Ana Sayfa Blog Sayfa 4118

Kırbayır’dan Sarısülük’e “Devlette devamlılık esastır”

Cemil Kırbayır, 13 Eylül 1980’de gözaltına alınıyor. 8 Ekim’de Kars Sıkıyönetim Gözetimevi’ne götürülüyor. 9 Ekim’de ise kendisine ulaşmak isteyen kardeşine “burada öyle biri yok” cevabı veriliyor. Orada olmamasının nedeni olarak firar ettiğini gösteriyorlar. Fakat arkadaşları ve Kırbayır’ı görenler ortadakinin firar değil ağır işkence sonucu “kaybetme” olduğunu anlatıyorlar. Yani Kırbayır 12 Eylül’ün ilk gözaltılarından biriyken, 12 Eylül’ün işkencede öldürdüğü biri oluyor. Kırbayır’ın annesi Berfo Kırbayır ise 33 yıl oğlunun yolunu gözlüyor, 33 yıl oğlunun akıbetini sorguluyor ve 33 yıl oğlunu öldürenlerin peşine düşüyor. Ne yazık ki, gerçekleri öğrenemeden, oğlunun mezarını göremeden 96 yaşında hayatını kaybediyor.

Ethem Sarısülük, 31 Mayıs’ta tüm Türkiye’yi saran Gezi Direnişi’nin Ankara ayağında Ahmet Şahbaz adlı bir polis tarafından başından vuruluyor. 14 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdikten sonra 12 Haziran günü hayatını kaybediyor. Cenazesi için vurulduğu yerde toplanmak isteyen binlerce insana polis saldırıyor. Buna rağmen binlerce insan tarafından uğurlanıyor. Katilinin gizlenmesi daha vurulma anından başlıyor. “Her şeyi gören” MOBESE kameraları olayı görür görmez farklı yere yöneltiyor bakışlarını. Katilin kim olduğu uzun süre açıklanmıyor.  Kamuoyu baskısı ile katilin yargılanması başlıyor fakat bir davaya, o da perukla, getirilen katil başka bir şehre tayin ediliyor ve tarihte ilk defa “gizli sanık”lı bir yargılama başlıyor.

*

19 Kasım Salı günü ODTÜ’yü katleden yolun hemen dibinde, A4 kapısının yakınlarında Çankaya Belediyesi tarafından yapılan Berfo Ana Parkı açıldı. Açılışa Kırbayır ailesinin mensuplarıyla birlikte Berfo Ana’nın 33 yıldır sokaklarda, devletin koridorlarında, belki kimsesizler mezarlıklarında beraber olduğu kayıp yakınlarının aileleri de katıldı.

Katılanlar arasında bir kişi daha vardı. Ethem Sarısülük’ün abisi Mustafa Sarısülük. Cemil Kırbayır’ın kardeşi, abisinin başına gelenleri anlatırken; o da kardeşinin yaşadıklarıyla birlikte bu konuşmayı dinliyordu. 1980’den 2013’e. Kars’tan Ardahan’a… Kardeşlerini devlet şiddetine kurban edenler, Ankara’da bir parkta buluşup birbirlerinin acılarını, mücadelelerini dinlediler. Değişen bir şey var mı? Pek yok!

Cemil Kırbayır’ın katili bilinmiyor, Ethem Sarısülük’ün katili biliniyor. Tek fark bu. Belki Kırbayır’ın katili şu anda emekli olmuştur, belki çok daha üst düzeyde bir görevde çalışmayı sürdürüyor. Kim olduğu kamuoyu tarafından bilinseydi de korunacaktı, kollanacaktı. Sarısülük’ün katilinden biliyoruz bunu. Sadece Sarısülük’ten mi? Dink’ten bilmiyor muyuz? Ya da Sivas’tan? Sahi Metin Göktepe’nin katiline ne oldu? Çünkü ister 1980’de gizli saklı işlenen bir cinayet, ister 2013’te gözler önünde işlenen bir cinayet sonuç fark etmiyor. Öyle ki hatırlayanlar çıkacaktır, Berfo Kırbayır ile Başbakan dahi görüştü. Oğlunun kemikleri için söz verdi. Peki aynı Başbakan ne yaptı? Daha birkaç ay önce yeni acılar yarattı, yeni korumalara, kollamalara yöneldi. Çünkü Cemil Kırbayır’ın katilleri olmasa da; Cemil Kırbayır’ın öldüğü döneme karşı çıkmanın “prestij” sağladığı bir dönemi yaşıyorduk ama gerçek hayatta aradaki fark ortadan kalkıverdi. Acılarda, ölümlerde devlet geleneğine döndü.

 

Aynı o ünlü sözde olduğu gibi: Devlette devamlılık esastır!” Kırbayır’dan, Sarısülük’e devamlılık sürüyor ve devlet kendine muhalif gördüğü insanları öldürüyor, katlediyor! Sonra da bir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor. Acılı aileler; yakınlarını sokaklarda, karakollarda, yakınlarının katillerini ise devletin koridorlarında kaybeden aileler ise bir park açılışında, bir anma töreninde buluşuyor.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

 

Irmak çocukları – Erol Anar

Karadeniz’de denize bir saat uzaklıktaki Havza adlı bir kasabada doğdum. Bahçesinde elma ağaçları olan evimizin bulunduğu mahallenin hemen arkasından bir ırmak geçerdi. Tersakan derlerdi ona; ters akıyordu bizim gibi o da.

İşte o ırmak ve çevresindeki bahçeler bizim için bir okul oldu, bir hayat okulu. Okuldan sonra ırmak kenarında ve bahçelerde geçerdi zamanımız, orada doğayı ve hayatı keşfederdik.

Irmak çocuklarıydık biz. Çocukluğumuzun önemli bölümü orada geçmişti.

Hayatın bazı sırlarını erkenden o ırmak sayesinde keşfetmeye başlamış ve uzaklara olan sevdamızı beslemiştik.

 

Yeşil ve ham elmalar gibiydi çocukluğumuz

Elma ağaçları her yerde idi, ırmak kenarında da bolca vardı onlardan. Ve elmaları hiç kızarmaya, kırmızı olmaya bırakmazdık. Yeşil ve hamken yemeyi severdik onları. O sulu, ekşi biraz da acı tadın büyüsünü damaklarımızda hisseder ve bir çocuk mutluluğunu derinlemesine yaşardık.

Ȍzgürdü serüvenci ruhlarımız.

O ırmak kenarındaki gizli elma bahçelerinde edebiyatı, sanatı da keşfetmiştik. Erkenden keşfettigimiz yazarlardan birisi Jack London idi. O bizi tıpkı ırmak gibi uzaklara götürüyordu. London’un kahramanları sıradan yaşayan olduğu gibi olan insanlardı. Belki de bu yüzden sevmiştik onu, dili ise sade ve akıcıydı ırmak gibi. Ayrıca hayatın ve insanların sert ve acımasız taraflarını çok iyi gösteriyordu. “Benim öykülerim serttir, çünkü hayatın kendisi serttir.” diyordu.

Mario Puzo ise bizim özel yazarlarımızdandı yine. Puzo hayatı bir zar atışı gibi değerlendiriyordu. Zarlar iyi gelirse, şanslısın çoğu zaman, ama bu da yetmez bazen.

Oysa hayat çoğu zaman hep yektir. Űst üste hep yek atarsın, bazen ölene dek. Kaybetmek yazgındır ve işin ilginç yanı bu duruma da alışır insan.

Biz “Baba” daki Sonny’i sevmiştik. Çünkü en önce ölenlerdendi, en erken o ölmüştü kitapta. En cesurlar en önce ölürler. Cesurdu, risk almayı seviyordu. Zarları düşünmeden, korkmadan, elleri titremeden atmıştı o.

Sonra Harold Robbins’i sevmiştik. Zengin ve ünlü insanların maskelerinin ardındaki o sıkıcı ve beşpara etmez sahte hayatlarını yazıyordu o inanılmaz sürükleyici ve yalın diliyle.

