Hafta başından beri süren ve yaklaşık 200 köylünün katıldığı HES karşıtı direnişte dün akşam çadırların yakınında 7-8 el silah sesi duyuldu.
Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platformu’ nun yaptığı basın açıklamasında HES inşaatını yapan şirketten olduğu anlaşılan kişilerden ikisinin yakalanıp karakola götürüldüğü, diğer 4 kişinin de jandarma eskortuyla alandan çıkartıldığı; çadır bölgesinde yaşanan bu gerilim sonrasında köylülerin oturma eylemi gerçekleştirdiği ve askeri araç desteği ile alana malzeme götürülmeye çalışıldığı sırada jandarmanın halka zor kullanması ile 2 kadının baygınlık geçirdiği belirtildi.
Yapılan açıklamada “Bugün Manavgat, Kızılot, Fersin, Güçlüköy halkının da katılacak olması ile büyüyen direniş ile haklı mücadelerini sürdürmeye, suları, ormanları, köyü korumaya kararlı olan halk, hukuk mücadelerini sürdürmeye de devam ediyor” dendi.
ÇED raporu olmayan projenin, hukuki süreç devam ederken başladığını belirten Ahmetler köylüleri internet sayfalarından Vali’ye, Enerji Bakanı’na ve devlete seslendi;
“Bir an önce ellerindeki silahlarla köylülere saldıran şirket yetkilileri hakkında işlem yapılsın, elleri silahlı kanyon ve köy çevresinde dolaşan bu saldırganlardan köylülerin korunması için önlem alınsın!
Nerde bu devlet? Sesimizi duyacak kimse yok mu?”
HES mücadelesine destek olmak için imza kampanyasını buradan imzalayabilirsiniz.
Kaos GL tarafından bu yıl 9.su düzenlenen Homofobi Karşıtı Buluşma’nın yerel ayağı durumundaki Homofobiye Karşı Yerel Buluşmalar’ın ilk durakları 8 – 10 Kasım tarihleri arasında Mersin, Adana, Antakya.
“Eşcinsel Gettolar Değil Kentin Tamamını İstiyoruz” başlığı ile gerçekleşen Homofobiye Karşı Yerel Buluşmalar’da bu haftasonu Mersin, Adana, Antakya’da homofobi ve transfobi karşıtları ile buluşacak.
Kanada Yerel Girişimler Fonu, Norveç Büyükelçiliği ve Rainbow Solidarite tarafından desteklenen Homofobiye Karşı Yerel Buluşmalar’ın kendi yaşadığı yere de gelmesini; kampüsünde, şehrinde buluşmaya ev sahipliği yapmak isteyenler [email protected] adresinden Kaos GL Derneği ile irtibata geçebilirler.
Mersin, Adana, Antakya’daki etkinliklerin programı şu şekilde:
Mersin: 8 Kasım Cuma, 13.00; Benim Çocuğum Filmi Gösterimi ve Söyleşi
LİSTAG ailelerinden Pınar Özer, Şule Ceylan, Günseli Dum ve Kaos GL Derneğinden Evren E. Çakmak ile Mersin Yedi Renk’ten Yağmur Arıcan’ın konuşmacı, Baki Uguz’un moderatör olacağı paneller ve film gösterimi Akdeniz Belediyesi Konferans Salonu’nda gerçekleşecek. Adres: İhsaniye Mah. Zeytinlibahçe Cad. No : 92
Adana: 9 Kasım Cumartesi, 13.00: Benim Çocuğum Filmi Gösterimi ve Söyleşi
LİSTAG ailelerinden Pınar Özer, Şule Ceylan, Günseli Dum ve Kaos GL Derneği Danışma Kurulundan Doç. Dr. Gülşah Şeydaoğlu ile Queer Adana’dan Alican Kalan’ın konuşmacı, Seçin Tuncel’in moderatör olacağı panel ve film gösterimi Adana Tabipler Odasında gerçekleşecek. Adres: Reşatbey Mahallesi, 62005 Sk. No. 10/2 Seyhan (Adana Büyükşehir Belediyesi Yeni Binası Sokağı)
Antakya: 10 Kasım Pazar, 13.00:Benim Çocuğum Filmi Gösterimi ve Söyleşi
LİSTAG ailelerinden Pınar Özer, Şule Ceylan, Günseli Dum ve Kaos GL Derneğinden Seçin Tuncel’in konuşmacı, Evren E. Çakmak’ın moderatör olacağı panel ve film gösterimi Ritim Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek. Adres: Sümerler Mah. Mehmet Horoz Sk. No: 2 (Doğuş Okulu Yanı)
Süper tayfun Haiyan Filipinleri etkilemeye başladı. Hızı zaman zaman saatte 300 kmyi aşan tayfunun en şiddetli kategori olan 5 seviyesinde olduğu bildiriliyor.
