Ana Sayfa Blog Sayfa 4113

‘Cinayet haberleri olmayacak, sadece edebiyat olacak’- Cemal Tunçdemir

İnsanın yapabileceklerine, hayallerine sınır koymaması gerektiğini hatırlattıkları için ilham vericiler. Bazen önyargı, sabit fikirlilik veya konformizmin kör edici etkisini göz açıcı şekilde sergiliyorlar. Bazen ise sosyal hayatın ne öngörülemez ne büyük değişimler geçirebileceğini hatırlatıyorlar. Büyük, iddialı ama öngörüsüz laflardan söz ediyorum.

Nietzche’nin, ‘’bütün peşin hükümler bağırsaklardan gelir” tespiti ile ‘’büyük lokma ye büyük laf etme’’ tavsiyesi arasında bir ilişki var mı bilemiyorum. Ama, insanın ‘büyük laf’ etmeye bir ‘tweet’ uzaklıkta olduğu bu günlerde bazı ‘büyük laf fiyaskolarını’ yeniden hatırlamanın çok yararlı olacağı aşikar. Buyrun:

‘’Bugün kayda değer hiçbir şey olmadı.’’

— İngiltere Kralı 3. George, 4 Temmuz 1776 günü günlüğüne düştüğü not. (Okyanusun ötesinde Amerikalıların İngiliz Krallığı’ndan bağımsızlığını ilan ettiği gündü)

***

‘’Basılı kitaplar, özellikle de sıklıkla baskı hatasına sahip olmalarından dolayı hiçbir zaman el yazması kitapların yerini alamaz.’’

— Alman Keşiş ve Yazar Johannes Trithemius’un matbaanın icat edildiği 1492 yılında kaleme aldığı ‘Yazıya Övgü’ kitabından-

***

Lokomotifin atlı arabadan en az iki kat daha hızlı olacağı ısrarından daha absürd bir düşünce olamaz’’

— The Quarterly Review, 1825 –

***

‘’Her kadın fareden korkar’’

— Metro-Goldwyn-Mayer film şirketinin patronu Louis B. Mayer 1926 yılında önerilen fareli çizgi film projesini reddederken-

***

‘’Yakıt için kazmak mı? Yerde kuyu kazıp yakıt bulmaya mı çalışmak? Kafayı mı yedin?’’

— Petrol için yeryüzünde kuyu kazan ilk Amerikalı Edwin L. Drake’in ortağı, 1859 –

***

‘’Bu son derece önemsiz bir virüs’’

—ABD Bilimler Akademisi’nin AIDS’i inkar etmesiyle ünlenen üyesi Dr. Peter Duesberg, HIV virüsünü tartışırken, 1988

***

‘’İnsan oğlu Ay’a ayak basmadan önce, mektuplarınızın New York’tan Avustralya’ya güdümlü füzelerle 1 saatte ulaştırılabildiği günler yaşayacağız. Roket-postanın eşiğine gelmiş bulunuyoruz.’’

— Arthur Summerfield, ABD Posta Müdürü, 1959

***

‘’Cinayet haberleri olmayacak. Sadece edebiyat olacak’’

— Brooklyn Daily Eagle editörü C. M. Skinner, geleceğin gazetesiyle ilgili tasavvuru, 1900.

***

‘’Sadece ağız ve mide için olan çok az ilaç ağızdan alınacak. Örneğin akciğer ilacı deriden doğrudan akciğere verilecek’’

— Ladies’ Home Journal, “Gelecek 100 Yılda Olacaklar” 1900

***

‘’Bu yüzyıl sona erdiğinde tamamen kağıtsız bir topluma dönüşmüş olacağız’’

—Roger Smith, General Motors CEO’su, 1986

***

“Uçaktan bomba atmak, bir torba un atılması kadar zarar verir. Uçakların saldırısına uğramış bir geminin güvertesinde keyifle dururum’’

—Newton Baker, ABD Savunma Bakanı, 1921

***

“Aşırı sigara içmenin akciğer kanseri oluşmasında rolü varsa bile çok çok küçüktür.’’

—W.C. Heuper, ABD Ulusal Kanser Enstitüsü, 1954

***

“İlginç ve iyi kurgulanmış bir konsept. Ancak ‘C’den daha iyi bir not alabilmesi için fikrin hayata geçirilmesi mümkün bir fikir olması gerekir…’’

— Yale Üniversitesi işletme profesörünün, 1960’lı yıllarda Fred Smith adlı öğrencinin, bir günde kargo teslimi hizmeti projesi ile ilgili değerlendirmesi. Smith, 1971 yılında kargo firması FedEx’i kurarak projesini hayata geçirdi.

***

“İnsanlar, göklerin değil dünyanın döndüğünü iddia eden bu nevzuhur astrologa kulak veriyor. Bu ahmak, bütün astronomi ilmini tersyüz etmek istiyor’’

—Martin Luther, Kopernik hakkında, 1543

***

‘’Bu kitaptaki düşüncelerin herhangi bir kişinin dini hassasiyetlerine dokunabileceğini düşünmek için ciddi bir sebep görmüyorum.’’

—Charles Darwin, Türlerin Kökeni kitabı hakkında, 1869

***

“Hitler’in sonu, ihtiyar bir adam olarak ıssız bir Bavyera köyünde, takıldığı bira bahçesinde, bir zamanlar Alman devletini (Reich) yıkmayı başarmaya çok yaklaştığı hikayeleri anlatarak geçirmek olacak. ‘İhtiyar adam yine çok içti’ diye düşünecek köylüler.’’

—Harold Laski, London Daily Herald gazetesi köşe yazısı, 1932

***

“Bu ‘telefon’ denen cihazın, bir iletişim aracı olarak ciddiye alınmasına engel olacak çok fazla eksik yönleri var. Cihazın doğal olarak bizim için hiçbir değeri yok’’

—Western Union şirket içi raporu, 1876

***

“Yapraklar dökülmeden eve döneceksiniz’’

—Alman İmparatoru II. Wilhelm’in askerlerine hitabı, 1914

***

‘’ENIAC’taki bilgisayar 18 bin vakumlu tüpe sahip ve 30 ton ağırlığında. Gelecekte bir gün bilgisayarlar 1000 vakumlu tüpe sahip ve sadece 1,5 ton ağırlığında olabilir’’

—Popular Mechanics dergisi, 1949

***

‘’Dünyada sadece 5 bilgisayar olacak’’

IBM başkanı Thomas Watson, 1943

***

“Üniversite eğitimi bütün kız ve erkek öğrencilere bedava olacak’’

—Ladies’ Home Journal dergisi, “Gelecek 100 Yılda Olacaklar” 1900

***

“Evde kaset kaydı, müziği öldürüyor’’

— İngiliz kayıt endüstrisinin (BPI), evlerinde radyodan kasetçalara müzik kaydı yapanlara karşı kampanyasındaki iddiası , 1980

***

“Reagan’da başkan rolü oynayacak tip yok’’

— United Artists film şirketi yönetiminin, başkanlık seçim kampanyalarının perde arkasını anlatan 1964 yapımı ‘The Best Man’ adlı filmde ABD başkanı rolü oynayacak oyuncuyu seçerken dönemin ünlü aktörü Ronald Reagan’ı eleme gerekçeleri.

***

“20 yıl içinde savaşlar ve bağnazlıklar son bulacak. İnsanlar, açgözlü olma yerine düzgün insan olurlarsa daha çok kazanacaklarını öğrenecekler’’

—Folk müzik sanatçısı Arlo Guthrie, Newsweek dergisi röportajı, 1969

***

“Çalışma hayatına girip beyinlerini yoğun kullanmaya başlamaları sonucunda yeni çağın kadını da kel olacak’’

— Berlin Üniversitesi profesörü Hans Friedenthal’ın kadınların çalışmaya başlamasıyla yaşanacak değişimlerle ilgili tahminleri, 1914

***

“Yüksek hızda tren seferi imkansız. Çünkü, bu yolculukta yolcular nefes alamaz ve nefessizlikten ölür’’

— Dionysius Lardner, Londra Üniversitesi doğal felsefe ve astronomi profesörü, 19’ncu yüzyılın ilk yılları

***

“Irak halkı bizi özgürleştiricileri olarak selamlayacak’’

—ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, ABD’nin Irak’ı işgalini savurken, 2003

***

‘’Bizim yaşam süremizde Japonya ile en ufak bir savaş ihtimali bile görmüyorum. Japonya ile savaş mantıklı hiçbir devletin düşüneceği bir ihtimal değil’’

—Winston Churchill, 1924

***

“Telefon, dünyaya barış getirecek. Güneyli aksanını tamamen ortadan kaldıracak. Ameliyat konusunda devrime yol açacak. Ve çiftçilerin yalnızlığını ortadan kaldırarak tarımı yok olmaktan koruyacak’’

— Anonim bir deklarasyon, 1895

***

“2000 yılında evler de uçabilecek. Öyle olacak ki herkes topluca kışın güneye taşınabilecek. Ya da ne zaman manzarasını değiştirmek istese yeni topraklara evini uçurabilecek

—Futurist Arthur C. Clarke, Vogue dergisi, 1966

***

“Ay’a ulaşalıbileceği tuhaf fikrinin hiçbir umudu yok.  Çünkü yer çekiminden kurtulmayı engelleyen aşılmaz bariyerler var’’

— Chicago Üniversitesi asntronomu Dr. F. R. Moulton, 1932

***

“Hapishanede daha sessiz, daha düşünceli, daha olgun bir insana dönüştü. Ve artık otoriteye karşı çıkmıyor. İtaatkar bir insan oldu.’’

