturabilir. Türkiye’nin 2020 yılında da şu anda olduğu gibi komşularıyla problemli halde olması da İstanbul’da terör endişesini arttıracağı için diğer ülkelerin vatandaşlarına güvenlik uyarısı yollamasına ve bu şekilde turist sayısında düşüşe neden olabilir.

Her şey yolunda gitse ve beklenenin çok üstünde turist gelse dahi turizm ülkenin gayrisafi milli hasılasının sadece %1’ini oluşturduğu için hissedilecek kalıcı bir etkiden söz etmek mümkün olmaz.

  1. 3. Oyun sonrası

Olimpiyat mirası on yıl boyunca ülke ekonomisinde etkisini gösterebilir. Olimpiyatların uzun süreli ekonomik katkısı iki yolla sağlanır: Yapılan altyapı ve ulaşım yatırımını kent sakinlerinin kullanımına açabilmek, olimpiyatların yaptığı ülke tanıtımını düzenli turizm gelirine dönüştürebilmek.

2004 Atina Olimpiyatları ve Yunanistan ekonomik krizi olimpiyatların ekonomiye kötü etkisinin ayaklı kanıtı. Ekonomistler Yunanistan’ın ekonomik krizinin bir nedeninin de 2004 Atina Olimpiyatları’nda halkın cebinden çıkan paralarla yapılan harcamaların karşılığını bulamaması olduğunu öne sürüyor. Atina olimpiyatları için büyük masraflarla yapılan stad ve işletmelerin hiçbiri oyunlar sonrasında kullanıma kazandırılamadı. Örneğin 3 stadı birbirine bağlayan 2km.lik sahil yolu ve 620 hektarlık olimpik köy yenilenip karlı bir şekilde satılamadığı için kelimenin tam anlamıyla çöplüğe dönüşmüş halde.

Zıt bir örnek, 1992 Barselona Olimpiyatları’nın en büyük ekonomik katkı sağlayan olimpiyat olmasının nedeni ise oyunlar sonrasında şehrin oyunların tanıtım ivmesiyle turist çekmeye devam etmesi. 1992 oyunları öncesinde Barselona turistik bir şehir değildi, olimpiyatları izlemeye gelen basın mensuplarının pek azı daha önce Barselona’yı ziyaret etmişti. Barselona’da bulunan cazibe merkezlerine dair bilgi ise neredeyse yoktu. Şehrin mimari dokusu, kültürü, kozmopolitliği ve yerel halk ile iç içe olması ile Barselona keşfedilmemiş bir turizm mücevheriydi, oyunlar  şehrin bu özelliklerinin tanıtılmasını sağladı. Oyunlardan hemen sonra Avrupa havayolu taşımacılığının regülasyonuyla başlayan ucuz uçuş furyası ile uluslararası haftasonu kaçamaklarının popüler adresi Barselona oldu. Oyunlardan sonra %80’den %50’ye düşen doluluk oranı ucuz uçuşlarla birlikte tekrar %80’e çıktı.

Artık 90’larda değiliz, şehir tanıtımı olimpiyatlarla değil Lonely Planet ve Trip Advisor gibi web siteleri aracılığıyla yapılıyor. Orta Doğu’nun mücevheri İstanbul, ne Batılı ne Doğulu oluşu, farklı mimarisi, iki kıtayı birbirine bağlayan Boğaz’ı ve kozmopolit yapısı ile uzun süredir turistlerin ilgisini çekiyor. Ancak hala Schengen’e dahil olmadığımız için Avrupa’nın ucuz havayolları RyanAir ve Easy Jet gibi firmalar Türkiye’de uçmuyor ve diğer alternatifler ise haftasonu kaçamaklarını kaldıracak kadar ucuz değil. Kur farkından dolayı İstanbul’un ucuz olması gerekse de eğlence, içki ve tütün ürünlerine konan yüksek vergilerle İstanbul’da gece dışarıya çıkmak Avrupa’nın değme pahalı şehirlerinde dışarıya çıkmaktan daha masraflı.

Öte yandan TOKİ cennetine dönen İstanbul’da ev sahibiyle doldurulamadığı için çürüyen toplu konutlar varken şehir merkezinden uzakta yapılacak olimpik köylerin yerleşim yeri olarak yeniden pazarlanmasının ne derece mümkün olabileceğini zaman gösterecek ama kabul etmek istemesek de bir gerçek 5 adet olimpiyat antrenman salonu, olimpik hokey ve tenis merkezi ile birkaç stadın çürümeye mahkum olacağı.

07 Eylül’deki kararları duymak için 600 kişillik heyetle Arjantin seyahati Olimpiyatlar için vatandaşın cebinden çıkan paralarla yapılan harcama ne ilk ne de son masraf olacak. Sorulması gereken soru ise Olimpiyatlar yapılan masrafı karşılayacak mı?

Kaynaklar:

http://www.thedailybeast.com/articles/2012/07/30/do-the-olympics-boost-the-economy-studies-show-the-impact-is-likely-negative.html

http://www.businessweek.com/articles/2012-08-02/how-the-2004-olympics-triggered-greeces-decline

http://www.huffingtonpost.com/2010/06/03/greek-financial-crisis-olympics_n_598829.html

http://www.istanbul2020.com.tr

http://www.pages.drexel.edu/~rosenl/sports%20Folder/Economic%20Impact%20of%20Olympics%20PWC.pdf

 

Özgecan Kara

GDO karteli Monsanto’nun yeni hedefi dünya tohum arzını tamamen kontrol etmek

RT.com’da 4 Eylül’de yayınlanan Responsible Technology’de GDO üzerine araştırmalar yapan Jeffrey M. Smith ile yapılan röportajı Yeşil Gazete ekibinden Ali Serdar Gültekin‘in çevirisi ile sunuyoruz.

* * *

RT’ye veridiği röportajda Responsible Technology’de GDO üzerine araştırmalar yapan Jeffrey M. Smith’e göre karlarını yükseltmek için ekosisteme ve insan sağlığına zararlarını belgeleyen raporları örtbas eden Monsanto şirketinin şimdiki hedefi dünyanın tohum arzını tamamen kontrol altına almak.

Jeffrey M. Smith, GDO ürünleri ve Monsanto’nun saldırgan politikaları hakkında konuştu.

SS: GDO ürünlerinin tamamen bilimsel, tıbbi amaçlar için kullanılmasına karşı mısınız ya da duygusal şüpheleriniz mi var?

JS: Teknolojiyle hiçbir sorunum yok. İnsan gen terapisiyle insanlardaki hatalı genlerin düzeltilmesi teknolojisine sahip olmamızı önemli buluyorum. Fakat bu bir insanın alabileceği bir risk. Şu an öngörülebilir ve güvenle sağlığı ve doğayı koruyabilecek şekilde genlere müdahale edemiyoruz. Sonuç olarak, besin zincirine yan etkilere eğilimli, üstelik tozlaşmayla ve tohum hareketleriyle kendiliğinden yayılabilen, geri dönüşü olmayan gen havuzu kirlenmesine yol açabilecek yetim bilimin ürünlerini kullanıma sokmak doğru olmayacaktır. Belki gelecek 50 – 100 yılda, belki gelecekte bir zamanda DNA’yı bu tür değişimleri gerçekleştirebileceğimiz kadar tanıdığımızda, GDO’yu gıda zincirine ve dışarıya açmak doğru olacaktır.

SS: GD ürünlerin savunucuları fakirlikle, açlık ve kalkınan dünyada hastalıklarla mücadelede yardımcı olacağını iddia ediyorlar – bu iddiların doğruluğu var mı?

JS: Uzmanlara göre değil, ancak bioteknoloji firmalarının reklamcılarına göre. Dünyayı beslemek ve yoksullukla mücadele uzmanlarının BM ve WHO (Dünya Sağlık Örgütü) destekli, şu anki şekliyle GDO’ların şu anki halleriyle küreyi doyurmak ya da yoklullukla mücadele konusunda hiçbir şey sunmadığını belirten“I-Stat” isimli bir raporu var aslında. İnsanları denemeye ve teknolojiyi geliştirmeye, kabul etmeye yönelten bir ikna var, fakat gerçekte rekolteyi arttırmayı bile başaramıyorlar, özgür bilime göre azaltıyorlar.