Orada o ırmağın yanıbaşındaki başı rüzgârlı kavak ve elma ağaçlarının altında birçok yazar daha keşfetmiştik; hem okuyor, hem de birbirimizle tartışıyorduk. Gorki, Steinbeck, Tolstoy, Şolohov, Dostoyevski, Michel Zevaco, Turgenyev ve diğerleri.

Don kıyısında hasat yapıyor, oradan bir gemiye binerek Steinbeck’in o serseri, naif karakterlerinden birisi oluveriyorduk

Sonra “Benim Űniversitelerim”, “Çocukluğum” “Ekmeğimi Kazanırken”i okuyorduk.

Oradan Zevaco ile Venedik’in karanlık kanallarında gizemli yolculuklar yapıyorduk. Sonra Don Camillo’nun maceralarını okurken yaşıyorduk sanki.

Çok etkilendiğimiz Raskolnikov gibi kırk derece ateşler içerisinde San Petersburg’un kanal kenarlarında amaçsızca yürüyorduk…

 

Sinemada kırmızı ışığın altında buluşma

“Sen” adlı kitabımda o günlere ilişkin şunları yazmıştım:

“Kasabamız oldukça gelişkindi. Birisi yazlık, diğerleri kışlık olmak üzere üç sineması vardı. Arkadaşlarımla hep kışlık sinemanın salonunun orta yerinde kırmızı ışığın altında buluşurduk. Ve pazar günleri annemiz ve komşularımızla sinemaya giderdik. İnsanlar temizliğe, giyimlerine son derece dikkat ederlerdi. Herkes birbirine yardım eder, kimse kimseye saygısız bir davranışta bulunmazdı. Ara sıra yaşanan kavgalar bile aradaki özenli ve samimi ilişkileri bozamazdı. İnsanlar kinci değildi.

Ramazanlarda arkadaşlarımla iftardan önce fırına gidip yumurtalı susamlı pideler yaptırırdık. Eve dönerken karnımız çok acıkmış olur ve burnumuza türen sıcacık pidenin ucundan koparıp yerdik. Bir pide 25 kuruştu o zamanlar. İftardan sonra hemen keyifle evlerimizden çıkar, arkadaşlar bir araya gelirdik. İlk sokağa çıkan arkadaşımız aramızdaki özel bir işaret olan Tarzan bağırışı ile haykırır ve bizleri sokağa davet ederdi. Yemeğimizi hızlı hızlı yiyerek bir an önce kendimizi yarık karanlık sokağa atardık. Ramazan gecelerinde mahallemizdeki çocuklar hep dışarıda olur, türlü oyunlar oynardık. Bu gecelerde ancak sabaha karşı evlerimize yatmaya dönerdik.

Küçük bir çocukken pazar günleri annelerimizle birlikte sinemaya giderdik. Bazı pazar günleri mahalle halkının hemen hepsi çoluk çocuk kamyonlarla pikniğe giderdik. Kasabamızın yakınında bulunan mesire yerlerinde hava kararana kadar eğlenirdik. Herkes birbirini severdi. Kasaba merkezinin hemen bir sokak arkasında bulunan mahallemiz bir mozaikti  adeta; Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Alevi, Tatar vb… bir çok kültüre ve etnik kökene mensup insanlar barış içerisinde bir arada yaşarlardı. Herkes diğerinin kimliğine, inançlarına saygı duyardı. Kimse diğerini aşağılamazdı. Biz değişik kültürlere saygılı olmayı ve hoşgörü geliştirmeyi mahallemizdeki bu insanlardan öğrenmiştik.

Sonra özgürlüğün tadını almıştık. Bahçeli evlerimiz, ırmağımız ve ırmağın kenarında sayısız meyve ağaçlarımız vardı. Her gün yeniden doğayı ve kendimizi keşfediyorduk. Balığa giderdik arkadaşlarımızla. Tuttuğumuz balıkları orada ırmağın hemen kenarında bir ateş yakarak pişirir ve sohbet ederek zevkle yerdik.

İlk gençlik yıllarımızdı. Hepimiz bir kıza âşıktık. Mahallemizin hemen arkasından geçen ırmak kenarında birbirimize aşklarımızı anlatır, sevgililerimize mektuplar yazardık.“

Irmağın anlattığı bizim hikâyemizdi

Irmağın sesine kulak veriyorduk, çünkü onun anlattığı bizim hikâyemizdi. Irmak bize her zaman o sakin, şırıltılı sesi ile şöyle derdi: Hayatta kaybetmeyi öğrenmek çok önemlidir çocuklar. Çünkü birçok kez kaybedeceksiniz.  Ondan da önemli bir şey var: beklentileri azaltmak ve küçük mutluluklar keşfetmek.

Irmağımız bütün hikâyeleri biliyordu ve bize de anlatıyordu. O her gün yeniden kaynağından doğuyor, sularını yeniliyor ve bizlere yeni hikâyeler getiriyordu. Bazen de bazı hikâyelerin kitaplarda olmadığını, ancak yaşanarak öğrenilebileceğini de söylüyordu. Dostumuz bazen günlerce sessizliğe bürünüyor, uzaklara akıyor ama hiç konuşmuyordu. Sonra yeniden bize dönerek anlatmaya başlıyordu.

Irmak günlerce sustuğu zaman anlamıştık, sessizliği ile de bir şeyler öğretiyordu bize. Susmayı, dinlemeyi, anlamayı öğreniyorduk. O bizim kendi yolumuzu tek başımıza çizmemizi de istiyordu, tıpkı onun kendi yolunda tek başına uzaklara aktığı gibi.

İnsanlara gelince, o günlerde insanlar hâlâ etik değerlere ve gurura sahiptiler. Sonra tıpkı o şarkıda olduğu gibi biz büyüdük ve dünya kirlendi.

Irmak çocukları… İşte onlar bizlerdik ve anlatılan bizim, biraz da hepimizin hikâyesiydi.

O ırmak hâlâ düşlerimde uzaklara doğru akmaya devam ediyor.

Kim bilir belki de bize masumiyet çağından geride kalan bir imge.

Bir de o gizli elma bahçeleri…

Erol Anar – www.t24.com.tr

Direnişi kooperatifte dokumak – Umut Kocagöz

Akıntıya Karşı [1] belgeselinin Artvin’in Arhavi ilçesindeki bir gösterimi sonrası, muhabbet esnasında, belgeselde de yer alan ve Hemşin’de yaşayan muhtar Abdurrahman Aydın bize şunları söylemişti:

“Bize nasıl destek olacağınızı soruyorsunuz. Biz, burada üretim yapıyoruz. Geçimimizi buradan sağlıyoruz ve başka da yapacağımız bir şey yok. HES’lere karşı çıkabilmemiz için bu üretime devam edebilmemiz gerekiyor. O yüzden, sizin, özellikle de büyük kentlerde yaşayan kişilerin bu üretime destek olması gerekir. Artık bunun yolu tüketici kooperatifleri mi olur, üreticiyle doğrudan ilişkiler mi olur, bilmiyorum.”

Bu sözler uzun zaman üzerine düşünülmesi gereken, dayanışma ilişkisinin ne olduğuna dair bir mesele olarak aklımda kaldı. Boğaziçi’ndeki Starbucks işgali biteli çok olmamıştı. Yorgun geçen bir dönemin içinde, çok farklı deneyimlerin biriktirdiği bir mücadele algısı içindeydik. Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi’ne (BUKOOP) gittim.

BUKOOP [2], geleneksel bilge köylü tarımı ya da organik tarım yapan örgütlü üreticiden (kooperatif, birlik, dernek vb.) aldığı nitelikli ve adil ürünleri doğrudan tüketici ile buluşturan bir tüketici kooperatifi. BUKOOP’un kendisi başlı başına bir örgütlenme ve başta kampüste olmak üzere, yaşamın her alanında gıda egemenliğini savunuyor, örgütlü küçük çiftçinin yaşamına devam etmesine, kendi bulunduğu toplumsal alan içinden destek oluyor.