— Adolph Hitler’in hapsedildiği hapishanenin gardiyanının Bavyera Adalet Bakanı’na açıklaması, 1924

***

‘’At kalıcıdır. Otomobil ise gelip geçici bir heves.’’

— Michigan Savings Bank, bir otomobil fabrikası kurmak isteyen Henry Ford’un avukatına, Ford’un parasını bu işe yatırmamasını tavsiye ederken, 1902

***

‘’Bu inşa edilebilecek en büyük uçak. Daha büyüğü yapılamaz.’’

— Boing firması başmühendisinin, 10 yolcu kapasiteli 247 tipi iki motorlu uçağının ilk seferindeki açıklaması

***

“Otomobilin hayatımıza girmesinin en önemli sonuçlarından biri şehirlerde sinek kalmaması olacak. Şehirlerde ahır ve sokaklarda at kalmayınca sinek de olmayacak.’’

—Ralph W. Pope, Amerika Elektrik Mühendisleri Enstitüsü Sektreteri, 1900

***

“İnanıyorum ki sinema-film eğitim sistemimizde kökten değişime yol açacak ve birkaç yıl içinde tamamen olmasa da büyük ölçüde ders kitaplarının yerini alacak’’

—Thomas Edison, 1922

***

“Dişlerin ayrık, gırtlak çıkıntın çok dışarıda ve aşırı ağır konuşuyorsun’’

—Universal Pictures film şirketi yöneticisinin aktör olmak için başvuran Clint Eastwood’u reddetme gerekçesi, 1959

***

“Afganistan’da birkaç terörist olmasını kim umursar ki?’’

— Paul Wolfowitz, ABD Savunma Bakan Yardımcısı, El Kaide hakkındaki soruya cevap verirken, 11 Eylül’den sadece 5 ay önce, Nisan 2001

***

‘’Kadınların başbakan olması daha uzun yıllar alır. En azından bizim hayatımızda göremeyeceğimiz birşey”

— Margaret Thatcher, 26 Ekim 1969.

***

‘’Müzik tınılarını beğenmedik. Hem gitar müziğinin modası geçiyor.’’

— Decca Recording plak şirketi, Beatles grubunu reddetme gerekçeleri, 1962

***

‘’Bu sadece bu yıl popüler olacak bir kitap.’’

—New York Herald Tribune gazetesinin F. Scott Fitzgerald’ın “The Great Gatsby,” romanı hakkındaki eleştiri yazısı, 1925

***

“İtiraf edeyim, bir denizaltının, mürettebatını bunaltıp boğup denizde bocalamaktan başka birşey yapabileceğini hayal edemiyorum.’’

— H.G. Wells, The War of the Worlds ve diğer birçok ünlü bilim-kurgu klasiğinin yazarı, 1901

***

”ABD’yi çoluk çocuğa bırakırlar mı sanıyorsunuz?”

— 2007 yılında ABD’yi ziyaret eden bir Türk lider, Barack Obama adlı bir siyahi senatörün de başkan adayı olduğu kendisine söylendiğinde…

***

“Rock ‘n’ Roll müziği Haziran ayına kadar gündemimizden çıkmış olur’’

—Variety dergisi, 1955

***

“Bütün ülkeler içinde Almanya, başka ülkeleri işgal arzusuna en az kendini kaptırmış ülke’’

—Boston Daily Globe gazetesi, 1901

***

“Amerikalıların telefona ihtiyacı var ama bizim yok. Bizim yeterince mesaj ulağımız var.’’

—Sir William Preece, Britanya Posta Ofisi başmühendisi, 1876

***

“Macintosh ‘fare’ denilen harici bir işaretleme cihazı kullanıyor. İnsanların bunu kullanmak isteyeceğini sanmıyorum’’

— Teknoloji yazarı John C. Dvorak, San Francisco Examiner gazetesi, 1984

***

‘’640K herkese fazlasıyla yeter”

— Bill Gates, 1981

***

‘’Hangi enayi yanında radyo gezdirmek ister ki?’’

— 1947 senesinde transistörün icadından sonra bazı Amerikan elektronik şirketlerinin, ‘taşınabilir radyo’ üretme projelerini reddetme gerekçesi

***

“Borsa hisseleri kalıcı olarak en yüksek noktasına ulaşmış durumda.’’

— Irving Fisher, Ekonomi Profesörü, Yale Üniversitesi, 1929

***

‘’Kim, kendisine özel olarak gönderilmemiş uluorta bir mesajı dinlemek ister ki?’’

—Telekomünikasyon girişimcisi David Sarnoff, radyo alanında yatırım yapmayı istediğinde ortağının verdiği cevap, 1920’ler

***

“Bir aktörün öncelikli görevi mesleğidir. Dolayısıyla aile reisliği dışında belediye başkanlığı ya da bir başka makama aday olmayacağıma emin olabilirsiniz’’

—Ronald Reagan, The Hollywood Reporter gazetesi, 1955

***

“Bu hiçbir getirisi olmayan yere ilk seferi biz gerçekleştirdik. Hiç şüphesiz bu aynı zamanda buraya gerçekleştirilmiş son sefer de olacak.’’

—Joseph Ives, botanist ve kaşif, Büyük Kanyon’a (Grand Canyon) keşif gezisinden sonra, 1861

***

“Beethoven senfonilerinin güfteye ne kadar ihtiyacı varsa, filmlerin de sese o kadar ihtiyacı var’’

—Sessiz sinemanın yıldızı Charlie Chaplin, 1928

***

“Uçaklar oyuncak olarak ilgi çekici ama askeri bir değerleri yok’’

—Mareşal Ferdinand Foch, strateji profesörü, École Supérieure de Guerre, 1911

***

‘’Daha baştan itibaren kendimizi gerçeğe adayacağız. Gerçeği bulmaya, gerçeği konuşmaya, gerçeği yaşamaya… İktidarımızda yapacağımız bu olacak’’

—Richard Nixon, başkan adaylığı kabul konuşması, 1968

***

“Motorlu arabanın kitlesel bir pazarı asla olmayacak. Bugün Avrupa’da 1000 kadar motorlu araba var ve bu limiti aşmayacak. Çünkü kıtada sadece bu kadar şoför var’’

—Daimler Benz firması sözcüsü, tarih kesin değil

***

“Bu Google’cılar, milyarder olmak, rock yıldızı gibi olmak, konferanslara gitmek peşinde. Ama 2-3 yıl içinde göreceğiz bakalım hala şirketleri devam ediyor mu etmiyor mu…’’

—Bill Gates, Google’ın kurucuları Sergey Brin ve Larry Page hakkında, 2003

***

‘’Eğer Avrupa milletleri savaş uçaklarının oynadığı rolü (Birinci Dünya Savaşında) önceden tahmin edebilseydiler asla savaşa girmezlerdi’’

—Orville Wright, uçakların dünya barışını Lahey Konferansları’ndan daha etkin şekilde sağlayabileceğini savunurken, 1917

***

‘’Sorun şu ki izlemek istediğim kadar video yok’’

—Steve Chen, 2005 yılında YouTube’u kurdukları günlerde

***

‘’İki yıl içinde ‘spam’ sorunu tamamen çözülmüş olacak.’’

—Bill Gates, World Economic Forum konuşması, 2004

***

“iPhone’un ciddi bir pazar payı elde etme şansı hiç yok’’

—Steve Ballmer, Microsoft CEO’su, 2007

***

‘’Sadece 50 yabancı arabanın satıldığı ABD pazarında Japon otomotiv endüstrisinin bir pay kapma ihtimali yok’’

— BusinessWeek dergisi, 1968

***

“Hissiyatlı ve sorumlu kadınlar oy vermek istemez’’

—Grover Cleveland, ABD eski Başkanı, 1905

***

“Ne olursa olsun, ABD Donanması asla gafil avlanmayacak.”