SS: Fakat Jeffrey, sonuç olarak senin bakış açından GDO’ların akla yatkın bir faydası var mı?

JS: At gözlüklerini takarsanız – evet. Bildiğiniz üzere en popüler GD ekin “roundup ready” diye isimlendirilen. Monsanto tarafından üretildi ve roundup bitki ilaçlarını üretiyorlar, yani normalde bir bitkiyi öldürmesi gereken bu ilaçları roundup ekinler tükebiliyor ve etkilerine dayanabiliyorlar. Çiftçilerin yabani otlardan dar kurtulma anlayışları çerçevesinde kullanımı kolay, çünkü tüm ekinkerin üzerine püskürtebiliyor, roundup ready ile ekinler hariç tüm bitki çeşitliliğini öldürebiliyorsunuz. Bakmadıkları ise besin zinciri içerisine eklenen roundup içeren ekinleri yiyen insanların sağlık riskleri. Toprağa verdikleri zarara, ekosisteme verdikleri zarara, Birleşik Devletler’deki 40’tan fazla bitki hastalılığının roundup’ın sonucu olduğuna bakmıyorlar. Büyük tabloya bakarsanız bu nesil iflas eder. Eğer kendinizi tek bir vasfına indirgerseniz, bu kusurlu teknolojiye methiyeler düzersiniz.

SS: Bana büyük tabloyu anlatır mısın, Monsanto nasıl bu kadar büyüdü?

JS: Monsanto, dünyadaki en büyük tohum üreticisi şirket. Geçmişleri oldukça tartışmalı, çetin bir mücadeleye rağmen sürekli olarak dünyadaki en nefret edilen ve etik dışı şirket olarak gösteriliyor. Önceki ürünlerinin zehirlilik dereceleri hakkında yalan söylediler (Poliklorlu Bifenil, Agent Orange ve DDT) ve düzenleyici organlar üzerinde emsalsiz bir kontrole sahip oldular.

Bu durum, GDO’lar hakkındaki poliçelerin Monsanto eski temsilcisi Michael Taylor tarafından düzenlendiği,  Amerika Gıda ve İlaç İdaresi (FDA)’ince tastiklendi. Ve poliçe yanıltıcı şekilde GDO’ların kayda değer şekilde farklı olduklarının idare tarafından bilinmediğini iddia ediyor, bundan dolayı güvenlik araştırmalarını ve etiketlemeyi zorunlu tutmuyor. Gıdalarının güvenli olup olmadığını değerlendirmeyi Monsanto’ya bırakıyorlar ve Monsanto bir GDO’yu gıda zincirine sokmak istiyorsa FDA ya da tüketicilere bildirmesi bile gerekmiyor.

Şimdi Michael Taylor, bu poliçeyi düzenledikten sonra, Monsanto’nun genel müdürü ve baş lobicisi durumunda.

Bu arada bir davada ortaya çıkan belgelere göre FDA’da çalışan bilim insanlarının baskın gelen ortak görüşü bu poliçenin tam tersi. Bilim insanları GDO’ların tehlikeli olabileceklerini, alerjiye, zehirleyici etkiye ve yeni hastalıklara yol açabileceklerini, test edilmeleri gerektiğini söylüyor. Monsanto’nun FDA’yı temelinden ele geçirmesi dünya genelinde tekrarlanıyor, 37 ülkeye gittim ve düzenleyicileri, bakanlıkları, vb nasıl tutsak ettiklerini ve bu bir kez gerçekleştiğinde GDO’lar hakkında tüm ters bulguları nasıl itibarsızlaştırıp yok ettiklerini gördüm. Dosyaları bile okumuyorlar. Ne yazık ki bu bir karbon kopya vakası ve izini sürerseniz onların bunu yaptığına, Monsanto’nun kendi araştırmalarında bile varıyorsunuz.

SS: Hala Monsanto’nun nasıl bu kadar büyüdüğünü anlayamıyorum.

JS: Kampanyalara ve lobicilik faliyetlerine muazzam miktarlarda para harcadılar, yakın zamanda ortaya çıkan bir makaleye göre geçen sene 8.7 milyon dolar. İçeri sızma ve etkileme yöününden çok stratejik yöntemleri var, tüm biyoteknoloji ve büyük tarımsal şirketlerin olduğu gibi. FDA’dan eski bir yekilinin söylediğine göre temel düzenleyici merciler olan FDA, EPA, USDA  büyük tarımsal şirketlerin istediği her şeyi yerine getirdiler. Mahkemelerde bile nüfus görebiliyoruz. Yüksek mahkemedeki Clarence Thomas, Monsanto’nun eski avukatı. Tarım sekreteri Tom Willsack, Monsanto tarafından seçilmiş yılın biyoteknoloji yöneticisi. USDA’daki eski birim yöneticisi,başka bir Monsanto çalışanı, ve araştırmalar için para veriyordu. Monsanto’nun sığır büyütücü ilacı daha fazla süt vermeleri için ineklere enjekte edildiği ve ilacın onaylandığı sırada FDA’da iki eski Monsanto araştırmacısı çalışıyordu.

SS: Resmi olarak GDO’lara karşı duran devletler var mı?

JS: Tabii ki. Bilfiil GDO’ların topraklarına ekilmesine izin vermeyen birçok ülke var. Avrupa’daki birçok ülke, İsviçre gibi, Latin Amerika’da Peru ve Arjantin. Afrika’da Zambia gibi gıda zincirinde yer almasına izin vermeyen ülkeler var. Tüm üretimin çoğunluğunu gerçekleştiren altı ülke var belki üretimin yüzde 90 düzeyinde, dünyaya ihraç ediyorlar ve insanlar buna maruz kalıyorlar. Fakat Avrupa’da büyük yasak devletlerden değil gıda şirketlerinden. Şubat 1991’de Birleşik Krallık’tan bir bilim insanının üzerindeki yayın yasağı kalktı ve bu bilim insanı GDO’ların güvenlik için nasıl test edilebileceği üzerine çalışıyordu. Kazara GDO’ların aşırı derecede zararlı olduğunu ve on gün içerisinde fareler üzerinde büyük çapta sağlık sorunlarına sebep olduğunu keşfetti. Kaygılarını kamuoyuna duyurdu ve 2 gün için prestijli enstitüsünde kahraman oldu, fakat sonra başbakanın ofisinden müdüre yapılan bir telefonla ertesi gün işine son verildi ve dava edilme tehdidi ile susturuldu. Fakat Şubat 1991’de parlemento tarafından yayın yasağı kaldırıldı ve GDO’ların sağlığa zararları hususunda bir fırtına koptu. 10 hafta içerisinde tüketici protestoları can alıcı noktaya geldi, sonuç olarak Nestle tarafından izlenen Unilever ve diğer bütün gıda firmaları GDO türevleriyle Avrupa’lıları beslemeyeceklerini beyan ettiler. Aynı şirketler Amerika’ları,Kanada’lıları, diğerlerini GDO ve türevleriyle besliyorlar çünkü biz sopayı göstermedik ve sağlık zararları hakkında bilgi geniş çapta bu kıtalarda yayılmadı.

SS: GD gen geri alınabilir ve Monsanto doğru olan için zorlanabilir mi? Avrupa hakkında konuşuyoruz – sorun şu ki AB, GD organizmaların etiketlenmesini şart koşuyor ancak bir yasal boşluk mevcut, ithal edilen malların etiketlenme şartları yok. Bu nasıl oluyor ve Avrupa’da gelecekte daha çok GD ekin yetiştirildiğini görecek miyiz?

JS: Bir konuya açıklık getirmek için, Avrupa’ya ithal edilen ürünlerden GDO içerenler etiketlenmek zorunda, fakat ithal edilen hayvan yemi hayvanlara verildiğinde, süt ve et GDO olarak etiketlenmek zorunda değil. Bu yasal boşluk milyonlarca ton genetiğiyle oynanmış hayvan yeminin Avrupa gıda zincirine girmesine izin veriyor. İnandığımıza göre, bu durum bazı sağlık sorunlarına yol açıyor. Birleşik Devletlerde GDO’dan kaynaklanan birçok sağlık sorununun arttığını görüyoruz. Sindirim sistemi bozuklukları, astım ve allerjiler gibi bağışıklık sistemi sorunları, özbağışıklık hastalığı, bağırsak sızıntısı, diabet, kısırlık gibi vakalar görüyoruz. Ve bu rahatsızlıkların insanlar, çiftlik ve labaratuvar hayvanlarının GDO’lu gıdalardan GDO’suz gıdalara geçtiklerinde tersine döndüklerini görüyoruz. Buna rağmen Avrupa’da bunu değerlendirmek daha zor çünkü insanlar GDO’lara hayvan yemi üzerinden maruz kalıyorlar ve bu hayvanların sağlıklarını etkileyebilir ve halihazırda kesinlikle etkilemekte.