BUKOOP’ta örülen şey, ilmek ilmek dayanışma oluyor; bir yandan küçük çiftçi ile bir yandan da genel olarak gıda egemenliği mücadelesi veren toplumsal hareketler (örn:  La Via Campesina [Uluslararası Çiftçi Hareketi]), küçük topluluklar, inisiyatifler ile.

BUKOOPdeneyimi, “dayanışma” ilişkisinin nasıl örülebileceğine dair üzerinde düşünmemizi gerektiren bir dizi soru da üretiyor. Genelde biz, dayanışmayı, farklı eylemler ya da etkinliklere fiili destek olmak, o eylemde olmak, o eylem ile birlikte olmak şeklinde deneyimliyoruz. Ancak bu, işin yalnızca bir boyutu olabilir. Kaldı ki bu tarz bir dayanışma ilişkisi, kendimizin içinde bulunduğu iktidar ilişkileri ile direnişin içinden ortaya çıktığı iktidar ilişkilerini birbirine bağlamaktan ziyade, yalnızca direnişin konumlandığı pozisyonun toplumsal meşruiyetini güçlendirmek ve iktidarın olası bir yalnızlaştırma ya da ötekileştirme pozisyonuna karşı “dışarısını kurmak” şeklinde gerçekleşiyor. Ancak bu, dayanışmanın tek hakiki biçimi değil.

Her mücadele ve örgütlenme deneyimi belirli iktidar ilişkileri çerçevesinde açığa çıkıyor ve belirli bir iktidar ve mücadele alanı içinde tezahür ediyor. Üniversite içinde var olan bir örgütlenme, üniversitenin iktidar ilişkileri içinde şekilleniyor ve bu iktidar ilişkilerinde bir pozisyon üretiyor. Toplumun diğer kesimlerindeki örgütlenme ve direniş pratikleriyle kurulacak dayanışma ilişkisi, bu açıdan, o örgütlenme ve direniş deneyimlerinin kendi özgün iktidar ilişkilerindeki pozisyonlarını görmek, ve bu görme faaliyetini de dayanışmanın diğer tarafında bulunan örgütlenmenin kendi bulunduğu iktidar ilişkileri tarafında açığa çıkarmayı gerektiriyor. Sonuçta, bahsettiğimiz tarzdaki örgütlenme ve direniş deneyimleri (yani, bahsettiğimiz tarzdan farklı tarzda da deneyimler olabileceğini söylemek isterken, burada, bu tarza yoğunlaşmayı doğru buluyorum) belirli bir açıdan özörgütlenme ve özyönetim deneyimleri olarak şekilleniyor. Bir yandan kampüste var olan tüketim ilişkilerine müdahil olurken, bir yandan da kendi savunduğu tüketim ilişkilerinin örgütlenmesi, yani olumlanması, bir topluluk içinde örgütlenme deneyimi olarak gelişmesinden dolayı bir özyönetim pratiğini imleyebilir.

Dayanışmanın bu biçimi, kendini “sizin yanınızdayım” cümlesini kurarak olumlamaktan ziyade, bu cümleyi fiiliyatta kurarak, dayanışmayı kendi içinde bulunduğu iktidar ilişkileri bağlamında bir mücadele ilişkisine çevirerek şekilleniyor. Bu, ilk bakışta hem bir soyutlama hem de çok dolaylı bir ilişki olarak görünebilir. Ancak, örneğin HES karşıtı mücadele veren bir bölgede üretilen bir ürünün dolaysız/aracısız bir şekilde bir üniversitenin kampüsünde örgütlü tüketici ile buluşması, dayanışma ilişkisini bir anda ayakları yere basan bir karşılıklı ilişki haline çevirmeye muktedir hale geliyor.

Starbucks işgalinde ortaya çıkan fikirlerden biri olan “öğrenci kooperatifi” de benzer bir dayanışma ilişkisini ifade ediyordu. Kampüste, hem öğrencilere ait bir mekan, hem de öğrencilerin adil, nitelikli ve erişilebilir (kar amacı gütmeden/ucuz) beslenme ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir yer olarak düşünülüyordu öğrenci kooperatifi. “Kooperatif”, birlikte üretmeyi, dayanışmayı, adaleti ve kampüsteki diğer inisiyatiflerle özgür bir ilişkilenme tarzını ifade ediyordu. Öğrenci Kooperatifi [3] fikri, aynı zamanda BUKOOP‘tan, ve kampüste yeni ortaya çıkmış Tarlataban inisiyatifinden gücünü alıyordu. Dayanışma, bir yandan öğrencilerin kendileri arasında katılımcı bir agora [4] ilişkisini imlerken, bir yandan kampüs içinde var olan diğer inisiyatiflerle ortak çalışma yapmayı, bir yandan da farklı direniş ve örgütlenme deneyimleriyle pratik ilişkiler kurarak karşılıklı güçlenmeyi ifade ediyor.

Bu yazıyı yazmamın temel ilham kaynağı ise, “üretici kooperatifi” kurma perspektifiyle mücadelelerini yeni bir aşamaya taşımış olan Kazova [5] işçilerinin direnişi. Fabrikayı işgal ettikten sonra üretime başlayan işçiler, bu üretim ilişkilerini kolektif, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma içerisinde sürdürebilecekleri bir işçi kooperatifi kurma fikriyle geliştirdiler. Kooperatif, bir yandan işçilerin kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyecek ve adil bir üretim ilişkisini devreye sokacak, bir yandan da katılımcı bir ekonomik model olarak işçi sınıfının önemli deneyimlerinden biri haline gelecek.

Türkiye’de kooperatif yasasının kooperatif kurmayı teşvik edici olmaktan ziyade engelleyici olduğunu söyleyebiliriz. Kooperatif kavramı, bir model olarak aslında uzun zamandır “ortak inşaat” işlerinde kullanılıyor ve bir örgütlenme modeli olarak çok fazla bilinmiyordu. Ancak farklı farklı örneklerin ortaya çıkması ve kooperatif kavramının imlediği “beraber (patronsuz) çalışma”, “katılımcı karar alma”, “özyönetim”, “adil ve nitelikli ürün” özelliklerinin daha da görünür hale gelmesi, gerek işçi sınıfının gerekse diğer toplumsal örgütlenmelerin ve inisiyatiflerin önümüzdeki dönemde kullanacakları bir araç haline gelebilir. Elbette bu durum, kooperatif yasasının değişmesi açısından tabandan gelen bir basıncı ve talebi de açığa çıkarabilir.

Kazova işçilerinin katıldığı bir etkinlikte ortaya çıkan Boğaziçi & Kazova Dayanışma Ağı [6], üniversite ile toplum arasında ortaya çıkan yarılmanın ve yeni bir ilişki ihtiyacının dayanışma perspektifli yeniden kurulması açısından önemli bir örnek olabileceğini düşünüyoruz. Dayanışma ağı, bir yandan üniversitenin Kazova direnişini bir toplumsal ilişki olarak kurmasına dair nasıl katkı sunabileceğini araştıran, bir yandan da bu ilişkiyi farklı toplumsal ilişkiler açısından görünür kılan ve bir örnek haline getiren çalışmalar yapma potansiyeli taşıyor. Başka bir ifadeyle, Kazova direnişinde üretilen bilgi ve deneyimin üniversitenin kendi içinde yeniden üretilmesi ve kullanılması, bir yandan da Kazova direnişinin ihtiyaçlarının üniversitenin kendi yapabilecekleri çerçevesinde takip edilmesi açısından önemli bir işlev görebilir. Bu çalışma, bir açıdan direnişi bir “laboratuar” olarak görme tarzından çıkarak direnişte üretilen bilgi ve deneyimi kendi üzerine çevirmeyi imkanlı kılar ve burada oluşan deneyimi kendi iktidar ilişkilerinin düzenlenmesi açısından kullanmayı gerektirir.

