Ana Sayfa Blog Sayfa 4117

Devlette süreklilik, Ermeniler, Kürtler… – Ayşe Günaysu

Bir avuç insan, dilimizde tüy bitti, İttihat Terakki ile Cumhuriyet arasındaki sürekliliği anlatacağız diye, ama devlet büyüklerimiz anılarında hiç eğip bükmeden, bize göre pişkinlikle, ama kendilerine göre hiç beis görmeden, büyük bir doğallıkla meseleyi ortaya koyuyorlar.

İsmet İnönü’nün daha önce Bilgi Yayınevi tarafından ciltler halinde yayınlanmış anıları, aynı yayınevi tarafından bir araya getirilerek, Ağustos 2006’da “İsmet İnönü – Hatıralar” başlığıyla toplu halde yayınlanmış.

Anıların içinde birçok ilginç konu arasında Talat Paşa’ya rastladım. Ermeni Soykırımı’nın mimarı, bir matematikçi soğukkanlılığıyla planlayıcısı, imhanın ulaştığı dereceyi dikkatle izleyip kaydeden Talat Paşa’yı, “Milli Şef” İsmet İnönü, “İttihat ve Terakki’nin en değerli adamı” olarak tanıtıyor. Sıcakkanlılığını(!), çalışkanlığını(!), insan ilişkilerini(!) öve öve bitiremiyor. Yaklaşık 3 sayfa boyunca Talat Paşa’yı, bir halkın imha operasyonunun başındaki bu insanı, büyük bir devlet adamı olarak tanıtıyor ve sonunda aynen şöyle diyor: “Ben, Talat Paşa’nın mütarekeden sonra felakete uğrayan memleketi bırakıp gitmesini bir türlü anlayamadım. Fedakar bir adamdı. Ne yaparlarsa yapsınlar memlekette kalırdı.” Bu “anlayamadım” sözündeki neredeyse safdillik derecesindeki doğallık aslında insanın kanını donduran bir gerçeği ortaya koyuyor: Soykırım Cumhuriyet’in en tepesindekiler tarafından yalnızca inkar edilmiyor. övülüyor. Ve İnönü doğru söylüyor. Talat Paşa’nın kendi güvenliği açısından kaçmasına hiç gerek yoktu. Cumhuriyet onu baş tacı ederdi.

Bu sözleri söyleyen aynı İnönü, Cumhuriyet’in inkar ve imhaya dayanan, direnişi yakarak yıkarak bastırmaya dayanan Kürt politikasının da baş yürütücülerinden. Ermenilerinden, Süryanilerinden arındırılmış Bitlis, Diyarbakır, Van, Hakkari, Muş, Mardin, Urfa, Siirt illerini kapsayan 1. Umum Müfettişliği’ni kuran o. Onun emriyle hazırlanan ve önerileri 1935’de yürürlüğe konulan bu rapor, devlet eliyle yürütülen açık bir ırkçılığın maddi kanıtı. Mesela, “Geniş bir bölgenin ortasında kurulacak bir Türklük merkezindeki iktisadi hakimiyet, Kürtçe ile ilgisini katiyen kesmiş bir zümrenin eline geçirilmeli, diğer taraftan da (…) her dağlı Kürt’ü Türkçe konuşturmak ve hükümete ısındırmak yolunda nasıl çalışacakları münasip kimseler, halkevleri vasıtasıyla pek açık olarak anlatılmalıdır,” deniyor. Ve devam ediliyor: “Buna karşılık köy köy gezerek her çeşit eşya satan (…) ve devamlı Kürtçe konuşan (…) ayak satıcılarını ‘ortadan kaldırmak’ lazım gelir.” Başka şeyler de deniyor tabii:

“Türk’ün, Türk işçi başı kullanmak suretiyle kuracağı fabrika ve imalathaneler de son derece etkili olacaktır.”

“Memurdan Kürtçe konuşanlar, birincisinde yazılı ihtar, tekrarında maaş kesilmesi, Kürtçe konuşmaya devam ederse memuriyetten çıkarılmalı.”

“Her yıl yaklaşık 3 bin kişinin (Kürt’ün) Batı illerine alınması uygulamasına geçilmeli, böylece on beş, yirmi yıllık düzenli bir programla bu halk ‘ortadan kaldırılmış’, kalanları da Türk kültürüne yönelmiş bir hale getirmiş olunacaktır.”

İnönü’nün anılarında örneğini gördüğümüz gibi, İttihatçı devlet aklının devamlılığı, Ermeni ve Kürt politikalarının aslında aynı bütünün parçaları olduğu gerçeği, sadece alternatif, gayrı-resmi tarih yazımında değil, elimizin altındaki, ailelerimizin kütüphanelerindeki, ortalama Türk aydının beslendiği ana akım literatürden rastgele birini seçtiğinizde gözler önünde. Sadece görebilmek gerek.

Ayşe Günaysu – Özgür Gündem

Bedelli askerliğe yeşil ışık

AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, “Son defa bedelli askerlik hakkı tanınabilir” dedi.

Kurtulmuş, önce askerlik sisteminde revizyon yapılarak uzman bir ordunun kurulması gerektiğini söyledi. NTV yayınına katılan Kurtulmuş, Genelkurmay Başkanlığı’nın “bedelli askerlik” konusunda bir talebinin olmadığını söyledi, “Hükümet bunu siyasi kararlılıkla gündeme getirecek istişareler yapıyor” dedi.

Kurtulmuş, bedelli askerlik formülü yerine, askerlik sisteminde revizyon yapılması ve üstün savunma kabiliyeti olan uzman bir ordunun kurulması gerektiğini belirtti, “Geri kalan bütün gençlerimiz içinse askerliğin mümkün olduğu kadar kısaltılması esastır” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin böyle bir düzenlemeye doğru gittiğini söyleyen Kurtulmuş, düzenlemenin ardından bedelli askerlik hakkı tanınabileceğini belirtti.

[Özel Haber] Gaziemir Aydın Mahallesi’nde nükleer ve kimyasal atıklar için eylemler başlıyor

Arslan Kurşun Fabrikasındaki radyasyon bulaşıklı ve kimyasal atıkların temizlenmesi ve halkın sağlığının korunması talepleri ile yola çıkan Aydın Mahallesi sakinleri, geçen hafta YSGP İzmir İl Örgütü ve aktivistleri ile gerçekleşen etkinlikte eylemlilik kararları aldı, çevre mahalle muhtarlarına çağrı yaptı.

 

Toplantı, Aydın Mahallesi muhtarının kahvesinde gerçekleşti. Foto: Şeyhdavut Asığ

21 Kasım Perşembe akşamı Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP) İzmir İl Örgütü ve aktivistlerinin çağrısı ile Aydın Mahallesi Muhtar’ın Kahvesinde film gösterimi ve bilgilendirme toplantısı gerçekleştirildi. Toplantıya, Arslan Kurşun Fabrikası’ ndaki nükleer ve kimyasal atıklardan doğrudan etkilenen mahalle sakinlerinden yaklaşık 80 kişi katıldı. Katılımcıların arasında çevre mahallelerin muhtarları da vardı.

Etkinlikte, atıklarla ilgili yapılan suç duyuruları ve hukuki süreç, atıkların halk sağlığı üzerine etkileri ve eylemlilik önerileri sunuldu, “Çernobil” belgeseli gösterimi yapıldı. Sunum ve film gösterimi sırasında mahalle sakinleri kendi deneyimlerini, gözlemlerini ve taleplerini dile getirdiler. Mahalleliler, yapılan suç duyurularına müdahil olmaya ve savcı dava açana kadar düzenli etkinlikler gerçekleştirmeye karar verdiler.

Ayrıca mahalle muhtarı Ali Merd, elinden gelen bütün desteği vereceğini, ulaşım işlerini üstleneceğini bildirdi.

 

Toplantıya farklı yaşlardan 80'e yakın mahalleli katıldı. Foto: Şeyhdavut Asığ

Mahalle sakinlerinin talepleri

Mahalle sakinlerine göre, Çevre Bakanlığı Müsteşarlığı tarafından fabrika sahiplerine kesilen rekor cezanın mahallelinin sağlık durumlarını iyileştirme ve fabrika alanının acilen temizlenmesine faydası yok. Toplantıya katılanların talepleri ise şöyle:

  1. Mahallede yaşayan herkesin sağlık taramasından geçirilmesi,
  2. Radyasyon ve kimyasal atıkların, sağlıkları üzerine etkilerinin belirlenmesi,
  3. İşçi-işsiz herkesin sağlık hizmetleri alacağının garantilenmesi,
  4. Acilen fabrika alanının güvenli ve temiz hale getirilerek, kamuya park/bahçe olarak kazandırılması,

 

Toplantıdan somut talepler çıktı. Foto: Şeyhdavut Asığ

Diğer mahallelere de çağrı var

Yaklaşık bir senedir bu konuda çalışma yapan mahalle sakinleri, diğer mahallelerin de örgütlenmesi gerektiğini ve sonuç alabilmek için hep birlikte hareket etmek gerektiğini vurguladı. Ayrıca, etkinliğe konuk olarak gelen çevre mahalle muhtarları ile sözleşilerek etkinliğin tekrarlanmasına ve duyurular yapılmasına karar verildi.