— Frank Knox, ABD Donanma Bakanı, Pearl Harbor baskınından 3 gün önce, 1941

***

‘’Evet bayan, bu gemiyi tanrı bile batıramaz’’

— RMS Titanic gemisi görevlisinin geminin yolcusu Sylvia Caldwell’e cevabı

Cemal Tuçdemir – www.t24.com.tr

 

“Geçmişten Günümüze Toplumcu Belediyecilik Örnekleri” ODTÜ’de tartışılacak

ODTÜ Mezunları Derneği’nin düzenlediği “ODTÜ’lüler Gündemi Tartışıyor” etkinliği bu cumartesi yapılacak olan “Geçmişten Günümüze Toplumcu Belediyecilik Örnekleri” paneliyle devam ediyor.

Panelde, kent yaşamının çok önemli bir öğesi olan, günün her saatinde yaşamımızı doğrudan ilgilendiren belediye hizmetlerinin ele alınışının geçmişten günümüze değişik örneklerini, bu hizmetlerin demokrasi ile ilişkisini ve ortaya çıkan özgün, çağdaş anlayışları tartışılacak. Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık, Toplumcu Belediyecilik anlayışının ne olduğunu, bu anlayışın ülkemizdeki gelişimini ve Çankaya Belediyesi’ndeki uygulamaları anlatacak. Yaklaşık otuz beş yıldır insanların gururla hatırladığı Fatsa deneyimini, bu deneyimin yaratıcılarından Sedat Göçmen aktaracak. Şehir Plancısı İkbal Polat, Bursa-Nilüfer Kent Konseyi’nde halkın karar alma süreçlerine nasıl katıldığını ve mahalle meclisleri deneyimini bütün detaylarıyla paylaşacak.

Tarih: 07 Aralık 2013 Cumartesi

Saat: 13:30 – 16:30

Yer: ODTÜ Mezunları Derneği, Vişnelik Salonu

KONUŞMACILAR: Bülent TANIK Çankaya Belediye Başkanı

İkbal POLAT Nilüfer Kent Konseyi – Şehir Plancısı

Sedat GÖÇMEN  (1979-1980 Fatsa Deneyimi)

KOLAYLAŞTIRICI:   Ü. Nevzat UĞUREL (CP-1980)

Almanya’da ırkçı partiyi kapatma girişimi

Almanya’da ırkçı ve yabancı düşmanı Alman Milliyetçi Demokratik Partisi NPD’nin kapatılması için nihayet düğmeye basıldı.
Federal Eyaletler Meclisi partinin kapatılması için Federal Anayasa Mahkemesi’ne resmi başvuruda bulundu ve böylece yasal süreç başladı.

Karlsruhe kentindeki Anayasa Mahkemesi’ne gönderilen başvuru 244 sayfa kalınlığında ve NPD’nin radikal sağcı çevrelerle ve ırkçı teröristlerle ilişkisi olduğunu kanıtlamayı hedefliyor.

NPD’nin kapatılması için 2003 yılında da Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmış, o zamanki girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Yeni yasaklama girişimi Nasyonal Sosyalist Yeraltı NSU örgütü tarafından Türkiye kökenli göçmenlere yönelik işlenen cinayetlerin 2011 yılında ortaya çıkması ile gündeme geldi. 2000-2007 yılları arasında 8’i Türkiye kökenli göçmen, toplam 10 kişiyi öldüren NSU’nun sempatizanlarının NPD’nin temsil ettiği ırkçı görüşleri savundukları belirtiliyor ve bu yeni kapatma girişiminin gerekçelerinden biri olarak tanımlanıyor.

Almanya’da siyasi parti yasaklatmak çok zor bir olay. Bu konuda sadece hükümetin ve Federal Meclis ile Eyaletler Meclisi’nin Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hakkı bulunuyor.

Federal Hükümet adına, İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich’in NPD’nin yasaklanabileceğine inanmadığını açıklaması sonrasında, Federal Hükümet ve Federal Meclis, başvuru girişimine destek vermedi.

Federal Eyaletler Meclisi ise, bu kez toplanan delillerin partinin kapatılmasını sağlayacağına inandığını açıklayarak, başvuruda bulunma kararı aldı.

Meclis tarafından bir yıl boyunca üzerinde çalışılan ve şimdi verilen dosyada NPD’nin yabancı ve Yahudi düşmanı olduğu, Adolf Hitler’in partisi NSDAP’ye yakın bir ideoloji izlediği ve demokratik düzeni yıkmayı hedeflediği öne sürülüyor.

Dosyada NPD’nin insan hakları, özgürlük ve eşit haklar gibi anayasal değerleri de red ettiği ve ülkede yaşayan göçmenleri şiddet yoluyla ülkelerine göndermeyi amaçladığını altı çiziliyor.

Anayasa uzmanları bu seferki yasaklama girişiminin şansının daha fazla olduğundan yola çıkıyor. Anayasa Mahkemesi sekiz yıl önceki başvuruda NPD’in yönetiminde istihbarat muhbirleri bulunduğunu gerekçe göstererek partiyi kapatmamış ve muhbirlerin partiden çekilmesi gerektiğine işaret etmişti.

6 bine yakın üyesi bulunan NPD 1964 yılında kuruldu. Şimdiye kadar Federal Meclis’e girmeyi başaramayan parti, Eylül ayındaki son federal seçimde 650 bin seçmenin desteği ile yüzde 1,3 oranında  oy alabildi.

(VOA)

Çevik Kuvvet: Çektim, sıktım üç tane!

Ankara’daki Gezi Parkı direnişi sırasında çekilen bir video ortaya çıktı. Videonun 35 saniyesinde, bir çevik kuvvet polisi, “Çektim sıktım üç tane! Valla sıktım” ifadelesini kullanıyor.

Ankara’daki Gezi Parkı direnişi sırasında çekilen ve internete yüklenen videoda bir çevik kuvvet memurunun sözleri gündeme oturacak cinsten. Ankara Güvenpark’ta çekilen görüntülerin 35. saniyesinde bir çevik kuvvet memuru, “Çektim, sıktım üç tane! Valla sıktım” ifadelerini kullanıyor.

Ankara’da 12 Haziran 2013 günü, polis kurşunuyla öldürülen Ethem Sarısülük’ün ailesi, videoyu çeken kişinin kendileriyle temas kurmasını istedi. Sosyal medya üzerinden hızla yayılan çağrı sonucunda aile videoyu çeken kişiye ulaştı.

Videoyu izlemek için:

Ahmetler Kanyonu ıssızlığına insan eli değdiğinde (I) – Bülent Şık


Antalya Manavgat İlçesi Ahmetler Kanyonu’nda yapılmakta olan HES inşaatını durdurmak için son bir aydır şantiye alanına yerleşerek gece gündüz eylem yapan yöre sakinlerinin mücadelesi kararlılıkla

Bülent Şık

sürüyor. Köylüler şantiye alanında iş makinalarının çalışmasına engel olmak için sürekli nöbet tutuyor. İnşa faaliyeti ne zaman başlasa telefon trafiği ile birbirine ulaşan köylüler kısa sürede alana gelerek faaliyeti durduruyor. Geçtiğimiz cumartesi günü sabah erkenden Ahmetler Kanyonu’na yapılacak HES inşaatını durdurmak için eylem yapan köylülere destek vermek amacıyla, çeşitli meslek ve sivil toplum örgütlerine üye arkadaşlarla birlikte yola çıktık.

Köye gitmek için Antalya’dan önce Manavgat ilçesine ve oradan da Akseki’ye giden yolu izlemek gerekiyor. Bir süre sonra Ahmetler yol ayrımına saparak köye doğru gidiliyor. Köy yolunu çevreleyen dağların dik yüzeyi irili ufaklı mağaralarla dolu. Bölgenin ve kanyonun en önemli özelliklerinden biri bu mağaralar. Ahmetler ayrımına kadar yol iyi ama sonrası epeyce kötü; özellikle Ahmetler’den kanyona gidilen yol öyle sapa ki, buraya HES yapmanın mantığı ne ola ki diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Ahmetler köyünde bizleri köylüler karşılıyor. Yaşlılar ve kadınlar çoğunlukta. Kadınlar konuştukça neyi kaybetme riski ile karşı karşıya olduklarını çok iyi bildiklerini anlıyorsunuz. “Yüzlerce yıldan beri buradayız. Hayatımız tamamen kanyonun suyuna bağlı. Şimdi bize sorma gereği bile duymadan bu suyu bir şirkete vermişler. Haberimiz bile olmadı. Suyumuzu almaları, bize buralardan gidin gayri demektir. Devlet bizim buraları terketmemizi mi istiyor?” Diye soruyor Elif Hanım.

