Ana Sayfa Blog Sayfa 4127

20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nde çocuklarla çocuk oluyoruz

Hayata Destek Derneği, 2011 yılından beri yürüttüğü “Bu iş çocuk oyuncağı değil” kampanyası dahilinde 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nde çocuk olma hakları ellerinden alınan 1 milyon çocuk işçinin sorunlarını gündeme taşımak için herkesi bir günlüğüne çocuklarla çocuk olmaya, facebook sayfasındaki profilleri çocukluk fotoğrafı ile donatmaya, oyuncakla çekilen fotoğrafları sosyal medyada paylaşmya, #cocukolduk hashtagi’ini tüm ieletilerde kullanmaya ve bu çağrının herkese ulaşması için destek olmaya çağırıyor.

2011 yılı itibariyle mevsimlik tarım sektöründe çalışan çocuk işçilerle sahada farklı projeler yürüten Hayata Destek Derneği, Türkiye’de kanunen yasak olmasına rağmen 2013 yılı itibariyle 1 milyon çocuk işçinin bulunduğunu ve bu çocukların en az 450 bininin tarım işçisi olarak çalıştırıldığını belirtiyor. Mevsimlik tarım işçisi çocuklar, yılın yarısından fazla bir zaman dilimini fındıktan pancara, pamuğa, narenciyeye koşturarak geçirirken anne-babalarının kaderine mahkum, eğitim, sağlık, barınma gibi yasal ve sosyal birçok haklarından mahrum bir hayat sürüyorlar.

Dernek, 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nde herkesi bir günlüğüne çocuk olarak çocuklarla empati kurmaya çağırıyor.

Peki, 20 Kasım’da neler olacak !

* İnsanlar 20 Kasım’da işe, kampüse, sosyal buluşmalara giderken yanlarına çocukluk oyuncaklarını da alacaklar

* Şehrin çeşitli buluşma alanlarında çocuk olmak temelinde etkinlikler düzenlenecek, çocuklar gibi şen bir gün geçirilecek

* Facebook profil fotoğrafları 20 Kasım’a özel (isteğe göre diğer günleri de kapsayabilir) çocukluk fotoğraflarına dönüştürülecek

* #cocukolduk hasgtag’i (etiketi) ile facebook ve twitterda paylaşımlar yapılacak

* Oyuncakları ile gününü geçirenler diledikleri yerde oyuncakları ile çekilmiş fotoğraflarını sosyal medya üzerinden paylaşacak

Bu iş Çocuk Oyuncağı Değil kampanyası hakkında ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler facebook sayfası ve resmi internet sitesi üzerinden bilgi edinebilirler.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Toplantıda Haiyan Tayfunu ve Arctic 30 İsyanı – Gökşen Şahin

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 19. Taraflar Konferansı’nın Varşova’da iki gün önce başlayan toplantılarında ön plana çıkan iki konudan ilki sizin de tahmin edebileceğiniz gibi Filipinleri vuran ve on binin üzerinde ölüyle beraber üçte ikisi mahvolmuş bir ülke bırakan Haiyan Tayfunu.

Bildiğiniz gibi, Eylül ayında Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), 1. Çalışma Grubu Raporu’nda, iklim değişikliğinin varlığını ve insan kaynaklı olduğunu artık kesin diyebileceğimiz bir dille ortaya koymuştu. Üstelik eğer önlem alınmazsa, iklim değişikliğinin etkilerinin gittikçe artacağını belirtmişlerdi.

Filipinler için açlık grevi

Süper Tayfun Haiyan’ı işte tam olarak bilimin uyarılarının hayat bulmuş hali olarak karşımıza çıktı. Filipinlilerin kendi aralarında Yolanda diye isimlendirdikleri bu tayfunun şimdiye kadar denizden başlayıp karasal alanı etkisi altına almış en şiddetli tayfun olduğu belirtiliyor. Saatteki hızı 350 kilometreyi aşan tayfunun ardından geçen onca güne rağmen hala ülkede net bir yiyecek ve su dağıtımı ağı ile iletişim sistemi kurulamamış durumda.

Dolayısıyla, bütün dünyanın dikkati bu felaketi yaşayan Filipinlerin üzerindeyken, müzakerelerin ilk iki gününe de Filipinler delegasyonu damgasını vurdu. İlk gün gerçekleşen açılış oturumunda, Filipinler delegasyonu baş müzakerecisi Yeb Sabo, kendi ülkesinde halkı yaşanan felaket sonrasında yiyecek bulamazken, kendisinin burada rahat edemeyeceğini belirtip; müzakerelerden tatmin edici bir sonuç çıkana kadar açlık grevi yapacağını açıkladı.

Yeb Sano’nun gözyaşlarını tutamadığı konuşmanın ardından, salondan dakikalarca alkış sesleri duyuldu. Bugün de, Yeb Sano’nun açlık grevine aralarında Greenpeace, WWF, Friends of the Earth gibi uluslararası sivil toplum kuruluşlarının da bulunduğu 30 sivil toplum kuruluşu destek verdi ve dayanışma orucuna başladılar. Şimdi bu dayanışma orucu yavaş yavaş diğer ülke delegasyonlarına da yansıyacak gibi görünüyor.

Tutuklu Greenpeace aktivistleri

Müzakerelere damgasını vuran bir ikinci konu da, burada müzakerelere katılan devletlerin önemli bir kısmı sanki hiç olmamış gibi davranmaya çalışsalar da sürekli kendilerine hatırlatılan; Arctic 30 konusuydu. Bildiğiniz üzere, bundan neredeyse 60 gün önce Kuzey Buz Denizindeki petrol aramalarına karşı barışçıl gösteri yapan 30 Greenpeace aktivisti “korsanlık” suçlaması ile tutuklandı.