Boğaziçi Öğrenci Kooperatifi, fiilen sona ermiş olduğu için bağları çok sıkı bir şekilde görünmese de bir direniş içinden filizlenmişti. Kazova direnişi de evrildiği yer itibariyle “direnişin kurumları” diyebileceğimiz bir örgütlenmeye doğru gidiyor. Direniş, bürokratikleşmemiş, katılımcı ve özyönetimci kurumlarıyla, toplum içinde kendini ilmek ilmek dokuyor. Bu dokuma süreci, Kazova tekstil işçilerinde bir kooperatif olarak hayat buluyor. Öğrenci Kooperatifi’nin şu selamı boşuna değil: “Kooperatif kurmak için yolda olan öğrencilerden işçilere selam olsun.” [7]

Umut Kocagöz – Bianet


[1] Akıntıya Karşı [2012] belgesel filmi www.akintiyakarsi.org sitesinden izlenebilir.

[2] Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi. Ayrıntılı bilgi için: http://www.bukoop.org/

[3] Boğaziçi Öğrenci Kooperatifi Çalışma Grubu’nun web sitesi: http://bogaziciogrencikooperatifi.wordpress.com/

[4] Can Evren, işgal günlerinde bir öğrenci meclisinin nasıl olabileceği, ve işgal mekanının bu meclisle nasıl ilişki kurabileceğine dair muhteşem bir yazı yazmıştı. Buradaki agora fikri, tamamen o yazıdan esinlenmektedir.

[5] Kazova işçilerinin direnişini takip etmek için: http://kazovaiscileri.blogspot.com/

Ayrıca, sürecin geldiği yeri daha yakından okumak için: http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/149630-kazova-iscileri-kendileri-icin-uretiyor Express’in son sayısı (Ekim-Kasım 2013) da Kazova direnişini kapağına taşıdı.

[6] Daha çok yeni olan bu dayanışma ağı, şimdilik facebook üzerinden takip edilebilir: https://www.facebook.com/bogazicikazova

[7] Öğrenci Kooperatifi tarafından atılan bir twit: https://twitter.com/gezicikantin/statuses/402544451371143169

 

Bozcaada’ya toplu konut tehdidi

Son yılların gelişen turizm merkezlerinden Bozcaada yeni alanların yapılaşmaya açılmasıyla tehdit ediliyor. En son ulaşan bilgilere göre Ada’nın en gözde sahillerinden Akvaryum koyunda yazlık toplu konut inşa edilecek.

Bozcaada’nın kültürel ve doğal varlığını korumak için mücadele eden Bozcaada forumu dün bir açıklama yayınlayarak tartışmalı projeye dikkat çekti ve yetkililerden doyurucu bir açıklama beklediklerini söylediler.
Bozcaada Forumunun Adanın yeni yapılaşmaya açılmasına dair açıklaması şöyle:

ADAMIZDA TALAN BAŞLADI…

SORUYORUZ : 25 FUTBOL SAHASI BÜYÜKLÜĞÜNDE TOPLU KONUT İNŞAATINA KİM OLUR VERDİ ?

Bağlarda, tarım alanlarında ve doğal plajlarda yapılaşmanın önünü açan imar planı, 3.000 kişilik kruvaziyer gemilerinin yanaşacağıyeni liman projesi ve kanalizasyon suyunun denize verilmesi derken, şimdi de ortaya devasa bir toplu konut projesi çıktı.

Adamızın nadir köşelerinden biri olan Akvaryum Koyu’nda (Mermerburnu Mevkii) etrafı dikenli tellerle çevrili büyük bir alanda başlayan inşaatın, 38 konutlu bir toplu konut inşaatına ait olduğu ortaya çıktı.

İnşaatın yapılacağı alan 25 futbol sahasına eşit olan 98 bin 889 metrekare’lik bir alandır.

Buraya ne yapılacağı ve ne yapıldığı hiçbir zaman açıklanmamış, etrafı tellerle çevrili bu alanla ilgili yıllardır ortada rivayetler dolaşmıştır.

Şimdi ise artık bu alanda ne yapılacağını herkes bilmektedir. Şirket tarafından verilen bilgide, projenin ilk aşamasında yer alan 8 konut inşaatı başlamış bulunmaktadır. Anlaşılan o ki, yeni imar planıyla birlikte bu alan daha da genişletilmektedir.

1/25.000’lik plan incelendiğinde, durumun ciddiyeti ve ne kadar büyük bir alanın betonlaşacağı daha net görülmektedir.

Sayın Belediye Başkanımız, forumumuzu belge ve bilgi sahibi olmadan açıklama yapmakla itham etmiş, imar planıyla ilgili dile getirdiğimiz hususların gerçeği yansıtmadığını belirtmişti.

Kendisi aynı röportajda, “Bu işler o kadar kolay değil hele Bozcaada’yı bozmak hiç kolay değil ayrıca kimsenin haddine değil. İddia edildiği gibi bir yapılanma olursa ilk olarak buna ben karşı çıkarım. ” demişti. Başkan, ayrıca “Kesinlikle buradan söz veriyorum. Adada iddia edildiği gibi bir yapılanma olmayacak. 2004’te nasıl arkadaşlarımla karşı çıktıysak öyle bir şey olursa yine karşı çıkarız” şeklinde bir açıklama yapmıştı.

Sayın Başkan’a, adamızın özel bir yeri olan Akvaryum Koyu’nda, 25 futbol sahası büyüklüğündeki inşaatla ilgili açıklama yapmaya davet ediyoruz.

– Alaybey Mahallesi Tuzburnu Mevkiinde 3.derece Doğal Sit Alanında kalan projeyle ilgili ne tür bir görüş bildirdiniz ?

– Bozcaada Belediyesi tarafından Çanakkale Kültür ve Tabiat Koruma Kurulu’na 2010 yılında gönderilen yazıda hazırlanan projeyle ilgili ne tür değerlendirmede bulundunuz ?

– “Akvaryum Bağ Evleri” projesinin internet sitesinde yer alan, “Belediye’den onay alınarak” ibaresinin anlamı nedir ?

– Hazırlan bu projeyle ilgili ada halkını bilgilendirdiniz mi ? Ada halkını bilgilendirmemiz halinde bu kadar büyük ölçekli bir projeye itirazlar olabileceğine ihtimal vermediniz ?

Vatandaşlık haklarımız gereği, bu sorularımıza cevap istiyoruz !

Bu imar planı hazırlanırken, Belediye’nin bu sürecin içinde birebir yer aldığına inanıyoruz. Şehir plancısı bir uzman tarafından yapılan değerlendirmeyi tekrar hatırlatıyoruz :

“Plan yapılırken, belediye bu sürece dahil olmuştur ve bu sürecin içindedir.Plan Belediye’den giden taleplerle şekillenmektedir.

Özet olarak, tüm bu gelişme alanları, yapılaşma şartlarıyla ilgili kararlar Belediye ile birlikte görüşülerek verilmektedir.

Ayrıca, bir yerin planı daha önce yapıldı diye, bir daha oralar imara kapatılamaz diye bişey yok. Bu büyük bir yanılsamadır.

Ki adanın güney bölgesi, planları yapıldıktan sonra bile yapılaşmaya maruz kalmamıştır. Tek başına bu husus bile, planı yeniden yaparken oraların imara kapatılması için yeterlidir.”

Bölgenin özelliği

Forumumuzun Çevre Çalışma Grubu tarafından başlatılan, ekosistem çalışması, bu alanda dağılım gösteren 3 çeşit geven türünün olduğunu göstermektedir. Bir alan gevenden temizlendiğinde burada yaşayan canlılar dağılıp yok olacak, ayrıca toprak da erozyona uğrayacaktır.

Sakınca yaratan diğer konu ise, bu kadar devasa bir toplu konut projesi tamamlandığında, adanın nadide köşelerinden biri olan Akvaryum Koyu özelliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.

Adanın güneyine hançer gibi saplanacak olan bu toplu konut projesi konusunda, bütün kamuoyununun ve dostlarımızın bilgisine saygıyla sunarız.

Sevgi ve dayanışmayla !
BF ([email protected])

http://bozcaadaforumu.blogspot.com/
http://www.facebook.com/BozcaadaForumu
http://www.twitter.com/BozcaadaForumu

Gizem serbest

Kuzey Buz denizinde Rus petrol şirketi Gazprom tarafından sürdürülen  petrol aramalarını protesto ederken 19 Eylülde gözaltına alınan Greenpeace aktivisti Gizem Akhan kefaletle serbest bırakıldı.