Ayakta durmakta zorlanan Şerife Hala hemen söze girerek: “Biz burada doğduk, burada büyüdük, bitkimizi, hayvanımızı, herşeyimizi bu suyla yetiştirdik, bizi buradan kovmaya kimsenin gücü yetmez; ölsek de suyumuzu, toprağımızı vermeyeceğiz” diye konuşuyor.

Elif Hanım, “Burada suyla çalışan eski bir değirmen var. Bir gün elektrik bitse, biz kimseye muhtaç olmadan o eski değirmeni çalıştırarak yine geçimimizi sağlarız. Ama suyumuzu alırlarsa…” diye konuşurken; “Biz özgür doğduk, bu su da özgürce akar idi; bunlar kim oluyorlar da suya el koyacaklarmış” diye sinirli sinirli araya giriyor Şerife Hala.

Köyden yaklaşık 10 km uzaklıktaki kanyona gitmek için ayrılıyoruz. Bir süre sonra HES şirketinin güvenlik elemanlarının eylem yapan köylülere saldırdığı kanyona oldukça yakın olan bölgeye geliyoruz. Daracık toprak yol boyunca uzanan çadır ve brandalarla oluşturulmuş korunaklı bir bölge burası. Köylüler sürekli olarak bu alanda nöbet tutuyor. Yolun sağında kanyona doğru inen yolu jandarmalar kapatmış. Aşağıda HES inşaatını yapan şirkete ait olan ancak şu anda köylülerin çalışmasına izin vermediği iş makinaları olduğu söyleniyor. Şirket ne zaman işbaşı yapsa köylüler çalışmaları durdurmak için elinden geleni yapıyor. Kanyona giriş jandarmalar tarafından kapatılmış olsa da bir yolunu bulup ineriz elbet diye geçiriyorum içimden.

Yanımızda epeyce kumanya getirmiş olmamıza rağmen bize sunmak üzere hazırlanan yiyecekleri görünce getirdiklerimizi onlara bırakıyoruz. Köylülerin epeyce kalabalık gelen bizleri mahçup edercesine hazırladıkları güzel yiyecekleri yiyoruz. Sonra basın açıklaması yapılıyor. Gelen her örgüt destek ve dayanışma mesajlarını açıklıyor.

Ahmetler ve civar köylerin sakinleri adına söz alan Mustafa Koç süreç hakkında kısa bilgiler veriyor.

“Biz Ahmetler ve civar 400 metre derinliğiyle dünyaca bilinen bu kanyon, yıllık 9.960 Megawat’lık bir mikro HES projesi yüzünden kuruyup gidecektir. Kanyonda akan Kapuz çayı civardaki 14 ayrı yerleşim yerinin tek su kaynağı. Ancak bu çayın suları DSİ ile yapılan bir anlaşmayla 49 yıllığına bu toprakları hayatında hiç görmemiş bir şirkete satılmış. Üstelik bu proje hazırlanırken ÇED raporu alınmamış. Kanyon kenarındaki Ahmetler, Güçlüköy ve Gençler köyüne hiçbir haber verilmemiş. Proje aşamasında kanyonun 3,5 km’lik bölümü “arazi şartları müsait olmadı” gerekçesiyle incelenememiş. Anlaşılıyor ki proje; bölge tam olarak görülmeden, içindeki canlı hayat hiçe sayılarak, Ahmetler köyünün içme ve sulama sularının geleceği hiçe sayılarak Ankara’da masa başında hazırlanmıştır. Ahmetler köylüleri olarak kanyona HES yapılacağı duyulur duyulmaz basın toplantıları, mitingler, paneller ve imza kampanyalarıyla bu projeye karşı tek vücut olarak karşı koyduk. Mahkemeye yaptığımız ilk itiraz “süre aşımı” gerekçesiyle reddedildi; şimdi temyizden umutlu bir haber bekliyoruz. Bu projeyle; ırmaktaki suyu dere yatağından alarak 3,5 km ileriye taşımak için tüneller açılıyor. Tünelin her bir metresi için 4,5 kg dinamit patlatılacak ve buna göre 16 ton dinamit kullanılacak demektir. Bu sarsıntılar nedeniyle, arazinin kireç taşı özelliği ve yer altı mağaraları nedeniyle heyelanlar ve çok ciddi toprak kaymaları olacak; Ahmetler’in ve çevre köylerin içme suyu kaynakları yön değiştirerek kuruyacaktır. HES Projesi için milyonlarca ağaç kesilecek, çıkan on binlerce ton hafriyat kanyonu ve bütün bölgeyi mahvedecektir. İşte bizler; eko sisteme, doğal hayata, yani bütün canlılara, tarıma ve hayvancılığa vereceği zararlar nedeniyle, bu projeye itiraz ediyoruz.”

Meslek odaları ve sivil toplum örgütlerinin ardı ardına yaptığı açıklamalardan köylüler memnun. Yanımızdaki yaşlı teyze bize teşekkür ediyor. Yaşını soruyorum. Yetmişüç yaşındayım diyor. Otururken bile kınalı elleriyle destek aldığı sandalyeye bakıp “asıl biz size teşekkür ederiz” diyince şaşırıyor. Bu engebeli arazide ve bu soğukta kararlılıkla gelip şantiye alanına yerleşen ve iş makinalarını fiilen iş göremez hale getiren bu yaşlı başlı insanlar inanılmaz.

Konulardan bihaber biri bile yöre sakinlerinden Mustafa Koç’un açıklamalarından sonra yapılan işin saçmalığı hakkında derhal fikir sahibi olabilir. Konuşmaları dinliyorum ama aklım fikrim kanyona gitmekte. Yıllar önce 12 kilometrelik dünya harikası bu kanyonu geçen sevgili Ahmet Tezel’in öve öve bitiremediği bitki örtüsüne sahip kanyona gidebilmek için fırsat kolluyorum. [devam edecek]

Bülent ŞIK – Yeşil Gazete

Fotoğraflar: Handan Günay – Ümit Yaman


Avustralya’nın Büyük Set Resifi’ni kurtarmak için son şans: Biliminsanları “üreme kliniği” hazırlığında

Independent’da Kathy Marks imzasıyla çıkan haberi, Yeşil Gazete Yazı İşleri ekibinden Özde Çakmak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

İlkbaharda Büyük Set Resifi’ndeki mercanların üremesi, milyonlarca sperm ve yumurta açığa çıktıkça Pasifik Okyanusu’nun büyük bir kısmının kırmızıya dönmesi uzaydan bile görünebilen büyük bir olaydır.

Geçtiğimiz ay bu olaya tanıklık eden dalgıçlarla biliminsanları oldukça önemli bir amaçta birleşti: Dünya Mirası listesindeki resifin neslinin tükenmesini önlemek için milyarlarca sperm ve yumurtayı saklayıp dondurmak.

Dünyanın en büyük yaşayan organizması, son 30 yıl içinde iklim değişikliği, okyanus asitlenmesi, kirlilik ve mercanları yağmalayan noel yıldızı denizyıldızları yüzünden yarı yarıya küçüldü.

Dünyanın yaşayan en büyük organizması, iklim değişikliği, okyanusların asitlenmesi, kirlilik ve resifleri yiyen denizyıldızlarının nüfuslarının artması nedeniyle geçtiğimiz 30 yıl içinde %50 oranında küçüldü.

400’e yakın tür ya tükendi ya da tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Deniz biyologları kısa süre içinde onların da yok olacağından endişe ediyorlar. Biliminsanlarının resifi kurtarma arayışındaki cesur hamlesi, insan doğurganlığı teknikleri kullanan bir gen bankasının kurulması oldu. ABD’nin Smithsonian Enstitüsü’nden Mary Hagedorn, “(Spermleri ve embriyo hücrelerini) şimdilik saklayıp ileride kullanacağımız bir üreme kliniği oluşturuyoruz.” dedi.

Hawaii’de mercanlarla çalıştığı sırada bu teknikleri kusursuzlaştıran deniz biyoloğu Dr. Hagedorn doğal kaynakları koruma adına bu teknikleri kullanmak üzere Avustralyalı meslektaşları ile birlikte çalışıyor. Avustralya Deniz Bilimi Enstitüsü’nden araştırmacıların yardımıyla DNA bankası için numune topladılar. DNA bankası denizden 250 mil uzakta New South Wales açıklarında Dubba şehrindeki Western Plains Hayvanat Bahçesi’nde kuruldu.

Proje, nesli tükenen hayvanlar için uygulanan tutsak üreme programına benziyor. Her şey planlandığı gibi giderse, genetik materyal çözülecek ve hasar görmüş resifleri yeniden canlandırmak amacıyla tekrar “vahşi yaşam”a – okyanusa tekrar nakledilerek – kazandırılacak.

