Başbakan Tayyip Erdoğan’ın çıkışıyla gündeme gelen kız-erkek öğrenci evleri tartışmasının ardından polis merkezlerine ihbar patlaması yaşandığı iddia edildi.
Hürriyet Gazetesi’nde Fevzi Kızılkoyun imzası ile yayınlanan habere göre Türkiye genelinde en çok ihbarın geldiği iller Ankara, İzmir, İstanbul, Eskişehir, Antalya, Kayseri, ve Konya oldu. 155 polis imdat hattı arayan kişiler, “Apartmanımızda gürültü yapılıyor”, “Kızlı-erkekli alem yapılıyor” ve “Tanımadığımız kişiler oturuyor” şikâyetinde bulundu. Ancak ihbarların çoğu asılsız çıktı. Asılsız şikayetlerin yanı sıra kendilerini ihbar eden kişiler de oldu. Bununla birlikte polis son 1 hafta içinde, yüksek sesle müzik dinleme, alkollü gelerek apartman sakinlerini rahatsız etme, gürültü yapma gibi suçlardan Afyonkarahisar, Ankara, Konya ve Aydın’da işlem yaptı.
Polisin, asılsız ihbarlar nedeniyle boş yere zaman harcaması üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü, “Asılsız ihbarda bulunan, boş yere görevli memuru meşgul eden kişiler hakkında işlem yapın” talimatı verdi. Kabahatler Kanunu’na göre asılsız ihbarda bulunan kişilere öncelikle para cezası kesilecek. Bu kişilerin, aynı eylemi 2’nci kez yapmaları durumunda ise polis merkezlerine çağrılarak ifadelerine başvurulacak.
Urmi Goswami imzasıyla Economic Times’ da yayınlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Zeliha Yıldırım’ ın çevirisiyle sunuyoruz.
***
Varşova İklim zirvesi, Filipinler müzakerecisinin, müzakerelerden anlamlı bir sonuç çıkana kadar açlık grevine girmesi ile dramatik bir başlangıç yaptı. Ancak buna rağmen, bazı sanayileşmiş ülkelerde daha önceki taahhütlerin dışında yeni destekler konusunda anlaşma yolunda herhangi bir ilerleme belirtisi yok.
Haiyan tayfununun binlerce insanın ölümüne sebep olması nedeni ile iklim değişikliği ile mücadele için kararlı adımlar atılmasını isteyen ve açlık grevine giren Filipinler müzakerecisi YEB Sano’ nun duyurusu, gençlik ve sivil toplum örgütlerinin dikkatini çekerken, resmi müzakereciler bu konuda duyarsız görünüyordu.
Japonya, Avustralya, Kanada ve Rusya gibi ülkeler Kyoto Protokolü ile 2020 yılına kadar yerine getirmeleri gereken emisyon azalma hedeflerinden daha azını gerçekleştirdi. Kanada ve Rusya anlaşmaya son verirken Japonya ve Avustralya’nın Kyoto hedeflerini yakalayamayacağı görülüyor.
BM iklim sorumlusu Christiana Figueres 2020 döneminde emisyonları azaltmak için ülkelerin daha fazla çabalamalarının gerekli olduğunu belirterek zirvenin sesini bu yönde ayarladı.
Müzakerelerin açılış oturumunda ” Varşova’da yakaladığımız bu fırsatı kaçırmamız gerekiyor. Olumlu sonuçlar üretmek için sonuca odaklı olup tam zamanlı, maksimum çaba harcamalıyız. Burada yaşanan oyun değildir. 2020 hedeflerini yakalamak için etkili bir yol bulmak ve 2020 sonrasında küresel iklimin, ekonomik ve kalkınma gündemini şekillendirecek yeni bir anlaşmanın unsurlarına daha fazla netlik kazandırmalıyız” dedi.
Ancak hem gelişmiş ülkeler hem de gelişmekte olan ülkeler kendi ekonomik ve sosyal sorunları ile meşgul görünüyor. Daha önce 2020 yılına kadar 1990 seviyesinden yüzde 25 oranında sera gazı emisyonlarını azaltma kararı alan Japonya bu hedefi 2020 yılına kadar 2005 seviyesinin yüzde 3.8 oranında azaltılması olarak revize etti.
Reel olarak, bu hedef 1990 seviyelerinden yüzde 3 oranında artış anlamına gelmektedir. Kyoto Protokolü’nün uzantısını imzalamayı reddeden Tokyo, 2011 yılındaki Fukuşima krizi ardından nükleer güce olan bağımlılığının azaltılması hedefini beyan etti.
Avrupa Birliği, Kyoto Protokolü’ nün ikinci aşaması için belirlenen yüzde 20 azaltma hedefini artırmaya çalışıyor.