Hayvanlarda fiilen her organ ve her sistemde hasar gördü, kansere yol açabilecek hücre çoğalması, daha küçük beyin, karaciğer ve testisler, kusurlu bağışıklık sistemi organları, karaciğer ve böbrekte hasar, ve bunun benzeri vakalar. Aynı zamanda hayvanlarda besin yetersizliğine rastlanıyor, çünkü ilaçlar bitkilerin besinlerin bitkilere geçmesini engelliyorlar. Hayvanlar için en popüler yiyecekler, roundup ready soya, mısır, pamuk tohumu, kanola, şeker pancarı ve yonca, yani besin değerleri düşük gıdalar alıyorlar. Çiftlik hayvanlarında küresel ölçekte bir yetersizlik var, şüphesiz ki Birleşik Devletler’de daha çok hayvan hastalığına neden oluyor. Sonuç olarak Avrupa’lı tüketiciler sağlıklarını olumsuz yönde etkileyebilecek GDO’lara maruz kaldıklarından hala habersizler.

SS: Fakat her şey söylediğiniz kadar tehlikeliyse – çünkü Amerikan halkının bu söylediklerinizden Rusya’lı ya da Avrupa’lılardan daha çok haberdar olduklarını var sayıyorum  – satışlar neden hala artıyor?

JS: Aslında, GDO içermez etiketli ürünlerin satışları diğer tüm ürünlerden daha çok artıyor. 2012’de en hızlı büyüyen gıda kategorisidir. Whole Food Market yöneticisinin USA Today’e verdiği demeçte belirttiği üzere üçüncü bir şirket tarafından GDO içermez şeklinde etiklenen ürünlerin satışları yüzde 15 ila 30 arasında artıyor. Yüzlerce yeni firma başvuruyor ve bu kırılma noktası. Avrupa’da kırılma noktasını gördük ve Amerika’da bu sahneden sonrasının gün yüzüne çıktığına şahit oluyoruz. Sağlık sebepleriyle özellikle tehlikeye daha açık durumdaki çocuklar için GDO içermeyen ürünlere talep etiketleme konusunda bir hareket yarattı, Connecticut ve Maine’de etiketlemeyle ilgili yasanın geçmesini sağladı ve Washington eyaletinde bu sonbaharda yasalaşması bekleniyor. İki düzineden fazla eyalet etiketlemeyle ilgili düzenlemeleri parlementoya taşımış durumda, henüz yasalaşmadılar ancak gelecek sene yasalaşmaları bekleniyor. Yani GDO’lara karşı bir hakeret görüyoruz ve sanırım gıda üreticisi firmalar tarafından güvenilirlik göstergesi olarak gıda zinciridinden kaldırılacaklar.

SS: Bunları duymak güzel, kesinlikle. Ancak Monsanto gibi GDO üreten firmalar gerilemenin ve tehlikelerin farkındadırlar – nasıl bir tutum takınırlar ne düşünürsünüz? Bu sadece şirketlerin açgözlülüğüyle açıklanabilecek basit bir durum mu?

JS: Öncelikle söylediğimin üzerinden geçmek zorundayım. Eski bir Monsanto bilim insanıyla konuştum ve zaten bildiğimiz sanayi araştırmalarında farelerin Monsanto’nun mısırından zarar gördüklerinde, mısırı piyasadan çekmeleri gerekir iken onlar çalışmayı yeniden yazıp gerçeği sakladılar.

Benzer şekilde, ineklerin sütünü arttırmak için enjekte edilen sığır büyütücü hormonların güvenlik denemelerinde sütün içerisinde kansere neden olan yüksek miktarda IGF-1’e rastladılar, Monsanto’nun üç bilim insanı organik olmadıkça sütü içmeyi reddetti, hatta biri kendi ineğini satın aldı.

Şimdi tecrübelerimizden bildiğimiz üzere Monsanto bu işin üzerine gidecek. 1999’da San Francisco konferansında yer alan biriyle konuşurken Monsanto danışmanı Arthur Andersen’in Monsanto idarecileriyle önce “Sizin için ideal gelecek 15 20 yıl nasıl?” sorusunu sorarak nasıl çalıştığını anlattı. İdarecilerin tamamı ticari tohumların tamamının genetik olarak değiştirilmiş ve patentlenmiş bir dünya tasviri yapmışlardı.

Bu Monsanto ve birkaç biyoteknoloji iş ortağına dünya tohum arzınının kontrolünü verebilir. Tohumları kontrol ettiğinizde gıdayı kontrol edersiniz. Gıda en çok ticareti yapılan meta ve eğer gıdayı ve çiftçileri kontrol ederseniz bu muazzam bir kontrol ve kar demektir. Buna ek olarak tohumları steril hale getiren yok edici teknolojicisini tanıtmak istiyorlar. Henüz ticari olarak ürünleşmedi, fakat hedeflediği, eğer dünyadaki 1.4 milyar çifçi tohumlarını saklarlarsa Monsanto hiçbir ödeme yapmayacak. Sonuç olarak onlar dünyadaki tüm çiftçilerin genetiği değiştirilmiş ve patentlenmiş kataloglarına gitmelerini istiyorlar.  Bu milyarlarca yıllık evrimin ürünlerini tasarımcıların genleri ve organizmalarıyla, daha çok kar ve kontrol için değiştirme çabaları.

SS: Yani bu durum 1970’lerde tütünle ilgili duruma benziyor – tütünün tehlikeleri kamuoyunca kabul edildi, fakat insanlar halk sağlığına zarar verdiğini bildikleri halde adanmış şekilde karlar için çalışıyorlar.

JS: Tütün benzetmesi çok iyi, fakat tütünün yarattığı etkiyi GDO’ların yaratabileceği ve yarattığı etkilerle kıyaslamak sönük kalır. Gördüğünüz üzere GDO’lar gıda zinciri içerisinde, yani yiyen herkesi etkiliyor ve bununla birlikte küresel ısınmanın ve radyoaktif atıkların etkilerine dayanabilecek dış dünyada gen havuzu içerisindeler. Yani bu her bir insanı yaşayan tüm canlıların ve gelecek kuşakların hayatını etkileyecek geri döndürülemez bir teknoloji. Fakat, tütün endüstrisi gibi, biyoteknolojiyle birlikte tütün bilimi kullanıyorlar. Yanlış tespit yöntemleri, yanlış kontroller, yanlış istatistikler kullanıyorlar ve sorunla karşılaştıklarında, üzerini kapatmaya çalışıyorlar. Bu bizim defalarca göstermeye çalıştığımız bir şey, misal benim kitabım Genetik Rulet ya da aynı isimli filmde.

SS: Toprak hakkında konuşacak olursak, tarımsal ekosisteme GD genlerin nüfusu geri döndürülebilir mi? Ya da çok mu geç?

JS: Labarotuar araştırmalarından öğrendiğimiz üzere genler ekinlerden topraktaki mikro organizmalara geçebiliyorlar, bu bir yöntem. Bildiğimiz üzere topraktaki küçük canlılara da geçebiliyorlar, orada genler bulduk. Buna ek olarak milyonlarca dönüm arazi üzerinde kullanılan roundup’lar toprak için yararlı olan, bitkilere mineral sağlayan bakterileri de öldürüyor ve patojenler üretiyor. Birleşik Devletler’in tarımında 40 bitki hastalığı yükselişte. Ve bu ilaçlar, Monsanto’nun reklamını yaptığının aksine Fransa ve Birleşik Devletler mahkemelerinde hatalı reklam oldukları tespit edildi. Bu ilaçlar toprakta yıllarca hatta on yıllarca kalabiliyor.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

röportajın özgün hali

(Yeşil Gazete, rt.com)

Dünya’dan Kısa Kısa – 6 Eylül 2013 Cuma

0

İnternet Şifreleri Güvenli Değil

ABD Ulusal Güvenlik Kurumu NSA eski çalışanı Edwar Snowden’in yeni açıklamaları NSA’nin internet şifrelerini kırmak için özel bir birimi olduğu ve bu birimin süperbilgisayarlar yardımıyla şifre kırma faaliyetleri yürüttüğünü ortaya çıkardı. Google, Facebook ve Yahoo gibi sitelerin şifrelerinin NSA tarafından kolayca kırıldığı, bazı şirketlerin ise NSA’e şifreleri pas geçebilmesi için izin verdiği belirlendi.