Tayfunun bir süre önce 7.2 büyüklüğündeki bir depremin yaralarını sarmaya çalışan bölgede ciddi maddi hasarlar ve can kayıplarına neden olacağından korkuluyor.
Atlantik okyansnda kuvvetli fırtınalar mevsimi haziran ayında başlayıp aralık ortalaraına kadar devam ediyor. Senede ortalama 20 tayfunun etkisinde kalan Filipinlerde Haiyan tayfununun bu senenin en şiddetli fırtınası olduğu açıklandı.
Tayfun Filipinlere yaklaştıkça hızını artırmaya deavm ediyor ve en son raporlara göre Filipinlerde yolanda olarak bilinen Haiyan tayfunu modern zamanların en şiddetli tayfunu olacak.
Tayfun kıyı bölgelerde su seviyesinin yaklaşık 3 metre yükeslerek su baskınlarına yol açacağı, kuvvetli fırtına etkisiyle hasara yol açacağı ve ardından gelecek kuvvetli yağmurlarla etkisini artıracağı bildiriliyor.
Yetkililer kıyı bölgelerde ve alçak kesimlerde yaşayan halkı iç kesimlere doğru tahliye işlemlerini sürdürüyorlar.
Haiyan tayfununun bugün Filipinlerde etkisini gösterdikten sonra hızını azaltarak Vietnam’a doğru devam edeceği tahmin ediliyor.
Çanakkale’nin Bayramiç İlçesi Kurşunlu Köyü’nde açılacak feldspat madeni ve yol çalışması için ormanlık alandaki ağaç kesimlerine tepki göstermek amacıyla çadır kurarak açlık grevine başlayan köy sakinlerinden Bülent Behçet Özüren’in kısmen de olsa ikna edildiği öğrenildi. Çanakkale İçinde gazetesinde yer alan habere göre “Grevi sonlandıracak şartlar halen oluşmadı” dediği öğrenilen Özüren, Bayramiç Kaymakamı Kemal Kızılkaya ile görüşmesinde “Ben kendimi yakmaktan vazgeçiyorum. Ancak bu iş sonlanana kadar açlık grevim sürecek” şeklinde konuştu.
Çanakkale Vali Yardımcısı Bekir Sıtkı Dağ, Bayramiç Kaymakamı Kemal Kızılkaya ve Çanakkale Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Bülent Yeğin, Bayramiç İlçesi’ne bağlı Kurşunlu Köyü’nde incelemelerde bulunarak; geçtiğimiz gün rahatsızlanarak hastaneye kaldırılmasına rağmen taburcu olduktan sonra açlık grevini sürdüren ve bir gelişme olmadığı takdirde 7 Kasım’da kendisini yakacağını iddia eden Bülent Behçet Özüren’le görüştüler. Bu görüşme neticesinde Bülent Özüren’in yaptırımı olacak yetkililerin köylerine geldiğini ve incelemelerde bulunduklarını belirterek kendisine zarar verme eylemini gerçekleştirmeyeceğini ancak Maden şirketinin faaliyeti durdurulana kadar ya da Kurşunlu Köyü başka bir yere taşınana kadar çadır kampında hukuki eylemini devam ettireceğini söylediği öğrenildi. Bülent Özüren’in mevsim itibariyle bilirkişi ve afad raporlarında belirtilen heyelan tehlikesinin ağaçların kesilmesiyle arttığına dikkat çekerek maden sahası altında bulunan evlerde yaşayan köylülerin can güvenliğinin bulunmadığını, Kurşunlu Köyü’ndeki yaşam mücadelesinin nihayete ermediğini ifade ettiği öğrenildi.