Liberal kuramın merkezinde birey ve onun tercihleri vardır. Bugün gündeme oturan birçok konu işin bu tarafına bakılmadan tartışılıyor. Örneğin, bazı vatandaşlar bir yandan Başbakan’ın kadın ve erkek öğrencilerin aynı evlerde oturması konusunda sarf ettiği sözleri ve bu doğrultuda yapılmakta olan düzenlemeleri haklı bir öfke ile eleştirirken, öte yandan aynı vatandaşlar “andımız”ın okullarda her sabah okunmuyor olmasına da benzer bir kızgınlıkla tepki gösteriyorlar. Oysa “andımız” gibi vatandaşlığı Türklük üzerinden kurgulayan ve bu ülkede yaşamakta olan Kürt, Ermeni, Rum vatandaşlara adeta bir zulüm gibi her gün tekrar ettirilmiş olan bu metnin “zorunlu” olarak okunmasının kaldırılması demokrasi adına olumlu bir adımdır. Çünkü bu düzenleme Türklük temelinde tanımlanan ve dayatılan “zorunlu” bir millet anlayışının ortadan kaldırılmasını içeriyor. Oysa böyle bir metnin “zorunlu” olarak okutulmasını ortadan kaldırarak olumlu bir iş yapan hükümet aynı haftalarda bir başka “zorunlu” düzenleme ile karşımıza çıkmakta bir beis görmüyor. Kadın ve erkek öğrencilerin birlikte kaldıkları öğrenci evlerine yönelik Başbakan ve hükümet çevrelerindeki düşünceler ve düzenlemeler insanı dehşete düşüren bir buyurganlığın ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha açık ediyor.
Andımız okullara geri mi gelsin?
Andımızın okullara dönüşünü isteyenler gösteriler yapıp meydanlarda bağıra çağıra bu ayrımcı metni okurken aslında tam olarak neyi istiyorlar diye düşünüyorum. Eğer bu metni sesli olarak okuma özgürlüğünü istiyorlarsa buna elbette hakları olmalı; bu özgürlüklerini kullandıkları için kesinlikle polis şiddetine maruz bırakılmamalılar. Ancak acaba bu andın okullarda yine “zorunlu” olmasını istiyor olabilirler mi? Yani meydanlardaki andımız fetişizmi bu konuyu devletin düzenlemesine razı olmayı mı içeriyor yoksa “tercih”leri için mücadele eden bireylerle mi karşı karşıyayız? Andımızı seven insanların yeni düzenleme karşısında infial içine düşmeleri anlaşılabilir. Peki, biz istediğimiz yerde bunu okuruz mu demek istiyorlar yoksa andımız okullarda yine zorunlu mu olsun istiyorlar? Bu ikisi arasındaki farkın ne denli büyük olduğunu anlatabiliyor muyum? Bana öyle geliyor ki Başbakan’ın buyurgan ve otoriter söylemi bu ince çizgileri hızla yok ediyor. Tepkiselliğe gark olan vatandaşlar bir zorunlu düzenlemeye karşı çıkarken bir başka zorunlu düzenlemeyi savunabiliyorlar. Buyurganlık tepkilere de bulaşıyor ve siyasetin ince çizgilerini siliyor.
Türkiye, Kürtçe’nin bir dil olarak yıllarca yasaklandığı bir ülke. Muhsin Kızılkaya’nın Bir Dil Niye Kanar? kitabındaki o müthiş ifadesiyle söylediği gibi Kürtçe yasak olduğu ve korktukları için “içinde tek bir Kürtçe kelime geçmeden Kürtçe ağlayan” çocukların ülkesi… Bejan Matur’un Dağın Ardına Bakmak kitabında anlattığı gibi Kürt gençlere “annenizle yasaklı bir dil konuşuyorsunuz, keseceğim” diyen telefon santral memurelerinin olduğu bir ülke… İnsanların en temel hakkı olması beklenen dile ilişkin tercihlerin uzun yıllar yapılamadığı bir ülke… O halde, verilen mücadelelerin amacı devletin zorunlu düzenlemelerini yerine koymak mı olmalı yoksa tercihleri mi öne çıkarmalı? Çünkü tercihleri öne çıkaran bir yaklaşım, andımızın okullarda zorunlu olarak okutulması düzenlemesinin kaldırılmasına da onay verecektir. Sanırım Gezi sonrasında biraz da birbirine karışan milliyetçi ve liberal akımların arasındaki en önemli fark da buralarda yatıyor. Artık bunların arasındaki farkları vurgulamanın zamanıdır. Otoriter söyleme ve polis şiddetine duyulan tepkinin aynı bohçaya attığı muhalifler aslında birbirlerine pek benzemiyorlar.