İklim değişikliğinin en büyük sebebinin fosil yakıtlar olmasına rağmen iklim müzakerelerinin, enerjisinin yüzde 83’ü kömürden yani fosil yakıtlardan gelen bir ülkede; hem de iklim değişikliği için gösteri yapan Polonya vatandaşlarının tutuklanmasına ses çıkartılmayan bir ortamda yapılması, süreci takip eden uluslararası sivil toplum kuruluşlarının tepkilerine neden oluyor. Cumartesi gecesi Polonya’daki en büyük 6 kömürlü termik santralde Greenpeace aktivistlerinin gösterileri vardı. Yarın sabah da Arcitc 30 için gösteriler müzakere salonunda devam edecek.

Kömürcü Polonya

Bununla beraber, hazır Polonya’nın kömür bağımlılığına değinmişken, Polonya’nın Avrupa’nın ikinci en büyük kömür üreticisi olduğunu hatırlatmak isterim. Avrupa’daki kömür üretiminin yüzde 20’sini sağlayan Polonya, yıllık 158 milyon ton kömür yakıyor ve bu yüzden birçok Avrupa Birliği üyesi ülke tarafından ciddi şekilde eleştiriliyor.

Hayatta 3-5 müzakere görmüş bir insan olarak, kömür ülkesi Polonya’daki ilk müzakere deneyimim ile ilgili kişisel izlenimlerimi de paylaşmak isterim. Müzakereler başlamadan önce Polonya’nın bu yıl STK’lara verdikleri kişi sayısına sınırlama getirdiği haberi gelmişti. Toplantı salonuna girince, STK’lardan alınan hakkın fosil yakıt şirketlerine verildiği izlenimine katıldım. Zira sivil toplum kuruluşlarının kullandığı “hükümet üyesi olmayan (non-governmental)” giriş kartına sahip kiminle konuşsam bir petrol veya kömür şirketinin çalışanı çıkıyordu. Bu hissiyatımı Polonyalılara aktarınca, haksız olmadığımı söylediler. Su bidonlarının üzerinde yazılı olan marka bir su markası değil, bir kömür şirketinin reklamıymış. Zaten oturduğumuz koltuklarımız bir havayolu tarafından sağlanıyordu.

Kyoto sonrası yeni anlaşma

Bunun ardında, müzakerelerde tartışılan ana konulara da kısaca değinmek istiyorum. Benim özellikle takip ettiğim konular çerçevesinde özellikle 2015 sonrası Kyoto’nun yerine gelecek yeni bir anlaşmanın şekli ve içeriği ile finansmanı konuları en çok tartışılan konular. 2015 sonrası yeni anlaşma ile ilgili bugün yapılan ilk resmi oturumda devletler geçtiğimiz yıldan beri tekrar ettikleri kendi görüşlerini bir kez daha dile getirdiler. Öğleden sonra yapılan ve resmi olmayan fikir paylaşımında ise tabiri caizse bir iç dökme seansı yaşandı. Birçok ülke aslında şu an yürürlükte olan sözleşmenin yürümeyen yanları ve kendi karşılaştıkları zorlukları anlattılar. Sekretarya tarafından alınan bütün notların ardından, görüşmeler yarın süreçler ve beklentilerle ilgili iki yeni oturumla birlikte devam edecek.

Finansman konusunda ise, gelişmekte olan ülkeler tarafından her yılkinden biraz daha fazla şekilde gelişmiş ülkelere baskı yapıldığını söyleyebiliriz. İklim değişikliğine sebep olan gelişmiş ülkeler, tarihsel sorumlulukları sebebiyle iklim değişikliğinin etkileri yüzünden zarara uğrayan ülkelere finansal destekte bulunacaklarını söylemişlerdi. Ancak, söz verilen fonların neredeyse hepsi şu an boş duruyor. Filipinlerde yaşanan felaket ve iklim değişikliğinden kaynaklanan bu felaketin yaralarının sarılması için sistematik bir yardım yapılamayacak olması gelişmekte olan ülkelerin sorularını somutlaştırıp, gelişmiş ülkeleri köşeye sıkıştırıyor. Dolayısıyla finansman konusu da bu yılın en sıcak konularından birisi.
Son olarak da, daha önceki yıllarda iklim değişikliği ile mücadelede sera gazı azaltım hedefi tartışmalarının gölgesinde kalan iklim değişikliğine uyum politikalarının da bu müzakerelerde biraz daha öne çıktığını görüyoruz. Etkiler şiddetlendikçe, uyum sağlamamız gerektiği de aklımıza geliyor sanırım.

Bu yazı marksist.org/ dan alınmıştır

 

 

Gökşen Şahin

 

İlginç etimoloji gününden – Fatih Aygün

ÇDK* olarak bugünü ilginç etimoloji günü ilan ettim.

“Tahta kurusu”ndaki ikinci kelime “kuru” değil “kurus”muş. Yunancada tahta kurusu anlamına gelen “κοριός” (koriós) kelimesinden geliyormuş.

“Bergamot” Türkçeye Fransızca “bergamote” kelimesinden geçmiş. Fransızlarsa kelimeyi İtalyanca “bergamotta”dan almışlar. İtalyanlar da kelimeyi Türkçe “beg armudu”ndan, Bergamo şehrinin adına benzeterek devşirmişler. Kelime bir Avrupa turu atıp geri gelmiş kısacası.

“Çocuk” kelimesinin rastlandığı en eski belge Divanü Lügati’t-Türk (1074). Ama orada Kâşgarlı Mahmud anlamını “domuz yavrusu” olarak vermiş.

İspanyolca “olé”, bir görüşe göre Arapça “wallah”ın bozulmuş hâliymiş (bkz. Endülüs Emevîleri). Biz de “oley”i muhtemelen İngilizceden almışız. İngilizcede kelime sonundaki e sesi bulunmaz, genellikle “ey” diye okurlar. (fiancé -> fyansey). İspanyolcada bir de “ojalá” var, “inşallah” anlamında. Evet, onu da Arapçadan almışlar.

“Epey”i eskiler “epeyi” diye söyler. “İpiyi” demek, “iyi”nin pekiştirmesi.