Çanakkale Barosu’ndan Kurşunlu’ya Tam Destek
Öte yandan Çanakkale Barosu Çevre Komisyonu avukatları Ali Furkan Oğuz, Şebnem Çıtak, Bihter Bilir, Güneş Pehlivan, Gül Özerden ve Hande Keskin Toprak, 6 Kasım Çarşamba gecesi Kurşunlu Köyü’nü ziyaret etti. Çanakkale Barosu’ndan yapılan açıklamada ziyaretle ilgili şu ifadelere yer verildi:
Bayramiç Kurşunlu Köyü’ndeki yapılan Feldspat Madeni çalışmasını yerinde tespit ve açlık grevine devam eden Bülent Özüren’e destek, gelişmeler hakkında bilgi edinme amaçlı olarak köye gidilmiştir. Yaptığımız incelemelerde ve köy halkı ile görüşmelerimizde köydeki maden çalışmasının köy halkının yaşam hakkını ciddi bir şekilde engellediğini, daha önce yaşanmış bir sel baskını ile evlerinde sıkıntı yaşanan ve yer yer göçüklerin da meydana geldiği köyde maden çalışmalarının ne zaman ne etkiler bırakabileceği konusunda kaygılı olunduğu gözlemlenmiştir. Maden çalışmasının köye sadece 60 metre yakınlıkta yapıldığı ve çalışmaların hem yüksek derecede ses kirliliği hem de titreşimler yaydığı köy halkı tarafından ifade edilirken köy sakinlerinden Kağan Baraş ile yaptığımız görüşmede ise halihazırda 3 dava olduğu belirtilmiştir. Skepsis antik kentinin de hemen yakınında olan köyde sit alanı ile ve köy ile sınır bir maden çalışmasının köyü ciddi bir şekilde tehdit ettiği ortadadır. Kurşunlu Köyü’nde yaşayan halk can ve mal varlığı konusunda endişelidir. Can ve mal kaygısına ek olarak yüzlerce ağacın kesilmesi, doğanın talanı ve devamının da gelecek olması köy halkını ve bizi derinden üzmektedir. Kaz Dağları’ndaki talana yönelik son dönemde yapılan termik santraller ve altın madeni aramalarına bir yenisi olarak eklenen Kurşunlu Köyü’ndeki Feldspat Madeni çalışmalarında her türlü hukuki mücadeleyi vereceğimizi kamuoyuna bildiririz.
İsveç Meclis Başkanı Per Westerberg, Türkiye’nin AB üyeliğine destek vermek için 2 şartları olduğunu, demokrasi ve insan hakları konusunda eksiği olmaması gerektiğini belirtti.
Westerberg, İsveç’te temaslarını sürdüren Başbakan Recep Tayip Erdoğan ile görüşmesi öncesi kısa bir açıklamada bulundu.
Türkiye’nin AB üyelik sürecine değinen meclis başkanı, şunları kaydetti:
“Türkiye, İsveç için olduğu kadar AB için de çok önemli. Bizim parlamentomuz Türkiye’nin tam üyeliğini destekliyor ancak Türkiye kriterleri tam olarak yerine getirmek zorunda.
Yani Avrupa ülkesi olduğunu göstermelidir. Türkiye bizim önemli bir müttefikimizdir.