Rusya’nın St. Petersburg şehri Primorski Bölge Mahkemesi, dün görülen davada 19 Eylül’den bu yana tutuklu olan Greenpeace aktivisti Gizem Akhan’ın 2 milyon ruble (61 bin 500 dolar) kefalet karşılığında tutuksuz yargılanmasına karar vermişti. Kefaletin Greenpeace tarafından yatırılmasının ardından serbest bırakılan Gizem’in yargı süreci tutuksuz olarak devam edecek.

Greenpeace aktivisti Gizem Akhan’ın Türkiye’ye ne zaman dönebileceği henüz belli değil. 18 Eylül’de Gazprom’un Kuzey Buz Denizi’ndeki tehlikeli petrol aramalarını barışçıl bir şekilde protesto ettikten sonra gözaltına alınan 30 kişiden 28’i hakkında kefaletle serbest bırakılarak tutuksuz yargılanma kararı çıkarken, Avusturalya’lı Colin Russell’ın gözaltı süresinin 3 ay daha uzatılmasına karar verildi. Greenpeace avukatları bu konuda da itirazda bulunacak.

Serbest kalmasının ardından Gizem Akhan “Tabii ki mutluyum. Çok önemli bir sıkıntıyı atlattık ama ne kadar özgür görünsem de şu an dava bitmedi. Umarım holigan değil de sadece dünyanın geleceğiyle ilgili endişesi olan bir grup insan olduğumuz bir an önce anlaşılır ve adalet yerini bulur” dedi.

Greenpeace Akdeniz İletişim Sorumlusu Gülçin Şahin “Gizem’in şu an için serbest kalması sevindirici. Ancak yargılama devam ediyor. Kuzey Buz Denizi’ndeki petrol aramalarının tehlikelerine ve iklim değişikliğinin tehdidine dikkat çekmek isteyen, hepimizin geleceği için dünyayı korumaya çalışan bu arkadaşlarımızın 2 ay hapiste geçirmiş olması yeterince kötü. Şu an talebimiz artık bu hukuksuz yargılamanın bir an önce sona ermesi ve arkadaşlarımızın tamamen özgür kalarak aileleri ve arkadaşlarına kavuşması. Bugüne dek tüm dünyadan ve Türkiye’den milyonlarca destek geldi. Umarız bu destekler devam eder ve barışçıl eylemcilerin davalarının sona ermesini sağlar.

Yeşil Gazete

Sadece 90 Şirket insan kaynaklı küresel ısınmanın üçte ikisinden sorumlu

Guardian‘da Suzanne Goldenberg imzası ile 20.11.2013’de yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete yayın ekibinden Zeliha Yıldırım‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz

* * *

Kamu ve ABD’ nin Karbondioksit Bilgi ve Analiz Merkezi’ nden elde edilen emisyon verilerinin,  tedarik zinciri boyunca ortaya çıkan tüm emisyonlar dikkate alınarak kullanıldığı yeni bir araştırmanın gösterdiğine göre sadece 90 şirket; endüstri çağından bu yana üretilen sera gazı emisyonlarının yaklaşık üçte ikisini üreterek 21. yüzyılın iklim krizine neden olmuştur. Bu şirketler içerisinde Chevron, Exxon ve BP gibi özel şirketler olduğu gibi devletlere ait şirketler de bulunmaktadır.

Colorado İklim Sorumluluk Enstitüsü’nden iklim araştırmacısı Richard Heede “Binlerce petrol, gaz ve kömür üreticisi var. Ancak bu sayıyı karar vericiler ya da kömür ve petrol başkanlarına kadar daraltırsanız bir ya da iki otobüsü ancak dolduracak sayıya iner. Şirketlerin,  şirket merkezi ile beraber 43 ülkede faaliyetleri var. Bu kuruluşlar dünyanın her yerinde petrol, doğal gaz ve kömür kaynaklarını çıkarıp ve bu kayıtları işleyerek her milletten tüketicilere pazarlanabilir ürünler haline getiriyor” dedi.

Araştırmaya göre,  90 şirket arasında 1751-2010 yılları arasında toplam endüstriyel karbondioksit ve metan salınımlarının % 63’ ünü yani 914 milyar ton karbondioksit salınımı gerçekleştiren şirketler var. Toplam emisyonların yaklaşık %30’ u sadece ilk 20 şirket tarafından üretiliyor. Bu şirketlerin yedisi çimento diğerleri petrol, gaz ve kömür şirketi. Karbondioksit Bilgi ve Analiz Merkezi bu kayıtları 1751 yılından beri yani 1,450 milyar ton seviyelerinden beri tutuyor.

Bu 90 şirketin 50’ si özel şirket ; ağırlıklı petrol üreten isimleri tanıdık gelecek Chevron, Exxon, BP , and Royal Dutch Shell gibi şirketler ve British Coal Corp, Peabody Energy and BHP Billiton gibi kömür üretici şirketler. 31 şirket,  içinde Suudi Arabistan’ da Saudi Aramco, Rusya’da Gazprom and Norveç’de Statoil gibi şirketlerin bulunduğu devlet şirketi. 9 şirkette Çin, Kuzey Kore ve Polanya gibi endüstrinin hükümetin elinde olduğu ağırlıklı olarak kömür üreticileri.

Hedee’ nin hesaplamasına göre, Eski Sovyetler Birliği’nde devletin işlettiği petrol ve kömür şirketleri diğer tüm kuruluşlardan daha fazla sera gazı üretti. Çin, toplam küresel emisyonların % 8.6’sını üretmesi ile ikinci sırada.

ChevronTexaco, bugüne kadar sera gazı emisyonlarının % 3,5’ini üretmesi ile özel şirketler içerisinde ilk sırada.  Hemen arkasından % 3.2 oranı ile Exxon ve % 2,5 ile BP geliyor.

Emisyonların yarısının son 25 yılda üretildiğini belirten Heede; ” Bu şirketler şayet ellerinde bulunan fosil yakıt rezervlerini kullanmaya kalkarlarsa dünyayı iklim değişikliği açısından şimdiki durumdan daha riskli bir konuma sokarlar” dedi.

İklim değişikliği uzmanları veri setinin, hükümetler yerine bireysel kömür üreticilerini hesaba katan şimdiye kadarki en iddialı çaba olduğunu söyledi.

ABD’nin eski başkan yardımcısı Al Gore, yeni karbon hesabının iklim krizin sorumlularını belirleme konusundaki tartışmaları baştan başlatacağını söylüyor.

Guardian’ a konuşan Gore yaptığı değerlendirmede analizin altını çizdiği gibi iklim değişikliğinde harekete geçmeyi sadece hükümetlerden beklememek gerektiğini belirten Gore;

“Bu çalışma, iklim krizinin kavrayışımızı ileriye götüren çok önemli bir adımdır. Hem kamunun hem de özel sektörün küresel ısınmayı durdurmak için gerekli olanı yapması gerekmektedir. Tarihsel olarak atmosferimizi kirletenlerin açıktır ki çözümün bir parçası olması zorunludur.” dedi.

Harvard Üniversitesi’ nde Profesör Naomi Oreskes “ Belki de bu araştırma zirvedeki tıkanıklığı giderecektir. Normalde hakkında konuşmadığımız ancak tarihsel bakıldığında muazzam miktarda emisyon üreten her türlü ülke var. Normalde Polonya ya da Meksika ya da Venezuela hakkında konuşmuyoruz. Sadece zengin/fakir olarak değil aynı zamanda üretici/tüketici ve kaynak zengini/ kaynak fakiri olarak da ülkelere bakılmalı” dedi.

Şirketlerin fonladığı iklim inkarcılığı üzerine yazan Orekes, listenin başındaki şirketlerin iklim inkarcılığı hareketini fonladığını belirtiyor; “Bence en ilginç şeylerden biri, büyük ölçekli üreticiler ile dezenformasyon kampanyalarının finansmanlarının örtüşmesi ve sebep oldukları aksiyon gecikmesi.”

