Yeşeriyorum

Bu çağın ırkçıları biz olabilir miyiz?

0
Ozan Sezai Zeybek
Ozan Sezai Zeybek

Ozan Sezai Zeybek

Bu yazının konusu öğretim/eğitim sistemi; ancak metalaşma, sömürü, kalite gibi bazı kronik sorunlardan yahut öğrencilerin üniversitede bile sürekli test çözmelerinin arkasındaki sebeplerden bahsetmeyeceğim. Cemaat-AKP çekişmesine de değinmeyeceğim. Bunlar önemli meseleler elbette. Ama benim kafamda biraz daha karanlık bir tablo var. O da şu: Ben bir öğretmen olarak öğrencilere ne öğretiyorum? Gün be gün okula giderek, ders vererek, diploma vererek, sınav yaparak neyi mümkün kılıyorum? Derdim, öğrettiklerimin içeriği değil. O, ayrı bir tartışma konusu. Ben daha ziyade dershaneler ve okulların nasıl bir dünya öngördüklerinden bahsetmek istiyorum.

Çıkış noktam 1994’te Amerika’da basılmış bir kitap: The Bell Curve: Intelligence and Class Structure in American Life. [Çan Eğrisi: Amerikan Hayatında Zekâ ve Sınıf Yapısı diye çevrilebilir] (Herrnstein and Murray 1996). Zamanında bir hayli ses getirmiş, büyük tartışmalar yaratmış. Kitabın içeriği özetle şu: Genel bir zekâ tanımı yapılıyor. Daha zeki ve daha az zeki insanların olduğu ve zekânın büyük ölçüde genetik olarak aktarıldığı iddia ediliyor. Diğer yandan 20. yüzyılda Amerikan iş ve okul hayatında önemli değişiklikler olduğu, bilişsel zekânın öneminin hızla arttığı söyleniyor. Örneğin artık okullar “iyi aileler”den gelen çocukları değil standartlaştırılmış testlerde başarılı olan öğrencileri alıyor. İş hayatında da bilişsel yeteneklerin, analitik zekânın kullanılması gereken meslekler artıyor. Çalışanların, Manuel Castells’in tabiriyle kendini yeniden programlayabilecek zekâ kapasitesine sahip insanlar olması bekleniyor. Dikkat isteyen yüksek statülü mesleklerde hayat boyu kendini geliştirmesi beklenen, konsantrasyon yeteneği yüksek insanlar bunlar: mühendisler, doktorlar, akademisyenler, finansçılar, reklâmcılar… Kitaba göre, zeki insanlar aynı kampüslerde, aynı ofislerde bir araya geliyor. Bilişsel yetenekleriyle diğerlerinden ayrılan yeni bir elit ortaya çıkıyor. Toplumun alt katmanlarında da benzer bir süreç işliyor. Zeki sayılamayacak insanlar, genlerini zeki olması pek de muhtemel olmayan çocuklarına aktarıyor. Ayrışma artıyor.

Kitaptaki iddialar sosyal Darwinizm tınıları taşıyor. Kitaba getirilen eleştiriler de muhtelif. Başarının zekâdan kaynaklandığını söyleyip toplumsal eşitsizliklere kulp takmak, belki de ilk eleştirilmesi gereken husus. Ancak ben gene de kitaptaki bir fikri yeniden yorumlamak istiyorum. Zira kitabın ortaya çıkardığı tartışmanın önemli bir noktaya işaret ettiğini düşünüyorum. Gerçekten de zekâ (daha tarif aşamasında dahi pek çok sorun barındırsa da) görmezden gelinemeyecek önemli bir ayrıştırma aracı. Üstelik bugünkü toplumsal katmanlaşmanın önemli (ve az tartışılan) ayaklarından biri.

Türkiye’de üniversite ve liselere uzunca bir süredir standart zekâ testiyle giriliyor. Testlerde ölçülen gerçek manâda fizik, sosyoloji, tarih bilgisi değil; bir tür bilişsel seviye ölçülüyor. Peki bu testler bilişsel melekeleri, yani zekâyı gerçekten ölçüyor mu? Şerh düşerek şimdilik evet diyeceğim; ama soruyu bu şekilde sormak aslında temel meseleyi ıskalıyor. İddiam bu. Önce evet derken ne kastettiğimi açıklayayım:

Zekâyı, Çan Eğrisi kitabındaki gibi önceden verili bir şey olarak değil de söylemsel ağların ürettiği bir hakikat olarak ele alıyorum. (Michel Foucault diyorum, evet.) Yani zekâyı bir kez ölçmeye başlayınca, bunun parametrelerini belirleyip kayıt altına alınca, kıyaslama araçları oluşturunca, dolayısıyla bilimin bir nesnesi olarak tarif edince zekâ, somut bir varlığa, etki edilen, incelenen bir gerçekliğe dönüşüyor. Tersten söylemek gerekirse, inşa edilmiş olması etkilerini daha az gerçek yapmıyor. O anlamda zekâ ölçülüyor, evet.