Bir başka örnek ise başörtüsü ile ilgili. Demokratların başörtüsüne verdikleri destek bunun bireysel bir tercih olması temelinde verilmiş bir destek idi. Kendi inanç özgürlüğü temelinde değil de aile ve koca baskısı sonucu başını örten kadınlara ise tercihleri doğrultusunda yaşayabilmeleri için destek verilmesi gerektiğini biliyor ve söylüyorlardı. Konu başörtüsü değil “tercih”ti…
Kuşkusuz, devletin bu konuda zorunlu düzenlemeler yapması (gerek başörtüsünü yasaklamak gerekse de zorla dayatmak) yanlıştır. İnsanların kendi kararlarını verebileceğini varsayan bir devlet bunu yapmaya kalkışmaz. Ancak Türkiye Cumhuriyeti devletinin gelmiş geçmiş hükümetlerinin varsayımı hep vatandaşlarının kendi kararlarını veremeyeceği yönünde olmuştur. Bunu Kemalist hükümetler tarih boyunca yaptığı gibi bugün AKP de yapıyor.
Çoğunluğun tiranlığı
Geçen hafta Yeni Şafak’taki (8/11/2013) köşesinde kadın-erkek öğrenci evleri konusuna değinen Hayrettin Karaman tüyleri diken diken eden bir yazı kaleme aldı. Bu yazı siyaset biliminde “çoğunluğun tiranlığı” olarak ifade edilen konuya örnek teşkil edebilecek bir yazı idi. Şöyle diyordu Karaman:
“Bir toplum içinde yaşayan birey, topluma olan ihtiyacı ve zorunlu alış-verişi uğruna bazı özgürlüklerinden fedakârlık edecektir. Hem toplumu kale almamak, toplum değerlerini takmamak, bu değerlere isyan etmek, hatta fiilen veya kavlen küçümsemek, tahkir ve tezyif etmek hem de o toplum ile alış-verişe talip olmak, o toplumun varlığından yararlanmak mümkün değildir.”
Öyle görülüyor ki bir yanda “Türklüğün tahkir ve tezyif”inin bir suç olarak tanımlandığı bir ülke olan Türkiye’de bugün iktidarda olanlar bu sefer de “toplumun tahkir ve tezyif” edilmesinden dert yanıyorlar. Türklük ve cemaat arasında sıkışmış bir ülke… Tercih etme hakları kâh Kemalistler kâh Kemalist devlet kodlarını devralan bugünkü iktidar tarafından boğulan bireyler. Karaman yazısının insanı irkilten bölümünde ise bizlere şunu salık veriyor:
“Liberal demokraside ısrar edilecekse hükümetlerin, bu rejime ters düzen devlet davranışlarına teşebbüs etmemesi, ama bireylerin, muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için bazı özgürlüklerini ‘gönüllü olarak’ kullanmamalarıdır.”
Bunları okuyunca insan nefes almakta zorlanıyor gerçekten. Bir yandan andımızın devletin zorunlu bir düzenlemesi olarak okullarda yeniden okutulmasını isteyenler, bir yandan da erkek egemen bir eda ile “siz bu tercihlerinizden muhtaç olduğunuz çoğunluğun hatırı için gönüllü olarak vazgeçin” diyenler. Nefes alacak alan kalmamış durumda. Her iki taraftan da epeydir dayak yiyen, tüm bunlar sizin yüzünüzden oldu türünden suçlamalara maruz kalan liberaller ayağa kalkıp konuşmak zorundalar. Her taraftan azarlanmalarına rağmen… Çoğunluğa muhtaç olunabileceğini söyleme cüreti bile başlı başına bir sorun. Bu çatışmada asıl yok edilenin tercih hakkı olduğu son derece aşikâr.
Bugün demokratları milliyetçilerden ayıracak olan en temel mesele tercih hakkını savunmalarıdır. Kılık kıyafete, konuşulan dile, insanların nerede ve kiminle oturacağına karışan bir devlet bu ülkede hep vardı. Nüfus cüzdanlarımıza bile dinimizi, hatta evli mi, boşanmış mı olduğumuzu bize sormadan yazdı… Adlarımızı, soyadlarımızı bizim tercihimiz dışında değiştirdi. Bir dönem Türklük üzerinden hayatımıza karıştı, şimdi de “çoğunluğun hatırı” diyerek karışmaya kalkıyor. Erkeklik üzerinden ise eskiden de şimdi de küstahça ve her daim hayatımıza karıştı ve hala da dur durak bilmeden karışıyor… Demokratlar zaten bunlara hep karşı çıkmışlardı. Şimdi de karşı çıkmalılar. Bu muhalefet milliyetçilere bırakılmayacak kadar önemli. Konu artık başörtüsü, andımız ya da öğrencilerin nasıl yaşaması gerektiği değildir. Asıl konu bu konulara ilişkin olarak insanların kendi tercihlerini yapabilmelerine getirilen engellerin sürüyor olması ve yeni engellerin ufukta görünmesidir. Bu sefer de örneğin konuşulan dil yerine özel hayata ilişkin farklı konulara müdahale söz konusudur. AKP özel yaşama müdahaleci devlet kodlarını Kemalistlerden devralmıştır. Savunulması gereken ne başörtüsüdür, ne andımızdır, ne de belli bir yaşam biçimidir. Savunulması gereken vatandaşların “tercih hakkı”dır.