İklim bilim insanı Michael Mann, “Umarım bu liste ile petrol ve kömür şirketleri kalan kaynakları kullanma konusunda kendilerini gözden geçirir. Potansiyel olarak bu araştırmanın gelecek emisyonlar için parmak izi oluşturulması açıktır ki oyunu değiştirecektir. Fosil yakıt kullanımındaki hesap verilebilirliği arttırdığı ortadadır. Tüm dünya bu durumu biliyorken fosil yakıt kullanamazsınız” dedi.

Bu yazının ingilizce orjinali theguardian.com da yayınlanmıştır

Yazı: Suzanne Goldenberg

Çeviri: Zeliha Yıldırım

(Guardian, Yeşil Gazete)

 

Köylüler Ahmetler’de HES şantiyesine yerleşince inşaat durdu – Bülent Şık

Douglas Adams’ın “Otostopçunun Galaksi Rehberi” isimli kült kitabının ilk cildi absürd bir girişle başlar. Dünya’ya dev bir uzay gemisi yaklaşmaktadır ama olayın yarattığı heyecan bir süre sonra yerini dehşete bırakır. Dünya galaksiler arası bir otoyol inşaatının tam üzerinde yer aldığı için, otoyol inşaatını yapan uzaylı firma yetkilileri tarafından buharlaştırılarak yok edilecektir. Buna engel olmak için intergalaktik otoyolu inşa eden uzaylılar ile görüşen dünya liderleri konudan haberdar edilmediklerini ve dünyada yaşayan bütün canlıların yok olmasına yol açacak böyle bir eylemin kabul edilemez olduğunu belirtir. Buna verilen yanıt ise, Dünya’nın istimlak edilmesi için verilen kararın başka bir galakside yer alan bir gezegendeki imar bürosunda ilan edildiği ama yasal süresi içinde Dünya’dan hiç bir itiraz gelmediğidir. Yani yapılacak bir şey yoktur. Dünya buharlaştırılır.

Bu absürd öykü şu an ülkemizde birebir yaşanıyor. Sadece henüz sonuçlanmadı. Sonucun ne olacağını ise yapılan mücadelenin sürekliliği belirleyecek.

Ahmetler Köyü Antalya ili Manavgat İlçesinde dağbaşında, sapa bir yerde bulunan bir köy. Üç bin nüfuslu bir yer. Temel geçim kaynağı biraz ekim dikim işleri ve biraz da hayvancılık. Köyde altıyüz üniversite mezunu genç var. Köyün sakinleri keyifle ve gurur duyarak “bizdeki çobanların hepsi üniversite mezunudur” diyor. Binlerce yıldır bu yörede yaşayan insanlar son onbeş gündür gece gündüz demeden köylerine yapılacak HES inşaatına büyük bir direnç ve kararlılıkla karşı koyuyor. Köylüler geri adım atmamak için geceleri ısınmak için yaktıkları ateşlerin başında sabaha kadar bekliyorlar.

Manavgat’a bağlı Ahmetler köyünde, Toros dağları arasında bulunan Ahmetler Kanyonu yaklaşık 12 km uzunluğunda bir kanyon. Kanyonun bazı bölümlerinde derinliği 400 metreyi bulan dik yamaçlar var. Ahmetler Kanyonunun içerisinde Karpuz çayının bir kolu olan Ahmetler Suyu akar. Bu su bölge insanlarının hayati önemdeki tek su kaynağı. Kanyon çıkışından itibaren uzanan yüzlerce dönümlük arazinin tek su kaynağı da yine Ahmetler suyu. Sadece o yörede yaşayanlar için değil pek çok canlı türü için de kanyon hayati önem taşıyor.

Kanyonda boyunca yaban keçisi, kurt, ayı, oklu kirpi, porsuk, sansar, tilki vb. memeliler; kartal, atmaca şahin, ardıç kuşu, ardıç bozlağı, kaplumbağalar, karakuş (Cula) ve sürüngen türlerinin yaşadığı biliniyor. İlkbahar başlangıcında arı beyleri ilk yavruyu vermek için bu kanyona gelir. Bunlardan ayrı olarak defne, yabani kekik, kuzu kulağı, tesbi ağacı da dahil olmak üzere doğadan popülasyonu azalmakta olan birçok bitki türünün de doğal yaşam alanı burası.

Uzun yıllar boyunca köylerine yol, su elektrik, telefon gibi kamu hizmetlerinin gelmesini bekleyen insanların yaşadığı bir yer burası. İnsanların kamu hizmetlerinin geç gelmesine alışkın olduğu bir yer. Kendi kendine yeten bir yer. Yolu hemen her zaman olduğu gibi şimdi de bir sorun. Yıllarca yollarının yapılmasını bekleyen köylüler bir gün köye gelen iş makinalarını görünce ne kadar sevindiklerini anlatıyor. Sonra anlıyorlar ki, gelen iş makinaları köyün yukarısında bulunan “Ahmetler Kanyonu”na yapılacak HES inşatı için gelmiş. Kimse inanmıyor buna. Çünkü üçbin nüfuslu, üstelik okumuş yazmışın bol olduğu köyde bu durumdan hiç kimsenin haberi yok.

Kimsenin haberi yok çünkü; HES inşaatı ile ilgili karar, köyün bağlı olduğu Kaymakamlık’da insanların görmesinin pek de mümkün olmadığı bir yere asılmış.

Yasal itiraz süresini geçirdikleri için itiraz edemeyen köylüler yine de bir hukuki süreç başlatmışlar ve dava şu an Danıştay’da. Eğer temyiz kararı çıkarsa süreç belki yön değiştirecek. Yöre sakinleri iki yıldır çalmadık kapı bırakmamış ve konuyu gündeme getirmeye çalışmışlar. Ama iki hafta önce iş makinalarıyla HES inşaatına devam edilmek istenmesi köylüleri çileden çıkarmış durumda. Köylüler inşaatı durdurmak için şantiye alanına girmiş ve çadırlarıyla, yağmurdan korunmak için çattıkları brandalarıyla, geceleri ısınmak için yaktıkları ateşleriyle 17 gündür gece gündüz demeden nöbet tutuyorlar. Yöre sakinlerinin istisnasız tümünün desteğini alan bu kararlı ve cesur eylem desteklenmeli ve duyurulmalıdır.

Bölgede bulunan Taşkesiği, Hacıobası, Uzunkale, Hacıahmetler köyleri içme ve sulama suyu ihtiyaçlarının tamamına yakınını,  kanyondan yeraltına sızan suyun, kilometrelerce mesafe katettikten sonra o köylerin yakınlarında tekrar yerüstüne çıkması sayesinde gidermekte. Ancak HES inşaatında yer alan tünel ile yukarıda kanyon girişinde yönü değiştirilerek toplanacak su ile hem kanyondaki doğal hayat ve hem de köylülerin ihtiyacı olan bu suya el konulacak. Aşağıdaki resmin ortasında bulunan kahverengi bölüm kanyon ve onun dışından geçen kesikli çizgiler ise tünel inşaatını göstermekte.

Firma yetkilileri tarafından kanyondaki yaşamı sürdürmeye yetecek kadar can suyu verilmesi taahhüt ediliyor ama bu bir işe yaramayacak. Yukarıdaki resimden anlaşılacağı üzere kanyona can suyu vermek onu kurtarmayacak. Çünkü tünel kanyona giren suyun çok  büyük bir kısmını toplayacak. Eskiden gürül gürül akan ve kanyonu besleyen akarsu yazları artık çok azalıyor; kanyon çıkışına kadar ulaşamıyor. Aşağıdaki fotoğrafta görülebileceği gibi balık, kuş, omurgalı başta olmak üzere pek çok canlı türünün yazın hayatta kalması kanyonun derin çukurlarına ve irili ufaklı sayısız mağaralarına hapsolan su sayesinde mümkün olmakta. Bir süre buralara hapsolan hayat, su bollaşınca tekrar kanyona yayılıyor. Bu olağanüstü şey bile her şeyi durdurmak için yeterli olmalıydı.