Buna göre 28 Kasım Perşembe akşam 19:30‘da, sunum ve film gösterimi etkinliği Peker Mahallesi Kahvesi‘nde tekrarlanacak. Yapılması planlanan eylemlerin ortaklaştırılması için, zaman ve yer konusunda bu etkinlikten sonra, mahalleler arası ortak karar verilecek ve ortak duyuru yapılacak.

 

Kadınlar mahalleye sahip çıkıyor

Yapılan etkinlikte katılımcıların büyük kısmı kadınlardı. Daha önce de suç duyurusu ve basın açıklaması etkinliklerine katılan kadınlar, fabrika bahçesi temizlenene ve sağlık talepleri gerçekleşene kadar mücadeleyi bırakmayacaklarını ifade etti.

 

 

Toplantıda kadınların ağırlığı yüksek. Foto: Şeyhdavut Asığ

 

Gaziemir’de ne olmuştu?

Gaziemir Aydın Mahallesi’ndeki Aslan Kurşun fabrikasında yıllardır radyoaktif ve kimyasal atıkların bulunduğu 2013 Bahar aylarında ortaya çıkmıştı. Radikal gazetesinden Serkan Ocak’ın ortaya çıkardığı haber, hem İzmir yerelinde hem de Türkiye çapında büyük tepkiye neden olmaya devam ediyor. Konu hakkında Yeşil Gazete yazarlarından Güneş Akçay’ın Mayıs 2013 tarihli yazısı şuradan okunabilir.

 

Özel Haber: Güneş Akçay

(Yeşil Gazete)

 

 

Dünyada ve Türkiye’de kadına şiddet(in önlenmesi günü)

 

25 Kasım, tüm dünyada “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Uluslararası Günü” olarak kabul ediliyor.

Dünyada her 100 kadından 70’i şiddet görüyor. Şiddet kavramı genel kanının aksine fiziksel şiddet ile sınırlı değil.

Kadına yönelik şiddet nedir?

1993 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi, kadına şiddeti şöyle tanımlıyor: “İster kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik acı veya ıstırap veren ya da verebilecek olan cinsiyete dayalı bir eylem uygulama ya da bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma.”
Dolayısıyla her hangi bir yolla hayatının her hangi bir döneminde şiddete maruz kalan kadınlar genellikle bunun farkında bile değil.
BM’ye göre:
  • Dünya kadınlarının %70’e yakını hayatlarının bir noktasında en az bir kere şiddet görüyor.
  • Yılda 500.000-2 milyon arasında kişi fuhuş, kölelik gibi amaçlarla insan ticaretin mağduru ve bunun %80’ini kadın ve kız çocukları oluşturuyor.
  • Tahminlere göre başta Afrika ve bazı Orta Doğu ülkelerinde olmak üzere yaşayan 130 milyon kadın ve kız çocuğu sünnet edilmiş.
  • Eş şiddetinden kaynaklanan sağlık hizmetlerinin ve tıbbi müdahalenin maliyeti yalnızca ABD’de 4.1 milyar ABD dolarının üstünde.
BM Kalkınma Programı, 35’ten fazla ülkenin baba tecavüzünü suç olarak görmediğini ve 603 milyondan fazla kadının aile içi şiddetin suç sayılmadığı ülkelerde yaşadığını vurgularken ekliyor: “Toplumsal cinsiyet temelli şiddet sadece kadınları değil ailelerini ve ülkelerini de etkilerken kadın ve erkek arasındaki eşitsizilği de körüklüyor.”

Türkiye’de durum ne?


Bianet’in çetelesine göre 2013’ün ilk 10 ayında erkekler 168 kadın öldürdü, 148 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti, 170 kadını yaraladı; 123 kadın ve kız çocuğunu taciz etti.

Türk Psikiyatri Derneği’nin (TPD) çalışması Türkiye’de her yıl en az 25 töre cinayeti işlendiğini ve namus ve töre adına kadınlara yönelik kötü muamele, işkence, öldürme, intihara zorlama oranının son yıllarda %25 oranında artığını gösteriyor. Önemli diğer bulgular ise şöyle:

  • Türkiye’de her 3 kadından 1’i hayatı boyunca en az bir kere fiziksel şiddet görmüş. Bu kadınların %49’u bu durumdan kimseye bahsetmemiş
  • Eşi okur yazar olmayan her 2 kadından 1’i şiddet görürken eşi yüksekokul/üniversiye mezunu  olan her 10 kadından 2’si şiddet görüyor (Aradaki fark ne kadar anlamlı olsa da, yüksek öğrenim görmüş altı erkekten birinin eşine fiziksel şiddet uyguluyor olması da dikkat çekici)

 

Kadına şiddet fiziksel şiddetle sınırlı değil. Foto: İnternet

Aile içi şiddet intihar oranını 3 kat artmasına neden oluyor

Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM), Türkiye Istatistik Kurumu (TUİK) ve Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen, 17.168 kişi ile yapılan görüşmelere dayanan ve 2009 Ocak ayında yayınlanan “Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Raporu”na göre “Eşlerinden fiziksel ve/veya cinsel şiddet gören evli kadınların içinde, şiddet görmeyen kadınlara göre hayatına son vermeyi düşünmüş olanlar dört kat, son vermiş olanların oranı üç kat fazladır.”

Neden 25 Kasım?

Bu tarih Dominik Cumhuriyeti’nde 1930-61 yılları arasında ülkeyi yöneten diktatör Rafael Trujillo tarafından 1960’ta katledilen 3 kadın aktivist olan Mirabal kardeşler anısına Birleşmiş Milletler tarafından “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Uluslararası Günü” olarak belirlendi.

Türkiye’de ve dünyada binlerce kadın bugün alanlardaydı. Ayrıca Twitter üzerinde de #erkeksen, #ENDviolence ve #orangeurworld etiketleriyle çeşitli ulusal ve uluslararası kampanyalar başladı.

TPD Basın açıklamasına şuradan ulaşılabilir.

Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Raporu özeti ise bu bağlantıdan okunabilir.

 

Haber: Özlem Katısöz

(Yeşil Gazete)


Türkiye’nin pozisyonu üzerine – Varşova izlenimleri [9. gün ve Son]

[Varşova izlenimlerinin sonuncusunu birkaç gün gecikmeli olarak İstanbul’da yazıyorum. Zirvenin son günü olması gereken Cuma günü Varşova’dan ayrıldım. Ancak zirve Cumartesi gecesine dek uzadı. Bu sürede yaşananları ve çıkan sonucu Cumartesi ve Pazar günü yaptığım haberlerde aktarmıştım. Varşova izlenimlerimin sonuncusunu ise benim zirveyi yerinde izlediğim son gün olan 21 Kasım Perşembe günü Türkiye adına bir sunuş yapılması vesilesiyle Türkiye’ye ayırdım.]

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar yardımcısı Mehmet Emin Birpınar'ın Varşova'da yaptığı konuşmadan

Türkiye’nin uluslararası iklim değişikliği politikalarıyla, daha doğrusu Birleşmiş Milletler zemininde süren müzakere süreciyle ilginç bir ilişkisi var. Bu ilişki tıpkı Avrupalı mıyız, Ortadoğulu mu; Batılı mıyız, Doğulu mu meselesinde olduğu gibi bir tür arada kalma -ya da dilerseniz özgünlük– durumuna işaret ediyor. Yalnız Türkiye, iklim politikaları bağlamında bu özgünlük durumunu artık fazlasıyla abartmış durumda. Bu yüzden de bugün, kendini fazlasıyla “özgün” sanmasının aslında kimseyi ilgilendirmediği bir dönemde, acilen yeni bir iklim politikaları stratejisi belirlemesi ve bu stratejinin de sürece aktif katılımı esas alması gerekiyor. Aksi takdirde Türkiye önemli bir uluslararası politika zemininden büyük bir hızla kopmak ve oluşacak yeni rejime tabi olmak durumunda kalacak.

Peki Türkiye’nin bu durumu nereden kaynaklanıyor ve Varşova’da nasıl bir pozisyon aldı?