“Çeyrek” “cihar” ve “yek”ten gelme. Dördün biri. Aynen tavladaki gibi. Yek, dü, se, cihar (car, cehar), penç, şeş. Kökenleri Farsça. “Çarşamba” dördüncü gün, “perşembe (pençşembe) beşinci gün. Demek pazar gününden başlıyorlarmış haftayı saymaya. “Heft” de yedi bu arada. Hafta da oradan gelme. Dil devrimi sırasında ağızlardan derlenmiş “yedil”i denemişler ama tutmamış.

Yine dil devrimi sırasında “millet” kelimesine karşılık ararken eski Türk dillerinden birinden “ulus” kelimesini bulup çıkarmışlar. Kelime aslında Moğolcadan alıntı. Ama Moğolcaya da Türkçe “ülüş”ten geçmiş. “Ülmek” bölmek demek (bkz. üleştirmek). Kağan öldüğü zaman oğulları ülkeyi (“ülke” de aynı kökten, yine Moğolca üzerinden) bölüşüyorlar ya. Her birinin payına düşene “ülüş” deniyor işte. Neyse efendim, bu yeni uydurulan “ulus” kelimesine bir de Latince “-al” ekini (national vs.) getirip “ulusal” kelimesini türetmişler, “millî” anlamında. Daha sonra öyle anlaşılıyor ki insanlar bu “ulusal” kelimesini kafalarında “ulu” ve “-sal” olarak çözümlemişler. Böylece “-sel/-sal” eki ortaya çıkmış. Şimdilerde belki de en işlek yapım eklerimizden birisi: evrensel, evsel, boksal, püsürsel…

Dil devriminde, o zamanlar moda olan dil o olduğu için, ara sıra Fransızcaya benzeterek de kelimeler uydurmuşlar. “Okul” belli ki Fransızca “école” kelimesine özenilerek türetilmiş. Türkçede fiilden ad türeten bir -l eki yok çünkü. “Süre” de Fransızca “durée”ye şüpheli bir biçimde benziyor ama en azından kurallı bir biçimde uydurulmuş. Bir de “dialecte” (lehçe) yerine “diyelek” var ama ilkokul beşteki dershane öğretmenim Kadir Karayazgan dışında kullananı duymadım. Yine de TDK Dil Bilimleri Terimleri Sözlüğü’nde var. Tabii “terim” de var, Fransızcası “terme”. Türkçesini hangi köke eke dayanarak uydurmuşlar bilemiyorum.

“Elinin körü”nü bazıları “ölünün körü” diye kullanır. “Ölünün gûru”ndan (Farsça “gûr” mezar demek) geldiği söylenir.

“Kanka” “kan kardeş”in kısaltılmışı değil. Çingenecede arkadaş demek.

“Abaza”nın Kafkasya’daki Abaza halkıyla (belki bu bozulmaya yol açması dışında) ilgisi yok. Daha eski biçimi “abazan” ve daha da eskisi “habazan”. Bu kelimeler bilinen anlamı dışında “aç, pisboğaz, obur” anlamlarında da kullanılır. Anlam gelişmesi “aç” > “cinsel açlık çeken” anlamında olmuş anlaşılan. Kökeninin yine Çingenece “habe” olduğu düşünülüyor. “Ekmek”, “yemek” demek. “Abeci” var ya, bazı İzmirliler sık kullanır. Aslında ekmek dilenen, otlakçı demek. Şimdi yalancı veya aptal anlamında kullanılıyor.

“Dikizlemek” “dik izlemek”ten gelmiyor. O da Çingenece. “Dikáva” (bakmak) fiilinin ikinci tekil emir kipi çekimi “dikés”. “Bak” demek. Zaten daha eskiler emir olarak kullanır: “manitanın kâseye dikiz!”. Görüldüğü gibi Çingenecenin argomuzda yeri mühim.

Ama “manita”, ya da Türkçede bilinen en eski biçimiyle “mantinota” İtalyanca “mantenuta”dan. Metres demek. Asıl anlamı el altında tutulan kadın (Latince “manu tene-re”, elde tutmak. İngilizce “maintain” de buradan gelir). Kuran’da cariye anlamıyla geçen “ma meleket eymanukum” (sağ elinizin sahip oldukları) sözünü akla getiriyor.

Kapanışı “maganda”yla yapalım. Karikatürist Nuri Kurtcebe uydurmuş, Gırgır sayesinde yayılmış. “Mickey Mouse”tan gelmiş ama hikayesi buraya sığmaz. Google’da ararsanız Yılmaz Özdil bir yazısında Nuri Kurtcebe’nin ağzından uzun uzun anlatmış.

* ÇDK yazar tarafından şu şekilde tanımlanıyor: TDK’nın iyice itibarını yitirmesini fırsat bilerek vaziyetten vazife çıkardığımı, birkaç yıldır tek başıma yürüttüğüm, TDK’ya alternatif hizmet veren FDK’nın adını ÇDK olarak değiştirdiğimi ve bu yeni oluşumun bütün katılımcılara açık olduğunu değerli kamuoyumuza saygıyla duyurur, dünden beri yeterince klavye devrimciliği yaptığıma karar verir ve Gezi Parkı’na doğru seyirtmeye başlarım

Saygılarımla,
Eski FDK başkanı, yeni ÇDK üyesi Fatih Aygün

 

 

Fatih Aygün

İklim değişir, Filipinler olur; Gülümseyemezsin! – Gökşen Şahin

Şimdi derin bir nefes alın. Hatta isterseniz, bu nefes ciğerlerinizde dolaşırken, nefesinizin başlıkta sözü geçen Filipinler ile ne gibi bir ilgisi olabileceğini bir düşünün. Bulduysanız, tebrikler! Bulamadıysanız, hiç üzülmeyin. Çünkü dün başlayan Birleşmiş Milletler iklim değişikliği müzakerelerinin açılış töreninde bu egzersizi yapan birçok kişi de aradaki bağlantıyı kuramadı.