Kanyona az miktarda can suyu verilmesi yazın hayatı var eden derin çukur ve mağaralardaki suyun kuruması anlamına gelecek. Haliyle canlı yaşam yok olacak.

Bunlara ek olarak, her bir metresinde 4.5 kilogram dinamit kullanılarak kanyon hattının tamamına yapılacak olan  tünel, insan ölümlerini de içine alan büyük bir heyelan ve göçük tehlikesi barındırıyor. Bu kadar çok patlayıcı kullanılmasının doğal hayatta tam olarak ne kadar zarara yol açacağını bilmek ise olanaksız. Projenin inşası halinde,  kanyon yatağındaki hayatın devamı için yeterli olduğu düşünülen can suyu çok az mesafe kat ettikten sonra kaybolacak. Ahmetler Köyü halkının temel geçim kaynağı olan tarım arazilerinin yüzde 90’ı santralin inşa edileceği bölgede. Tünelde taşınacak ve santralde kullanılacak olması nedeniyle suyun kimyası ve kalitesi de bozulacağından, çiftçilik büyük zarar görecek.

Ülkemizdeki doğal hayatı mahveden, su kaynaklarını ticarileştiren bütün HES projeleri bittiğinde, HES’lerden üretilen enerji, toplam enerjinin sadece yüzde 5’i civarında olacak. Evet sadece yüzde beş. Basit tasarruf önlemleriyle bile çok daha fazlasını kazanmak mümkün. Ürettiğimiz elektriğin yüzde 15’i enerji nakil hatlarında kayboluyor! Çok açık ki amaçlanan enerji üretimi değil. Asıl amaç su kaynaklarına el koymak ve bu suyu tarlasında, toprağında, evinde kullanana parayla satmaktır. Bu kadar yıkım asıl bunun için.

Not: Yazıda geçen fotoğraflar ve bazı teknik bilgiler yöre sakinlerinden Mustafa Koç ve İbrahim Koç’tan temin edilmiştir. Kendilerine teşekkür ediyorum.

Bilgi için:

[email protected],
www.ahmetler.net/

 

Bülent Şık

[email protected]

 

Japonya’nın Fukuşima bahanesi gerçekleri yansıtmıyor – Varşova izlenimleri [8.gün]

Japonya günün fosilini alırken

Varşova – Birleşmiş Milletler zemininde kelimeler çok büyük bir önem taşıyor. Tek bir kelimenin bir başkasıyla değişitirilmesi için bazen günlerce pazarlık edildiği, hatta bazı sözcüklere ambargo konduğu oluyor. Örneğin eskiden ülkeler karbondioksit azaltımı için commitment (taahhüt) altına girerlerdi, oysa şimdi fazla kuvvetli bulunan bu sözcüğü kimse ağzına almıyor, herkes pledge (vaat) deyip duruyor. Ya da gelişmekte olan ülkeler kayıp ve zararlar için mekanizma oluşturulmasını talep ederken, gelişmiş ülkeler kendilerini yeni bir mekanizmayla bağlamamak için eski mekanizmaların içinde kurumsal düzenlemeler yapmak istiyorlar.

Yalnız aynı anlama geldiği düşünülebilecek sözcüklerin ima ettiği şeyler arasındaki farka dair bu aşırı duyarlık, yavaş yavaş taahhütte bulunma konusunu da tuhaf bir hale sokmaya başlamış gibi görünüyor. Eskiden bir ülkenin belli bir emisyon indirimi için taahhütte bulunması, geleceğe dönük bir şeyken, son zamanlarda ülkeler son yıllardaki emisyon miktarlarına bakıp varolan performanslarını geleceğe dönük vaat halinde sunuyorlar. Böylece geçmişteki taahhütlerinden geri dönmüş oluyorlar ve ne de olsa hafıza-ı beşer deyip, yakın geleceğe dair vaatlerini tutturmayı garanti altına almış oluyorlar. Tabii bunun iklim değişikliğini yavaşlatmaya ne gibi bir faydası var, diye sormamalısınız.

Örneğin son yıllarda emisyonları hafifçe de olsa azalma eğiliminde olan ABD, emisyonlarını 2020’de 2005’e göre %17 azaltabileceği neredeyse kesin hale geldikten sonra (ki süreç 2005 gibi alakasız bir tarihten sırf bu yüzden başlatılıyor), bu hedefi açıklamıştı. Ama burada Japonya’nın yaptığı bundan da ibret verici.

Japonya -%25’den, +%3,1’e

Kyoto Protokolü’nü imzalayan ve aldığı yükümlülüğe göre emisyonlarını 2012’de 1990 seviyesine göre %6 indirmesi gereken Japonya, geçen yıllarda daha da iddialı bir hedef almış ve 2020’ye kadar bu indirimi %25 düzeyinde gerçekleştireceğini ilan etmişti. Oysa Japonya geçen hafta Varşova zirvesinin başlamasından birkaç gün sonra bu sözünden aniden döndü ve azaltım hedefini 2020’de 2005’e göre %3,8 azaltım olarak olabildiğince aşağı çekti. Bunun anlamı 2020’de 1990’a göre %3,1 artış! Buna göre Japonya atmosfere yılda 356 milyon ton daha fazla sera gazı salmış olacak.

Üstelik böyle olduğunu Japonya’nın delegasyon başkanı Hiroshi Minima kendi ağzıyla açıkladı.

Belki burada Japonların dürüstlüğünden bahsedebilirsiniz, ama Japon sivil toplum örgütleri bunun dürüstlük değil, yalancılık olduğunu düşünüyorlar. Çünkü Japonya bu hedef düşürme kararını Fukuşima nükleer kazasına ve bu nedenle nükleer santrallerini kapatmak zorunda kalmalarına dayanarak (ki kazadan sonra güvenlik gerekçesiyle kapatılan ülkenin 50 nükleer santrali şu an çalışmıyor ve bir daha açılması da zor görünüyor) meşrulaştırmaya çalışıyor. Oysa durum hiç de öyle değil.

Japonya hedefini tutturamayacağını anlayınca ve tutturmaya da hiç niyeti olmadığına karar verince, nükleeri bir bahane olarak kullanıyor. Böylece her şeyin üstüne kendini bir de mağdur pozisyonuna sokuyor.

Japonya emisyonlarını Fukushima’dan önce de artırıyordu

Japonya’nın İklim Değişikliği Ağı (CAN Japonya) bu kararın kendileri için sürpriz olmadığını söylüyor. Fukuşima kazasından bu yana Japon hükümetinin enerji politikalarını değişitirmek için çalıştığını söyleyen CAN Japonya, bunun tamamen şeffaflıktan uzak bir süreçle, kapalı kapılar ardında yapıldığını, halkın katılımının hiçbir şekilde sağlanmadığını söylüyor. Yani nükleerin, fosil yakıtların ve büyük şirket çıkarlarının olduğu her yerde olduğu gibi ciddi bir demokrasi açığı söz konusu. Ancak CAN Japonya’ya göre nükleer santralların kapatılması iklim konusundaki geri adımda sadece bir bahaneden ibaret, çünkü Japonya Fukuşima’dan önce de zaten yanlış enerji politikaları yüzünden emisyonlarını artırıyordu.

Bağımsız araştırma kuruluşları Ecofys ve Climate Analytics de aynı fikirde ve Japon hükümetinin bu hedef azaltımının nükleerden vazgeçmelerine bağlı olduğu iddiasının doğru olmadığını söylüyorlar. Çünkü yaptıkları hesaba göre kapatılan bütün nükleer santralların ürettiği elektriğin tamamı bile değişik fosil yakıtlardan (mevcut oranlarda) üretilse, yani olması gerektiği gibi yenilenebilir enerjiye geçilmese bile, %25’lik azaltım hedefi en çok %17-18’e düşürülebilir. Hatta bu fosil yakıtların tamamı kömür bile olsa %12-13 azaltımı başarmak mümkün. Oysa Japonya hedefi %3,8 gibi çok düşük bir seviyeye çekerek emisyon azaltımı için hiçbir şey yapmaya niyeti olmadığını açıklamış oluyor.