Gelişmiş bir gelişmekte olan ülke

Türkiye, Dünya Bankası gelişmişlik sıralamalarına göre gelişmekte olan bir ülke. Ancak aynı zamanda soğuk savaş dönemindeki konumlanmaya göre birinci dünya ülkeleri arasında yer alıyor ve bu nedenle de OECD ülkesi. Soğuk savaşın daha yeni bittiği 1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi hazırlanırken, bu ikinci konumu nedeniyle üçüncü dünya dışında kalan ülkelerin yer aldığı Ek 1 listesinde, yani iklim değişikliğinin ortaya çıkmasından birinci derecede sorumlu olan ülkeler arasında yer alan Türkiye, uzun süre Sözleşme’ye ve Kyoto Protokolü’ne taraf olmayarak Ek 1 ülkesi olmasından kaynaklanacak emisyon hedefi yükümlülüğünden uzak durdu. Bu süreçte de Ek 1 üyesi olsa da tarihsel emisyonları az olduğu ve gelişmekte olan ülke durumunu sürdürdüğü için özel koşullara sahip olduğunu taraflara kabul ettirdi.

Türkiye’nin 1990’a göre indirim yükümlülüğü almaması, her ne kadar (emisyonların karşılaştırılması üzerinden bakıldığında) adil gibi görünse de, aslında Ek 1’de yer almasının mantığının zaman içinde daha iyi ortaya çıktığı söylenebilir. Bunun iki nedeni var.

Birincisi Türkiye’nin hızlı büyüyen bir ekonomi olarak emisyonlarını hızla artırması. Türkiye emisyon artış hızında hızlı gelişen Çin, Hindistan gibi ülkelerle aynı ligde yer alıyor. Hatta bildiğiniz gibi sözleşmede bulunduğu yerdeki ülkeler arasında (Ek 1’de) artış hızında her yıl yeniden birinci oluyor.

Ancak Türkiye’nin sözleşmedeki konumu açısından asıl önemli olan ikinci neden. Yani AB adaylığı. Bütün AB ülkelerinin (ve ayrıca AB’nin de) Ek 1 ülkesi olduğu düşünülürse, olası bir AB ülkesinin dışarıda kalması müzakerelerin mantığına uygun olmazdı.

Ancak Türkiye’nin iklim zirvelerindeki davranış biçimi hiçbir duruma uymuyor.

Yalnız ve grupsuz ülkem

Müzakelerde ülkeler (taraflar) kendi adlarına davranabildikleri, yani söz alıp konuşabildikleri ve kendi görüşlerini veya pozisyonlarını ortaya koyabildikleri gibi, ülkeler adına içinde yer aldıkları grupların sözcüsü de konuşabiliyor. Çünkü iklim müzakerelerinde çok sayıda grup var.

Bu ülke gruplarından bazıları BM içindeki konumlanışla ilgili. Örneğin G77+Çin denen grupta 130’dan fazla ülke var. Tamamen eski üçüncü dünya ülkeleri sınıflandırmasına uygun bir gruplaşma bu. Ancak bu grupta yer alan bazı ülkeler, örneğin en az gelişmiş olanlar (49 ülke) LDC diye ayrı bir grupta da bir araya geliyorlar. Ya da küçük ada ülkelerinin (43 ülke) AOSIS diye başka bir grubu daha var.

Üstelik bu gruplaşmalar son yıllarda oluşan daha küçük müzakere bloklarıyla iyice çeşitlenmeye başlamış durumda. Örneğin Latin Amerika ülkelerinden Küba, Bolivya gibi Bolivarcı olanların ALBA diye bir grubu varken, Şili, Peru gibi ABD’ye yakın olanlar AILAC diye bir grup kurdular. Ya da yağmur ormanları ülkeleri veya dağlık bölge ülkelerinin ayrı küçük grupları var.

Tabii 28 ülkeden oluşan Avrupa Birliği bu grupların en resmi ve yapılanmış olanı. Ama zengin ülkelerin başka grupları da var. ABD, Avustralya, Japonya gibi ülkelerin oluşturduğu Şemsiye grubu veya küçük Avrupa ülkeleriyle bazı büyük kapitalist ekonomileri buluşturan (İsviçre, Güney Kore, Meksika gibi birkaç ülkeden oluşan) EIG bunlar arasında sayılabilir.

İklim zirveleri sırasında bu grupların her biri her sabah kendi toplantılarını yapar, ortak pozisyonlar belirler, küçük müzakere gruplarında veya açık-büyük toplantılarda sözcüleri aracılığıyla görüşlerini açıklar, sonuca etkide bulunmaya çalışırlar. Oylama yapılmadığı için de kararlarda hepsi güçleri oranında etkide bulunma şansına sahiptir.

Türkiye ise herhangi bir ülke grubuna dahil değil. AB’ye henüz üye olmadığı için AB grubunda olmadığı gibi, herhangi bir gelişmekte olan ülkeler grubunda veya gelişmiş-gelişmekte olan ülkelerin birlikte oluşturduğu gruplarda da yer almıyor. Kendi adına da (en azından açık toplantılarda) söz alıp sürmekte olan görüşmelerle ilgili pozisyonunu belirtmiyor. Yani Türkiye’nin 2015 anlaşmasının nasıl olması veya kayıp ve zarar mekanizmasının nasıl kurulması gerektiği hakkında, ya da uzun dönemli finansman konusunda veya teknoloji, metodoloji, ormancılık vb. meselelerinde ne düşündüğünü veya nasıl bir pozisyon aldığını bilmiyoruz.

Türkiye belki kapalı toplantılarda veya gayrıresmi görüşmelerde görüş belirtiyor olabilir. Görüş bildirdiği şeylerin de sürmekte olan tartışma noktalarından çok sadece Türkiye’yi ilgilendiren çok spesifik konular olduğunu biliyoruz.  (Örneğin bu yıl Sekreterya’nın Türkiye’yi kastederek “özel durumu olan Ek-1 ülkeleri” ile ilgili hazırladığı bir belgeyi tartıştı.) Ancak bu konular genele ilişkin değil ve zaten bunlardan da kimsenin haberi olamıyor.

Birpınar’ın konuşmasına göre Türkiye’nin pozisyonu

Türkiye’nin sesi her yıl olduğu gibi bu yıl da yüksek düzeyli toplantıdaki, yani bakanlar zirvesindeki konuşmalar sırasında duyuldu. Varşova’da Türkiye adına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar konuştu. Konuşma Türkiye’nin Varşova’daki pozisyonunu açıklayan elimizdeki tek açık veri.

Birpınar’ın konuşmasında öne çıkan noktalar şöyle:

– Türkiye, Filipinler’deki tayfun nedeniyle taziyelerini bildirdi. Ayrıca Filipinler’in tarihsel sorumluluğu az olduğu halde en fazla etkilenen ülke olduğunu söyledi ve Türkiye’nin bu  ülkelere yardıma hazır olduğunu, zaten Filipinler’e de bir acil yardım gönderildiğini açıkladı.

Türkiye böylece adını net olarak koymasa da, Haiyan tayfunu ve benzeri felaketlerin iklim felaketi olduğunu söylemiş oluyor. Bu önemli bir nokta. Üstelik bu gibi durumlarda bu gibi ülkelere (yani aslında tarihsel sorumluluğu olmadığı halde iklim felaketlerinden en çok etkilenen ülkelere) yardıma hazır olduğunu söyleyerek kendini gelişmiş ülkelere yakın bir noktada konumlandırıyor. Finans konusuna veya kayıp ve zarar mekanizmasına değinmese de,  Türkiye’nin iklim felaketlerinde “veren tarafta” yer alacağını ima ediyor. Bunun ileri bir adım olduğu söylenebilir.

– Oluşacak olan yeni iklim rejiminden bahsederken, yeni dönemde bütün ülkelerin taraf olacağını, hiçbir ülkenin dışarıda bırakılmayacağını vurguladı. Böylece Türkiye’nin de yeni rejimde üzerine düşeni yapacağını söylemiş oldu. Ancak bu noktadan sonra her ülkenin yapacağı “katkının” (dikkat edelim, alacağı “yükümlülüğün” değil, ki Türkiye’nin de bu yeni dili hemen benimsemiş olduğu anlaşılıyor) esnek ve dinamik olması gerektiğini söyledi. Bundan, Türkiye’nin de ABD vb. gibi gönüllü katkı anlayışına yakın olduğunu görüyoruz. Bu konu önemli. Gönüllü katkıyla hiç anlaşma yapmamanın arasında ne fark olduğunu uzun süre tartışmamız gerekecek.

– Konuşmada en az gelişmiş ülkelerin ve küçük ada ülkelerinin haklarına vurgu yapılması ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarından bahsedilmesi gibi olumlu, ama yetersiz noktalar da var.