Şimdi nefesinizi yavaşça bırakın. Tekrar tebrikler! Siz, dünya üzerinde insan türü var olduğundan beri ilk defa bu kadar çok karbondioksit soluyan insan neslisiniz!

Geçtiğimiz günlerde Dünya Meteoroloji Örgütü atmosferdeki karbondioksit seviyesinin rekor düzeylere geldiğini açıkladı. Yine hemen hemen aynı zamanlarda hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, artan karbondioksit ve sera gazlarına bağlı olarak iklimlerin değiştiğini belirtti. Üstelik iklim değişikliğinin sebebinin, insan kaynaklı olduğunun da altını çizdi.

Bütün bu rekorların ve bilim insanlarının uyarılarının hemen ardından Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine taraf olan 190 ülkenin temsilcileri, iklim değişikliği ile ilgili nasıl önlemler alabileceklerini konuşmak için 19. kez Varşova’da bir araya geldiler. Bu ülkelerin delegasyonları Varşova’da buluşurken, Filipinler üç gündür iklim değişikliğinin sebep olduğu süper tayfun Haiyan’ın etkileri ile mücadele ediyordu. Resmi ölü sayısı binlerle açıklanırken, orada yaşayanlar birçok bölge ile iletişim kesildiği için sayı ile ilgili bilgi vermelerinin doğru olmayacağını; ölü sayısının on binleri bulabileceğini söylüyor. Filipinler’in üçte ikisi bu tayfundan etkilendi ve en az beş yüz bin insanın evsiz kaldığı tahmin ediliyor. Haiyan şimdi Filipinleri aşıp, yoluna Vietnam ve Çin ile devam ediyor. Bu arada okyanusta doğan yeni bir kasırga tekrar Filipinler’e doğru yaklaşıyor.

Yaşananları okuyunca insan kendini bir bilim kurgu filminde hissediyor. Ancak bunlar gerçek, üstelik daha da acı olan; bunların hepsi bizim “yeni normalimiz”. Yani eğer iklim değişikliği ile mücadele etmek ve uyum sağlamak için acilen harekete geçilmezse, bu felaketleri çok daha sık ve çok daha şiddetli yaşayacağız ve bunlar yeni hayatımızın normal akışı haline gelecek. Dolayısıyla, acilen iklim değişikliği ile mücadele için önlemler alınması gerekiyor. 19 yıldır iklim değişikliği konusuna çözüm getirememiş olan devletler bu yıl da 2015’te imzaya açılması planlanan yeni iklim anlaşmasından, iklim finansmanına kadar birçok konuyu tartışacaklar. Ancak bu kez salonlarda, insanlık olarak tarihimizde ilk defa bu şiddette yaşadığımız Haiyan Tayfunu’nun ağır yükünü omuzlayacaklar.

Pazartesi günü iklim müzakerelerinin açılış oturumunda konuşan Filipinler baş müzakerecisi Yeb Sano şunları söyledi: “İklim değişikliği yoktur diyenleri, fildişi saraylarından çıkıp, yükselen deniz suları yüzünden ülkelerini kaybeden Pasifik ülkelerini ziyarete davet ediyorum. Buzulları eriyen Himalaya ve And Dağlarına, sellerle yok olan köyleri görmek için Ganj, Amazon ve Nil nehirleri deltalarına, kasırgalarla uğraşan Orta Amerika’ya davet ediyorum. Eğer halen inanmıyorsanız, Filipinler’de şu anda neler olduğuna bir bakmanızı rica ediyorum. (..) Tüm iletişim kanalları kesildiği için günlerdir ailemden haber alamamıştım. Dün erkek kardeşim aradı; kendisinin hayatta olduğunu ve 3 gündür tayfun nedeniyle yiyecekleri ve temiz suları olmayan bir ortamda ceset topladıklarını söyledi. (…) Doha’da da bu soruyu sormuştum ama sağır kulaklara denk gelmişti: iklim değişikliği ile ilgili önlem almak için eğer biz değilse kim; eğer şimdi değilse ne zaman; eğer burada değilse, nerede harekete geçeceğiz?” Filipinler delegasyonu başkanı, iklim değişikliğinin rakamlarla ve parayla değil, insanlığın geleceğiyle ilgili olduğunu bir kez daha salondaki herkese hatırlattıktan sonra ekledi: “Bu toplantıdan gerekli kararlar çıkana kadar gönüllü olarak açlık grevine giriyorum.”

19 yıldır devam eden müzakereler tarihi boyunca ilk defa bir taraf, harekete geçilmesi için açlık grevine giriyor. Bununla beraber, iklim değişikliğine sebep olan petrol firmalarına karşı barışçıl eylem yapan Greenpeace üyeleri de cezaevinde neredeyse 60. günlerine giriyorlar. Serbest bırakılmaları için Hollanda’nın açtığı uluslararası mahkeme de devam ediyor.
Bütün bunlara bakıldığında, iklim değişikliğiyle ilgili üzerine düşenleri yapmaları için devletlerin omuzlarında eskisinden daha büyük yükler olduğu kesin.

Şimdi tekrar derin bir nefes alın. Bu nefesi bırakırken, Türkiye’de de insan kaynaklı iklim değişikliğine bağlı olarak sadece büyük şehirlerimizde meydana gelen sel hasarlarının neden olduğu maddi kayıpların depremlerin neden olduğu maddi kayıplara yaklaştığını düşünün. Sizce de artık iklim değişikliği ile mücadele için ciddi politikalar geliştirmemiz gerekmiyor mu?

Bu yazı marksist.org/ dan alınmıştır

 

Gökşen Şahin

 

 

Ada devletleri iklim bilimi için çabalıyor

12 Kasım 2013’de SciDev.Net‘ te yayınlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Zeliha Yıldırım‘ ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Pasifik Okyanusu’nu çevreleyen küçük ada devletleri için küresel iklim değişikliğini anlamak çok daha büyük bir önem arz ediyor.