Türkiye’nin AB’ye üyeliğine tam destek vermemiz için iki vazgeçilmez şartımız var; birincisi insan hakları diğeri de demokrasi. Bu iki konuda eksik olursa desteğimiz olmaz.”
Akkuyu Nükleer Santral alanında inşaat yapılıp yapılmadığına dair Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün 29 Ağustos tarihli soru önergesine Orman ve Su işleri Bakanı Veysel Eroğlu 30 Ekim tarihinde yanıt verdi.
Geçtiğimiz günlerde özel izinle sahaya giren ve inşat faaliyetine şahit olan Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın gördükleri bu defa resmi kurumlarca da doğrulanmış oldu.
Soru önergesinde “ÇED Olumlu” kararı olmadığı halde proje alanında yapılan inşaat çalışmalarının yasal dayanağı soruldu. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ise soruları “Akkuyu Nükleer Güç Santrali sahasında inşaat işlemine başlanmamıştır. Kesin izin ile ilgili belgeler (ÇED dahil) alınmadan da herhangi bir inşaat işlemine başlanmasına müsaade edilmeyecektir.” dedikten sonra santral sahasında madencilik faaliyeti ile ilgili ÇED kararı bulunduğunu ve “Bakanlığımca verilen izinler maden işletme ruhsatı ve ÇED kararına dayanmaktadır.” diye yanıtladı.
Nükleer santral alanında neden madencilik yapılıyor?
Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu tarafından yazılı soru önergesine verilen yanıtlar başka soruları akla getirdi. Bilindiği gibi Akkuyu Nükleer Güç Santrali sahası Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Rusya Federasyonu Hükümeti arasında yapılan anlaşma gereğince nükleer santral yapılmak üzere şirkete tahsis edilmişti. Sözleşme hükümleri sahanın başka amaçlarla kullanımına olanak tanımıyor. Önergeye verilen yanıttan anlıyoruz ki Akkuyu NGS A.Ş.’ye santral kurmak için tahsis edilen alanda şu anda madencilik yapıyor. Belki de ileride nükleer santralden tamamen vazgeçerek, bir turizm işletmesi kurmak ister.
Fakat görülüyor ki işin aslı öyle değil.
Madencilik faaliyeti için seçilen, ruhsat, izin ve hatta ÇED gerekli değildir kararı alınan alan tam da reaktörlerin inşa edileceği noktada. Hala nükleer santral yapılmaktan vazgeçilmemişse “taş ocağı” görünümü altında aslında temel kazısı yapılıp arazi tesviye ediliyor.
Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu da ÇED gerekli değildir kararı veren kurumun başında olan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar da inşaat mühendisi olduğu halde bunu hala madencilik faaliyeti olarak görebiliyorlar.
Nükleer reaktör yapılacak yere maden işletme ruhsatı verilerek temel kazısını kamufle etmeye mi çalışıyor yoksa başka hiçbir yerde bulunmayan çok değerli bir madene mi rastladılar? Ya da kendini pek uyanık sanan bazı kişiler bizi de aptal yerine mi koyuyor?