Mısır’da İçişleri Bakanı’na Suikast Girişimi

Mısır darbe hükümetinin içişleri bakanı Muhammed İbrahim’in konvoyu, Kahire’nin Nasr bölgesinde bombalı saldırıya uğradı. İbrahim saldırıyı yara almadan atlatırken iki kişinin öldüğü ve 10 kişinin yaralandığı öğrenildi.

G20 Zirvesi Devam Ediyor

Rusya’nın St. Petersburg kentinde deam eden G20 Zirvesi’ne damgasını vuran konu büyük ölçüde Suriye’ye yapılması gündemde olan saldırı oldu. Ayrıca Doğu Çin denizindeki Senkaku adaları üzerinde egemenlik konusunda anlaşmazlık yaşayan Çin ve Japonya liderleri zirvede bir araya gelerek sohbet etti.

Avrupa’da Ekonomik Kıpırdanma

Avro Bölgesinin 2011 ortasından beri ilk defa büyüme kaydettiği açıklandı. Ancak, 2013 ikinci çeyrekte kaydedilen yüzde 0.3’lük büyüme konusunda Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi temkinli konuştu. Draghi yüzde 0.5’lik faiz oranlarında şimdilik bir değişiklik öngörülmediğini ifade etti.

Yunanistan’da Ekonomik Sorunlar Sürüyor

Uluslararası borç kurumları Yunanistan’ın 2014’ün ikinci yarısını çıkarabilmesi için 10-11 milyar avro yardıma ihtiyacı bulunduğunu belirtiyor. Hollanda Ekonomi Bakanı Jeroen Dijselbloem, Nisan 2014’e Yunanistan için ek borç rahatlatma girişimlerinin gündeme gelebileceğini söyledi.

Prag’da 15 Kafatası

Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da bir parkta 15 kafatası terk edilmiş halde bulundu. Seri numaraları ile işaretlenmiş kafatasları hakında araştırma sürüyor.

Fukuşima’da Felaket Devam Ediyor

Güney Kore Fukuşima’daki sızıntı nedeniyle Japonya’nın 8 bölgesinden deniz ürünü ihracatını durdurdu. Japonya ise deniz ürünlerinin güvenli olduğunu belirtti.

Pakistan’da 185 Kişi Tutuklandı

Pakistan’ın Karachi kentinde 185 kişi terör faaliyetlerine katıldıkları gerekçesiyle tutuklandı. Karachi’de 2013’ün ilk altı ayı içinde 1.726 kişi şiddet eylemleri nedeniyle hayatını kaybetti.

Tayland’da Kauçuk İsyanı

Dünyanın en büyük kauçuk üreticisi ve ihracatçısı konumundaki Tayland’da düşen kauçuk fiyatları nedeniyle başlayan çiftçi isyanı ikinci haftasını tamamlarken göstericiler ve polis arasında çatışma çıktı. Polisin biber gazı saldırısına çiftçiler asit dolu şişeler ve taşlarla karşılık verdi. 21’i polis çok sayıda yaralı bulunuyor.

Yosemite’ı Avcı Yakmış

ABD’nin dünyaca ünlü doğa parkı Yosemite’ta 27.000 hektar ormanın yanmasına sebep olan yangının bir avcının  yasa dışı kamp ateşi yakmasından çıktığı belirlendi.

Kenya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden Çıktı

Kenya’da meclis Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden (ICC) çıkma kararı aldı. Kenya Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta ve yardımcısı William Ruto, beş yıl önce seçimleri takiben ülkede çok sayıda şiddet eylemi düzenlemekten ICC’de yargılanıyor.

Nijerya’da Saldırı

Nijerya’nın Gajiran kentinde bir pazar yerinde ateş açan Boko Haram militanları 15 kişiyi öldürdü.

ABD’de Mahkumların Açlık Grevi Sona Erdi

ABD’nin Kaliforniya eyalatinde mahkumların tek başına tutulmasına karşı çıkmak amacıyla Temmuz ayı başından beri süren açlık grevi, konunun eyalet meclisi gündemine taşınmasıyla sona erdi.

Avustralya’da Cumartesi Günü Seçimler Var

Avustralya’daki seçimlerde İşçi Partisi lideri Kevin Rudd ve Liberal-Ulusal koalisyonu lideri Tony Abbott’un başbakan olması bekleniyor. Wikileaks lideri Julian Assange’da meclise girebilmek için yarışacak. Ülkede oy kullanmak zorunlu.

Shell Nijer Deltasını Ucuza Kapatma Peşinde

5 yıl önce Nijer Deltasından geçen Shell petrol boru hattı iki defa patlamış ve dünyanın en büyük petrol felaketlerinden birine yol açmıştı. Shell bölgeye sadece 4000 varil petrol sızdığını iddia ederek etkilenenlere toplam 20 milyon dolar tazminat öneriyor. Ancak, petrol kazaları uzmanı Richard Steiner, sızıntının daha çok 500 bin varile yakın olduğunu açıkladı. 2011’de yayınlanan bir BM raporu ise bölgenin temizlenmesi için 1 milyar dolar ve en az 30 yıla ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyor.

Aşırı Hava Olaylarının Arkasında İklim Değişikliği Var

ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi NOAA ve İngiltere Meteorolji Ofisi gözlemi altında yürütülen yeni bir çalışma 2012’de yaşanan 12 en büyük aşırı hava olayı ve felaketin yarısının arkasında iklim değişikliği olduğunu ortaya koydu.

Marshall Adaları Başkanı Loeak: ‘Ülkemi Terk Edeceğime, Burada Boğulurum’

Marshall Adaları’nda devam eden Pasifik Adaları Forumu’nda konuşan Christopher Loeak iklim değişikliğinin yol açtığı deniz seviyesi yükselmesinden bahsederek ‘Burası benim evim, benim köküm, benim kimliğim ve bunu ifade etmeye İngilizce dili yetmez. Burası benim ülkem ve hep burada kalacağım. Su gelirse gelir’ şeklinde konuştu.

Güney Afrika Ağaç Dikme Konusunda Çok Yavaş!

Güney Afrika Tarım, Ormancılık ve Balıkçılık Bakanı Tina Joemat-Petterson tarafından yapılan açıklamada Güney Afrika’nın 2013 için ağaç dikim hedefi 1 milyon olarak ifade edildi. Böylece ülkede 2.000 yılından beri dikilen ağaç sayısı toplam 13 milyona yükselecek.

Alaska’da Eski Belediye Başkanı Köpek Saldırısında Ağır Yaralandı

Alaska’daki Talkeetna kasabasına 15 yıl önce belediye başkanı seçilen 15 yaşındaki kedi Stubbs köpek saldırısı geçirdi. Stubbs’ın ağır yaralandığı ve veterinerde tedavi gördüğü açıklandı.

(Yeşil Gazete)

ODTÜ’deki çadır direnişine polis müdahalesi

ODTÜ-100. Yıl direnişine polis baskını. Gezi Direnişinin yurt çapına yayılmasının fitilini ateşleyen sabah 05:00 baskınlarını andıran baskında sabah saatlerinde yıkım ekipleriyle birlikte direniş alanına çıkarma yapan polis, alanda nöbet tutan direnişçilere saldırdı, 15 kişiyi gözaltına aldı.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin ODTÜ-100. Yıl-Çiğdem bölgesinde hukuksal izinlerden yoksun uygulamaya çalıştığı otoyol projesine karşı başlayan direniş alanına polis saldırdı.06.30 sularında direnişin yapıldığı alana gelen bir akrep, bir TOMA ve iki gözaltı aracı yaklaşık 10 dakika bekledikten sonra bölgeyi terk etti.