Örneklerin bir kısmı mercanın değişen koşullara uyum sağlama becerisini ve direncini arttırmayı hedefleyen araştırmalarda kullanılacak; bir kısmı ise süresiz olarak – yüzlerce ve hatta binlerce yıl – depolanacak.

Resifte bulunan türlerden 8 tanesinin sperm ve hücreleri dondurularak saklanıyor. Foto: Getty

Sekiz türün spermleri ve hücreleri Rebecca Spindler öncülüğünde bir takımın gözetminde toplandı bile. Dr. Spindler, “Büyük Set Resifi’nin çok ama çok zor durumda olduğunu biliyoruz,” dedi. “Bir daha asla şimdi olduğu kadar çok genetik çeşitliliğe sahip olmayacak. Elimizden geldiği kadarını kurtarabilmek için bu son şansımız.”

Dünyanın dört bir yanındaki resifler gibi, Büyük Set Resifi de iklim değişikliği tehditi altında. Okyanus sıcaklığının artması, hastalık ve “ağarma”ya – mercanların besin elde ettikleri ve ölmelerine yol açabilen renkli su yosunlarını attıkları süreç – daha korumasız kalıyor. Karbondioksit oranlarının artması da mercanların büyümesini engelliyor.

Gerçekte yaklaşık 3,000 ayrı resiften oluşan Büyük Set Resifi, tarım ve sanayi atıkları ile noel-yıldızı deniz yıldızlarının sebep olduğu kirlilik de aşındırıyor. Her gün mercanda ağırlıkları kadar besin tüketen deniz yıldızlarının ağırlığı 80 kg’a kadar çıkabiliyor.

 

Yanlış balıkçılık teknikleri deniz kaplumbağalarını öldürüyor

Redorbit’in, Barselona Üniversitesi’nde yapılan araştırma sonuçlarına dayandırarak yaptığı haberi, Yeşil Gazete Yazı İşleri ekibinden Berkhan Çağlar Karaduman‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Barselona Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, balıkçılar tarafından yanlışlıkla yakalanıp daha sonra doğal hayatlarına bırakılan deniz kaplumbağalarının yüzde 40’ı ölüyor.

Deniz Ekolojisi İlerleme Serisi (Marine Ecology Progress Series) dergisinde yayınlanan makaleye göre, İspanya’da balıkçılar tarafından yakalanıp daha sonra denize bırakılan deniz kaplumpağalarının %40’i birkaç ay sonra ölüyor. Deniz yüzeyinde yapılan paraketa ile (çok iğneli av aracı) yakalanan ya da ağa takılan bir kaplumbağa, her ne kadar  ağlardan, misinadan ya da iğnelerden kurtarılsa da, bu yaşaması için yeterli olmuyor. Araştırmanının, yakalanıp denize bırakılan Caretta Caretta (Loggerhead Turtles ) ile ilgili yapılan ve uyduyla takinin yapıldığı ilk bilimsel araştırma olduğu belirtiliyor.

Araştırmayı Barselona Üniversitesi Hayvan Biyolojisi ve Biyoçeşitlilik Araştırma Enstitüsi’nden (The Department of Animal Biology and the Biodiversity Research Institute of the University of Barcelona (IRBio) Lluis Cardona, Irene Alvarez de Quevedo ve Vellmari Formentara’dan Manu San Felix yaptı.

İspanya’da balıkçılar tarafından yanlışlıkla yakalandıktan sonra denize salınan deniz kaplumbağalarının %40’ı, yakalanma sırasında aldıkları darbeler nedeniyle ölüyor.Foto: Lluís Cardona, UB-IRBio


Caretta Caretta (Loggerhead Turtle)

Caretta Caretta (Loggerhead Turtle), Akdeniz’de yaşayan ve dünyada en çok tehdit altındak bulunan kaplumbağa türlerinden biri.

Göçleri son derece uzun olan Caretta Caretta’lar, uzun yolcuklardan sonra yuvanlam alanları olan kumlu plajlara geri dönüyor.

Caretta Carettaların ana yuvalanma alanları Kuzey Amerika kıyıları, Brezilya, Japonya, Umman, Avustralya, Cape Verde ve özellikle Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs ve Libya’nın bulunduğu Doğu Akdeniz.

Araştırmada yer alan bilgiye göre, İspanya sahillerinde görülen Caretta Caretta’lar Doğu Akdeniz ve Atlantik kökenli.

Elde edilen verilere göre, Akdeniz’de yaklaşık 10.000 kablumbağa parakateyle yakınlanmış. Kaplumbağalar, yiyecek ararken, oltalardaki yemi ısırarak kancaya takılıyor. Balıkçılar, kaplumbağaların takıldığı olta ipini kesiyor. Fakat, Kaplumbağalar ağızlarından, çenelerinden kancaya takılıyor, bazılarında ise kancalar ve misinalar kaplumbağaların soluk borusu ya da midesinde kalıyor. Kaplumbağaların bu şekilde denize geri bırakılması onlar için tehdit oluşturuyor.

Kanca değil misina

Balıçılar tarafından bırakılan kaplumbağaların %40’ı üç ay içinde ölüyor. UB Geniş Deniz Omurgalıları Araştırma Grubu (the Research Group on Large Marine Vertebrates of the UB) Üyesi Profesör Lluis Cardona kaplumbağalar için esas tehdidin, sindirim sistemine kadar giden misinalar olduğunu belirtiyor. Cardona, yanlışlıkla yakalanma vakalarında, kaplumbağaların uygun bir yere alınarak, misinanın sorguca kadar olan başlık kısmının kesilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu uygulamanın dış etkenli (insan ?) ölümleri yarı yarıya azaltacağını belirten Cardona, nüfusun kabul edilebilir bir seviyeye gelmesinde etkili olacağına dikkat çekiyor.

Akdeniz Atlantik kökenli kaplumbağalar için daha tehlikeli

Araştırmada, Akdeniz’de deniz yüzeyinde yapılan parakete avcılığının, 7 bin kilometre uzaklıktan gelen Amerikan kökenli kaplumbağaları daha çok etkilediği belirtiliyor. Cardona, Okyanus akıntıları nedeniyle, Atlantik’ten gelen kaplumbağaların Akdeniz’de mahsur kaldığını anlatıyor. Bu nedenle, Atlantik’ten gelen Caretta Carettalar  kazara yakalanmalara daha çok maruz kalıyor ve çok azı Akdeniz’den geri dönebiliyor.

Durumun Akdeniz kökenli kaplumbağalar için daha az risk taşıdığını belirten Cardona, trolcülüğün  onları daha çok etkilediğini sözlerine ekliyor.

Ölümler nasıl önlenebilir ?

Her sene yüzde 10 ila 20 oranında kaplumbağa, çarpışma, yuvalanma alanlarının tahrip edilmesi, parakete gibi yanlış avlanma gibi nedenlerle ölüyor. Irene Álvarez de Quevedo’ya göre, deniz yüzeyinde yapılan balıkçılık nedeniyle yaşanan ölümlerin önüne geçmek için kanca tasarımında değişiklik yapılabilir. Kaplumbağaların yaşam sürelerinin uzun olduğuna dikkat çeken Quevedo, ölüm oranlarındaki küçük bir düşüşün bile, kaplumbağa nüfusu üzerinde olumlu etkileri olacağını belirtiyor.

Luis Cardona, çözüm yollarını olduğunu belirterek “Sadece uygulamak gerekiyor. Ama bunun bir maliyet var” diyor. Cardona’ya göre, dünya çapındaki balıkçılık örgütleri, sürdürebilirliği sağlamak için gözlemci barındırmalı, ayrıca sürdürülebilir ve etkili bir yüzey balıkçılığı geliştirilmek isteniyorsa, ilave maliyet içeren bazı değişiklikler yapılmalı.

Araştırma, Caixa Vakfı ve İspanya Eski Bilim ve Yenilik Bakanlığı tarafından desteklenmiş.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Berkhan Çağlar Karaduman

Yazının özgün hali için tıklayınız.

(Redorbit, Yeşil Gazete)

Güneş enerjili tekerlekli sandalye ile ilk tecrübe – Alper Şirvan

Dünya Cerebral Palsy’liler Birliği’nin 1 Dakikada Dünyamı Değiştir” kampanyasına “Güneş Enerjili Tekerlekli Sandalye” fikrini anlattığı video ile bir sene önce katılan ve bu fikri ile dünya birincisi olan spastik engelli Alper Şirvan’ın artık hayata geçmiş bu fikrinin sonucu olarak Virginia Üniversitesi tarafından kendisine hediye edilen “Güneş Enerjili Tekerlekli Sandalye”si ile Bursa’da yaşadığı deneyimleri içeren yazısını 3 Aralık Dünya Engelliler Günü’nde sizlerle paylaşıyoruz.