Yetersiz, çünkü bu noktada Türkiye’nin 2011’de İstanbul’da yapılan En Az Gelişmiş Ülkeler Toplantısı’ndan bu yana 10 yıl süreyle BM zemininde en az gelişmiş ülkelerle ilgili çalışmaları yürüten ülke olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bu da aslında Türkiye’nin sürekli ve her zeminde En Az Gelişmiş Ülkelerin haklarını savunmasını gerektirir. Varşova’da bu cümle dışında buna dair bir işareti en azından biz göremedik.

– Türkiye konuşmanın son bölümünde ise özel şartlarına vurgu yaparak Durban ve Doha sürecini desteklediğini, ancak desteğe ihtiyacı olduğunu vurguluyor ve konuyla ilgili kendi yaptığı yerel çalışmaları (eylem planı, orman hedefi vb.) sayıyor.

Yapılan onca teknik ve detay tartışmada Türkiye’nin ne düşündüğünü ya da bir pozisyonu olup olmadığını ise bilmiyoruz.

Diplomatik ilgi düzeyi

Daha önce de yazdığım bir konuyu da bir kez daha tekrarlayayım. Türkiye uzun süredir ilk kez uluslararası iklim zirvesinin Bakanlar oturumuna müsteşar yardımcısı tarafından temsil diliyor. Bundan öncesini merak edenlere listeyi vereyim. İşte Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girdiği 2005 yılından itibaren Türkiye’yi yüksek düzey iklim zirvelerinde temsil eden isimler:

– 2005 Montreal (COP 11) – Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mustafa Öztürk

– 2006 Nairobi (COP 12) – Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe

– 2007 Bali (COP 13) – Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı Hasan Zuhuri Sarıkaya

– 2008 Poznan (COP 14) – Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı Hasan Zuhuri Sarıkaya

– 2009 Kopenhag (COP 15) – Cumhurbaşkanı Abdullah Gül

– 2010 Cancun (COP 16) – Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu

– 2011 Durban (COP 17) – Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz

– 2012 Doha (COP 18) – Çevre ve Şehircilik Bakan yardımcısı Muhammet Balta

– 2013 Varşova (COP 19) – Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar

Demek ki Türkiye iklim zirvelerinde son 9 yılda 1 kez Cumhurbaşkanı, 3 kez bakan, 1 kez bakan yardımcısı, 2 kez müsteşar ve 2 kez de müsteşar yardımcısı düzeyinde temsil edilmiş. Bundan önceki müsteşar yardımcısı düzeyinde katılım çok önce, daha Türkiye Çerçeve Sözleşme’ye taraf olduktan bir yıl sonra, Kyoto’yu ise henüz onaylamamışken, 2005’de olmuş.

Dolayısıyla bu tavrı Türkiye’nin iklim değişikliği politikalarından geri çekildiği şeklinde yorumlamamızın çok doğal olduğu ortada.

Türkiye pozisyonun belirlemek zorunda

Ne yazık ki Türkiye en önemli zamanda, yeni bir iklim rejimi kurulurken, hiçbir ülke grubunda yer almayarak, en önemli tartışma konularında pozisyon almayarak, oturumlarda söz almayarak, yardımcı düzeyde bir bürokratla temsil edilerek iyice görünmez hale geldi. Hızla artan bir emisyon düzeyine sahip, büyük, hızlı gelişen bir ülkenin, 2015’e bu yöntemle hazırlanmasının hem dünya, hem de Türkiye için büyük bir talihsizlik olduğunu söylemek gerekir.

Eğer bu durumun nedeni delegasyondaki ekiplerin tartışılan konulara yeterince hakim olmaması ve ülkenin müzakere kapasitesinin düşüklüğüyse, bunun da en azından yüksek düzeydeki oturuma kimin katılacağını belirlemek kadar politik bir tercih olduğu söylenebilir.

Gelecek yıl yaz aylarında, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon özel bir iklim zirvesi toplayacak ve ülkelerin liderlerini bir araya getirecek. Bu toplantıda özellikle G20 ülkelerinden pozisyonlarını belirtmelerini isteyecek.

Ayrıca Türkiye 2015 yılında G20’nin başkanlığını devralıyor. 2015’de, Türkiye’de yapılacak olan G20 toplantısı Paris İklim Konferansı’ndan önce olacağı için de ana gündemlerden birinin yeni iklim değişikliği rejimi olması ihtimali yüzde yüze yakın. Yani Türkiye 2015’de iklim politikalarında liderlik yapmak zorunda kalacak.

Bu görünüm ışığında Türkiye’nin politikalarını yeniden değerlendirmesi, aktif bir strateji benimsemesi, teknik hazırlıklarını hızlandırarak, tecrübeli kadrolar kurarak pozisyon belirlemesi gerekiyor. Bir grupta yer alması ya da yeni bir grup kurmayı denemesi de gerekebilir. Ya da AB’ye iklim politikalarında birlikte davranmayı, müzakerelerde AB tarafından temsil edilmeyi talep edebilir.

Tabii her durumda Türkiye’nin alacağı pozisyonun da gezegenden, gelecek kuşaklardan ve az gelişmiş ülkerleden yana, iklim gerçekliğine ve küresel iklim adaletine uygun bir pozisyon olması gerekiyor.

2015’e, Paris’e sadece 2 yıl kaldı. Görünmezlik politikasını sürdürmenin zamanı değil.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

https://twitter.com/umitsahin

 

Varşova İklim Zirvesi sona erdi: Süreç kurtarıldı, hayal kırıklığı baki kaldı

Varşova’dan 8. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 7. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 6. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 5. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 4. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 3. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 2. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 1. gün izlenimleri için tıklayın.

 

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği alanında kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.

İran’ın nükleer programı üzerinde geçici anlaşma

0

Cenevre’de İran’ın uranyum zenginleştirme nükleer programı üzerine görüşmelerin üçüncü raundu ve beşinci gününde anlaşmaya varıldı.

İran Dışişleri Bakanı Zarif Fransa Dışişleri Bakanı Fabius'a BM Cenevre Ofisinde yapılan seramoni sonrası sarılıyor.

2006’da İran’ın nükleer programı hakkında diplomatik ilişkileri yürütmek için bir araya gelmiş P5+1 (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeleri: ABD, İngiltere, Rusya, Çin, Fransa ve Almanya) ile İran arasında Cenevre’de süregelen görüşmelerde İran nükleer programının şartlı kabul edilmesiyle anlaşmaya varıldı.

Anlaşma çerçevesinde İran önümüzdeki altı ay içerisinde:

– %5’in üzerinde Uranyum zenginleştirmesini durduracak,

– %20 zenginleştirilmiş uranyum stokunu “sıfırlayacak”,

– Az-zenginleştirilmiş uranyum stokunu artırmayacak,

– Daha fazla santrifüj yüklemeyerek zenginleştirme kapasitesini donduracak,

– Arak’daki fabrikasında ağır-su reaktörünü hizmete sokmayacak veya harcanan yakıttan plütonyum üretebilecek tekrar işleme fabrikası kurmayacak,

– Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nu ani ve izinsiz nükleer denetimleri yapabilecek.

Bu ne demek?

Uranyum zenginleştirme oranını %5’te tutacak

Silah olarak kullanılabilecek maddelerin %90’dan fazla zenginleştirilmiş olması gerekir. Zenginleştirme seviyelerini %5’te tutmak Iran’ın enerji üreten reaktörü için yeterli yakıtı sağlayacak. Bir yanda İran zenginleştirme programına devam edebilecek bir yanda zenginleştirme %5 gibi silah yapmak için gerekli zenginleştirme seviyesinin çok altında bir eşikte tutularak kontrol sağlanacak

İran’ın %20 zenginleştirilmiş uranyum stokunu nötrlemek

%20 zenginleştirilmiş uranyum birkaç adımda nükleer silaha haline çevrilebilir. Bu stoku ortadan kaldırarak İran’ın hızlıca nükleer silah üretebilmesi yönündeki Batı endişelerini hafifletecek. İran bu stokunu reaktör-hazır yakıta çevirerek de eritebilir veya zenginleştirmeyi %5’e de indirerek hafifletebilir. Görüşmelerin üzerinde en çok durulan maddesi bu olmuştu. Stoku ülke dışına çıkarma taleplerine İranlı liderler karşı çıkmışlardı.

Yeni santrifüj yok

Bu maddeyle İran’ın zenginleştirme kapasitesi altı aylığına dondurulacak; ancak Iran’ın iki ana zenginleştirme tesisi operasyonuna deva edecek.

Arak reaktöründeki çalışmayı durdurmak

Arak’ta planlanan reaktör bir “ağır su” fabrikası, yani suyun moleküler bir değişkenini soğutucu olarak kullanan ve zenginleştirilmemiş uranyumla çalışan bir fabrika. Bu fabrika yan ürün olarak da yüksek dereceli plütonyum üretiyor. Bu plütonyumun tekrar işlenerek silah üretiminde kullanılma potansiyeli var.