Polisler, 07.00′da bu defa yığınak yapmış halde direniş alanına geldi. TOMA’lar, akrepler, gözaltı araçları ve çevik kuvvet polislerinin yanlarında getirdikleri yıkım ekipleri daha önce tellerle çevrilmiş alanda yıkım çalışmalarına başladı.

Direniş alanındaki yaklaşık 15 kişilik nöbetçi ekip de yıkım alana girerek çalışmaları engellemek istedi. Üniversiteliler kol kola girerek zincir oluştururken, sloganlarla da hukuk dışı yol projesini, ağaçların kesimini ve AKP’yi protesto etti.

Saat 07.30 sularında da polis saldırısı başladı. Alanda bulunan 15 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar Balgat 10 Nisan Karakolu’na götürüldü.

Direnişçilerin gözaltına alınması ve direniş alanının boşaltılmasından sonra yıkım ekipleri yol açma çalışmalarına da hızla başladı.

(Sendika.org)

 

Kuzey Ormanları için davet

3. Köprü, 3. havaalanı, çılgın kanal ve en son olarak Olimpiyatlar gibi projeler nedeniyle tehdit altındaki İstanbul’un kuzey ormanlarını savunmak için bir araya gelen Kuzey Ormanları Savunması grubu dün 11. Ulaşım Denizcilik ve Haberleşme Şurasının yapıldığı İstanbul Kongre Merkezinin önünde bir protesto gösterisi düzenledi. İstanbul kuzey ormanlarının doğanın hiçe sayılarak sürdürülen kalkınma projeleri için yok edileceğini öne süren Kuzey Ormanları Savunucuları 7–8 Eylülde Riva’da yapılacak kampa da katılım çağrısı yaptılar.

İstanbul’un sonunu hazırlayan projeler yerine çözüm önerilerini

-İstanbul cazibe merkezi olmaktan çıkarılmalı

-Enerji ihtiyacı azaltılmalı

-Enerji kaçağı önlenmeli, verimlilik arttırılmalı

-Var olan alternatif kalkınma projeleri üzerinden politika oluşturulmalı

diye özetleyen Kuzey Ormanları Savunucularının basın açıklaması şöyle:

3. Köprü ulaşım değil, rant projesidir!

Ormanlarımızı  katleden mega rant projeleri durdurulsun!

 

Sevgili İstanbullular, değerli basın mensupları,

Ulaşım politikalarının belirleneceği 11. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Şurası açılırken, Türkiye’nin en önemli ulaşım projelerinden birisi olarak gösterilen 3. Köprü ve Kuzey Marmara otoyolu inşaatının ormanlarımızda yol açtığı tahribata bir kez daha dikkat çekmek; cinayete dur demek; doğaya ve kente saygılı bir ulaşım alternatifinin mümkün olduğunu yüksek sesle dile getirmek için sokaktayız.

Hepinizin bildiği gibi, 29 Mayıs’ta başlamış olan 3. Köprü  inşaatı, daha şimdiden İstanbul’un kuzeyindeki ormanlarda telafisi mümkün olmayan bir tahribat yaratmaya başlamış; günde en az 10 bin ağacın kesildiği bir orman katliamına dönüşmüştür. İstanbul’un akciğerleri parçalanmakta; İstanbul halkının temiz hava, içme suyu gibi temel haklarının güvencesi ve yüzlerce canlı türünün yaşam alanı olan bir ormanlık alan, içindeki canlılarla birlikte hızla yok edilmektedir. Bugüne kadar bilimin, çevre örgütlerinin ve İstanbulluların aksi yöndeki çağrılarına kulak tıkayan iktidar, güzergâh hatalarıyla, hukuka aykırı uygulamalarla temelde bir rant projesi olan 3. Köprü projesini ısrarla devam ettirmektedir.

İstanbul’un kuzey ormanları sadece milyonlarca ağaç değil, içme suyu havzalarını, tarım alanlarını, dünyanın başka hiçbir yerinde yetişmeyen bitki çeşitlerini, yaban hayvanlarını, kentin ekolojik koridorlarını, büyük piknik ve mesire alanlarını, doğal bisiklet ve yürüyüş rotalarını, kuş göç yollarını, kumulları ve kumsalları barındıran bir doğal yaşam alanıdır. Bu ormanlar, köprülerden önce İstanbul’un üçte ikisini oluşturan, şimdi ise sadece üçte birlik bir alana sıkışmış olan, son doğal yaşam alanlarımızdır. Kuzeyden esen hakim rüzgarlar bu ormanların temizlediği havayı bize getirir; İstanbullular bu kadar betonlaşmaya karşın bu ormanlar sayesinde hala nefes almayı sürdürebilmektedir. “Kent dediğin insandan başka nedir ki?” diye soran şaire katılıyorsak, kuzey ormanları bu kentin akciğerleridir. Bu ormanların yok edildiği bir İstanbul, artık İstanbul değildir.

Ancak “rant olmadan kalkınma olmaz” diyen bir çevre ve şehircilik bakanının; “kestiğimiz ağaçları başka yere dikeceğiz” diyen bir orman bakanının; “Alevi katliamı bir efsanedir, köprüye 5 milyar para ödeyeceğiz, bize 1,5 yılda geri dönecek” diyen bir ulaştırma bakanının ve “milyonlarca ağaç diktik, yeşile hayranım, hastayım” diyen bir başbakanın yönettiği ülkemizde, Kuzey Ormanları tarihinin en büyük tehdidiyle karşı karşıyadır. 3. Köprü ile başlayan bu tehdit, 3. Havaalanı, Kanal İstanbul ve kuzeyde yeni uydu şehirlerin kurulması ve olası yeni yapılaşmalarla daha da büyüme tehlikesi içindedir. Bu kentin halkına sorulmayan, kentin planlarında yeri olmayan, demokratik ortamlarda tartışılamayan bu mega rant projeleri, bilimsel raporları ve hukuku hiçe sayan bir anlayışla gerçekleştirilmek istenmektedir.

T.C. Anayasası’nın 169. Maddesinde; “Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. (…) Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz” denilmektedir. Ancak 3. Köprü Projesi ile iktidar asli görevlerinden biri olan ormanların korunması görevini yerine getirmemekte, bu konuyu bir siyasi propaganda malzemesi haline getirerek ve orman tahribatını yaygınlaştırarak suç işlemektedir. Ulaştırma Bakanlığı ve Karayolları Genel Müdürlüğü yetkilileri köprü inşaatının yol açacağı doğal tahribatın üstünü örtmek için projede Çevre Etki Değerlendirme zorunluluğunu Anayasa’ya ve uluslararası sözleşmelere aykırı biçimde ortadan kaldırmışlardı. Ancak şimdi, orman katliamını aylardır sürdüren aynı yetkililer projeye kredi sağlayacak uluslararası finans çevreleri istedi diye ÇED raporu hazırlamaya başlamışlardır.  Meslek ve çevre örgütlerinin taleplerini, Danıştay’ın aksi yöndeki kararını hiçe sayan iktidar, “faiz lobisinin” bu yöndeki talebini kabul etmekte sakınca görmemiştir.