Varşova’da düzenlenen İklim Değişikliği Zirvesi’ nin 19. yıllık toplantısında bugün BM Çerçeve Sözleşmesinin bir yan etkinliği sırasında delegelere verilen mesaj buydu.

Fiji ve Samoa’ dan gelen delegeler kendi uluslarının bölgelerinde hayati iklim incelemelerde bulunmak için gerekli desteği alamadığına inanıyor.

Samoa heyetinden klimatoloji danışmanı Neville Koop’un konuşmasındaki sözleri şu şekilde;

“Isının %90’a kadarlık kısmının okyanuslar tarafından emildiği düşünüldüğünde atmosferin nasıl değişeceğini anlamanın yolu okyanusların davranışlarını anlamaktan geçiyor.”

“800 kilometrekarelik yani Avrupa’ nın yarısı kadarlık bir alana yayılan mercan resiflerine sahip olan Kiribati adası gibi Pasifik ülkeleri göz önüne alındığında gözlemsel kapasitesi düşük olan bu ada devletlerinin küresel anlamda büyük bir veri kaybı oluşturduğu ortadadır.”

“Okyanus ve yüksek irtifa ölçümlerinin daha iyi yapılmasının yanı sıra yağış ve atmosferik basınç gibi temel ölçümlerin yapılması daha gerçekçi iklim modelleri oluşturmak için çok önemlidir.”

“Ayrıca, El Nino Güney Salınımları gibi hava sistemleri periyodik olarak Pasifik Okyanusu’nun sularını ısıtıyor. Bu durum Asya, Afrika ve Amerika genelinde iklimi etkiliyor. Bu nedenle doğru gözlemler gelecek değişiklikleri tahmin etmek için gereklidir.”

“Ancak genellikle on binlere ulaşan nüfusa sahip bu ülkelerin meteoroloji kuruluşları tek başına bu önemli görevi yerine getirmek için asla umut vaat edemeyecektir.”

“Birleşik Krallık gibi bazı hükümetler, zaten Pasifik gözlemsel kapasite artırmak için çalışıyor ancak ortak uluslararası çaba ile bu boşlukları doldurmamız gerekmektedir.”

Fiji heyeti temsilcisi Elizabeth Holland, bu bölgede kapasite oluşturmanın önemini merkeze alarak  sürdürdüğü konuşmasında sistematik gözlemler için finansman eksikliğinin sadece Pasifik’in sorunu olmadığını bu durumun tüm dünya için geçerli olduğunu ancak özellikle gelişmekte olan ülkeler için daha zor olduğunu sözlerine ekledi.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Zeliha Yıldırım

Yazının özgün hali

(SciDev.Net., Yeşil Gazete)

 

Dikili’deki tecavüz davasının ilk duruşması 15 Kasım’da Bergama Ceza Mahkemesi’nde

2012 yılı Mart ayında İzmir Dikili’de önce babasının arkadaşı A.K.; sonra da yardım istemek için gittiği Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni 52 yaşındaki R.K. tarafından tecavüze uğradığını iddia eden 9. sınıf öğrencisi 14 yaşındaki E.A.’nın babası tarafından açılan davanın ilk duruşması 15 Kasım Cuma günü (Yarın) Bergama Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

E. A’nın babası ile birlikte Dikili Cumhuriyet Savcılığı’na giderek, şikayetçi olmasından sonra ifadelerinde haklarındaki suçlamaları kabul etmeyen A.K. ve R.K. ile ilgili bir gözaltı işlemi dahi yapılmadığı belirtiliyor.

İzmir 2 Nolu Şube ilçe temsilcilikleriyle birlikte bu davanın takipçisi olacağını açıklayan Eğitim Sen 2 Nolu Şube Kadın Sekreteri Ebru Dinçel,E.A.’ya tecavüz edenlerin bir gün bile gözaltı alınmamalarının düşündürücü olduğunu belirterek, Din Kültürü  ve Ahlak Bilgisi öğretmeni R.K.’nın daha önce de ilkokul çağındaki çocuklara cinsel tacizde bulunduğu için açığa alındığını, daha sonra görevine geri döndürüldüğünü ifade etti.

15 Kasım 13 Cuma günü Bergama’da ‘Gerçek Adalet’ için Adliye Sarayında olacaklarını söyleyen Dinçel, tüm kamuoyunu bu davada duyarlı olmaya ve E.A.ile dayanışmaya çağırdı.

Eğitim Sen 2 Nolu Şube Kadın Sekreteri Ebru Dinçel, ‘’ ‘Kızlı erkekli’ yaşamların tartışıldığı bu günlerde, ‘devlete emanet’ cezaevlerindeki,yurtlardaki çocukların tecavüzlerden, tacizlerden korunmadığı, korunmadığı gibi sorumluların cezalandırılmadığı, küçücük çocukların babaları yaşlarındaki adamlara gelin edildiği, 13 yaşındaki tecavüze uğrayan çocuklara ‘rızası var!’ dendiği,mayınlarla bedenleri parçalanan çocukların katillerinin ortaya çıkarılmadığı, erkek egemen zihniyetin ve uygulamalarının yaşamımızın her alanına sirayet ettiği bu ülkede tecavüze uğramış bir çocuk için daha ‘Erkek adalet değil,gerçek adalet istiyoruz!’ Tecavüzcülerin ellerini kollarını sallayarak gezdiğini, çocuklarımıza ‘öğretmenlik’ yaptığını bilmek bizleri tedirgin ediyor.Bu kişilerin en ağır cezayı almaları için sonuna kadar mücadele edeceğiz.Biz Eğitim Sen’li öğretmenler olarak,çocuklarımızın düşlerini çalanlardan hesap soracağız!’’ dedi.

R.K.’dan alınan kan örnekleri ile E.A.nın ifadesi üzerine tecavüz edilen dernekte bulunan battaniye üzerindeki meninin uyumlu olduğu öğrenildi.Yine edinilen bilgiye göre,soruşturma sırasında E.A.ya Ege Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nca yapılan testlerin sonucunda E.A’nın ‘sınır zeka kapasitesine’sahip olduğuna dair rapor verildiği kaydedildi.