Birleşmiş Milletler’in endişelerini ortadan kaldırmaya güvence vermek

Bu madde ile BM’nin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile Iran arasındaki bir çıkmaza da dokunuyor. Tahran yakınlarındaki Parchin askeri üssünde patlayıcı testleri yapıldığından şüphelenen BM yetkilileri bu madde ile denetimlerini Parchin’i de kapsayacak şekilde genişletebilecekler.

Amerika ve İran: “Bu daha ilk adım”

Voice of America’nın haberine göre Obama Beyaz Saray’a yaptığı konuşmada bu anlaşmanın daha ilk adım olduğunu ama bu anlaşma ile İran’ın zenginleştirme programına azımsanmayacak limitler getirdiklerini ve bomba yapmaya giden en olası yollarını kestiklerini söyledi.

İran’da ise Cenevre’den dönen delegasyon kahramanlar gibi karşılandı. İran Dışişleri Bakanı Muhammed Javad Zarif bunun daha ilk adım olduğunu, bu anlaşmayla İran’ın hakkı olan zenginleştirme programına devam edebileceğini söyledi.

İsrail: “Tarihi hata”

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu anlaşmanın tarihi bir anlaşma değil tarihi bir hata olduğunu söyledi. İsrail’in bu anlaşmayla bağlanmadığını söyleyen Netanyahu, İran’ın İsrail’i yok etmeye kararlı olduğunu ve İsrail’in de herhangi bir tehdit karşısında kendisini korumaya her hakkı olduğunu belirtti.

Beyaz Saray’da yapılan açıklamaya göre Obama telefonla Netanyahu’yu arayarak ABD ve İsrail’in daha kapsamlı bir çözüm müzakere edebilmek için istişarelere hemen başlanması gerektiğini söyledi.

Bundan sonra ne olabilir?

– En iyi ihtimalle geçici anlaşma tutar ve yakın zamanda bir nihai anlaşmaya varılarak İran nükleer program krizi defteri kapatılır.

– En kötü ihtimalle geçici anlaşma Washington ve Tahran’da muhalif tepkiler alır, görüşmeler yeniden krize girer.

– En olası ihtimalle farklı tepkilere karşı geçici anlaşma tutulur, ama daha kapsamlı nihai anlaşma için görüşmelerde anlaşmazlıklar olur, süreç sekteye uğrar, nihai anlaşma için hedeflenen süreler aşılır. Bir anlaşmaya varmak için tekrar tekrar zayıf başkanlarca politik yatırımlar yapılır ve uzayan süreç Suriye krizi gibi farklı ülkelerde çıkan gelişmeler yüzünden sürüncemede kalır

(Yeşil Gazete)

Alternatif medya şenliği, Yeldeğirmeni İşgal Evi’nde

Gezi direnişi tüm hayatımızı değiştirmeye, güzelleştirmeye devam ediyor. Kış gelince,  parklarda toplaşmanın zorlukları gezinin çocuklarını kapalı mekanlar aramaya zorlamıştı.Yeldeğirmeni mahallesi sakinleri de Yoğurtçu Parkı forumlarında kurulan düşü gerçeğe dönüştürüp sahipsiz bir binayı işgal etmişler.Yeşil Gazete’nin de içinde yer aldığı, her geçen gün yeni katılımlarla büyüyen şenlik hazırlık grubu toplantılarından birini de Don Kişot evi olarak ta adlandırılan bu yerde yapmak için mekana geldik. Gidince gördük ki ülkemizin ilk işgal evi, Kadıköy Yeldeğirmeni’nde çoktandır mahallenin gündelik hayatının bir parçası haline gelmiş.

Bir Kişinin Burnu Dahi Kanarsa! – Akdoğan Özkan

17 Ekim günü İstanbul’da medyanın fazlaca itibar etmediği dehşet verici bir olay meydana geldi.

O gün Türk Hava Yolları’nın İstanbul – Washington seferini yapan Airbus A340-300 tipi bir uçağı, içinde 220 yolcusuyla saat 13.35’de Atatürk Havalimanı’ndan havalandı.

Hava şartları mükemmel, görüş iyi, her şey yolundaydı!

Ancak kalkış esnasında uçağın 4 motorundan birine kuş çarptı.

Pilotlar için böyle bir kaza “kabus” ile eşdeğerdir.

Çünkü motordan kopan paller kaputu delerek kabine girebilir ya da kanattaki yakıt tanklarına zarar vererek yangın çıkarabilir, hatta uçağın düşmesine dahi sebep olabilir.

Havayolu taşımacılığı tarihinde bu şekilde ölümle sonuçlanmış kazalar vardır.

Amerikan Federal Havacılık Kurulu’nun (FAA) araştırmalarına göre,uçaklarda her 5 bin uçuştan 1’inde bir kuş çarpması vakasına rastlanmaktadır.

O 17 Ekim günü THY uçağının pilotu olayın ciddiyetinin farkındaydı. Ve hiç tereddüt etmeden Atatürk Havalimanı Hava Trafik Kontrol kulesiyle irtibata geçerek geri dönüş izni istedi.

Prosedürün emrettiği şekilde Karadeniz açıklarında yakıtını boşaltan uçak, kısa süre içinde Atatürk Havalimanı’na geri döndü.

Uçak bakım için hangara çekildi. Yolcular THY’ye ait başka bir uçakla 17:30’da Washington’a gönderildi.

Kaza ucuz atlatılmış, kimilerine göre “Allah nazardan saklamıştı”.

Ancak bu tip çarpışma vakalarının dünyanın her yerinde olduğu gibi İstanbul’da da yeniden gerçekleşme ihtimali yok değil.

Neyse ki, Yeşilköy şehrin güneyinde.

İstanbul, göçmen kuşların geçiş güzergahı üzerinde bir şehir olsa da, kuşlar ilkbahar ve sonbahar göç sezonunda ağırlıklı olarak şehrin ormanlık ve sulak alanlarının bulunduğu kuzey kesimlerinden geçiyorlar.

O yüzden şehrin kuzeyine inşa edilecek bir havalimanı bu konuda Yeşilköy kadar şanslı olamayacak.

Ancak bazı “uzmanlar” bu yöndeki bilgileri birilerine doğru dürüst aktarmamış olacak ki, 3. havalimanı için şehrin kuzeyinde, göçmen kuşların göç güzergahının üzerinde bir nokta belirlendi.

Üstelik Atatürk Havalimanı’nı genişletme yoluna gitmek ya da yeni havalimanını yine güneydeki Silivri’de inşa etmek gibi bir seçenek varken!

Bu açıdan bakıldığında, 17 Ekim 2013 tarihinde gerçekleşen kaza, İstanbul’un kuzeyine 3. havalimanı yapmayı planlayanlar için ilk ciddi uyarı niteliğindeydi.

Göksel bir uyarı! İnananların gözünde “Allah nazardan saklarken ”belki de Türkiye’yi uyarmıştı!

Şimdi öyle bir uyarının yapamadığını benim tek başıma yapma imkan ve ihtimalim yok!

Ama kuşların göçünü epey zamandır izleyen bir kuş gözlemcisi olarak, İstanbul’un kuzeyine inşa edilecek bir havalimanının taşıdığı riskin boyutları konusunda sahip olduğum verileri ve gözlem notlarını aktarmamın herhalde bir sakıncası olmaz.

Elimde benim de bir üyesi olduğum İstanbul Kuş Gözlem Topluluğu’nun(İKGT) en son 2011’de yürüttüğü “İstanbul Boğazı Göçü” başlıklı çalışmasının sonuçlarını içeren bir rapor var.

Bir kere, her şeyden önce İstanbul için bu tip çalışmalar çok önemli. Çünkü, her yıl yüz binlerce leylek ve yırtıcı kuş Afrika’daki kışlama alanları ile Avrupa’daki üreme alanları arasında mekik dokuyor. Kuşlar bu göçleri sırasında temel olarak 3 güzergah takip ediyorlar. Bunlardan biri Cebelitarık Boğazı, diğeri Tunus – Sicilya –İtalya güzergahı, bir diğeri de İstanbul Boğazı. Yapılan sayımlara göre, 1 km’lik dar deniz hattıyla İstanbul Boğazı, bir kıtadan diğerine çıkıp inen kuşların en yoğun şekilde takip ettikleri güzergah.

İKGT2011 yılının bahar aylarında yürüttüğü çalışması kapsamında, işte bu güzergahı inceleme altına aldı.