 

Katliamı sürdüren Karayolları Genel Müdürlüğü bir yandan da ÇED raporu hazırlarken, bizler gerçekleri dile getirmeye devam ediyoruz. Kuzey ormanlarında gündeme getirilen mega rant projeleri ve bu projelerin yol açacağı yapılaşmalar, kalkınma değil ancak bir cinayet olarak nitelendirilebilir. Çünkü bu projeler bizlere, nüfusu 20 milyonu aşan, sağlıklı içme suyu ve temiz havası olmayan, doğal yaşam alanlarını hızla yitiren bir kenti dayatmaktadır. Bu projelerle ne nüfus artışı, ne doğal yaşam alanlarının tahribatı durdurulabilir, ne de İstanbul halkının temel bir hakkı olan ulaşım hakkı güvenceye alınabilir. Yüzlerce kez söylediğimiz gibi, 3. Köprü projesi İstanbullunun ulaşım sorununu çözmeyecek aksine daha da ağırlaştıracaktır. Hâlbuki milyarlarca liralık bu projeye akıtılan kaynaklarla, doğal eşiklerinin sınırına dayanmış, nefes alamayan ve trafik keşmekeşinde boğulan bir İstanbul yerine doğamıza, kentimize, yaşam kalitemize zarar vermeyen; rantı kalkınmayla özdeşleştirmeyen bir ekonomik gelişme yaratılabilir. İstanbul’un trafik sorununun çözümü, 3. Köprü ile değil, toplu ulaşımın, raylı sistemlerin, deniz ulaşımının geliştirilmesiyle; dengeli ve planlı bir kentsel gelişme ile mümkündür. İktidara bir kez daha sesleniyoruz. Yol yakınken, henüz vakit varken, bu katliama son verin. Kamulaştırma bedeli olarak ödemeyi üstlendiğiniz milyonlarca dolarlık kaynaklarımızı, toplu ulaşımı, raylı sistemleri, deniz ulaşımını geliştirmeye ayırın. Bilim insanlarının raporlarına, İBB Şehir Planlama Müdürlüğü’nün boğazda otomobil geçişlerine alternatif yaratma önerilerine, İstanbul İl Çevre Düzeni planının ilkelerine kulaklarınızı tıkamaktan vazgeçin. Ormanlarımızı katleden mega rant projelerini durdurun.

Sevgili İstanbullular, değerli basın mensupları,

Bizler yalanlara karşı gerçekleri dile getirmekten, el değmemiş rant alanları olarak görülen ormanlarımızı savunmaktan; doğamıza, kentimize, yaşam alanlarımıza zarar vermeyen kentleşme, ulaşım ve kalkınma politikaları için mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz. Çünkü bizler gerçek doğadan soyut, yapay alanlarda yaşadığımız; plastik gıdalarla beslendiğimiz; çarpık kentleşme ve ulaşım politikalarına kurban edildiğimiz bir kent değil, çocuklarımıza gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz bir İstanbul istiyoruz. Kamusal varlıklarımız olan ormanları gelecek kuşaklara borçlu olduğumuz bilinciyle, mücadelemize devam edeceğiz. Bu yüzden diyoruz ki, Gezi daha başlangıçtı, mücadele kuzey ormanlarında devam ediyor. Hepinizi mücadelemizin geleceğini tartışmak için, 7-8 Eylül tarihlerinde Riva’da düzenlediğimiz Kuzey Ormanları Savunması kampına davet ediyoruz.

KUZEY ORMANLARI SAVUNMASI

Ankara Metrosu çalışıyor! Ankara Gençliği de öyle #DirenMüzik

Mayıs ayında Ankara Metro’sunda öpüşen gençlere, “ahlak kurallarına uygun davranalım” anonsunun yapılması sonrasında aynı yerde öpüşme eylemi yapan gençler geçtiğimiz gün bu sefer gitar çalan gençlere müdahale edilmesi üzerine Cumartesi günü #DirenMüzik eylemi yapma kararı aldı. Cumartesi 17:30’da Ankara Metrosu Kızılay Ziya Gökalp Çıkışı’nda gerçekleşecek eylemde gençler bu kez müzik yaparak Ankara Büuyükşehir Belediyesi’ne, “Sen istediğin kadar uğraş, bizim özgürlüğümüze mani olamayacaksın” diyecekler.

4 Eylül akşamında Ankara Metrosu’nnda yolculardan izin aldıktan sonra müzik yapan gençleri uyaran vatman gençlerin müziğe devam etmeleri üzerine treni durdurmuştu. Metro’da müzik yapmanın yasak olduğunu belirten görevlinin güvenliği çağırması üzerine yolcular gençleri desteklediler ve son istasyona kadar mini konser devam etti.

Metroyu kullanmakta olan yolcuların müzik yapan gençlerden rahatsız olmadıklarını belirtmelerine rağmen müdehale etmeye çalışan görevlilere şikayet gitmediği, müdahalenin merkezin isteği üzerine yapıldığı belirtildi.

7 Eylül Cumartesi günü saat 17:30 da Kızılay metrosunda #Direnmüzik ismiyle yapılan eylem çağrısında “Müzik aletlerinizle gelin” denilmekte.

#direnmüzik eyleminin facebook etkinlik sayfası

Haber: Ali Serdar Gülltekin

(Yeşil Gazete)

 

Eylül’ün vicdan döken rüzgarı – Güven Gürkan Öztan

Eylül, bir ferah esintidir çoğu zaman arsızca kavuran yaz sıcaklarından sonra… Günler hâlâ bereketlidir, güneş cömerttir ama işte akşam serinliği başlar yüzümüzü yalamaya. Ruhu Akdenizli bir rehavetin ve biraz da tatlı tembelliğin sonudur Eylül’ün gelişi; zira yazlıklar çocuklulara öncelik vererek boşalmaya başlar, şehrin sokaklarında seyyah sesler artar. Okulların açılışı yakındır çünkü. İllâ mektebe giden çocuğunuzun olması ya da benim gibi “hoca” kimliğini üstlenmeniz gerekmez okul heyecanı yaşamak için; bazen önü festival bir kırtasiye dükkanı bazen de okul arkadaşı hasreti çeken bir çocuğun binbir mevsim sabırsızlığı yeter gözlerinize gülümseme bahşetmeye. Top sesi, çocuk şenliği, patlıcan biber kızartması ama biraz da iplikten kazak, akşamına kapalı ayakkabı, kaldırımlara, toprağa dökülmüş çınar yaprakları…

Vagonlara doldurulan hayatlar

Hani tadı damağımızda kalan eylüller hep böyle güleryüzlü mü bu topraklarda, telaşı hep rengarenk mi? Maalesef cevap evet değil. 1955’in 6-7 Eylül’ünde devletin körüğüyle esen milliyetçi-şoven rüzgar bu ülkenin vicdan yapraklarını da yere serdi; üzerinden hışımla postal tabanlı sivil gaddarlıklar geçti.

Kimimiz şahit oldu kimimiz sadece okudu ya da dinledi ama netice aynı Eylül’de Aralık soğuğu…

6-7 Eylül öncesinde çok emare vardı aslında dondurucu rüzgarların gelişine dair. 1915 kıyımı, I. Dünya Savaşı sırasındaki tüm meşakkatli günler, yerinden edilenler, toprağından koparılanlar bu ülkenin ortak acılarıydı. Rumeli’den Kafkaslardan Anadolu’ya gelmek zorunda kalanların dramı ile binyıllık evlerinden sürülen, yollarda katledilen insanların acı ve hüzün dolu hikâyesi. Savaşın vicdanlara mermi sıkan gözükaralığına milliyetçiliğin zehri eklenince katliamlar, tecavüzler, kıyımlar çığ gibi büyüdü. Bağımsızlık Savaşı bitip yeni rejim kurulunca da sular dinmedi hatta İttihatçılardan miras alınan siyaset ve ulus-devletleşme projesinin tutkusuyla devlet merkezli milliyetçi propaganda tüm algı dünyasını biçimlemeye başladı.

Hepimiz Trakya olaylarını da “Vatandaş Türkçe Konuş”  kampanyalarının hedefini de biliyoruz bugün. Vapurda, troleybüste aksanı ile dalga geçilen Rumları, Ermenileri, Yahudileri ve daha nice “gayri Türk” ve “gayrimüslim”in ülkede günlük yaşam içinde karşılaştığı zorlukları.

Zaman içinde benzeri yıldırma politikalarına karşı talimli hale gelen gayrimüslim nüfusun II. Dünya Savaşı’nın sonları yaklaşırken yaşadıkları ise başlı başına bir travma. Türkiye’nin savaşa dahil olmamasına rağmen sanki her an savaşa girecekmiş gibi silah altında asker tuttuğu günler. Memlekette Almanlar Stalingard’ta yenilene kadar süren ırkçı propagandaya da ses çıkaran yok. Turancı-ırkçı yayınlar alenen, diğer pek çoğu zımnen anti-semitizm siyasetini popülerleştirmekte, Rumları, Ermenileri “düşman” ilan etmekte. Üstüne üstlük ordunun masrafları nedeni ile ülkenin ekonomisi de zor günler yaşıyor.