Denebilir ki ölçülen zekâ değil de verilen emek değil midir? Kısmen doğru. Kısmen; çünkü ailenin eğitim durumu, maddî koşullar, coğrafî farklar vs. öğrencilerin başarısına etki eden önemli değişkenler. En basit örnek: Diyarbakır ve Şanlıurfa’da üniversite veya bir yüksekokuldan mezun insan sayısı Türkiye ortalamasının yarısı (Demircan 2013 s. 24). Demek ki isteyen/emek veren herkes başarır demek, var olan eşitsizlikleri pek anlatmıyor. Emek verenlerin başarılı olduğuna duyulan inanç, üstte olanların kendi pozisyonlarını meşrulaştırmalarına yarıyor. Daha önemlisi, emeğin kolektif yönü, birikebilme ve aktarılabilme özelliği görmezden geliniyor. Emek sadece bireysel olarak ele alınmış oluyor. Oysa bir öğrencinin gösterdiği emek; öğrencinin ifade yeteneği, okuma alışkanlığı, aileden getirdiği birikimden ayrı düşünülmemeli. Başarı bir birikim işi.

Zekâ için de geçerli bir durum bu. Sınıfsal/cinsiyetçi yapılardan bağımsız bir zekâdan bahsetmek mümkün değil. Zekâ tek başına bir açıklama haline getirilip bireyselleştirildiğinde eşitsizliği meşrulaştırabilir. Zekânın da kolektif bir yönü var. Üst tabakalar bu melekeyi geliştirmek için çocuklara daha çok imkân tanıyor, hattâ diğer pek çok özellik pahasına sadece analitik zekâ keskinleştiriliyor. Dikkat süreleri ve bağlantı kurma yetenekleri çok küçük bir yaştan itibaren en önemli ayırıcı unsurlar olarak öne çıkıyor. Oyun sektöründen mama sektörüne önemli bir pazarlama faaliyeti beyin gelişimine odaklanıyor.

Fakat başa dönüyorum: Zekânın ne olduğu veya nasıl tarif edildiği ikinci derecede önemli. Asıl önemli olan (değişken ne olursa olsun) kurulan hiyerarşinin kendisi. Arkasında isterse “gerçek bir zekâ” ya da “uydurma bir test başarısı” olsun, bugün bu kriter toplumdaki keskin bir ayrıştırma aracı olarak iş görüyor. Gelecekteki meslekler, kazanılan statüler, arkadaş çevreleri büyük oranda buna göre belirleniyor. Nerelisin yerine hangi okul mezunusun ya da hangi işi yapıyorsun diye soruluyor. Özellikle beyaz yakalı, statüsü yüksek çevrelerde… İster zekâ diyelim ister demeyelim, hayatta kendimizi gördüğümüz seviye ile eğitim arasında önemli bir ilişki var. O yüzden ne olursa olsun bir diploma almak çok önemli. Sadece meslek bulmak için değil, hemen her şey için… Cahil kelimesi, bu ülkede (ve başka pek çok yerdeki) en büyük hakaretlerden biri olarak kullanılıyor. İnsanları eğitmek, bilinçlendirmek gibi retorik ukalâlıklar aslında hep bu hiyerarşiden kaynaklanıyor. Bunun statüden farkı ne denebilir, tekrar ediyorum: Burada statüyü belirleyen unsur okul başarısı, yani sınavlar-testler… Dolayısıyla evet, statü; ama bilişsel melekelerden gelen bir statü.