3 ay boyunca Boğaz’daki belirli noktalarda göç gözlemi ve sayımıgerçekleştiren İKGT üyelerinin gözleri 1 Mart -31 Mayıs tarihleri arasındaki günlerde toplam 622 saat İstanbul Boğazı semalarına çevrildi.

Bu gözlemler sırasında özellikle süzülerek uçan büyük kanatlı kuşlar gözlendi. Ve bu kategoriye giren 234 bin bireyin ilkbahar göçünde Anadolu yakasının kuzeyinden gelerek İstanbul Boğazı’nı geçtiği görüldü. KuşlarAvrupa yakasına ağırlıklı olarak Garipçe –Büyükdere bandından geçiş yapıyordu.

En yaygın görülen türler ise sırasıyla leylek, şahin, küçük orman kartalı, arı şahini, atmaca, karaleylek, yılan kartalı, kara çaylak, saz delicesi ve küçük kartaldı.

Tabii bu rakam sadece göç sezonunda gözlem yapılan 622 saati dikkate almaktaydı. Çalışmada bu nedenle aslında gerçek rakamın (300 bini leylek ve 150 bini yırtıcı olmak üzere) 450 binin altında olamayacağı belirtiliyordu.

Ayrıca havanın güzel olduğu günlerde termik akımları kullanarak gözle seçilemeyecek irtifalara yükselmiş olan kuşlar ile söz konusu bandın biraz dışından geçen kuşlar gözlem kapsamına girememişti.Üstelik bu rakamlara sayıları yine yüz binlerle ifade edilecek ötücü kuşlar dahil değildi. Şehrin kuzeyindeki çöplükleri mesken tutmuş martı vd. on binlerce kuş zaten kapsam dışıydı.

Bir başka deyişle, ilkbahar göç sezonunda İstanbul’un kuzeyindeki ormanlık bölgeleri ve sulak alanları takip ederek Avrupa içlerine, üreyecekleri alanlara doğru göç eden kuş sayısı muhtemelen 1 milyonun üzerindeydi.

Göç eden kuşların yoğunluğu şartlara göre gün ya da saat bazında değişiklik arz ediyordu. İKGT üyesi bazı gözlemci arkadaşlarımla birlikte Sarıyer Garipçe yakınlarındaki gözlem noktasından sadece 31 Mart 2012 günü12-14 bin küçük orman kartalının, 3 bin civarında leylek ve bir o kadar da şahin, atmaca, delice gibi türlerle geçiş yaptığına tanık olmuştuk.

Göçmen kuşlar ağırlıklı olarak Riva sulak alanı – Beykoz tepeleri üzerinden geliyor ve Garipçe – Demirciköy – Uskumruköy–Durusu hattını takip ederek Avrupa’ya çıkıyorlar.(Bu göç sonbahar döneminde tersine dönüyor ve kuşlar Boğaz’ı bu kez bu hattın biraz altından kat ediyorlar.)

Yani kuşlar 3.  Köprü, Kuzey Marmara Otoyolu ve 3. havalimanının planlandığı güzergahı kullanıyorlardı. Yani kuşlar uzmanlarımızın mükemmel (!) seçimleri ile belirledikleri “yolumuza” çıkıyorlar.

Bizler kamulaştırma bedeli bu şekilde daha “ucuz” oluyor diye, şehrin kuzeyindeki ormanları ve bu ormanlarda yer alan milyonlar ağacı, canlıyı ve su havzalarımızı bir kalemde harcayalım!

Peki ya bu “ucuzluğun” yarın öbür gün insan hayatı gibi bir “pahası” olabileceği aklımıza geliyor mu, geldi mi?

Ya bir gün kucağımızda “hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır” dilemek zorunda kalacağımız uçak kazaları bulursak ne olacak?

“Kader” mi, diyeceğiz timsah gözyaşları içinde?

“Takdir-i ilahi, bu tip kazalar dünyanın her yerinde oluyor” mu, diyeceğiz?

Oysa yukarıda da belirttiğim gibi, 17 Ekim günüo “takdir” bizleri uyarmak yönünde olmuştu. Üstelik de olabilecekler sadece “bir depo benzine”bu kez bizim “takdirlerimize” sunulmuştu!

Peki yarın öbür gün 3. havalimanı için yanlış yer seçiminden ötürü meydana gelebilecek bu tip bir kaza sonucunda bir kişinin bile burnu kanarsa, kim verecek bunun hesabını?

Bu projelere onay ve destek veren uzmanlarımız (!), kankalarımız mı?

Kredi veren bankalarımız mı?

Kim?

Bakın, 15 Ocak 2009’da Kuzey Carolina’ya gitmek üzere New York’un LaGuardia Havalimanı’ndan havalanan US Airways’e ait Airbus A 320 tipi yolcu uçağı da kuşlara çarpmıştı. 15 bin saatlik uçuş deneyimi olan ikinci pilotun bu çarpışma öncesinde aslında kaz sürüsünü fark ederek, “ne mükemmel bir V-uçuşu değil mi?” dediği anlatılır. Uçak çarpışma ile irtifa kaybedip sulara gömülmeden az önce!

Sizce bizim “kuş beyinli” (!) dostlarımız, binlerce yıldır takip ettikleri göç rotaları üzerinde yeni bir havalimanı ve bu havalimanından peşi sıra havalanan uçaklar gördüklerinde, “ne mükemmel bir uçuş,ne mükemmel bir U-dönüşü” demeleri mümkün mü?

Kuşlar, pilotların da fark ettiği gibi, mükemmel bir seyir izliyor olabilirler. Onların bu seyri geliştirip mükemmelleştirmeleri binlerce yıllarını aldı.

Şaşırtıcı olan, biz insanların on binlerce yıllık“tekamül” sonrası geldiğimiz nokta.Ve o noktada aldığımız kararlar, yaptığımız tercihler.

Ama tabii arkadaşlarımıza gerekli talimatı vererek, ormanları kökünden kazıyıp atmak ve sulak alanları hızla doldurmak suretiyle, kuşların ayaklarını buradan kesecek önlemler (!) alma noktasında, çok başarılı (!) da olabiliriz. Kuşların nesillerini yok etme noktasında “gereken neyse” yaparız!

Bizde “önlem” ve “gereken neyse” deyince anlaşılan budur çünkü!

Belli ki, ne bilimsel ne de ilahi uyarıların duyulabildiği bir “Vicdansızlık Çağı”nı idrak ediyoruz. Alacağımız “önlemler” ile inşa edeceğimiz ormansız, hayvansız, susuz ve cansız İstanbul’umuz tüm insanlık alemine hayırlı olsun!

Akdoğan Özkan – www.t24.com.tr

Semra Cerit Mazlum: “Varşova hem gündem, hem de sonuçlarıyla bir ‘kayıp ve zarar’ zirvesi oldu”

Semra Cerit Mazlum

Varşova’da dün akşam sona eren iklim zirvesinde alınan sonucu Semra Cerit Mazlum, Yeşil Gazete’ye değerlendirdi.

Zirveyi Varşova’da takip eden Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum, sonucun büyük bir geri adım olduğu görüşünde.

“Varşova’da toplanan 19. Taraflar Konferansı (COP19) hem gündemiyle hem de sonuçları itibariyle bir ‘kayıp ve zarar’ zirvesi oldu” diyen Mazlum, Varşova Konferansı’nın başlıca görevlerinden birinin, Doha’daki 18. Taraflar Konferansı kararı gereği, iklim değişikliğinin olumsuz etkileri sonucu ortaya çıkan kayıp ve zararlara ilişkin bir mekanizmanın kurulması olduğunu söylüyor.

Varşova'da müzakerelere sık sık ara verilmek zorunda kalındı

Ancak kurulan mekanizmanın tazmin yolu olarak görülmesinin önlendiğini söyleyen Mazlum, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Küçük Ada Devletleri başta olmak üzere en az gelişmiş ülkelerin iklim değişikliği rejimi içinde azaltım ve adaptasyon yanında ayrı ve üçüncü bir kurumsal başlık olarak yer almasını istedikleri bu mekanizmaya ilişkin karar, yalnızca bu tekil Konferansın sonuçları açısından değil, iklim değişikliğinin küresel politikadaki anlamını genişletme potansiyeline sahip olduğundan, büyük önem taşıyordu. Konferans Varşova Uluslararası Kayıp ve Zarar Mekanizması adıyla kurulan kurumsal süreç ile bu konuda olumlu bir adım atmış olsa da, mekanizmayı rejimin varolan adaptasyon gündemiyle ilişkilendirerek, kayıp ve zararı üçüncü bir ayak haline getirmedi. Mekanizmanın şu anki haliyle, kendine özgülenmiş bir mali kaynağı – örneğin adaptasyonda olduğu gibi bir ayrı bir fonu – olmadan; yapısı ve işleyişle ilgili kuralları ileriki yılarda belirlenecek bir şekilde kurulması, yalnızca verilmiş bir siyasi bağıtın yerine getirilmesi anlamı taşıyor. Ayrıca, Mekanizmanın böyle zayıf bir şekilde kurulması, bunun bir tazmin yolu olarak görülmesinin de önünü baştan kapatma amacı taşıyor.”