Japonya’nın, aralarında WWF ve Friends of the Earth Japonya’nın da olduğu 5 çevre sivil toplum örgütünün ortak açıklamasında da aynı vurgu öne çıkıyor. Sivil toplum örgütlerine göre Japonya’nın nükleer enerji olmadan, enerji verimliliğinde artış sağlayarak ve yeni yenilenebilir enerji santralları kurarak 2020’ye göre %26 azaltım yapması mümkün.

Japonya 2015’i zora sokuyor

Climate Analytics’den Marion Vieweg, Japonya’nın bu tutum değişikliğinin 2015’e dönük olarak müzakerelere büyük zarar vereceğini söylüyor. Çünkü diğer gelişmiş ülkelerin daha önce en yüksek azaltım hedeflerinden birine sahip Japonya’nın yaptığı bu dönüşten sonra kendi alacakları hedefleri de hızla düşürmeleri olası. Bu durumda 2015’de de anlamlı bir uluslararası anlaşma çıkması mümkün olmayabilir.

Japonya heyetinin burada yaptığı basın toplantılarından ikisini izledim. Japonya’nın tutumundaki en tuhaf yan şu: Açıklamalarına 2050’ye kadar sera gazı emisyonlarını 1990’a göre %80 azaltması gerektiğini söyleyerek, yani eski tutumlarında bir değişiklik olmadığını iddia ederek başlıyorlar. Ve açıklamalarını Japonya’nın 2020 sonrasına dair uluslararası bir çerçeve kurulmasına dair tartışmalara liderlik edeceğini söyleyerek bitiriyorlar. Yani tutumumuz değişmedi ama, 2020’ye kadar bizden bir şey beklemeyin, ama sonrasında (herhalde yeni teknolojiler geliştirecekleri varsayımıyla) göreceksiniz bizi, demeye getiriyorlar. Ancak bunun 1990’dan beri gelişmiş ülkelerin sürdürdüğü dünyaya zaman kaybettirme taktiklerinden bir farkı yok.

Bir küçük not da Japonya’nın yeni uydusuyla ilgili olarak ekleyelim. Japonya yürüttüğü bir projeyle 2017’den itibaren küresel sera gazı emisyonlarını uzaydan tespit etmeye hazırlanıyor. Bunun için önümüzdeki yıllarda yeni bir uyduyu uzaya gönderecekler. Uydudan ülkelerin, hatta büyük kentlerin ne kadar sera gazı saldığı saptanabilecekmiş. Bilindiği gibi şu anda her ülke kendi emisyonlarını kendisi hesaplıyor. Bakalım bu yeni gelişme emisyon hesaplamalarına nasıl bir değişikliğe yol açacak?

Gelişmekte olan ülkelere günün fosili ödülü

Önceki gün günün fosili ödülü Suudi Arabistan, Pakistan, Malezya ve Çin dörtlüsüne gitti. Tabii bu ülkelerin ödülü fosil abonesi Avustralya ile paylaştıklarını söylemeye gerek yok. Peki neden bu dört ülke?

CAN’in açıklamasına göre bu ülkeler 2015 protokolünün yol haritasına dair metnin içindeki equity, yani “hakkaniyet” kelimesinin üzerini çizdiler. Oysa hakkaniyet‘in anahtar sözcük olması gerekiyor. 2015 sonrası taahhütlerin (pardon vaatlerin!) belirlenmesi için de o zamana dek bütün ülkelerin salımlarıyla ilgili kapsamlı bir değerlendirilme yapılması ve hakkaniyet ölçütlerinin belirlenmesi gerekiyor.

2015 anlaşmasının Kyoto’nun 1. döneminden en büyük farkı bu kez sadece gelişmiş ülkelerin değil, bütün ülkelerin (eveti, Türkiye dahil!) yükümlülük altına girecek olması. Ancak anlaşıldığı kadarıyla emisyonları hızla artan büyük (ve bazıları petrol üreticisi olan) gelişmekte olan ülkeler (bu arada Suudi Arabistan gibi ülkelerin hâlâ gelişmekte olan ülke sayılması ayrı bir tuhaflık) kendi emisyonlarının ne kadar hızlı biriktiğini göstermeyi kabul etmek istemiyorlar. Çünkü bu durumda yoksul gelişmekte olan ülkelerle aralarında büyük bir fark olduğu iyice ortaya çıkacak.

Zaten dünkü günün fosili ödülü de yine aynı nedenle, yani hakkaniyet referansının metinden sillinmesini istemesi nedeniyle bu kez de Hindistan‘a gitti.

Yani Varşova’da dünya öyle iddia ettikleri gibi gelişmiş ülkeler-gelişmekte olan ülkeler diye ikiye bölünmüş falan değil. Ulusal çıkar egoizmi sınır da, bayrak da tanımıyor.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

https://twitter.com/umitsahin

 

Ve sivil toplum delegeleri kendi haline bıraktı: Kirletenler konuşuyor, biz çıkıp gidiyoruz – Ümit Şahin

Varşova’dan 7. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 6. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 5. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 4. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 3. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 2. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 1. gün izlenimleri için tıklayın.

 

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği alanında kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.

[Seçim 2014] Gültan Kışanak Diyarbakır’dan aday

BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan,BDP Eş Başkanı Gültan Kışanak’ın Diyarbakır Büyükşehir Belediye başkanlığı için Diyarbakır İl Seçim Kurulu’na başvurduğunu bildirdi.

Yerel seçimler için aday aday başvurularının yarın sona ereceği BDP’de, kadın kotası uygulananan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı için, BDPEş Başkanı Gültan Kışanak, bugün BDP İl Binasına gelerek aday adaylığı başvurusunu yaptı.

Kışanak dışında bir kadın adayın daha Diyarbakır aday adaylığı için başvurduğu, ancak Kışanak’ın aday adayı olması durumunda çekileceğini söylediği belirtildi.

BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan ise, konuyla ilgili açıklamasında, Kışanak’ın yazılı başvurusunu bugün yaptığını söyledi.

Çevre Bakanı: Haklısınız HES’ler doğayı mahvediyor

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, HES’lerle ilgili ‘itiraf’ta bulunurken, bazı HES’lere kapıyı kapattıklarını açıkladı. Hürriyet ’ten Erdinç Çelikkan’ın haberine göre Bayraktar, “ Türkiye , yılda 60 milyar dolarlık enerji ithal ediyor. Nükleer santral olmadan bu işin altından kalkamayız. HES’lerle de olmaz. HES’lerle ufak dereleri mahvediyoruz. 10 megavattan az enerji üretecek HES’lere kesinlikle vermeyeceğiz. Bundan sonra bunun hesabını sorarsınız” dedi.

KARADENİZ ALARM VERDİ
Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın verileri de HES karşıtı mücadelenin yoğunlaştığı Karadeniz’in HES kuşatması altında olduğunu göstermişti. Bakanlık verilerine göre Karadeniz Bölgesi’nde işletmede 95, inşa aşamasında ise 58 Hidroelektirik Santrali (HES) var.

Proje , fizibilite, ön inceleme ve Su Kullanım Hakkı Anlaşması kapsamında da 253 HES bulunuyor. Toplam 406 projenin maliyeti yaklaşık 16 milyar dolar. Karadeniz’deki bu durum sivil toplum kuruluşlarıyla çevrecileri endişelendiriyor.

DOĞAYI BÖYLE KATLEDİYORLAR
HES projeleri sayılarının çokluğunun yanı sıra uygulamadaki hatalar nedeniyle de tepki çekiyor. HES denetimlerinde kesilen cezalarda Trabzon öne çıkıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ‘hafriyatın, raporda taahhüt edilen şekilde depolanmaması, balık geçidinin olmaması ya da uygunsuz olması, can suyu taahhüdüne uyulmaması, raporda taahhüt edilen projenin uygunluk görüşü alınmadan değiştirilmesi’ gibi nedenlerle HES’lere ceza kesiyor.