Etnik, cinsiyetçi, sınıfsal ayrımcılıklar artık sona erdi demiyorum elbette. Bunların birbiri üstüne gelen toplu etkileri var. Fakat herhalde bilişsel yetenekler üzerinden sürdürülen ayrım, bunların en az göze batanı ve en az konuşulanı. Bunun bir sebebi, ayrımcılıklarla mücadele eden aydın, sivil toplumcu, aktivist, yazar vb. kesimlerin genellikle “okumuş” insanlardan çıkması. Yazan, okuyan, (varsa) çocuklarını iyi okullara gönderen, kendilerini (ister istemez) zekâ ile tarif eden insanlar bunlar. Eğitimin (ilk anda söylenmese de) kariyere önemli ölçüde etki ettiği, dil bilen insanlar… Diğer konularda adalet talepleri ne kadar güçlü olursa olsun, eğitimin sağladığı avantajları pratik olarak kullanıyor, kendilerini bu özellik üzerinden kuruyorlar. Ama bu durum, sadece “bilişsel elitlerle” sınırlı bir alan değil. Eğitim hemen her kesim için önemli bir yükselme vaadi taşıyor. Zira biliniyor ki bu standartlaştırılmış testlerde başarı sağlayamayan insanlar toplumda yüksek mevkilere gelemiyor. Para kazansa bile saygı konusunda eksiklik duyuyor.

Buradaki asıl sorun bununla ilgili hüküm süren tuhaf sessizlik. Biz akademisyenler etnik, cinsiyetçi, sınıfsal ayrımcılık konulu dersler anlatıyoruz, ama ne anlatırsak anlatalım, içinde bulunduğumuz yer gayet şiddetli şekilde ayrımcılık üretiyor. Okul isimlerinin, danışman adlarının, derecelerin önemli olduğu bir dünya bu. İstesek de istemesek de biz de aynı oyunun içindeyiz. Mütevazı olan çok insan var, ama şu kaydı da düşmek lazım: İyi yerlerden gelenlerin mütevazı olması daha kolay oluyor.

Zamanında Aydınlanma felsefecilerini/siyaset bilimcilerini okurken ırkçılık ve cinsiyet gibi konularda nasıl bu kadar sessiz kalabildiklerine çok şaşırırdım. John Stuart Mill gibi adamlar Özgürlük Üzerine kitaplar yazıp o dönemki kölelerden, köle ticaretinden hiç bahsetmeyebiliyorlardı. Bu hususlar yazılarında sanki bir kör nokta gibiydi, hemen burunlarının ucundakini görememeleri, mesela kölelikle medeniyet arasında ya da kadınların sömürülmesiyle kendileri arasında bir bağ kuramamaları bana semptomatik gelirdi. Şu anki durum belki de bundan çok farklı değildir. Bilişsel yeteneklere dayalı ayrımlar tam burnumuzun dibinde; ama bu hiyerarşinin karşısında yahut dışında durmak gerçekten çok zor.

Zekâ da bir yönüyle ırkçılık gibi… Kimin ne kadar askerlik yapacağı, kimin kimle evleneceği, arkadaş olacağı, kimin kime nerede iş vereceği ten rengine göre belirlense buna ırkçılık derdik. Oysa bütün bu işler bugün eğitim farklarıyla, bilişsel yetenekler üzerinden belirleniyor. Kimi aynı ırkçılıkta olduğu gibi yaygın kanaatlere kimi ise hukukî düzenlemelere dayanıyor. Buna liyakat sistemi deniyor; haklı sebeplere dayanan bir ayrım olduğu düşünülüyor, normal geliyor. Böyle hissediyorsanız iyi düşünün. Öyleyse dert edinilen insanların değerinin derecelendirilmesi yahut hiyerarşinin kendisi değil. Ayrımlar, yani mesela en dandik işleri kimin yapacağı bizim haklı gördüğümüz kriterle belirlenince tamam mı oluyor? Üstüne herkes değerlidir, insan hakkı vardır gibi soyut temenniler ekleyip kutuyu kapatabiliriz o halde.

Irkçılıkla aralarında farklar da var tabii: Irka dayalı ayrımcılık, bazı kapıları tümüyle kapatıyordu. Bu da bir insanın diğerini nesneleştirmesini, bazı durumlarda sapıkça bir zulmü mümkün kılıyordu. Sosyal hareket imkânı (yani yükselme imkânı) yok denecek kadar azdı. Eğitim bu anlamda bir tür sosyal hareket imkânı sağlıyor. Bu aynı zamanda, standartlaştırılmış testleri savunmak için önemli bir gerekçe: “Bu sınav sistemi olmasaydı Anadolu’daki çalışkan/zeki çocuklar üniversiteye gidemezdi.” Ancak benim gördüğüm daha ziyade şu: Sınavlar sayesinde ciddi bir yanılsama yaratılıyor. Sanki herkese açık bir yarış varmış gibi milyonlarca insan rekabete sokuluyor. Her gün sınavlarla, derslerle, notlarla “zekiler” diğerlerinden ayrılıyor. Her gün birsürü insan, çoğunluğun kendini yetersiz hissettiği bir sistemin içinde diploma elde etmeye çalışıyor.