* * *

Önce özetleyelim:

Güneş Enerjili Tekerlekli Sandalyede ilk an

Dünya CP’liler Birliği’nin (Cerebral Palsy) organize edip Türkiye’de Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı’nın desteklediği “1 Dakikada Dünyamı Değiştir” Kampanyası’na “Güneş Enerjili Tekerlekli Sandalye” fikrimle dünya 1.si oldum ve bu fikrimi Virginia Üniversitesi Mühendislik Fakültesi 2 ay gibi kısa bir sürede prototipi yaptı. Kendileri hem prototipi bana hediye ederek, hem de patent hakkını Dünya Spastikler Birliği Komitesine vererek büyük bir jest yaptı.

Geçtiğimiz 2 Ekim 2013 Dünya Spastikler Günü’nde sözkonusu araç, Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı’nda düzenlenen bir törenle bana teslim edildi.

Şimdilerde Bursa’da kullanmakta olduğum güneş enerjili tekerlekli sandalyemle ilk seyahatlerimde edindiğim tecrübeleri sizinle paylaşmak istiyorum.

2Kasım 2013 Cumartesi

Bursa'da ilk kullanım 2 Kasım 2013

Aracı, törenden hemen sonra Bursa’ya getirdik, ama koyacak yer olmadığı için dairemizin önüne babam öncelikle bir kabin inşa etti. Kabin 2 Kasım 2013 Cumartesi günü bitti. O gün ilk defa güneş enerjili tekerlekli sandalyeme binip fazla uzağa gitmemek şartıyla şöyle bir turladım.

Yaptığımız bu kısa gezide paneller açık iken eğimli yolda seyahatin denge açısından sıkıntı yarattığını gözlemledim.

Ah bir de yollar düzgün olsa...

Amerika’dan Türkiye’ye birkaç ayda gelen aracın akü şarjı tam dolu değildi. Biz de o akşam elektrik ile aküleri tam doldurup ertesi gün uzun mesafeli bir yolculuk denemesi yapmaya karar verdik.

3 Kasım 2013 Pazar

BKM'de rampalar geniş

O gün hava güneşliydi.  Evimize yaklaşık 3 km mesafedeki Barış Manço Kültür Merkezine dolambaçlı sayılabilecek yollardan, kâh panelleri açarak, kâh kapatarak gittim. Yanımda babam da vardı. Akülerin gücü hiç tükenmemekle birlikte, akü seviyesi de hiç düşmedi.

Araç, normale göre büyük olduğu ve panellerle biraz da uzun hale geldiği için Barış Manço Kültür Merkezinde kapıları, mekânları ve sinema girişini kontrol ettik ve sadece sinema giriş-çıkışında nispeten bir darlık olduğunu gördük. Ama ben gene de sinema salonuna girip çıkabildim. Eve gelince şarjım neredeyse tam dolu idi ve tekrar şarja bağlamadık.

O hafta içinde Virginia Üniversitesi’nde projede çalışan Dennis Waldren’a kafama takılan sorular ve aracın genel özellikleri hakkında yazıştım.

Güneş Panelleri ve USB kullanma düğmeleri

Güneş panelleri direkt akülere bağlı ve her ne konumda olursa olsun ışık gördüğü sürece akülere takviye yapıyor. Bu paneller kullanıcı tarafından kumanda yoluyla istendiği anda istenilen konuma getirilebiliyor. Aracın bu ilave kumandasında ayrıca bulunan diğer düğme ile de mevcut USB girişinin enerjisini açıp kapatabiliyorsunuz.

Dennis, usb enerji düğmesini kullanmadığım süreçte kapalı konumda tutmamı tavsiye etti. Anlayabileceğiniz şekilde, az da olsa bir enerji kaybı olabilirmiş. Ayrıca, akülerin ana şarj kaynağının şarj aleti yoluyla normal elektrik marifetiyle olması gerektiğini, panellerin takviye amaçlı olduğunu anlattı. Kendileri düz ve engebesiz yolda test yapmışlar, düşük ve orta hızda aküler gücünü hiç kaybetmemiş. Doluluk oranı %30’un altına düşmediği müddetçe (göstergede 3 kırmızı, 2 sarı ışık olması %30 doluluk anlamına geliyor ) güneşten şarj etmenin 7-8 saat sürebileceği göz önüne alındığında ana şarj noktasının duvardan elektrikle olması mantıklı…

Onun söylediği özetle: “paneller genel kullanımda kapalı dursun, ne zamanki enerji sıkıntın oldu, aç panelleri, biraz bekle, sonra devam et!” şeklindeydi. Bu arada panelleri açıp kapatmanın da şarjdan yediğini belirtmeliyim.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Özdilek'e giderken...

Önceki hafta aracı toplamda yaklaşık 6 km. kullanmıştım ve buna rağmen o gün daha uzağa gitmeye karar verdim. Yanımda yine babam vardı. Evimizden itibaren daha önce hiç tekerlekli sandalyeyle inmediğim kadar aşağılara inerek Mesken Caddesine indik. İnişte akülerin şarj seviyesi neredeyse hiç değişmedi. Oradan yukarı doğru çıkarak Özdilek Alışveriş Merkezi’ne vardık; kumanda panelinde akü seviyesi düşse de araç gücünden bir şey kaybetmedi. O ana kadar kat ettiğim mesafe ilk haftayla beraber 12-13 Km’yi bulmuştu. Tek şarjda ve insanların bile zorlandığı yokuşları tırmanarak kat edilen mesafe muhteşemdi. Özdilek’ten çıkıp eve doğru yol alırken akü seviyesi tek kırmızıya kadar düştü ve akü boşalma ikazıyla ötmeye başladı. Durdum, panelleri açıp güneşe döndüm ve 5 dakika bekledim. Akü seviyesi 2 sarıya kadar çıktı ve ötmesi kesildi. Panelleri kapatıp yoluma devam ettim.

Eve vardığımızda aracı şarj aletiyle şarja bağladık.

Çıkmışken pazara da uğradık

Şimdi artık bu kadar uzun mesafe gidebildiğim güneş enerjili tekerlekli sandalyemi daha çok kullanıp daha çok test etmek için kışın geçip parlak, güneşli bahar günlerinin gelmesini bekliyorum.

Bu yazı ilk olarak sairalper.blogspot.com/ da yayınlanmıştır

 

 

Alper Şirvan

twitter.com/alpersirvan

 

Bu çağın ırkçıları biz olabilir miyiz?

Ozan Sezai Zeybek
Ozan Sezai Zeybek

Bu yazının konusu öğretim/eğitim sistemi; ancak metalaşma, sömürü, kalite gibi bazı kronik sorunlardan yahut öğrencilerin üniversitede bile sürekli test çözmelerinin arkasındaki sebeplerden bahsetmeyeceğim. Cemaat-AKP çekişmesine de değinmeyeceğim. Bunlar önemli meseleler elbette. Ama benim kafamda biraz daha karanlık bir tablo var. O da şu: Ben bir öğretmen olarak öğrencilere ne öğretiyorum? Gün be gün okula giderek, ders vererek, diploma vererek, sınav yaparak neyi mümkün kılıyorum? Derdim, öğrettiklerimin içeriği değil. O, ayrı bir tartışma konusu. Ben daha ziyade dershaneler ve okulların nasıl bir dünya öngördüklerinden bahsetmek istiyorum.

Çıkış noktam 1994’te Amerika’da basılmış bir kitap: The Bell Curve: Intelligence and Class Structure in American Life. [Çan Eğrisi: Amerikan Hayatında Zekâ ve Sınıf Yapısı diye çevrilebilir] (Herrnstein and Murray 1996). Zamanında bir hayli ses getirmiş, büyük tartışmalar yaratmış. Kitabın içeriği özetle şu: Genel bir zekâ tanımı yapılıyor. Daha zeki ve daha az zeki insanların olduğu ve zekânın büyük ölçüde genetik olarak aktarıldığı iddia ediliyor. Diğer yandan 20. yüzyılda Amerikan iş ve okul hayatında önemli değişiklikler olduğu, bilişsel zekânın öneminin hızla arttığı söyleniyor. Örneğin artık okullar “iyi aileler”den gelen çocukları değil standartlaştırılmış testlerde başarılı olan öğrencileri alıyor. İş hayatında da bilişsel yeteneklerin, analitik zekânın kullanılması gereken meslekler artıyor. Çalışanların, Manuel Castells’in tabiriyle kendini yeniden programlayabilecek zekâ kapasitesine sahip insanlar olması bekleniyor. Dikkat isteyen yüksek statülü mesleklerde hayat boyu kendini geliştirmesi beklenen, konsantrasyon yeteneği yüksek insanlar bunlar: mühendisler, doktorlar, akademisyenler, finansçılar, reklâmcılar… Kitaba göre, zeki insanlar aynı kampüslerde, aynı ofislerde bir araya geliyor. Bilişsel yetenekleriyle diğerlerinden ayrılan yeni bir elit ortaya çıkıyor. Toplumun alt katmanlarında da benzer bir süreç işliyor. Zeki sayılamayacak insanlar, genlerini zeki olması pek de muhtemel olmayan çocuklarına aktarıyor. Ayrışma artıyor.