Dertlere derman olarak bürokrasinin icat ettiği korkunç Varlık Vergisi o günlerin uygulaması. Varlık vergisinin gayrimüslim nüfusu ekonomik olarak bitirme projesine dönüştüğünü hem rakamlardan hem de trajik insan öykülerinden biliyoruz. Ama asıl travmatik olan Almanların Yahudileri, Slavları, Romanları trenlere doldurup toplama kamplarına gönderdiği ve akabinde toplum imha ettiği bilgisinin artık aşikâr olduğu bir konjonktürde “vergi borcunu” ödeyemeyenleri aynı yöntemle Aşkale’ye göndermek.

Hiç aklımız ve vicdanımız alıyor mu o yük vagonlarına (ki 1943’ün Ocak ve Temmuz ayları arasında resmi rakamlara göre 1229 kişi Aşkale’ye gönderildi) doluşturulan kalplerdeki tedirginliğin boyutlarını?

Geri dönemeyeceklerine dair kendilerinin ve ailelerinin umutsuzluğunu?

Aşkale’de zorla kırılan taşların aslında yüreklerdeki güven ve gelecek arzusunun kırıntılarını da yok ettiğini?

Mülksüz, parasız ama her şeyden daha ağırı ülkesine dair inancını kaybetmiş insanların doğdukları topraklarda tüm bunlara rağmen kalmak istemesini?

Ve bildiğimiz İstanbul’un, İzmir’in sonu

Varlık vergisi ve Aşkale “çalışma kampı” daha hafızalarda çok taze iken esti 6-7 Eylül’ün buz kesen rüzgârı…

Hem de sözüm ona menşei güney, Kıbrıs dolayları; halbuki hiç yakışmıyordu Eylül’ün şefkatine…

Kıbrıs konusu Türkiye’nin gündemine 1950’lerin başında milliyetçi odakların baskısı ile girmişti. Bu tespit büyük ölçüde Yunanistan için de geçerlidir; 1950’lerin ortasından itibaren ada sebebiyle iki ülke karşı karşıya gelince ortada ne itidal ne de inşa edilmesi için emek verilen dostluk kalmıştı.

6-7 Eylül olayları, Kıbrıs için Londra’da görüşmelerin yapıldığı bir dönemde Türkiye’nin Yunanistan’a (ve kayıtsız şartsız onu desteklediği düşünülen Batı’ya) gözdağı vermek için “devlet aklı” ile düşündüğü, hükümet marifeti ile uyguladığı ve neticede kontrolü kaybettiği korkunç bir kıyım. Fitili yakan Selanik’te Mustafa Kemal’in evine ve Türkiye konsolosluğuna bomba atıldığına dair haber. Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve İstanbul Ekspres gazetesinin işbirliği ile kitlelerin galeyana getirilmesi ve özellikle İstanbul ve İzmir’de yaşanan organize şiddet ve katliam. İstanbul’da ve İzmir’de gayrimüslim nüfusun yaşadığı yerlerde evlerin, iş yerlerin, ibadethanelerin tahrip edildiği, tecavüzlerin ve darp olayların yaşandığı 6-7 Eylül olaylarının bilançosu öylesine kabarık ki rakamlara dökmek dahi istemiyorum. Zira rakamlar soğuktur; halbuki her travma biricik, sayıya telif edilemeyecek kadar acı, bir o kadar izleri derin.

Sadece birkaç noktaya değinmek istiyorum. İstanbul Ekspres’in her zamanki sayısından kat be kat fazla basılması, Kıbrıs Türktür Cemiyeti (ki olaylardan sonra kapatılacaktır) üyeleri tarafından ücretsiz dağıtılması, tertiplenen nümayişin içindeki provokatörler buzdağının görünen kısmı. Bir de daha az bilinen bir karanlık taraf var tüm bu olup bitenlerde. Örneğin gündeliğin içine yerleştirilmiş gayrimüslimlere yönelik önyargılar ve öfkeler; Hürriyet dahil birçok gazetenin bir süredir Türkiye’deki Rumların Ada’ya Enosis için para aktardığına dair yalan yanlış haberler, Demokrat Parti hükümetinin tecrübe etmeye başladığı ekonomik sıkıntıların etkisi, Kore Savaşı sırasında etkinliği artan milliyetçi gençlik örgütlerinin faaliyetleri…

Olaylarda yer alan milliyetçi gençlerin tüm yaşananları Rumların kışkırtması olarak gösteren gazetelerin önünde attığı basına destek sloganları tek başına devlet-basın-milliyetçi örgütler arasındaki organik ilişkiyi teşhir eder nitelikte. Ezcümle devletin tezgahlayıp hükümetin başrol oynadığı bir metin var ama o metnin arkasında oyunda rol almaya hevesli bir kitle çoktan oluşmuş. Beslendikleri yerde yıllardır müfredatla tekrarlanan önyargılar da var; gündeliğin içindeki ayrımcılık ve ekonomik hırslar da. Neticede “Türk milleti” adına elinde bayrak dükkan, ev yağmalayan, tecavüz eden bir güruh vicdanın yapraklarını döktü elbirliğiyle.

İzmir’de 6-7 Eylül hadiseleri fuar zamanına denk geldi. Kalabalık fuardaki Yunan pavyonunu sloganlarla ateşe verdi sonrasında mahalle aralarında saldırılar devam etti. Olaylar nedeniyle İzmir limanından ayrılan Yunanistan bayraklı tekneler bir zafer kazanımı gibi kutlandı. İstanbul’daki olaylar ise yalnızca Beyoğlu’nda gerçekleşmedi. Yeşilköy’den Tatavla’ya; Adalardan Tünel’e ve Moda’ya kadar gayrimüslim nüfusun yaşadığı her yerde saldırılar yaşandı. Evet çevreden taşınan eli sopalı göstericiler yadsınamaz ama şehrin her köşesinde o mahalle civarında da olaylara bilfiil katılanlar olduğu inkar edilemez. Bir diğer nokta olaylar sırasında saldırıya uğrayanlara yardım ettiği söylenen Türk- Müslüman nüfus hakkında. Buradan geniş bir insanlık manzumesi çıkarmak en hafif ifade ile naiflik. “Rumlar genelde şöyle şöyle kötüdür ama bizim falanca onlardan değildir” algısı ile hareket edenleri de “engin hoşgörü” çemberine mi dahil edeceğiz?

Gözyaşlarını unutabilecek miyiz?

Bildiğimiz İstanbul ve İzmir, 1955’in bir eylül vakti bitti. O gün kiliseler cemaatsiz, sokaklar kahkahasız, mezeler lezzetsiz, taş evler sessiz, şehirlerin ruhu öksüz kaldı. 1964’te yine Kıbrıs bahanesiyle “operasyon” tamamlandı. Hatırlatayım; 1964 geriliminde İnönü hükümeti, Yunanistan vatandaşı Rumların oturma izinlerini iptal etmiş (16 Mart 1964) ve çok zor şartlarda apar topar ülkeyi terk etmelerini istemişti. Kendi ülkesinde yaşayan insanları “milli davalarda” koz olarak kullanma geleneği ise hep devam etti.

Şimdi “devlet aklının” tam istediği gibi sayısı birkaç binle telaffuz edilen bir Rum nüfusumuz var. 6-7 Eylül’e dair bugün hala yanıtlarını bilmediğimiz o kadar çok soru mevcut ki. Menderes hükümetinin tüm bu olaylardaki rolü belli hatta bunlar 27 Mayıs yargılamalarının da konusu oldu ancak devlet kurumları ihtilal sayesinde aynı zamanda ellerini temizledi. Emniyetin, MİT’in bu tezgâhtaki rolü açığa çıkarılmadı. Selanik’teki bombayı attığı bilinen Oktay Engin yıllar sonra Nevşehir valiliğine getirildi nasıl? Ülkeyi terk etmek zorunda kalan nüfusun taşınmaz malları ne şekilde el değiştirdi? Kimler bu yolla zenginleşti? Sorular yıllardır olduğu yerde, vicdanın bekleme odasında gelmeyecek sırasını bekliyor. Ya kaybettiğimiz insanlarımız, örselenmiş yüreklerini bavula sığdırıp ülkeyi terk etmek zorunda kalanlarımız? İsimlerini, evlerini unuttuk gözyaşlarını unutabilecek miyiz?