Artık baskılara daha fazla dayanamıyorum. ‘Çırağın olayım.’, ‘Ben de geleyim.’, ‘Beni de aldır yanına.’, ‘En iyisini sen yapıyorsun.’, ‘Hayat sana güzel!’ gibi cümleler kuran, tanı(ma)dık arkadaşlarım. Sizin için bir ilan hazırladım. Mayolu bir boy fotoğrafıyla, özgeçmişiniz ve motivasyon mektubunuzla birlikte başvurularınız bekleniyor. Seçim süreci son derece şeffaf olacak ve tüm detaylar ve -tabii ki- mayolu boy fotoğraflarınız kamuoyuyla paylaşılacaktır. Nitelikler
– Tercihen kurumsal hayatın dışına çıkmış ya da çıkmak isteyen veya bu hayata hiç bulaşmamış,
– Her türlü toplumsal ve bireysel ezberi sorgulaya(bile)n,
– Tercihen birkaç dil bilen (özellikle bitkilerle ve hayvanlarla iletişim kurabilmesi tercih nedenidir, ama en azından kuş dili bilsin…)
– Tüm canlıları seven,
– Toplumsal dönüşümün bireysel dönüşümle başlaması gerektiğini düşünen; ama bu dahil bütün fikirleri tekrar tekrar sorgulamaktan, gerektiğinde geri adım atmaktan, yanıldığını kabullenmekten çekinmeyen,
– Kendisinin farkında olan veya en azından farkında olmanın önemini fark etmiş
– Tercihen bir üstteki maddeyi okurken bunu tekerlemeye benzetip gülen,
– Aslında zaten hep gülen, hayatı kutlanası bir deneyim olarak gören,
– Seyahat engeli olmayan,
– Tercihen otostop geçmişi olan veya yapmaya istekli,
– Esnek çalış(ma)ma saatleriyle, çalışmamaya ama elinden geldiğince üretmeye (her ne geliyorsa) istekli,
– Her türlü hiyerarşik yapıya karşı,
– Otoriteden haz etmeyen ve karşılaştığı anda karşı çıkmaktan çekinmeyen,
– Egosunu fark eden ama onun esiri olmayan,
– Tüketimle arası çok iyi olmayan,
– Mülkiyetçi olmayan
takım arkadaşları arıyoruz.
Başvurularınızı, her ne zaman isterseniz yollayıverin. Bana değil tabii ki, yukarı bi’yere, evrene falan… Hemen kabul olunuyor, kontenjan sorunu, şart-şurt yok.
Bir sonraki Buda, bir insan suretinde gelmeyecek. Bir sonraki Buda, bir topluluğun şeklini alabilir; karşılıklı anlayışı, nezaketi ve sevgiyi, farkındalıklı yaşamayı deneyimleyebilen bir topluluğun şeklini… Bu, dünyanın ayakta kalabilmesi için en mühim şey olabilir.”
Thich Nhat Hanh
Lise yıllarımdan beri, yaşadığım mahallede bir şey eksikti ama ne? Ev-okul-ev trafiğimde de olup bitenlere yabancı gibiydim, müdahale etmiyor sadece izliyordum. Hiç bir ortama tam olarak ait hissedemiyordum; öte yandan bir çok insanın benim okuduğum ve yaşadığım ortamı gözü kapalı kabul edeceğinin de farkında olup şükretmem tembihleniyordu, ben de şükrediyordum. Üniversitedeyken haksızlıkları, adaletsizlikleri, sömürüyü, doğanın katledilişini, insan yaşamının tek tipleştirilmesini, kraldan çok kralcılığı daha net görür oldum. Eğitimin ezberle, sağlığın ilaç tabletleriyle, medeniyetin de zenginleşmeyle özdeşleştiğini, herkesin ‘bizden’ olması gerektiğini; ‘bizim kuşun’, ‘bizim ağacın’, ‘bizim sobanın’, ‘bizim ayakkabının’, ‘bizim mutfağın’ ötekilerinkinden daha üstün ve makbul (!) olduğunu dehşete kapılarak gördüm. Ve tüm bunların neyse ki evrensel birer yanılsama olduğunu da… Kafam iyice karışmış, nereye ait olduğumu bulamamış, adalet mefhumundan giderek uzaklaşan bu dünya düzeninin bir parçası olduğum için suçluluk ve utanç duymaktan da sıyrılamamıştım.
Her neyden rahatsızsam, onu değiştirmek için kafa patlatmak yerine hayıflanıp durmuş, suçluluk duygumu katmerleyerek yıllar sürecek bir kısır döngü içine girmiştim; yargılayan, eleştiren, hiç beğenmeyen, hep kötüleyen, burun kıvıran, eleştirilmekten ve yargılanmaktan korkan, konuş(a)mayan, hep susan biri oluvermiştim. Ne oldu bilmiyorum ama farkettim! Bu şekilde ne yaşadığım yeri, ne birlikte olduğum insanları ne de kendimi kabullenebilirdim. Kabulleniş olmadan da arzu ettiğim gerçek hayatı kurgulayamazdım.