Polonya’nın başkenti Varşova’da devam eden 19. Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde (COP 19) Türkiye üçüncü günde günün fosili seçildi. Türkiye ödülü Avustralya ile paylaştı.
İklim Ağı’nın açıklamasına göre 800’den fazla sivil toplum kuruluşundan oluşan Climate Action Network (CAN – İklim Eylem Ağı) tarafından organize edilen “Günün Fosili” ödülü, müzakereler boyunca müzakereleri tıkayan veya iklim müzakerelerinin gerektirdiği şekilde davranmayan ülkelere veriliyor. Durban ve Doha’dan sonra Günün Fosili Ödülü’nün sahibi bir kez daha Türkiye oldu.
Türkiye günün fosili ödülünün slorbordunda
Günün Fosili ödülünün bir kez daha Türkiye’ye verilmesini değerlendiren İklim Ağı katılımcıları, iklim değişikliği konusunda Türkiye’nin üzerine düşeni yapmadığının uluslararası sivil toplum tarafından da açıkça fark edildiğini belirttiler.
Daha önceki yıllarda kömür yatırımları yüzünden Günün Fosili seçilen Türkiye, bu yıl birden fazla sebep yüzünden günün fosili seçildi.
– İklim değişikliği müzakerelerinde kilit rol oynayan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın müzakerelere katılmaması Türkiye’nin günün fosili seçilmesinde temel rolü oynadı.
Bununla beraber, kömür yatırımları ve tüm kamu enerji üreticilerinin 2021 yılına kadar çevresel mevzuattan muaf tutulması da Türkiye’nin Günün Fosili seçilmesinde etkili rol oynadı.
İklim Ağı katılımcıları, geçen senelerde de Günün Fosili ödülünü alan Türkiye’nin fosil yakıt odaklı politikalar ve uygulamalar yerine düşük karbonlu bir gelişim stratejisi izlemesi ve mutlak sera gazı salım azaltım hedefi koymasının ne kadar önemli olduğunu bu fırsat ile tekrar dile getirdiler.
İklim Eylem Ağı (CAN) her yıl BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nda (COP19); müzakereleri baltalamaya çalışan ülkeleri günün fosili seçiyor.
Zirve’nin her günü bu geçim yapılıyor; sonrasında ise toplantının son günü de yılın fosili seçiliyor.
Zirvenin ikinci gününde; zirveye ev sahipliği yapan Polonya ödülü aldı.
Günün fosili ödülüne layık görülen Polonya’nın bu ödülü hak etmek için yaptıkları ise şöyle açıklandı:
1) Avrupa Birliği’nin iklim değişikliği konusunda daha etkin ve cesaretli adım atmasına karşı çıkmak
2) COP19 ile eş zamanlı olarak Kömür Zirvesi düzenlemek ama yenilebilir enerji hakkında her hangi bir faaliyet düzenlememek
3) İklim değişikliği konusunda adım atmaya karşı çıkan kirli özel sektör firmalarını COP19 sponsoru yapmak
4) COP19 öncesi hazırlık toplatılarına, Avrupa’nın kirli firmalarını temsil eden Business Europe’u özel sektörün sesi olarak dahil etmek
5) COP19 resmi sitesinde, Arktik’in erimesinin yaratacağı sözde ekonomik fırsatlar hakkında deli saçması haberler yapmak
6) İklim değişikliğini red edenlerin ve iklimin doğal yollarla değiştiğini idda edenlerin ürettiği mobil uygulamayı delegelere sunmak
ödülün verildiği videoya bu linkten ulaşabilirsiniz.
700’den fazla sivil toplum kuruluşundan oluşan İklim Eylem Ağı (CAN) tarafından organize edilen “Günün Fosili” ödülü, müzakereler boyunca müzakereleri tıkayan veya iklim müzakerelerinin gerektirdiği şekilde davranmayan ülkelere veriliyor.
İstanbul Okmeydanın’da bulunan evinden 16 Haziran 2013 günü ekmek almak üzere çıktığı sırada polisin nişan alarak attığı gaz bombasıyla başından vurulan ve 150 günü aşkın süredir yoğun bakımda olan 14 yaşındaki Berkin Elvan bu sabah dördüncü kez ameliyata alındı.