(Yeşil Gazete)

 

Polonya iklim zirvesi düzenlemeye neden bu kadar meraklı? – Varşova izlenimleri [3. gün]

Kömür zirvesine karşı önümüzdeki Pazartesi günü eylem de var

Varşova – Birleşmiş Milletler 19.İklim Zirvesi (COP 19) Varşova’da devam ediyor. Ancak aynı yerde, paralel olarak yapılacak bir başka zirveye de birkaç gün kalmış durumda. Zirvenin tam ismi “International Coal and Climate Summit”. Yani Uluslararası Kömür ve İklim Zirvesi. Web sitesine bakarsanız zirvenin altbaşlığının “Clean coal technologies, opportunities and innovations” olduğunu göreceksiniz.

Demek ki zirvede bir araya gelecek olan hükümetler ve iş çevreleri ‘temiz kömür’ teknolojilerini, fırsat ve yenilikleri tartışacaklar. Dünya Kömür Birliği tarafından düzenlenen zirvenin davet metninde dünyanın önde gelen kömür şirketlerinin, liderlerin ve hükümet dışı örgütlerin iklim değişikliği çerçevesinde kömürün dünya ekonomisindeki yerini tartışacakları yazılı. Zirveye Polonya Ekonomi Bakanlığı ev sahipliği yapıyor.

Bu noktada sorulacak birkaç soru var. Birincisi elbette ‘temiz kömür’ diye bir şeyin olup olmadığı. Bir de bu zirvenin ve hatta başlı başına Polonya’nın iklim değişikliği zirvelerine olan merakının nedenini anlamaya çalışmak gerekiyor. İkincisinden başlayalım.

Polonya’da beş yılda bir iklim zirvesi

Polonya, son beş yıldır ikinci kez iklim zirvelerine ev sahipliği yapıyor. 2005’den, yani Kyoto Protokolü yürürlüğe girdiğinden bu yana düzenlenen 9 iklim zirvesinden sadece üçü Avrupa kıtasında yapıldı. Bunlardan ikisinin, yani 2009 Kopenhag zirvesi hariç, 2008 Poznan ve bu yılki Varşova zirvelerinin ev sahibi Polonya. Ancak Polonya’nın uluslararası iklim politikalarına bu büyük ilgisinin nedeni yeşil gündeme, örneğin yenilenebilir enerjiye veya yeşil ekonomiye olan sempatisi değil. Tam tersine iklim değişikliğinin en önemli nedeni olan fosil yakıtlar içindeki bir numaralı sorumlu, yani kömür, Polonya ekonomisinin motoru durumunda. Bilindiği gibi kömür, özellikle elektrik enerjisi üretiminde, sanayide ve ısınmada kullanılıyor. Dün burada yapılan bir basın toplantısında kömürün Polonya’nın enerji pastasındaki payına dair verilen rakamlar dudak uçuklatıcıydı.

WWF Polonya’nın düzenlediği basın toplantısında konuşan Tobiasz Adamzzewski, şu anda Polonya’nın elektrik üretiminde kömürün payının %90 olduğunu ve bu payın 2060’da %100’e çıkmasını beklediklerini grafiklerle açıkladı. Öte yandan Avrupa Birliği üyesi olan Polonya’nın, AB’nin 2020’ye kadar yenilenebilir enerjinin toplam enerji üretimindeki payının %20 olması hedefini (meşhur 20-20-20) yerine getirmesi gerekiyor. Nasıl olacaksa? Gerçi Polonya zamanında bu hedefin alınmasını önlemek için de elinden geleni yapmıştı. Ben de Poznan’da yapılan 2008 zirvesi sırasında Polonya Başbakanı Donald Tusk‘la Almanya şansölyesi Angela Merkel‘in Varşova’daki başbakanlık konutunda yaptığı görüşmeyi protesto etmek için yapılan gösteriye katıldığımızı hatırlıyorum. Ama neticede AB bu mütevazi hedefi açıkladı.

Polonya'da elektrik enerjisi üretiminde kömürün payı

Ancak trend o yönde ki, WWF’in gösterdiği grafik Polonya’da yenilenebilir enerjinin zaten çok az olan payının kısa bir süre artacağını (daha çok elektrik dışı enerjide kullanılıyor), ancak daha sonra düşeceğini ve 2050’ye kadar elektrik enerjisi üretiminde tamamen devre dışı kalacağını gösteriyor. Grafiğin sağında gördüğünüz üç renk, üç değişik kömür çeşidini gösteriyor! Yani 2060’a kadar Polonya’nın enerji üretimi hem neredeyse iki katına çıkıyor, hem de tamamen kömüre bağımlı hale geliyor.

Polonya’nın iklim zirvesiyle paralel bir kömür zirvesi düzenleyecek kadar gözü kara hale gelmiş kömür sevdasını kanıtlayan ikinci gösterge ise COP19’un sponsorları.  Yüzlerce ülkeden binlerce delegenin, uluslararası örgüt temsilcilerinin, iş çevrelerinin ve sivil toplum örgütlerinin katıldığı bu kadar büyük bir organizasyonu sponsorsuz yapmak kolay olmasa gerek. Peki Varşova zirvesinin sponsorları kim? Yani burada Varşova Stadyumu’ndaki dev kongre merkezinde bir araya gelmemizi kime borçluyuz? (Ancak bu elbette sadece Polonya ile ilgili değil. Özellikle de zirvenin düzenlenmesini sağlayan Birleşmiş Milletler‘i bağlıyor.)

İklim zirvesinin fosil yakıt sponsorları

Önceki gün Corporate Europe Observatory (Avrupa Şirket İzleme Örgütü) ve Global Forest Coalition (Küresel Orman Koalisyonu) tarafından düzenlenen basın toplantısında bu konu gündeme getirildi.