Benim, yaşadığım dünyayla barışmam gerekiyor!
Bu farkedişle birlikte hayal ettiğim geleceğin, ancak ve ancak bugünde kurulabileceğini kendime sık sık hatırlatır oldum. Bugünde düşlediklerim, konuştuklarım, bugünde yaptıklarım ve paylaştıklarım benim yolum… Bu yolun sürdürülebilirliğinin ise ancak o yolu birlikte yürümek isteyen insanlarla yaşarsam mümkün olacağını idrak ettim.
Uzun lafın kısasını Can Yücel zaten söylemiş:
“Başka türlü bir şey benim istediğim Burası gibi değil gideceğim memleket Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava …Ve bir yeni ömür vardığım Çimen yeşilliğince…”
Peki, sadece ben miyim bu dertten muzdarip, başka bir toplum düzeni, başka bir yaşam şekli hayalindeki? Peki bu erişilemeyecek, gerçek olamayacak bir hayal mi?
Geleceğin yaşam şekli doğaya uyumlanabilen topluluklar içinde olamaz mı?
Örneğin doğaya uyumlanmaya niyetlenen bu topluluk bir nevi geniş aile modelini temsil edebilir. Ancak bu aile ne ilksel toplulukların genelinde gördüğümüz, ne de hali hazırda içinde bulunduğumuz sistemin tanımladığı kan bağıyla kurulan bir aile… Yeni, yepyeni,bolo’bolo’daki gibi ortak değerler ve ortak yaşam tarzlarının etrafında kurulan, kan bağından öte ilişkilerin belirleyici olduğu bir aile modelinden söz ediyorum. Birbirine sevgi ile bağlı, herkesin herkesten sorumlu olduğu, benim değil hepimizin diyen, birbirine güvenen, herkesin –insan dışı canlıların da- kendi gibi olmakta özgür olduğu, aşk dolu kocaman bir aile…
‘Hep tatil, hiç tatil’* olsun geleceğin yaşam biçimi. Çalışma, dinlenme, üretim ve tüketim, tatil, hafta sonu gibi ayrımlar, anlamsız ve verimsiz olsun orada. Yaşamak için üretmek, barınmak için çalışmak gereksin. Kimi zaman oldukça zor ama hep keyifli, yani gerçek bir yaşam olsun. Tam da olması gerektiği gibi, hayal ettiğim gibi: Gerçek!
Güneşle uyanmak, hızlanmak ve güneşin çekilmesiyle yavaşlamak ve uyumak mesela istediğim… Diğer canlıların ve yaşamı paylaştığım insanların ritmini gözlemek ve bu sırada kendi ritmimi yakalamak. Dinlemek, anlatmak, okumak, öğrenmek, denemek, yanılmak, korkmak, cesaret kazanmak, sormak, kazmak, kesmek, yolmak, susmak, pişirmek, yazmak, mayalamak, sabretmek, gözlemek, kaçmak, gülmek, izlemek, üşümek, sorgulamak, ümitsizliğe kapılmak, öfkelenmek, tembelleşmek, konuşmak, yazamamak, üşümek, yalnız kalmak istemek, yalnız olmak istememek, ıslanmak, yol beklemek, dertleşmek, özlemek…
Hepsi olsun.
Kendi kendine yetebilen, üreten, takas eden; gelir getirecek işlerin topluluğun etik değerlerine sadık olduğu.