Ameliyatın ardından Berkin Elvan adına açılan sosyal medya hesabından, “Berkin Elvan ameliyattan çıktı. Yoğun bakıma alındı. Şant denilen bu operasyon 2 saat sürdü ve başarılı şekilde tamamlandı. Berkin iyi” açıklaması yapıldı.
Elvan, polis saldırısının olduğu gün iki operasyon geçirmişti. 16 Haziran tarihinden beri uyutulan Berkin Elvan, 8 Kasım tarihinde de yaklaşık bir saat süren başka bir operasyon geçirdi ve dün (12 Kasım) yeniden çekilen tomografi sonuçlarına göre bu sabah tekrar ameliyata alınması kararlaştırıldı.
İstanbul Okmeydanı’nda Mahmut Şevket Paşa Mahallesi’nde polis saldırısında başının arkasından yaralanan Elvan hastaneye kalbi durmuş olarak getirilmişti. Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde ameliyata alınan Elvan beyin kanaması geçirdi. Avukat Evrim Deniz Karatana, hastanedeki polisin Elvan’ın giysilerine el koyduğunu, delil niteliği taşıyan giysileri geri almak için çabaladıklarını belirtti. Giysiler Elvan ailesine geri verildi. Avukat Karatana suç duyurusunda, polislerin “işkence ve insan öldürmeye teşebbüs suçu işlediğini, bu suçlamalarla soruşturma yürütülmesi gerektiği” belirtmişti. 25 Haziran’da yapılan suç duyurusunu işleme koyan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bu suçlamayı dikkate almadı.
Savcılık, suçlamayı Türk Ceza Kanunu’nun 256/1. maddesi uyarınca “zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması” olarak değiştirdi.
Filipinler'de Haiyan tayfununun yarattığı yıkım. Burası Tacloban.
Varşova – Birleşmiş Milletler’in 19. İklim Zirvesi (COP 19) toplantının başlamasından iki gün önce yaşanan Filipinler felaketinin ağırlığı altında devam ediyor. Bu “talihsiz tesadüf” nedeniyle gelişmiş ülke temsilcilerinin canlarının sıkıldığını tahmin etmek zor değil. Çünkü kimsenin anlamlı bir sonuç çıkmasını beklemediği ve hükümet yetkililerinin üst düzey temsilci bile göndermeden sessizce geçiştirmeyi planladığı anlaşılan Varşova zirvesi, Filipinler’de yaşanan ve ülkenin üç bölgesini kelimenin tam anlamıyla yıkıp geçen Haiyan tayfunu nedeniyle uluslararası medyanın ilgisini çekiyor (Tabii iyice kendi içine kapanan ve dünyanın en büyük iklim felaketini bile göremeyen anaakım Türkiye medyasından bahsetmiyorum). Oysa hükümetler, 4 yıl önce Kopenhag’da yaşanan hayal kırıklığının ardından hepimizin buralardan bir şey çıkmayacağı konusunda umutsuzluğa kapılmamızdan gayet hoşnutlardı.
Filipinler’in tarihinde yaşadığı bu en büyük iklim felaketi, 98 milyon nüfuslu ülkede 4 milyonu çocuk olmak üzere yaklaşık 12 milyon insanı etkilemiş durumda. Evler ve ağaçlar sökülüp atılmış ya da su altında kalmış, gazeteciler yolları kaplayan çamur deyasında yatan cesetleri sayıyor. Yarım milyondan fazla insan (BM rakamlaına göre 673 bin, Filipinler hükümetine göre 800 bin kişi) evsiz kaldı. Filipinler hükümetine göre en az 2500, farklı kaynaklara göre 10 bine yakın insan öldü. Felaketin beşinci gününde felaketten sağ kurtulan insanlar sadece evsiz değil, aç ve susuz durumdalar. En az 2 milyon kişinin acil yardıma ihtiyacı var. Çok büyük bir ekolojik yıkım ve insani kriz yaşanıyor. Aileler yaşadıkları yeri bir anda vuran tayfun nedeniyle parçalanmış, kayıp olan yakınlarından bir haber almayı bekliyorlar.
Ve bu kez deprem ya da tsunami gibi bir doğal afetten değil, iklim değişikliğinin neden olduğu devasa bir meteorolojik felaketten bahsediyoruz. Eğer iklim bilimcilerin dediği gibi yeni normalimiz bunun gibi bir şeyse, dünya bununla nasıl başa çıkacak kimse bilmiyor.