Kitaptaki iddialar sosyal Darwinizm tınıları taşıyor. Kitaba getirilen eleştiriler de muhtelif. Başarının zekâdan kaynaklandığını söyleyip toplumsal eşitsizliklere kulp takmak, belki de ilk eleştirilmesi gereken husus. Ancak ben gene de kitaptaki bir fikri yeniden yorumlamak istiyorum. Zira kitabın ortaya çıkardığı tartışmanın önemli bir noktaya işaret ettiğini düşünüyorum. Gerçekten de zekâ (daha tarif aşamasında dahi pek çok sorun barındırsa da) görmezden gelinemeyecek önemli bir ayrıştırma aracı. Üstelik bugünkü toplumsal katmanlaşmanın önemli (ve az tartışılan) ayaklarından biri.

Türkiye’de üniversite ve liselere uzunca bir süredir standart zekâ testiyle giriliyor. Testlerde ölçülen gerçek manâda fizik, sosyoloji, tarih bilgisi değil; bir tür bilişsel seviye ölçülüyor. Peki bu testler bilişsel melekeleri, yani zekâyı gerçekten ölçüyor mu? Şerh düşerek şimdilik evet diyeceğim; ama soruyu bu şekilde sormak aslında temel meseleyi ıskalıyor. İddiam bu. Önce evet derken ne kastettiğimi açıklayayım:

Zekâyı, Çan Eğrisi kitabındaki gibi önceden verili bir şey olarak değil de söylemsel ağların ürettiği bir hakikat olarak ele alıyorum. (Michel Foucault diyorum, evet.) Yani zekâyı bir kez ölçmeye başlayınca, bunun parametrelerini belirleyip kayıt altına alınca, kıyaslama araçları oluşturunca, dolayısıyla bilimin bir nesnesi olarak tarif edince zekâ, somut bir varlığa, etki edilen, incelenen bir gerçekliğe dönüşüyor. Tersten söylemek gerekirse, inşa edilmiş olması etkilerini daha az gerçek yapmıyor. O anlamda zekâ ölçülüyor, evet.

Denebilir ki ölçülen zekâ değil de verilen emek değil midir? Kısmen doğru. Kısmen; çünkü ailenin eğitim durumu, maddî koşullar, coğrafî farklar vs. öğrencilerin başarısına etki eden önemli değişkenler. En basit örnek: Diyarbakır ve Şanlıurfa’da üniversite veya bir yüksekokuldan mezun insan sayısı Türkiye ortalamasının yarısı (Demircan 2013 s. 24). Demek ki isteyen/emek veren herkes başarır demek, var olan eşitsizlikleri pek anlatmıyor. Emek verenlerin başarılı olduğuna duyulan inanç, üstte olanların kendi pozisyonlarını meşrulaştırmalarına yarıyor. Daha önemlisi, emeğin kolektif yönü, birikebilme ve aktarılabilme özelliği görmezden geliniyor. Emek sadece bireysel olarak ele alınmış oluyor. Oysa bir öğrencinin gösterdiği emek; öğrencinin ifade yeteneği, okuma alışkanlığı, aileden getirdiği birikimden ayrı düşünülmemeli. Başarı bir birikim işi.

Zekâ için de geçerli bir durum bu. Sınıfsal/cinsiyetçi yapılardan bağımsız bir zekâdan bahsetmek mümkün değil. Zekâ tek başına bir açıklama haline getirilip bireyselleştirildiğinde eşitsizliği meşrulaştırabilir. Zekânın da kolektif bir yönü var. Üst tabakalar bu melekeyi geliştirmek için çocuklara daha çok imkân tanıyor, hattâ diğer pek çok özellik pahasına sadece analitik zekâ keskinleştiriliyor. Dikkat süreleri ve bağlantı kurma yetenekleri çok küçük bir yaştan itibaren en önemli ayırıcı unsurlar olarak öne çıkıyor. Oyun sektöründen mama sektörüne önemli bir pazarlama faaliyeti beyin gelişimine odaklanıyor.

Fakat başa dönüyorum: Zekânın ne olduğu veya nasıl tarif edildiği ikinci derecede önemli. Asıl önemli olan (değişken ne olursa olsun) kurulan hiyerarşinin kendisi. Arkasında isterse “gerçek bir zekâ” ya da “uydurma bir test başarısı” olsun, bugün bu kriter toplumdaki keskin bir ayrıştırma aracı olarak iş görüyor. Gelecekteki meslekler, kazanılan statüler, arkadaş çevreleri büyük oranda buna göre belirleniyor. Nerelisin yerine hangi okul mezunusun ya da hangi işi yapıyorsun diye soruluyor. Özellikle beyaz yakalı, statüsü yüksek çevrelerde… İster zekâ diyelim ister demeyelim, hayatta kendimizi gördüğümüz seviye ile eğitim arasında önemli bir ilişki var. O yüzden ne olursa olsun bir diploma almak çok önemli. Sadece meslek bulmak için değil, hemen her şey için… Cahil kelimesi, bu ülkede (ve başka pek çok yerdeki) en büyük hakaretlerden biri olarak kullanılıyor. İnsanları eğitmek, bilinçlendirmek gibi retorik ukalâlıklar aslında hep bu hiyerarşiden kaynaklanıyor. Bunun statüden farkı ne denebilir, tekrar ediyorum: Burada statüyü belirleyen unsur okul başarısı, yani sınavlar-testler… Dolayısıyla evet, statü; ama bilişsel melekelerden gelen bir statü.

Etnik, cinsiyetçi, sınıfsal ayrımcılıklar artık sona erdi demiyorum elbette. Bunların birbiri üstüne gelen toplu etkileri var. Fakat herhalde bilişsel yetenekler üzerinden sürdürülen ayrım, bunların en az göze batanı ve en az konuşulanı. Bunun bir sebebi, ayrımcılıklarla mücadele eden aydın, sivil toplumcu, aktivist, yazar vb. kesimlerin genellikle “okumuş” insanlardan çıkması. Yazan, okuyan, (varsa) çocuklarını iyi okullara gönderen, kendilerini (ister istemez) zekâ ile tarif eden insanlar bunlar. Eğitimin (ilk anda söylenmese de) kariyere önemli ölçüde etki ettiği, dil bilen insanlar… Diğer konularda adalet talepleri ne kadar güçlü olursa olsun, eğitimin sağladığı avantajları pratik olarak kullanıyor, kendilerini bu özellik üzerinden kuruyorlar. Ama bu durum, sadece “bilişsel elitlerle” sınırlı bir alan değil. Eğitim hemen her kesim için önemli bir yükselme vaadi taşıyor. Zira biliniyor ki bu standartlaştırılmış testlerde başarı sağlayamayan insanlar toplumda yüksek mevkilere gelemiyor. Para kazansa bile saygı konusunda eksiklik duyuyor.

Buradaki asıl sorun bununla ilgili hüküm süren tuhaf sessizlik. Biz akademisyenler etnik, cinsiyetçi, sınıfsal ayrımcılık konulu dersler anlatıyoruz, ama ne anlatırsak anlatalım, içinde bulunduğumuz yer gayet şiddetli şekilde ayrımcılık üretiyor. Okul isimlerinin, danışman adlarının, derecelerin önemli olduğu bir dünya bu. İstesek de istemesek de biz de aynı oyunun içindeyiz. Mütevazı olan çok insan var, ama şu kaydı da düşmek lazım: İyi yerlerden gelenlerin mütevazı olması daha kolay oluyor.

Zamanında Aydınlanma felsefecilerini/siyaset bilimcilerini okurken ırkçılık ve cinsiyet gibi konularda nasıl bu kadar sessiz kalabildiklerine çok şaşırırdım. John Stuart Mill gibi adamlar Özgürlük Üzerine kitaplar yazıp o dönemki kölelerden, köle ticaretinden hiç bahsetmeyebiliyorlardı. Bu hususlar yazılarında sanki bir kör nokta gibiydi, hemen burunlarının ucundakini görememeleri, mesela kölelikle medeniyet arasında ya da kadınların sömürülmesiyle kendileri arasında bir bağ kuramamaları bana semptomatik gelirdi. Şu anki durum belki de bundan çok farklı değildir. Bilişsel yeteneklere dayalı ayrımlar tam burnumuzun dibinde; ama bu hiyerarşinin karşısında yahut dışında durmak gerçekten çok zor.