Yaptığım sınavlardan ağlayarak çıkan öğrenciler var. Dandik bir not değil mesele, biliyoruz ikimiz de. Her gün kıyaslanıyoruz: Yazdıklarımızla, notlarımızla, okullarımızla… Antropolog James Ferguson’ın kullandığı instrument effect kavramı geliyor aklıma. Yani bir girişimin, bir kurumun görünürdeki hedeflerine ulaşıp ulaşmadığına bakmaktan ziyade, parametreleri nasıl dönüştürdüğüne, ne tür hiyerarşiler kurduğuna dair sorular sormak gerek diyor Ferguson. O halde okul ne öğretir? Tarih mi? Belki, ama bundan önce bizi ayrıştırır. Hiyerarşiyi hem üretir hem doğallaştırır.

O anlamda ben eğitimi bir yükselme imkânı olarak görmektense (bunu başaranlar var elbette) başka türlü bir bariyer olarak ele almak gerektiği fikrindeyim. Hem de yaygın notlandırma/derecelendirme sistemi ile pek çok kişiyi eksik hissettirip eşitsizliği meşrulaştırarak… İster zekâ deyin ister eğitim*. Hiyerarşik düzenin temelleri olduğu yerde duruyor. Herhangi bir çevrede, özellikle de elit çevrelerde bu bilişsel zekânın emarelerinden (gidilen okul, kazanılan burs, yapılan iş) bahsetmeden sosyalleşmek çok zor.

Lise 2’de FEM Çemberlitaş’a gidiyordum. M1 sınıfındaydım. FEM’in sayısını bilmediğimiz kadar çok sınıfı vardı aşağıya doğru. Herkes, seviyesine göre derecelendirilirdi. Dahası, insanlara buna göre kıymet verilirdi. Biz yöneticinin odasına gittiğimizde çay ikram edilirdi, bizle sohbet edilirdi. Bir gün hiç unutmam, “düşük” bir sınıftan öğrenciler biz içerdeyken odanın kapısını çalmış, dershanenin bizden sorumlu abisi elinin tersiyle çıkın diye onları kovmuştu. Bize verilen zaman, emek, değer açıkça daha fazlaydı. Ben FEM’de biyoloji, matematikten daha etkili bir şekilde bunu öğrendim diyebilirim: Kıymet verilmenin kıstası başarıdır. Listede üstlere bizim ismimiz asılırdı. Öğretilen ahlâk, bir başarı ahlâkıydı.

En başta dediğim gibi, okullar ve dershaneleri ele alırken kalite meselesi veya metalaşma gibi meseleleri gündeme getirmek haliyle çok önemli; ancak benim derdim, ayrıcalıkları doğallaştıran, en “vicdanlı” insanlara bile çoğu zaman görünmez olan süreçlere dikkat çekmek. Görünmez olan derken, bilmemek değil belki; ama pratik olarak her gün bu hiyerarşiyi yeniden üretmek. Kendini unvanla, şirket/okul adıyla, tez konusuyla tanıtmak… Bugün süren tartışmalarda (dershaneler kapatılsa da açılsa da) adalet tesis etmeye yönelik bilgi aktarımından bahsetmiyoruz hiçbirimiz. Eşitsiz bir toplumun ihtiraslarına yönelik bilgiler üretiyor, bunları ölçüyor, dereceli insan yetiştiriyoruz. Irkçı değiliz; cinsiyetçiliğe de lafta karşıyız belki. Politik olarak doğrucu cümleler etmemizi sağlayan tornalardan geçmişiz. Ancak bu konuda başka bir değer sistemini hayal etmek dahi çok zor. Her tanışmada havada uçuşan unvanlar, şecereler bize kendi hakkımızda ne anlatıyor? Gelecekte bu çağın ırkçıları olarak görülmemiz pek muhtemel.

Sezai Ozan Zeybek
1- Demircan, Erhan. 2013. “İstatistiklerle Şanlıurfa-Diyarbakır”. Karacadağ Kalkınma Ajansı.
2- Herrnstein, Richard J, and Charles Murray. 1996. The Bell Curve: Intelligence and Class Structure in American Life. New York, Simon & Schuster.*Ben sorunlarına rağmen zekâ demenin daha anlamlı olduğunu düşünüyorum; çünkü testler, sınavlar, okul sistemi, elit meslekler vs. bu özel zekâ türünün kullanımına dayalı

Kategori: Yeşeriyorum

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.