Herkesin, kendini herkesle eşit hissettiği, tüm renklerin ve seslerin var olabildiği…
Yaşamdaki sınırların sorgulandığı, özgür düşüncenin onaylandığı, hiç bir duygunun örselenmediği, yeri geldiğinde korkuların ve iç çatışmaların da anlam ve değer bulduğu…
İletişim becerilerinin gelişmesine önem verildiği, gerçek barış anlayışının peşinde…
Kuşaklar arası iletişimin yeniden tesis edildiği, yaşama dair kadim bilgilerin, öykü ve masalların kıymet kazandığı, hiç bir bilginin kimsenin tekelinde olmadığı, özgürce paylaşıldığı bir hayat…
Gelip geçici bir macera değil, hayal ettiğimiz o dünyada barış içinde, hakikî yaşamın peşinde olan dostlarla birlikte yaşamak benim istediğim.
Fotoğraf: Birkan Özgüner
Hemen, şimdi!
Dipnotlar
* Sevgili Durukan Dudu’nun Yeşil Gazete’deki röportajında kullandığı, benim de çok severek kullandığım ifade.
**Beni, tüm bunları düşünmeye, hissetmeye iten hayatımdaki tüm tecrübelere, yaşamıma girip çıkmış, bana dokunmuş, ilham vermiş her insana, okuduğum her kitaba, kulağıma çalınan bütün sohbetlere, birlikte kafa yorduğum, hayatı birlikte deneyimlediğim, yolculuğumda bana eşlik eden herkese şükran doluyum. Birlikte düşlemeye devam!
Mardin’in Nusaybin İlçesi’nde Suriye sınırına örülen duvara karşı ölüm orucuna giden Belediye Başkanı Ayşe Gökkan‘a destek mitingi yapıldı. Gökkan’ın eylemi sona erdirdiği açıklandı.
Mardin’in Nusaybin ile Suriye’nin Kamışlı İlçesi’ni birbirinden ayıran sınır üzerinde güvenlik amaçlı yapımı süren beton duvarı protesto etmek için Nusaybin Belediye Başkanı BDP ‘li Ayşe Gökkan, 8 gün önce sınırda açlık grevi eylemi başlattı. Gökkan’ın eylemi devam ederken, BDP’liler duvarı protesto etmek için ilçede bugün miting düzenledi. Gökkan’ın eylemi sona erdirdiği açıklandı.
Valilik mitinge izin vermeyeceğini açıklaması üzerine kentte byüyük gerginlik çıktı, esanf kısmen kepenk kapattı. Buna rağmen öğleye doğru başlayan mitinge BDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak da katılırken Ayşe Gökkan ambulansla alana getirildi. Gökkan, miting alanında Mehmet Öcalan ve Selahattin Demirtaş’ın yanına oturdu. Mitinge onbinlerce kişinin katıldığı bildirildi.
Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan, açlık grevini bitirmeden önce yaptığı açıklamada, “Sınırlar yüz kızartıcıdır, sınırlara da gerek yok, her tarafta sınırlar kalktı. Sınırların içersinde duvarda örülmesi daha fazla bir yüz kızartıcıdır. Biz kadınlar biliyoruz ki, bu sınırlar ölçülerek kendi babasının malıymış gibi birbirleriye paylaştırmışlar. Demişler burası senin burası benim, kimse bu arsaları kimse işgal edemez demişler. Biz kadınlar olarak bu şekilde kabul etmiyoruz. Sınırlar olduğunda kadınlar bir ülkeden bir ülkeye geçtiği zaman işkence çekiyorlar. Dünyanın en büyük ticareti kanını satmakla olmuş. Bu da sınırlar yüzünden olmuş. Biz doğu kadınları olarak sınırları kabul etmiyoruz. Söz konusu sadece duvarda değil, Kürdistan’da, Mardin’de Süryani, Kendali, Arap, Yezidi, Asuri, Kürtler burada yaşıyor. Suriye’nin Kamışlı kenti Rojavası’nda halkın parçalanmasına izin vermeyiz. Sınırlarla bölgeler bölündüğünde halklar parçalanıyor, kadınlar ise parça parça oluyor. Bu yüzden bu parçalamayı kabul etmiyoruz. Bu yüzyılda biz kadınlar olarak kesinlikle sınırları kabul etmiyoruz” dedi.