Zekâ da bir yönüyle ırkçılık gibi… Kimin ne kadar askerlik yapacağı, kimin kimle evleneceği, arkadaş olacağı, kimin kime nerede iş vereceği ten rengine göre belirlense buna ırkçılık derdik. Oysa bütün bu işler bugün eğitim farklarıyla, bilişsel yetenekler üzerinden belirleniyor. Kimi aynı ırkçılıkta olduğu gibi yaygın kanaatlere kimi ise hukukî düzenlemelere dayanıyor. Buna liyakat sistemi deniyor; haklı sebeplere dayanan bir ayrım olduğu düşünülüyor, normal geliyor. Böyle hissediyorsanız iyi düşünün. Öyleyse dert edinilen insanların değerinin derecelendirilmesi yahut hiyerarşinin kendisi değil. Ayrımlar, yani mesela en dandik işleri kimin yapacağı bizim haklı gördüğümüz kriterle belirlenince tamam mı oluyor? Üstüne herkes değerlidir, insan hakkı vardır gibi soyut temenniler ekleyip kutuyu kapatabiliriz o halde.

Irkçılıkla aralarında farklar da var tabii: Irka dayalı ayrımcılık, bazı kapıları tümüyle kapatıyordu. Bu da bir insanın diğerini nesneleştirmesini, bazı durumlarda sapıkça bir zulmü mümkün kılıyordu. Sosyal hareket imkânı (yani yükselme imkânı) yok denecek kadar azdı. Eğitim bu anlamda bir tür sosyal hareket imkânı sağlıyor. Bu aynı zamanda, standartlaştırılmış testleri savunmak için önemli bir gerekçe: “Bu sınav sistemi olmasaydı Anadolu’daki çalışkan/zeki çocuklar üniversiteye gidemezdi.” Ancak benim gördüğüm daha ziyade şu: Sınavlar sayesinde ciddi bir yanılsama yaratılıyor. Sanki herkese açık bir yarış varmış gibi milyonlarca insan rekabete sokuluyor. Her gün sınavlarla, derslerle, notlarla “zekiler” diğerlerinden ayrılıyor. Her gün birsürü insan, çoğunluğun kendini yetersiz hissettiği bir sistemin içinde diploma elde etmeye çalışıyor.

Yaptığım sınavlardan ağlayarak çıkan öğrenciler var. Dandik bir not değil mesele, biliyoruz ikimiz de. Her gün kıyaslanıyoruz: Yazdıklarımızla, notlarımızla, okullarımızla… Antropolog James Ferguson’ın kullandığı instrument effect kavramı geliyor aklıma. Yani bir girişimin, bir kurumun görünürdeki hedeflerine ulaşıp ulaşmadığına bakmaktan ziyade, parametreleri nasıl dönüştürdüğüne, ne tür hiyerarşiler kurduğuna dair sorular sormak gerek diyor Ferguson. O halde okul ne öğretir? Tarih mi? Belki, ama bundan önce bizi ayrıştırır. Hiyerarşiyi hem üretir hem doğallaştırır.

O anlamda ben eğitimi bir yükselme imkânı olarak görmektense (bunu başaranlar var elbette) başka türlü bir bariyer olarak ele almak gerektiği fikrindeyim. Hem de yaygın notlandırma/derecelendirme sistemi ile pek çok kişiyi eksik hissettirip eşitsizliği meşrulaştırarak… İster zekâ deyin ister eğitim*. Hiyerarşik düzenin temelleri olduğu yerde duruyor. Herhangi bir çevrede, özellikle de elit çevrelerde bu bilişsel zekânın emarelerinden (gidilen okul, kazanılan burs, yapılan iş) bahsetmeden sosyalleşmek çok zor.

Lise 2’de FEM Çemberlitaş’a gidiyordum. M1 sınıfındaydım. FEM’in sayısını bilmediğimiz kadar çok sınıfı vardı aşağıya doğru. Herkes, seviyesine göre derecelendirilirdi. Dahası, insanlara buna göre kıymet verilirdi. Biz yöneticinin odasına gittiğimizde çay ikram edilirdi, bizle sohbet edilirdi. Bir gün hiç unutmam, “düşük” bir sınıftan öğrenciler biz içerdeyken odanın kapısını çalmış, dershanenin bizden sorumlu abisi elinin tersiyle çıkın diye onları kovmuştu. Bize verilen zaman, emek, değer açıkça daha fazlaydı. Ben FEM’de biyoloji, matematikten daha etkili bir şekilde bunu öğrendim diyebilirim: Kıymet verilmenin kıstası başarıdır. Listede üstlere bizim ismimiz asılırdı. Öğretilen ahlâk, bir başarı ahlâkıydı.

En başta dediğim gibi, okullar ve dershaneleri ele alırken kalite meselesi veya metalaşma gibi meseleleri gündeme getirmek haliyle çok önemli; ancak benim derdim, ayrıcalıkları doğallaştıran, en “vicdanlı” insanlara bile çoğu zaman görünmez olan süreçlere dikkat çekmek. Görünmez olan derken, bilmemek değil belki; ama pratik olarak her gün bu hiyerarşiyi yeniden üretmek. Kendini unvanla, şirket/okul adıyla, tez konusuyla tanıtmak… Bugün süren tartışmalarda (dershaneler kapatılsa da açılsa da) adalet tesis etmeye yönelik bilgi aktarımından bahsetmiyoruz hiçbirimiz. Eşitsiz bir toplumun ihtiraslarına yönelik bilgiler üretiyor, bunları ölçüyor, dereceli insan yetiştiriyoruz. Irkçı değiliz; cinsiyetçiliğe de lafta karşıyız belki. Politik olarak doğrucu cümleler etmemizi sağlayan tornalardan geçmişiz. Ancak bu konuda başka bir değer sistemini hayal etmek dahi çok zor. Her tanışmada havada uçuşan unvanlar, şecereler bize kendi hakkımızda ne anlatıyor? Gelecekte bu çağın ırkçıları olarak görülmemiz pek muhtemel.

Sezai Ozan Zeybek
1- Demircan, Erhan. 2013. “İstatistiklerle Şanlıurfa-Diyarbakır”. Karacadağ Kalkınma Ajansı.
2- Herrnstein, Richard J, and Charles Murray. 1996. The Bell Curve: Intelligence and Class Structure in American Life. New York, Simon & Schuster.*Ben sorunlarına rağmen zekâ demenin daha anlamlı olduğunu düşünüyorum; çünkü testler, sınavlar, okul sistemi, elit meslekler vs. bu özel zekâ türünün kullanımına dayalı

Barselona, Bilbao’ya takıldı!

0

Hafta içinde Şampiyonlar Ligi’nde Ajax’a yenilen Barcelona’nın yüzü La Liga’da da gülmedi. Messi’nin sakatlığından dolayı oynamadığı Athletic Bilbao deplasmanına konuk olan Katalan ekibi sahadan 1-0 mağlup ayrılarak ligdeki ilk mağlubiyetini aldı.

Lige çok iyi başlayan ve 13 maç üst üste galip gelen Katalanlar , Messi’siz çıktığı son iki maçında üst üste 2. yenilgisini aldı.  En son üst üste iki yenilgi aldığı Mart ayından bu yana yaklaşık 9 aydan beri üst üste 2 maç kaybetmeyen Barselona, aldığı bu mağlubiyet sonrası La Liga’daki namağlup ünvanını kaybetmiş oldu.

Yeni San Mames’de Namağlup!

http://www.youtube.com/watch?v=-V6pdGf4ANE

Son oynadığı 71 maçta sadece ikinci kez yenik duruma düşen Barselona, bu puan kaybı sonrasında takipçileri Atletico Madrid ile aynı puanda kalırken, Real Madrid’le puan farkı ise 3’e indi.

Barselona karşısında etkileyici bir performans sergileyen Athletic Bilbao ise bu sezonki çıkışını devam ettiriyor.  Maç boyunca Barselona kalesinde pozisyonlar bulan Bilbao, Katalanların pas oyununu bozmayı başardı. Genç yıldızı Iker Munian’ın golüyle ikinci yarıda skor üstünlüğünü ele aldı ve maç sonuna kadar devam ettirdi.

Bu sezon maçlarını Yeni San Mames’da oynayan Athletic Bilboa 7 maçlık yenilmezlik serisini Barselona karşısında da sürdürmeyi başardı.

 

(Eurosport)