Aquino: “Gelişmiş ülkeler felaketin ahlaki sorumluluğunu almalı”
Filipinler devlet başkanı Aquino tayfun sonrası basın açıklamasında
Dünya kamuoyunun tıpkı iklim zirvesi gibi sessizce geçiştirmeyi umduğu bir konu da felaketin iklim değişikliğiyle ilgisiydi. Bugüne dek bütün ‘yetkililerin’ tekrarlamaktan hiç usanmadığı bir klişe olan, “herhangi bir olayın tek başına iklim değişikliğiyle ilişkilendirilemeyeceği” ezberi artık kimseyi ikna etmiyor. Filipinler heyetindeki diplomatlar her fırsatta dünya televizyonlarında böyle bir tayfunun, bu tarihte ve bu büyüklükte yaşanmasının görülmüş bir şey olmadığını, sorumlunun iklim değişikliği olduğunu tekrarlıyorlar.
Hatta dün gece CNN’de Christian Amanpour’un programında konuşan Filipinler devlet başkanı Benigno Aquino da meseleyi bu netlikte ortaya koyan az sayıda liderden biri oldu. Normalde yağışlı olan bölgelerin kurak olduğunu, kurak bölgeleri ise sel bastığını anlatan Aquino, Filipinler’de bu yıl her zamankinden fazla tayfun yaşandığını söyledi ve felaketi tamamen iklim değişikliğine bağladı. Aquino’nun verdiği en önemli mesaj ise gelişmiş ülkelerin, ülkesinde ve benzeri yerlerde yaşanan bu tür fekaletlerin ahlaki sorumluluğunu almaları için çağrı yapmasıydı. Ülkeleri sular altında kalmaya başlayan ve göç edecek yer arayan ada ülkelerini de anan Aquino, gelişmiş ülkelerin iklim değişikliğinin başlıca sorumlusu olduğunu ve bugün yaşadıkları iklim değişikliğine bağlı olduğu açık olan felaketlerin ahlaki sorumluluğunu da almaları gerektiğini söyledi.
Yine dün akşam CNN International’a bağlanan Dünya Bankası başkanı Jim Yong Kim bile, hiç çekinmeden aynı bağlantıyı kurdu. Yong, önce sözünü ettiğim klişeyi tekrarlasa da, daha sonra iklim değişikliği nedeniyle bu tür felaketlerinin hem sıklığının hem de şiddetinin arttığını, bilim insanlarının Filipinler’de yaşanan Haiyan tayfunu gibi 5 kateorisindeki tayfunların insanın hayatında bir kez görebileceği felaketler olduğunu söylemelerine rağmen son bir ay içinde (Hindistan’ı vuran Phailin kasırgasıyla birlikte) bu şiddette iki tayfun yaşandığını söyledi. Yani Dünya Bankası başkanı da, artık iklim felaketlerine karşı hazırlıklı olmamız gerektiğini vurguluyor.
Kayıp ve zararları kim tazmin edecek?
Filipinler'de 4 milyonu çocuk olmak üzere 12 milyon kişi tayfundan etkilendi
Normalde iklim zirvelerinin gündemi değişmez biçimde iklim değişikliğinin durdurulması veya yavaşlatılması için yapılması gerekenlerdir. Herkesin Kyoto Protokolü tartışmalarından aşina olduğu sera gazı azaltım hedeflerinden, ya da iklim politikaları jargonuyla söylersek “mitigasyon”dan söz ediyorum… Oysa İklim Değişikliği Çerçeve sözleşmesinde daha az ilgi çeken konular da var: Adaptasyon, teknoloji transferi ve kapasite geliştirme çalışmaları gibi.
İklim değişikliğinin neden olduğu felaketlerin gün geçtikçe daha fazla kendini göstermesi nedeniyle adaptasyon ve iklim değişikliğinden etkilenen yoksul ülkelerin zararlarının tazmini meselesi giderek daha fazla önem kazanıyor. Varşova’da ilk iki gün en fazla konuşulan konulardan biri kayıp ve zararların nasıl telafi ve tazmin edileceğine dair “loss and damage” mekanizmaları denen konuydu. Gelişmekte olan ülkeler iklim değişikliğinin meydana gelmesinden sanayileşmiş ülkeler kadar sorumlu değiller ve özellikle de tarihsel olarak iklim değişikliğine neden olan sera gazlarını salmaktan kaynaklanan refahı paylaşmış değiller. Ancak aynı ülkeler iklim felaketlerinden en fazla zararı görüyorlar ve üstelik zengin ülkelerin aksine bu felaketlere yanıt verme kapasiteleri de çok zayıf. Özellikle ada ülkeleri, tropik kuşaktaki ülkeler, Afrika ve Asya ülkeleri büyük tehdit altında. Yani pek çok konuda olduğu gibi iklimde de adalet yok!
Varşova’da ilk iki gün en çok konuşulan konu bu olduğu için, bu yılki iklim zirvesinin ‘iklim adaleti’ temasının ağır bastığı bir zirveye dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz.
