Ana Sayfa Blog Sayfa 4112

Avrupa’ya vize kalkıyor, bedeli mülteciler ödeyecek

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Avrupa Birliği Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle ve AB Komisyonu içişlerinden sorumlu üyesi Cecilia Malmström ile Brüksel’de ortak bir basın toplantısı düzenleyerek en geç 3,5 yıl içinde tam vize muafiyetine geçileceğini belirttiler.

Bu mutabakat ile Türkiye’nin vize muafiyeti ile geri kabul anlaşması arasında paralel bir süreç izlenecek. Türkiye, Avrupa Birliği ile uzlaşmanın ardından Haziran 2012’de paraf attığı geri kabul anlaşmasını imzalayacak. Ardından eşzamanlı olarak vize muafiyetine yönelik müzakereler başlayacak.

Geri kabul anlaşmasıyla Türkiye, kendi üzerinden Avrupa Birliği’ne yasa dışı yollardan giden üçüncü ülke vatandaşlarını geri almayı kabul edecek.

Geri kabul anlaşması yürürlüğe girdikten sonra, karşılıklı bir izleme sürece süreci olacak ve taraflar karşılıklı yükümlülüklerini yerine getirirse 3.5 yıl sonra TC vatandaşlarına AB vizesi kalkacak.

 

Yeşil Gazete

Karapınar’da tarım havzası kömür havzasına dönüşüyor

Türkiye’nin “buğday ambarı” ve dünyanın ekolojik olarak 200 hassas alanından biri olan Konya Ovası’nın en kırılgan bölgelerinden Karapınar Kapalı Havzası “kömür havzası”na dönüşmek üzere. 2006’ten beri alanda çalışan TEMA Vakfı, Afşin-Elbistan’dan sonra Türkiye’nin en büyük ikinci linyit kömürü sahası olduğu ifade edilen Karapınar’ın karşı karşıya olduğu riski anlatan bir rapor sundu. Türkiye’nin önde gelen halk sağlığı, botanik, fauna, toprak, maden uzmanlarının biraraya gelerek hazırladığı ve termik santralin olası etkilerini anlattıkları raporda çarpıcı tespitler yer alıyor.

Raporda yer alan bilgilere göre Karapınar'ın konumu

Havzanın toprağına ne olacak?

Bölgede 1 metre küp kömür çıkartmak için, yaklaşık olarak 9,4 metre küplük bir kazı yapılması, kömür çıktıktan sonra kalan 8,4 metre küp toprağın ise başka bir yere nakledilmesi gerekiyor. Havzada tespit edilen 1,832 milyar ton linyit rezervinin tamamının çıkartılması için gerekli toprak kazısı ve hafriyat miktarı yaklaşık 11,5 milyar metre küp gibi bir hacme ve 22 milyar ton gibi bir ağırlığa denk gelecek.

Kazılan, ocaktan çıkarılan, depolanan ve büyük bölümü yeniden ocak çukuruna doldurulacak olan hafriyatın binde birinin bile tozlaşarak havaya kalkması, 30 yılda 22 milyon ton, yılda 700 bin ton tozun uçması anlamına geliyor.

Karapınar’ın tek ekonomisi tarım. Kömür işletmesinin yapılması halihazırda tarım yapılan arazilerin kömür çıkarmak kazılması, ağır metalle kirlenmesi, bu zehirli toprağın yığıldıkları alanlardan rüzgarla geriye kalan toprakları zehirlemesi demek.

Havzanın suyuna ne olacak?

Karapınar ve Konya Havzası’nın toprak kadar önemli diğer doğal kaynağı ise su. Rapora göre “Bölgede çıkarılacak kömür ortalama 138 metre derinlikte. Kömürlü sahanın verimli olduğu bölgede ise yeraltı su düzeyi en çok 20 metre derinde” Kömüre erişmek için gereken derinliğe ulaşmak, yeraltı sularına müdahale etmeyi gerektiriyor.

KArapınar'da zaten azalan yeraltı suları kömür çıkarılırsa tamamen bitebilir

Rapor, bu durumun, yeraltı sularındaki azalma trendini tetikleyeceğini, obrukların sayı ve büyüklüğünü arttıraracağını öngörüyor (Bölgede son 30 yılda 19 tane obruk oluşmuştu).

Obruklar artacak

Bölgenin su kaynakları açısından bakıldığında kritik konulardan biri de termik santralin ihtiyaç duyacağı soğutma suyu miktarı. Uzmanların, projenin sahibi EÜAŞ’ın beyan ettiği kapasiteye göre yaptığı hesap gösteriyor ki 30 yıl boyunca her biri, her saniyede 10 litre su çıkaracak 8.800 su kuyusundan su çekilmesi gerekecek. Bu da Karaman-Ereğli-Karapınar arasının bütün yer altı suyunun çekilmesi demek.

Peki ya iklim?