Burası iklim zirvesinin yapıldığı ulusal stadyum. Önünde sponsorlardan biri kendi ürününü vitrine koymuş!

Avrupa Şirket İzleme Örgütü’nden Pascoe Sabido‘nun açıklamasına göre Varşova zirvesinin en büyük iki sponsoru Polonya’nın en büyük enerji (yani kömürlü termik santral) şirketi PGE ve dünyanın en büyük çokuluslu çelik üreticisi ArcelorMittal. Örgütün yayınladığı rapora göre zirvenin ana sponsorları arasında doğrudan fosil yakıt işinin uzmanı olan diğerleri şöyle: Polonya’nın termik santrallarının %95’inin teknolojisinin sağlayan kömür, doğal gaz, petrol ve nükleer enerji üzerine uzmanlaşmış Fransız enerji şirketi Alstom, otomotiv devleri BMW ve General Motors, petrol zengini Dubai’nin havayolları şirketi Emirates ve Polonya’nın devlet petrol şirketi Lotos.

Elbette bu şirketler sadece sposorluk yapmakla kalmıyorlar. Burada hükümet dışı örgüt temsilcisi olarak zirveyi izleyen ve etkinlikler düzenleyen kuruluşlar arasında bu ve benzeri şirketlerin kurduğu, dünyanın en büyük kömür ve petrol birlikleri, yani International Petroleum Industry Environmental Conservation Association (IPIECA), World Coal Association, European Union of the Natural Gas Industry (EUROGAS), vb. var. Bu yıl UNFCCC, yani ev sahibi olan Birleşmiş Milletler örgütü, sivil toplum örgütleri için ayırdığı kontenjanı büyük ölçüde düşürdü. Bu kontenjanın ağırlıklı olarak bu tür sanayi örgütlerinin temsilcileri tarafından kullanıldığı görülüyor.

Gerçek sivil toplum ise güvenlik tarafından sürekli gözleniyor. Son olarak dün Friends of the Earth ve Earth in Brackets’den üç aktivist “Filipinler’de 10.000 kişi öldü” yazılı bir döviz taşıdıkları için yaka kartları alınarak ve 5 yıl boyunca iklim zirvelerine katılmaktan men edilerek zirveden atıldı.

Basın toplantısında konuşan Küresel Orman Koalisyonu’ndan Simone Lavera ise, zirvede AB başta olmak üzere pek çok tarafın karbon piyasalarına dayalı çözümleri dayatmaya çalışmalarını eleştirdi. Piyasaya dayalı çözümlerin hiçbir işe yaramadığının yıllardır belli olduğunu söyleyen Lavera, UNFCCC’nin yanlış çözüm yollarının önünü açarak dünyaya vakit kaybettirdiğini söyledi. Aralarında Friends of the Earth’ün de olduğu 135 sivil toplum örgütü yayınladıkları bildiride petrol ve kömür lobilerinin iklim zirvelerini ele geçirmekte olduğunu ve BM iklim zirvelerinin itibarının tehlikede olduğu uyarısını yapıyorlar.

Öte yandan sponsor şirketler sadece fosil yakıt veya fosile dayalı enerji üreticisi değiller. PGE, ArcellorMittal gibi şirketler karbon piyasalarından büyük kârlar elde ediyorlar. Yani iklim değişikliğine olan ilgileri sadece fosil yakıtlara yönelik bir kısıtlama veya yaptırım getirilmesini önlemekle sınırlı değil. Aynı zamanda kurulan karbon borsalarında satılan kredilerden büyük paralar kazandıkları için işleri açılmış durumda. Örneğin ArcellorMittal bu yolla yılda 1,6 milyar euro kazanıyormuş.

Kısacası Polonya’nın ve fosil yakıt şirketlerinin iklim değişikliğine olan ilgisinin nedeni ortada. Peki bu normal mi? Sivil toplum örgütleri, akciğer kanserini önlemek için yapılan bir zirveye sigara şirketlerinin sponsor olmasını normal bulur muydunuz diye sorarken haksızlar mı?

Temiz kömür diye bir şey yok!

Varşova’da iklim zirvesine paralel düzenlenen kömür zirvesinin doğruduğu diğer sorunun yanıtı ise çok kısa: ‘Temiz kömür’ diye bir şey yok! Tam bir oksimoron örneği olan bu deyim, iklim değişikliğine karşı mücadele etmenin önüne çıkarılan büyük yalanlardan biri. Kömürün karbondan oluştuğu ve kömür yakıldığında karbon dioksit açığa çıkmasının doğa kanunu olduğunu gibi bir ilkokul bilgisini herkes bildiğine göre ve iklim değişikliği açısundan konumuz karbon dioksit olduğuna göre, sanki karbonsuz kömür varmış izlenimi yaratmaya yönelik bir temiz kömür söylemini nasıl tartışmak gerekir bilemiyorum.

Karbon yakalama ve gömme (CCS) gibi denemeler ise henüz ekonomik ve teknolojik anlamda uygulama aşamasına gelip gelemeyeceği bile meçhul olasılıklar olarak sadece kafaları karıştırıyor ve gerçek çözümlerin tartışılmasının önüne geçerek vakit kaybettiriyor.

Türkiye bir kez daha  günün fosili

İklim Eylem Ağı ve gençlik örgütleri tarafından her gün verilen günün fosili ödülünü dün Türkiye, Avustralya ile paylaştı. Ödül gerekçesi Ek 1 ülkeleri arasında en yüksek emisyon artışına sahip Türkiye’nin iklim değişikliği politikalarından iyice çekilmesi ve kömür yatırımlarını sürdürmesiydi. Ayrıntıları konuyla ilgili haberimizde okuyabilirisiniz.