Ancak sanayileşmiş ülkeler böyle bir mekanizmanın oluşturulmasını kabul ederler ve buraya finansman aktarırlarsa, sadece paralarını ‘o nasıl yaşadıklarını işitmekten pek de memnun olmadıkları yoksul ülkelerin insanlarıyla’ paylaşmış olmayacaklar, aynı zamanda yaşanan bu felaketlerin, yani sıklığı ve şiddeti giderek artan tayfun, kuraklık ve sellerin iklim değişikliğinden kaynaklandığını da kabul etmiş olacaklar. Yani bir anlamda yüzyıllardır ekolojik yasalara aykırı biçimde biriktirdikleri zenginliğin bedelini ödemeye artık hazır olduklarını kabul edecekler! Bu nedenle de adaptasyon fonunda da, kayıp ve zararların telafisi meselesinde de yol almak kolay görünmüyor. 2010’da Cancun’da teorik olarak 100 milyar dolarlık bir yeşilk iklim fonu kurulmuştu örneğin ve bu fonu elbette Batı ülkeleri sağlayacaktı. Maalesef bugüne dek fonu gören, duyan yok!
Yani mesele sadece para meselesi, ya da zengin ülkelerin eli sıkılığı meselesi değil. Ortada son derece ciddi ve tarihsel öneme sahip ilkesel bir tartışma var. Batı ülkeleri iklim değişikliğine neden olmalarından kaynaklanan tarihsel ve ahlaki sorumluluklarını kabul edecekler mi? Bu sorumluluğun gereği olarak zarar gören yoksul ülkelerin insanlarının yaşadığı zararları, bağış veya insani yardım şeklinde değil, zorunlu olarak ve hukuki bir mekanizma gereği, yani adalet gereği tazmin edecekler mi? En azından Varşova’dan bu konuda ciddi bir gelişme beklemek zor görünüyor.
Günün fosili Polonya
Polonya günün fosili
Varşova’da en çok konuşulan konulardan biri de bu yıl iklim zirvesine yüzlerce temsilci gönderen fosil yakıt şirketleri ve COP’un ana sponsorlarının da bu şirketler, yani büyük kömür, petrol, enerji ve otomotiv şirketleri olması. Sivil toplum ikliöm zirvelerinin itibarının büyük tehdit altında olduğuna dair açıklamalar yapıyorlar. Bu konuyu daha geniş bir haberde ele alacağım.
Ve tam da bu yüzden ikinci gün günün fosili ödülünü ev sahibi Polonya aldı. Kömür şampiyonu Polonya’nın bu ödüle layık görülmesinin en önemli nedeni iklim zirvesiyle birlikte bir de kömür zirvesi düzenliyor olmaları! Ödülü veren İklim Eylem Ağı CAN’in, ödül gerekçelerinden biri de Polonya hükümetinin resmi yayınlarında iklim inkarcılarının görüşlerine yer vermekten vazgeçmemesi.
Bu zirve Polonya’nın COP’a ikinci ev sahipliği. İlki olan 2008 Poznan zirvesini de izlemiştim. Ürettiği elektriğin %90’ını kömürden elde eden, böylesine kömür meraklısı bir ülkenin neden iklim zirvesini tekrar tekrar düzenlemekten kendini alamdığını anlamak zor… Ya da yoksa kolay mı?
Kuzguncuklular Derneği’nin uzun süredir Kuzguncuk Bostanı’nın korunması için verdiği mücadele sonuç verdi. Kuzguncuk halkının da tam destek verdiği mücadele sonrasında Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü Komisyonu derneğe resmi bir yazı göndererek bostan üzerinde yapılması planlanan özel okul projesinden Kuzguncuk mimari dokusuna ve yakın çevre yapı karakterine uygun olmaması nedeni ile vazgeçildiğini bildirdi.
Kuzguncuklular Derneği tarafından muştulanan bu kutlu habere ilişkin mektubu tüm direnenlere inanç aşılamak adına aynen yayınlıyoruz;
“Sevgili Dostlar,
Güne çok güzel bir haberle başladık hemen sizlerle de paylaşıp bu sevinci hepimizin yaşamasını istedik. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü komisyonunun Kuzguncuk Bostanı ile ilgili aldığı son karar derneğimize ulaştı. Ekli dosyada göreceğiniz metinlerde detaylar var, ama sonuç olarak girişimlerimizin ve mücadelemizin bizleri olumlu noktalara taşıdığını görmekteyiz.
Tüm kurul kararları ve Kuzguncuklular Derneği’nin başvuru dilekçelerinde yazdığı detaylı araştırma belgelerinden de yararlanarak, yapılması talep edilen özel okul projesinde belirtilen yapı kütlesinin Kuzguncuk mimari dokusuna ve yakın çevre yapı karakterine uygun olmadığına karar vermişler.