“Kayıp ve zararlara ilişkin beklentileri karşılamasa da bir karar alabilen Konferans, aslında diğer önemli konularda başka kayıp ve zararlara yol açtı” diyen Semra Cerit Mazlum, “Doha ruhu” diye adlandırılan iyimserlik atmosferinin yok edildiğini söylüyor:

“Varşova Konferansından kayıpla çıkan konuların başında 2015 anlaşmasına dair süreç geliyor. Kısaca Durban Platformu olarak adlandırılan müzakere ayağının hem 2020 öncesine hem de 2015 anlaşmasına ilişkin gündeminde, karara varılabilmesi dışında hiçbir somut ilerleme olmadığı gibi, ‘Doha ruhu’ diye adlandırılan iyimserlik atmosferi de yok edildi. 2020 öncesinde salım açığını kapatmak adına yeni hiçbir eylem sözü vermeyen devletler, devlet-dışı aktörlerin bağlayıcı olmayan çabalarının sonuçlarını görünür hale getirici düzenlemelere gitme kararı aldılar.

Daha büyük zararı ise, 2020 anlaşması hazırlık süreci gördü. 2015 anlaşmasına ilişkin karar, Amerika’nın Kopenhag’dan bu yana savunduğu, ülkelerin ulusal yapabilirlik koşullarına göre belirlenmiş, uygunluk mekanizması içermeden, kendi kendini izlemeye dayalı (aşağıdan yukarı) hedeflerinin toplamından oluşan bir küresel salım sınırlama-azaltım sistemini temel almış görünüyor. AB’nin de giderek yaklaştığı bu anlayış, 2015 anlaşmasının olası gücü hakkında karamsarlığa yol açıyor.  Bu iklim değişikliği rejimine yol gösteren ilkelerin aşındırılmasını da beraberinde getiriyor. Örneğin, bu Konferansta tanıştığımız ABD tarafından önerilen ‘self-differentiated’ kavramı rejimin belkemiğini oluşturan ‘ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesi’nin reddini ifade etmektedir. Yalnızca Kyoto Protokolü’nün bağlayıcı yükümlülük yapısından değil Sözleşmenin kurduğu sistemden de uzaklaşmayı önermektedir. ADP kararında 2020 sonrasındaki azaltım hedefleri için ‘yükümlülük’ (commitment) kavramı yerine ‘katkı’ (contributions) kavramının kullanılması bunun işaretlerinden biridir. Dolayısıyla Varşova Konferansı rejimin omurgasına da zarar vermiştir.”

Semra Cerit Mazlum, çıkan sonucun Türkiye için ne anla taşıdığı sorumuza ise şu yanıtı veriyor:

“Konferansın bu sonuçlarıyla, Kopenhag ve sonrasındakiler gibi, Türkiye’ye eylemsizliğini sürdürme, önlem almayı öteleme şansı vererek, siyasal zaman kazandırmaya devam ettiği söylenebilir. Fakat tam aksine çok değerli bir zaman kaybediliyor. 1992 Sözleşmesi’ne ve Kyoto Protokolü’ne ‘özgünlüğünü’ tanımadığı gerekçesiyle geç katılan Türkiye, aslında yeni bir şekil almakta olan uluslararası rejimin değişim sürecinde de ortak olamıyor. Kyoto Protokolü’nü müzakere masasında oturma fırsatı vereceği gerekçesiyle onaylayan Türkiye, Kyoto 2. Yükümlülük Dönemi’ne katılmayacağı gibi, daha geniş bir müdahil olma şansı veren ADP sürecinin de dışında kalıyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Varşova Konferansı’na ikinci hafta yalnızca üst düzey bölümde katılması; ADP, dolayısıyla 2015 anlaşması hazırlık görüşmelerinde bulunmaması anlamına geliyordu. Ülkelerin yükümlülük türlerine göre yeniden gruplandırılması potansiyeli içeren bu görüşmelerde yer almamak, iklim değişikliğinde çözüme ortak olma, bunu kendi özgün koşulları temelinde müzakere edeceği yöntem çerçevesinde yapma şeklindeki kendi iddiasıyla çelişmek olarak görülebilir.

Varşova’da alınan ADP kararındaki ev ödevi Türkiye için de geçerli. Ülkeler 2015 anlaşmasının salım sınırlama-azaltım hedeflerinin belirlenmesi sürecine girdi oluşturmak üzere verebilecekleri katkıya (üstlenebilecekleri yükümlülüklere) ilişkin niyetlerini ulusal düzeyde belirleyerek Paris COP21 öncesinde sunacaklar. Türkiye’nin Karar’daki çağrıda vurgulandığı gibi, daha fazla zaman kaybetmeden, katkı niyetini hazırlama çalışmalarına başlaması, ADP sürecindeki yavaş ilerlemeyi yakalayabilmesi ve açığı kapatması açısından elzem.”

Haber: Ümit Şahin  – Yeşil Gazete

Varşova İklim Zirvesi sona erdi: Süreç kurtarıldı, hayal kırıklığı baki kaldı

Geçen Cumartesi Varşova'da yapılan iklim adaleti yürüyüşünden

11 Kasım’dan bu yana Polonya’nın başkenti Varşova’da devam eden BM İklim Zirvesi (COP 19) bu gece kapandı. Normalde dün akşam sona ermesi gereken zirve, uzlaşma çabalarının başarısız olması nedeniyle bugüne uzamıştı. Zirve planlanan bitiş zamanının üzerinden 24 saatten daha uzun bir süre geçtikten sonra bu gece TR saatiyle 22:00’de sona erdi.

Taraflar, zirvenin başarıyla sona erdiğini ilan edebilecek kadar uzlaşmaya vardılar. Ancak gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki ayrılıkların iyice gün yüzüne çıktığı zirve, özellikle iklim değişikliği konusunda radikal adımlar atılmasını bekleyen en az gelişmiş ülkelerin ve sivil toplum örgütlerinin hayal kırıklığını giderecek bir sonuç üretmekten uzak kaldı.

Varılan sonuçla 2015’de Paris’te imzalanması gereken yeni anlaşmanın tartışılacağı önümüzdeki 2 yıllık süreç şimdilik kurtarılmış oldu. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerin en fazla önem verdiği kayıp ve zarar mekanizması ile finans konusunda da -son derece yetersiz içerikte de olsa- üzerinde tartışmanın devam edebileceği metinler çıktığı söylenebilir. Taraflar bu iki konu üzerinde hiçbir anlaşmaya varamamış ve birer sonuç metni üretememiş olsalardı uluslararası iklim politikaları sürecinin geleceği daha büyük bir sıkıntıya girmiş olacaktı.

Müzakerelerin uzaması ve tarafların 30 saat aralıksız görüşmelerinin ardından zirvenin başkanlığını yapan Polonyalı bakan Marcin Korolec başta olmak üzere bütün delegeler son derece yorgun ve uykusuz görünüyorlardı. Ancak yorgunluktan daha önemli olan, en az gelişmiş ülkelerin ve aktivistlerin yaşadığı hayal kırıklığıydı.

Son gün yapılan oturumlardan birinde Bangladeş delegesinin gelişmiş ülkelere yönelik olarak söylediği “bütün umutlarımızı darmadağın ettiniz” sözü her şeyi özetliyordu.

Çok sayıda yan gündemde sağlanan gelişmeler ve alınan teknik kararların yanısıra zirveden çıkan en önemli sonuçlar şöyle özetlenebilir:

Paris 2015 yolunda hazırlıklar sürecek, ancak bağlayıcılık tehlikede

Müzakerelerde bu akşama doğru hala uzlaşılamaması böyle görüntülere neden oldu

Kyoto Protokolü’nün 2. döneminin neye benzeyeceği 2015’de yapılacak olan Paris zirvesinde belirlenecek. Varşova’da, Paris’te oluşacak yeni iklim rejiminin ana hatlarının ve yol haritasının belirlenmesi gerekiyordu. Bu konuda yapılan müzakereler zirvenin 24 saatten fazla uzamasına yol açacak kadar çetin geçti. Gelişmiş ülkelerin bağlayıcı olmayan bir anlaşma yolunda ellerini güçlendirdikleri görüldü. Ama en azından üzerinde uzlaşılan bir sonuç metninin çıkması sürecin devam etmesini sağlayacak.