İklim zirvesinin gelecek hafta başlayacak olan “yüksek düzeyde oturumları”nda kimlerin ne zaman konuşacağına dair taslak liste de bugün açıklandı. Pek çok ülkenin bakan, bazılarının bakan yardımcısı vb. düzeyinde katıldığı yüksek düzeydeki (yani hükümetler arası) oturumda Türkiye‘nin ismi görünmüyor. Yani Türkiye ya henüz hangi bakanın katılacağını belirlemediği için bildirmemiş, ya da katılmıyor. Eğer bu durum değişmezse Türkiye ilk kez bu yıl iklim zirvesinde hükümet düzeyinde konuşmacıyla temsil edilmemiş olacak. Konunun en önemli sahipleri arasında olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ve Kalkınma Bakanlığı’nın temsilcileri de henüz Türkiye delegasyonuna katılmış değiller. Bakalım ikinci hafta gelen giden olacak mı?

Bu sabah Türkiye’nin ismini listede göremeyince dün Türkiye’nin onca ülke arasında günün fosili ödülünü 2011 Durban ve 2012 Doha zirvelerinden sonra bir kez daha almış olması daha anlamlı hale geldi. Allah korusun, Haiyan gibi bir tayfun Türkiye’ye de uğrayana kadar beklemeyiz diye umuyorum.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

https://twitter.com/umitsahin

Varşova’dan 2. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 1. gün izlenimleri için tıklayın.

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği alanında kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.

Galiptir bu yolda mağlup: İnegöl Gençlergücü fair play dersi verdi

Bölgesel Amatör Lig ekiplerinden İnegöl Gençlergücü, formalarını unutan rakipleri İzmit Belediyespor’a jest yaparak kendi deplasman formalarını verdi. Formasız maça çıkmaları halinde hükmen mağlup olma durumu ile karşı karşıya kalacak olan İzmit Belediyespor rakibinin bu jesti sonrasında çıktığı karşılaşmadan 3-1 galip ayrıldı. Sporun sadece kazanmak olmadığını bir kez daha anımsatan İnegöl Gençlergücü ise asıl kazanan olarak sahadan ayrıldı.

Kocaeli Gazetesi’nin haberine göre, Bölgesel Amatör Lig 10. Grup’ta Gençlergücü ile oynayacağı müsabaka için İnegöl’e gelen İzmit Belediyespor kafilesini taşıyan otobüs yolda arıza yaptı. Kafile başka bir otobüsle yollarına devam ederek İnegöl’e gelirken, soyunma odasına gidip giyinmek isteyen futbolcular, formaların bulunduğu çantanın bozulan otobüste kaldığını fark ettiler.

Yapılabilecek bir şey olmadığı için durum Gençlergücü yöneticileri ile paylaşıldı. Centilmenlik örneği gösteren Mavi -Siyahlı yöneticiler, deplasman maçlarında giydikleri Mavi- Beyaz ağırlıklı formalarını rakip takıma verdiler.Gençlergücü yönetiminin böyle bir jestte bulunmamaları halinde ise İzmit Belediyespor maçı hükmen kaybedecekti.

Bu şartlarda başlayan maçı İzmit Belediyespor 3-1 kazandı.

(Kocaeli Gazetesi)

Hawaii senatosu eşcinsel evliliğe izin veren yasayı kabul etti

Hawaii’de Senato, eşcinsel evliliğin yasallaşmasını öngören yasa tasarısını onayladı. Hawaii doğumlu Başkan Obama, karardan gurur duyduğunu açıkladı.

ABD’nin Hawaii eyaletinde Senato, eşcinsel evliliğin yasallaşmasını öngören yasa tasarısını onayladı.  Hawaii Eyalet Senatosu, tasarıyı 4’e karşı 19 oyla kabul ederken, karar, Honolulu’da eşcinsel evlilik destekçileri tarafından kutlandı.

Eşcinsel evliliğe onay veren ülkeler (Kaynak: BBC)

Hawaii’nin Demokrat Valisi, yasa tasarısını geciktirmeden onaylanacağı söylerken, yasanın, 2 Aralık’ta yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Eşcinsel evlilik, ABD’nin 14 eyaletinde ve Columbia bölgesinde yasal. Yasanın, Hawaii’yi eşcinsel çiftler için popüler bir nikah mekanı haline getirmesi ve gelecek 3 yılda turizm gelirini önemli ölçüde artırması bekleniyor.

(BBC, Radikal)

TBMM’ye Şafak Pavey ayarı, pantalon yasağı kalktı

Kadın milletvekillerinin Genel Kurul çalışmalarına pantolonla katılmasına imkan veren TBMM İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi Genel Kurul’da kabul edildi.

Tartışma, başörtülü milletvekillerinin Meclis’e geldiği gün, CHP’li Şafak Pavey’in yaptığı konuşma ile gündeme gelmişti. Pavey, AKP’li dört kadın milletvekilinin başörtüsü ile genel kurula katıldığı gün yaptığı konuşmada genel kurul iç tüzüğünde yasaklanan diğer hak ve özgürlüklerin yanısıra kendisinin pantalonla genel kurula katılmasının da bir erkek milletvekili tarafından iç tüzük bahane edilerek engellendiğini vurgulamış, bu konuşma kamuoyu nezdinde büyük bir tartışmasının doğmasına yol açmıştı.

TBMM Genel Kurulu, kadın milletvekillerinin Genel Kurul çalışmalarına pantolonla katılmasına imkan veren TBMM İçtüzük değişikliği teklifini görüştü.

3 maddeden oluşan teklif, oy birliğiyle kabul edildi.

Mevcut içtüzükteki “bayanlar tayyör giyer” ifadesi, “kadınlar etek ve ceket ya da pantolon ve ceket giyerler” şeklinde değiştirilmesiyle pantolon yasağı tarihe karıştı.

Buna göre, Genel Kurul Salonu’nda yer alan milletvekilleri, bakanlar, TBMM İdari Teşkilatı memurları ve diğer kamu personelinden erkekler ceket ile pantolon giyecek ve kravat takacak; kadınlar ise ceket ve etek veya ceket ve pantolon giyebilecek.

(Ajanslar, Yeşil Gazete)