Derneğimizin bu olayda bir taraf olarak kabul edilmesi, Kuzguncuk halkıyla beraber yürütülen mücadelenin bir sonucudur. Bundan dolayı belgenin derneğimize resmi bir yazı ile ulaştırılması ve içerikteki red karari, Kuzguncuk Bostanı ve mahalledeki yaşayanları ve bu mücadeleye destek olan herkes icin önemlidir. Derneğimizin yasal başvurularında bizlere yardımcı olan avukatlarımıza (onlara da ayrıca teşekkürü bir borç biliriz) da danışarak kararların inceleneceğini belirtir, bu kazanımlar herkesin emeğinin bir sonucu olduğu için herkese bostanımız adına teşekkür ederiz.
Münih’te 2022 Kış Olimpiyatları adaylığı için yapılan referandumdan ‘hayır’ çıktı.
Münih’in 2022 Kış Olimpiyatları adaylığı için yapılan referandumdan geçici sonuçlara göre yüzde 52,1’i ‘hayır’ oyu çıktı. Yaklaşık 1 milyon 100 bin kişi referandumda oy verme hakkına sahipti. Referandum sonucu Olimpiyat taraftarı kesimlerde şok etkisi yarattı. “Oylamanın halkta spor organizasyonlarına karşı eleştirel tavrın arttığını gösterdiğini” belirten Almanya Olimpiyat Komitesi Başkanı Michael Vesper, “Son söz söylendi. Artık yapılabilecek bir şey yok” dedi. Münih Belediye Başkanı Christian Ude, Olimpiyat karşıtlarını eleştirdi. Ude, “Tepki, Rus ve Çin siyasetinden Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni (IOC) sorumlu tutan bir boyuta vardı“ dedi.
Bavyera Eyalet Parlamentosu’nun Yeşiller Meclis Grubu Başkanı Ludwig Hartmann,, “Referandum sonucu bundan sonra Almanya genelinde gidilecek Olimpiyat adaylıklarının geleceğini etkileyecek“ dedi. Hartmann, “Referandum sonucu spora değil IOC’nin kâr hırsına karşı bir tepki olarak görülmeli” diye konuştu.
Olimpiyat şampiyonu kayakçı Maria Höfl-Riesch, „Çok üzgünüm. Birileri mutlaka çıkan bu karardan ötürü ileride pişman olacaktır“ dedi. Kayakla atlama sporcusu Sven Hannawald ve Alman buz hokeyi milli takımı teknik direktörü Pat Cortina da referandum sonucunu hâyâl kırıklığıyla karşıladılar.
Münih’in 2022 Kış Olimpiyatları’na aday olmasına karşı çıkan “NOlympia” ittifakının sözcüsü Ludwig Hartmann, “Kentler değil, IOC kentlere uyum sağlamalı” dedi. “NOlympia” ittifakı taraftarları, referandum başarılarını kutladı. Karşıtlar, Olimpiyatlar çerçesinde yapılacak inşaatların çevreye zarar vereceğini, kenti borç yükü altına sokacağını savunuyor. IOC ile yapılacak sözleşmelere de karşı çıkılırken Olimpiyatlar’ın kentte gayrımenkul fiyatlarının tırmanışına yol açacağından kaygı duyuluyordu.
Almanya en son 1972’de Olimpiyatlar’a ev sahipliği yapmıştı.
4. Yılmaz Güney Film Festivali13-17 Kasım tarihleri arasında Batman‘da gerçekleşiyor. Festivalin yarışmalı bölümünde yer alan 10 kısa filmin yanı sıra, 6 kısa metrajlı ve 6 uzun metrajlı film seyircilerle buluşacak.
Musa Anter Halkevi, Mehmet Sincar Halkevi, Suçekan Köyü (Şikêfta) ve Yaylıca Köyü’nde (Dirbêsa) gösterimlerin gerçekleştirileceği festivalde film gösterimlerinin yanında; kamera, kurgu ve senaryo başlıkları altında toplanan üç atölyeye de katılım mümkün.
Festivalin yarışmalı bölümünün jürisi şu isimlerden oluşuyor: Orhan ALKAYA, Jano ROSEBİANİ, Şilan SAADİ, M. Hadi SÜMER, Berfin EMEKTAR, Zeynel DOĞAN ve Teymür EVDİKE.
Festivalde yer alan filmlerden bazıları ise şöyle: Ana Dilim Nerede, Buka Baranê, Fecira, Bê Re-Deng, Xal û Xarze, Baghdad Messi, Döngü, Zıman-Dil, Orman-Daristan, Köy-Gund, Veşartî, Gökyüzü, Pepûk, Sor-Kırmızı, A friend For My Friend, Identity, Station, Evli Bir Çiftin Macerası, Evsizin Evi, Kağıttan Kayıklar ve Asê 32.
Festival kapsamında her akşam Yılmaz Güney klasiği Umut da seyircilerle buluşacak.