Kabul edilen metinde ülkelerin radikal ve bağlayıcı taahhütler alacaklarına dair hiçbir cümle olmadığı için de, Paris anlaşmasının iklim değişikliğini, amaçlandığı gibi 2 dereceyle sınırlayacak kuvvette olması şimdilik mümkün görünmüyor. Karara göre taraf devletler yeni süreçle ilgili kendi durumlarına ilişkin bilgileri 30 Mart 2014’e kadar ve daha sonra da düzenli olarak sekreteryaya iletecekler. Karara göre tüm taraflar (sadece gelişmiş ülkeler değil) bu hazırlığı yapacaklar, ancak çizilen yol haritasında tarafların herhangi bir taahhüt altına gireceğine dair bir referans bulunmuyor.

Bu da Paris sonrası dönemin, ABD ve Japonya gibi ülkelerin istediği gibi bağlayıcı olmayan bir uluslararası sürece dönüşmesi anlamına gelebilecek. İklim değişikliğine karşı anlamlı bir adım atılması için ülkelerin önceden belli olan, radikal ve bağlayıcı taahhütler alması gerektiği düşünülürse, bunun ciddi bir geri adım olduğu söylenebilir.

Kayıp ve zarar mekanizması çıktı, ama sulandırılarak

Aynı durum özellikle Filipinler’de yaşanan süper tayfun felaketi sonrasında zirveye damgasını vuran kayıp ve zarar mekanizması için de geçerli. İklim felaketlerinden ve iklim değişikliğinin yavaş başlayan etkilerinden ön planda zarar gören gelişmekte olan ülkelerin kayıp ve zararlarının karşılanması için teknolojik ve finansal bir mekanizma kurulmasını öngören kayıp ve zararlar konusunda da bağlayıcı bir karar çıkması başta Avustralya, Kanada ve ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler tarafından bloke edilmişti. Sonuçta bu konuda da bir metin kabul edilebildi.

Metinde konu kendi yönetim kurulu olan yeni bir mekanizma (Varşova uluslararası mekanizması) olarak tanımlanıyor. Ancak mekanizmanın işleyişinde daha çok veri toplama, bilgi paylaşımı, koordinasyon gibi konulara vurgu yapılıyor ve ayrı bir finansman öngörülmüyor. Karar bu haliyle Filipinler başta olmak üzere konuya önem veren gelişmekte olan ve en az gelişmiş ülkelerin taleplerini karşılamaktan çok uzak. Yani bu konuda da kazananın gelişmiş ülkelerin sorumluluk almaya yanaşmama tavrı olduğu ortada.

Piyasa mekanizmaları ısrarı

Zirvenin son anına kadar gerilimin sürmesine neden olan konulardan biri de Avrupa Birliği, Norveç, İsviçre, Avustralya gibi ülkelerin Kyoto Protokolü’yle ilgili metodolojik konularda piyasa mekanizmalarını neredeyse tek uygulama yolu olarak tanımlamakta ısrar etmeleri geliyordu. Ancak Venezuella, bu konuda kararlı bir karşı duruş sergiledi. Venezuellalı bakan son oturumda yaptığı çok alkış alan konuşmalarında bu konuda uzlaşma sağlanmadığını sert bir dille iki kez tekrarladı ve “Kyoto Protokolü’nün Avrupa Birliği’nin malı olmadığını” söyledi. Bu nedenle konu tartışmaya açık kalmış oldu.

Adaptasyon Fonu şimdilik doldu

Finans konusunda ciddi bir ilerleme sağlanamayan zirvede ilk günden beri gelişmiş ülkelerin çok mütevazi bir bütçesi olan Adaptasyon Fonu’na bile para koymamaları eleştiriliyordu. Nihayet dün 100 milyon dolar toplandı ve fon açıldı. En büyük katkıyı İsveç ve Almanya’nın yaptığı fon şimdilik işler hale geldi, ancak asıl önemli olan yılda 100 milyar dolar bütçeli Yeşil İklim Fonu’nda hâlâ net olmayan bazı vaatler dışında somut bir hareket olmadı.

Yeb Sano açlık grevini 13. günde bitirdi

Filipinler temsilcisi Yeb Sano basın açıklamasında

Zirvenin ilk günü yaptığı konuşmayla ülkesinde yaşanan tayfun felaketi nedeniyle açlık çeken milyonların yaşadıklarını dünyaya yansıtmak ve zirveden özellikle kayıp ve zarar mekanizması konusunda anlamlı bir sonuç çıkmasını sağlamak için açlık grevine başlayan ve Varşova zirvesinin simgesi haline gelen Filipinler baş delegesi Yeb Sano, eylemini bugün zirve kapanana kadar sürdürdü. Zirvenin bitiminde açlık grevine son veren Sano, twitter hesabından yaptığı açıklamada kendisini destekleyenlere teşekkür etti ve her ayın 13. günü, Varşova’da 13 gün süren açlık grevini hatırlayarak bir gün oruç tutacağını söyledi. Sano’nun açlık grevini bitirmeden önde attığı son tweet de anlamlıydı: “Onların esnekliği politik olanın sonucu, benimki ise varoluşsal olanın.”

Sivil toplum örgütleri ve aktivistler tepkili

Zirve sona ererken Varşova’da bulunan sivil toplum örgütleri ve aktivistlerden çıkan sonucun içeriğine ve yaşananlara ilişkin hayal kırıklığı ve öfke dolu tepkiler gelmeye devam ediyor.

Filipinler’de bulunan Jubilee South örgütünden Lidy Nacpil, Filipinler’de insanların çektiği acıların yeterli olmadığının görüldüğünü söylerken, kayıp ve zararlar konusunda yeni iklim gerçekliğine uygun bir sistem kurulacak yerde bol bol laf üretildiğini ve bu lafların bir sonuç vermediğini vurguluyor.

ActionAid International’dan Brandon Wu ise, ABD ve diğer gelişmiş ülkelerin finanas konusunda belli bir rakam telaffuz edilmesini bloke ettiğini ve bu nedenle bir netlik sağlanamadığını, böylece zengin ülkelerin uluslararası bir iklim finansmanı sağlamak yolundaki yasal ve ahlaki sorumluluklarını reddettiklerini söylüyor.

Friends of the Earth’den Asad Rehman, Varşova’nın temiz enerjiyle kirli enerji arasında seçim yapılacak bir zirve olması gerektiğini, ancak lobilerin buna izin vermediğini ve konferasın asıl sponsoru olduğu anlaşılan fosil yakıt şirketlerinin yeni bir zafer kazandığını berlirtiyor.

Third World Network’ten Meena Raman ise, zengin sanayileşmiş ülkelerin zirveyi bloke etmesinin utanç verici olduğunu söylediği açıklamasında, bu ülkelerin ABD’nin öncülüğünde hem emisyon azaltımı hem de finans konusunda hiçbir rakam belirtilmesine izin vermediklerini, bunun dünyanın en zengin insanlarının düştüğü dipsiz bir ahlaki çöküş durumu olduğu yorumunu yapıyor.

Gökşen Şahin: “Ertelenmiş sorumluluklar ve geciktirilmiş mekanizmalarla iklim krizini çözemeyiz”

TEMA'dan Gökşen Şahin

Varşova İklim Zirvesi’ni ilk gününden son gününe dek izleyen TEMA iklim değişikliği sorumlusu ve Türkiye İklim Ağı koordinatörü Gökşen Şahin de sonucu hayal kırıklığı olarak değerlendirenler arasında.

“Müzakerelerin yapıldığı iki hafta boyunca, Filipinler’de, Sardunya adasında ve Hindistan’da şiddetli kasırga ve fırtınalar gördük. İklim değişikliği yüzünden daha şiddetli ve daha sık yaşadığımız felaketler bize acilen harekete geçmemiz gerektiğini işaret ediyordu” diyen Şahin, sözlerini “Ancak Varşova’daki müzakerelerin sonuçları, gezegenin aciliyetlerini karşılamıyor. Ertelenmiş sorumluluklar ve geciktirilmiş mekanizmalarla iklim krizini çözemeyiz. Müzakere taraflarına harekete geçmenin aciliyetini anlatmak için artık daha yüksek sesele, daha kalabalık bir iklim hareketine ihtiyacımız var” diye sürdürüyor.

Semra Cerit Mazlum: “Tam bir kayıp ve zarar zirvesi”

Zirveyi izlemek üzere Varşova’ya giden Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum da COP 19’un “hem gündemiyle, hem de sonuçları itibariyle bir ‘kayıp ve zarar’ zirvesi” olduğunu söylüyor.

Semra Cerit Mazlum’un zirveyle ilgili yorumlarını konuyla ilgili diğer haberimizde okuyabilirsiniz.

Haber: Ümit Şahin – Yeşil Gazete