Güven Gürkan Öztan – Bianet

Boktan meslekler… (fenomeni üzerine) ~2

“Çıkıntı” antropolog David Graeber‘in Strike Magazine için yazdığı, John Riordan‘ın çizimleriyle beslediği çarpıcı ve samimi makaleyi,  Strike Magazine‘den aldığımız izinle, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Tuğçe Tuğran‘ın çevirisiyle iki bölüm halinde sunuyoruz.

David Graeber

Yazının ilk bölümü için tıklayınız

***

Eminim ki bu tip söylemler hemen karşı tepkileri davet ediyor. ‘Sen kim oluyorsun da hangi işin gerekli, hangisinin gereksiz olduğuna karar veriyorsun?’ ‘Zaten gerekli iş nedir ki? Sen antropologsun, bunun gereği nedir?’(Gerçekten de bir çok tabloid okuru işimin boşa harcanan devlet parasına güzel bir örnek oluşturduğunu düşünebilir). Ve bir anlamda haklılar da. Bir işin toplumsal değerini nesnel olarak ölçmenin yolu yok.

Dünyaya pozitif katkısı olduğuna inanan bir kişiye kalkıp da bunun aslında böyle olmadığını söyleyecek değilim. Ama ya kendi işinin anlamsız olduğunu düşünen diğerleri? Kısa bir süre önce on iki yaşından beri görmediğim okul arkadaşımla bir araya geldim. Görüşmediğimiz yıllar içinde önce şair, sonra da bağımsız bir rock grubunun vokalisti olduğunu öğrenenince çok şaşırdım. Grubun şarkılarından bazılarını, söyleyen kişiyi tanıdığımı bilmeden, radyoda dinlemiştim. Yetenekli ve yaratıcı olduğu çok belliydi, yaptığı işle insanların hayatını aydınlatmış, daha güzel kılmıştı. Buna rağmen birkaç başarısız albümden sonra kontratını kaybetmiş, borçlar ve yeni doğmuş kızının varlığı onu kendi deyimiyle ‘hayatta yönünü kaybetmişlerin standart tercihi’ hukuk fakültesine gitmeye zorlamıştı.

Şu anda New York’taki önemli bir şirkette kurumsal hukuk danışmanı olarak çalışıyor. İşinin son derece manasız olduğunu, dünyaya hiçbir katkı sağlamadığını ve aslında var olmaması gerektiğini kendisi söylüyordu.

Burada sorulacak çok soru var. Bunlardan ilki şu olabilir: yetenekli şair-müzisyenler için aşırı az, şirket hukuku uzmanları için sonsuz talep üreten bu toplum hakkında ne söylenebilir? (El cevap: eğer dünya nüfusunun yüzde biri servetin en büyük kısmını kontrol ediyorsa, bizim piyasa dediğimiz şey de bu insanların tercihlerini, önemli ve gerekli bulduğu şeyleri yansıtır, başka kimseninkini değil). Daha önemlisi bu tarz işlerde çalışan insanların, bütün bunların farkında olduğunu da gösterir. İşinin saçma olmadığını düşünen tek bir şirket hukuku uzmanı ile tanıştım mı, bilemiyorum. Aynı şey, yukarıda bahsettiğim bütün sektörler için geçerli.

Bir partide tanıştığınızda, hele ki ilginç sayılan bir işiniz varsa (örneğin antropologsanız), kendi işlerini tartışmaktan kaçınan bir maaşlı çalışan grubu var. Bu insanlara birkaç içki verin, işlerinin gerçekte ne kadar yersiz ve aptalca olduğu hakkında tiratlar atmaya başlayacaklar.

Bu derin bir psikolojik şiddettir. Bir insan gizliden gizliye, yaptığı işin aslında var olmaması gerektiğine inanıyorsa, iş haysiyetinden nasıl bahsedebiliriz? Bunun derin bir hiddet ve öfke yaratmaması mümkün mü? Yine de günümüz sisteminin garip dehası burada yatıyor. Yöneticiler bu kızgınlığı gerçekte anlamlı işler yapma şansını yakalamış insanlara yöneltmenin bir yolunu bulmuşlar-tıpkı balık kızartan insanlarda olduğu gibi. Örneğin, genel bir kural olarak bir işin diğer insanlara ne kadar yararı var ise sahibine o kadar az para kazandırdığını söyleyebiliriz.

Önceden de söylediğim gibi nesnel bir ölçüt bulmak kolay değil ama genel bir anlayış geliştirmek için şu soruyu soralım: bir işi icra eden insanların tamamı pat diye yok olsaydı ne olurdu?

Hemşireler, çöpçüler veya tamirciler hakkında ne derseniz deyin, birdenbire yok olacak olsalardı, bunun sonuçlarını hemen ve felaket düzeyinde hissederdik. Öğretmenlerin veya liman işçilerinin olmadığı bir dünya kısa zamanda sıkıntıya düşer, hatta bilimkurgu yazarları ve ska müzisyenleri olmadan daha eksik bir yer olurdu.

Ama genel müdürler, lobiciler, halkla ilişkiler uzmanları, risk yöneticileri, telefonla satış yapan kişiler, mübaşirler ve hukuk danışmanları aynı şekilde yok olsaydı dünyanın bundan nasıl bir zarar göreceği çok açık değil (bazıları daha iyi olacağını bile söylüyor). Yine de birkaç istisna dışında-doktorlar gibi- kaide şaşırtıcı biçimde doğru görünüyor.

Bundan daha da çarpık olan, işlerin böyle olması gerektiğine dair yaygın kanı. Bu sağcı popülizmin gizli güçlerinden bir tanesi. Bunu İngiltere’de görmek mümkün. Tabloid basın kontrat ihtilafları sırasında greve giden yol işçilerini Londra’yı felç etmekle suçlayarak onlara karşı öfkeyi körüklüyor.

Yol işçilerinin Londra’yı felç edebiliyor oluşu, işlerinin gerçekten de vazgeçilmez olduğu gösterir ve insanları asıl kızdıran da bu galiba. Cumhuriyetçilerin, kamuoyunda okul öğretmenlerine ve otomotiv sektöründe çalışan işçilere -sözüm ona şişirilmiş maaşları ve mesleki avantajları yüzünden-karşı öfke seferberliği yaratmakta inanılmaz derecede başarılı olduğu ABD’de bu durum daha da bariz. (Tabii ki bu öfke asla sorunun asıl kaynağı olan okul yönetimleri ve otomotiv sektörün yöneticilerine yönelmiyor). Kendilerine verilen mesaj şuna benziyor: ‘Siz çocuklara bir şeyler öğretiyor, arabalar yapıyorsunuz. Gerçek işleriniz var! Bunun üstüne bir de orta sınıfa hak görülen emeklilik maaşları ve sağlık sigortası istemeye nasıl cüret edersiniz?’.

Eğer birisi oturup sermayenin gücünü muhafaza etmeye yarayan bir çalışma sistemi geliştirmek isteseydi, bundan daha iyi bir iş çıkaramazdı herhalde. Gerçek ve verimli işleri olan insanlar acımasızca, son damlasına kadar sömürülüyor. İnsanlığın geri kalanı ise küresel düzeyde korku içinde yaşayıp nefret edilenler, işsizler ve daha büyük bir grup olarak hiçbir şey yapmaması için maaş ödenen insanlar olarak üçe bölünmüş durumda. Bu son gruptakilerin pozisyonları, yönetici sınıfın (müdürler vs.) bakış açısını ve hassasiyetlerini-özellikle de parasal sembollerini- benimsemeleri için tasarlanmış ve aynı zamanda yadsınamaz bir değeri olan işler yapan herkese karşı da öfke uyandırmayı hedefliyor.

Tabii ki bu sistem bilinçli olarak tasarlanmış değil. Bir yüzyıllık deneme yanılmanın ürünü. Yine de, bu kadar teknolojik ilerlemeye karşın neden hepimizin günde üç-dört saat çalışmadığının tek açıklaması bu.

 

David Graeber LSE (London School of Economics)de Antropoloji Profesörü. Bu makale ilk olarak Strike! ‘da yayınlanmıştır.

 

Yazının ilk bölümü için tıklayınız

Yeşil Gazete için çeviren: Tuğçe Tuğran

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız

(Strike Magazine, Yeşil Gazete)