İzmir’de faaliyette olduğu dönemde kurşun üreten, ‘kentin Çernobil’i’ olarak gösterilen fabrikanın nükleer atıklarını toprağa gömdüğü iddiasıyla ilgili Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün şikayetçi olduğu, Yargıtay’ın bozduğu dava, yeniden görülmeye başladı. Müdürlük yetkilileri ve avukatlarından kimsenin katılmadığı duruşmada, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin müdahil olma istemi reddedildi.
İzmir’deki 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, ‘Toprak, su veya havada kalıcı özellik gösterecek, insan veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların ve bitkilerin doğal özelliklerini değiştirmeye neden olabilecek şekilde çevreyi kasten kirletme’ suçundan 5 yıl hapis ve 100 gün adli para cezası istemiyle yargılanan tutuksuz sanık Hasan Yavaş ile avukatı Selahattin Seymen katıldı. Davada, şikayetçi konumundaki Çevre ve Orman İl Müdürlüğü yetkilileri ile avukatlar katılmadı. Sanık avukatı Seymen, fabrikanın müvekkilinin dedesi tarafından henüz çevre bilincinin oluşmadığı, buna dair yönetmeliğin yürürlüğe girmediği dönemde kendi arazisi içinde atıkları bertaraf ettiğini, sonrasında müvekkilinin işletmeyi devraldıktan sonra yüklü paralar harcayarak çevreye zarar vermeden atıkları ortadan kaldırdığını, asıl zarara müvekkilinin uğradığını dile getirdi. Sanık Hasan Yavaş ise, söz konusu atıkların kendi zamanında değil dedesinin zamanında ve ortada herhangi bir mevzuat yokken depolandığını, dolayısıyla kendisinin olayda kastının bulunmadığını söyledi.
ZARAR GÖRMEDİĞİ GEREKÇESİYLE RED
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Genel Başkanı Avukat Arif Ali Cangı, davaya müdahil olmak için başvurdu. Mahkeme Başkanı Ömer Faruk Ceylan, heyetiyle partinin bu olaydan doğrudan ya da dolaylı olarak zarar gördüklerine dair somut delil bulunmadığı gerekçesiyle katılma talebinin reddedilmesi yönünde karar verdiklerini bildirdi. Başkan Ceylan, Yargıtay 4’üncü Ceza Dairesi’nin istemi doğrultusunda, daha önce aynı konuda İzmir 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan ve fabrikanın üretiminden sorumlu müdürü olarak çalışan, Hasan Yavaş’ın eski eniştesi Yıldırım Mustafa İrvana’nın yargılandığı davanın, bu davayla birleştirildiğini hatırlatarak, İrvana’nın tekrar savunmasının alınmasına gerek olmadığına, bozma kararı öncesinde dinlenen tanıklar Osman Özgür ve Metin Urulat’ın tekrar dinlenmesine karar vererek davayı erteledi.
“KARAR İTİRAZ EDECEĞİZ”
Duruşma ardından davaya katılma reddedilen Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Genel Başkanı Avukat Arif Ali Cangı, “Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün sahiplenmesi gereken davayı biz sahiplenmek istiyoruz. Mahkeme burada bir kamu yararı görmeyip katılma talebimizi reddetti. Partimiz kamu yararı gözeten faaliyet gösteriyor ve çevre konusunda duyarlı. Katılma talebimizin reddedilmesi kararına itiraz edeceğiz” dedi.
DAVALAR BİRLEŞTİRİLMİŞTİ
İzmir 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2008 yılında açılan davada sanık Hasan Yavaş’a, 4 yıl 2 ay hapis ve 100 gün para cezası verilmiş, Yargıtay 4’üncü Ceza Dairesi kararı bozmuştu. Yargıtay, bozma gerekçesinde davanın, İzmir 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde, fabrika müdürü Yıldırım Mustafa Irvana’nın yargılandığı dava ile birleştirilmesini, araziye atık bırakma işleminin hangi tarihte sonlandırıldığının araştırılmasını istemişti.