Olası bir kömür işletmesi ve termik santralin iklime maliyeti, Karapınar ya da Konya Havzası ile sınırlı değil. Rapor, Karapınar’ın “kazanacağı” bir kömür santralinin “küresel bir kayıp” olarak karşımıza geri dönüşü olmayan sonuçlar çıkaracağını söylüyor. Karapınar kömür rezervinin çıkartılıp, termik santralde yakılması durumunda, Türkiye 2010 yılında saldığı toplam sera gazı salımlarının 4,4 katına denk gelen, 1,85 milyar ton karbondioksit eşdeğerini atmosfere salacak. Olası etki kömürün yakılmasından ibaret değil. Kömürün çıkartılıp, işlenmesinden gelecek olan sera gazı miktarına ek olarak sadece kömür işletmesinden çıkan kükürtün söndürülmesi için kullanılacak kireçtaşı parçalanmasından 30 yıl için 68 milyon 750 bin  ton karbondioksit atmosfere salınacak.

Karapınar kömürleri iklim değişikliğini hızlandıracak

Planlanan kömür işletmesi ve termik santralin halk sağlığına etkisi olacak mı?

Karapınar özelinde çıkartılacak ve termik santralde yakılacak kömürün cıva, arsenik ve diğer ağır metal oranları MTA ya da proje sahibi tarafından açıklanmamış. Rapor bu verileri bilmeden çalışmaya başlayan bir termik santralin bölgede yaşayanlarda ciddi halk sağlığı sorunlarına sebep olacağını söylüyor ve olası maliyetle ilgili olarak Avrupa Birliği çapında çevre ve sağlık alanında araştırmalar yapan bir sivil toplum kuruluşu olan HEAL’nin çalışmasına işaret ediyor:

“Kömür kullanımının Avrupa’ya maliyeti 18.200’den fazla erken doğuma bağlı ölüm, 8.500 civarında kronik bronşit vakası ve her yıl 4 milyonun üzerinde kayıp iş günü olarak öne çıkıyor. Kömürün sağlık üzerindeki etkilerinin ekonomik maliyetinin yıllık 42,8 milyar avroya yaklaştığı tahmin ediliyor.”

“Çılgın rüyalar… Boş umutlar…”

Kamu kurumları bir yandan Karapınar’ı ‘kömür havzası’na, ‘enerji üssü’ne dönüştürmeye uğraşıp toprağı, suyu dolayısıyla tarımı bitirecek bir işe girişirken bir yandan da Göksu Havzası’ndan getireceği suyla Konya Havzası’nda “azalan yeraltı suyu” sorununa da çözüm bulmaya çalışması dikkate değer. WWF Türkiye 2012 yılında “Çılgın rüyalar… Boş umutlar: Havzalar arası Su Transferi” raporunda bu konuya değinmiş bu projenin sosyal ve çevresel maliyetlerini ortaya koymuştu.

WWF Raporu
KOP Göksu’dan su taşıma projesi
HEAL websitesi
HEAL raporu

Haber: Özlem Katısöz – Yeşil Gazete

İstanbul için hâlâ umut var!- Baran Alp Uncu

Pazar sabahı saat 10.30. Belgrad Ormanları’nda Neşet Suyu mevkii. Olağan hafta sonu kalabalığı. Aralık ayının birinci günü olmasına rağmen yağmur yok; hava sıcaklığı ise sonbahardan hallice. Koşmaya, yürümeye, biraz temiz hava almaya gelmiş İstanbul ahalisi ortalığı doldurmuş. Piknikçiler için vakit daha erken. Ama belli ki İstanbul’un son ormanının tadını çıkarmaya onlar da gelecek.

Herhangi güzel bir hafta sonu görülen bu manzaranın bu defa bir farklılığı var. Neşet Suyu mesire yerinin hemen önünde 70-80 civarında bisikletli bekleşiyor. İstanbul’un dört bir yanından kalkan otobüslerin taşıdığı yayaların da gelmesiyle kalabalık daha da artıyor.

Her birinin elinde ya da bisikletin gidonunda birer kalkan. Kartondan yapılmış, iplerle tutturulan bu sembolik kalkanların üzerinde “Kuzey Ormanları Savunması” yazmakta.

Buradan da anlaşılacağı gibi, bu kalabalık Kuzey Ormanları Savunması (KOS) isimli sivil girişimin çağrısına uyarak İstanbul’un son ormanlık alanını savunmaya gelenlerden oluşuyor.

Eylem, grubun ormanın derinliklerine doğru yola çıkmasıyla başlıyor. Amaç, yapımına başlanan üçüncü köprünün yolları için tarumar edilen ormanlık bölgeye ulaşıp, tahribatın boyutlarına tanıklık edip, son durumu gözler önüne sermek.

Bisikletliler orman yollarını takip ediyor. Yıllardır patikalarını pedalladıkları ormanı avuçlarının içi gibi bilen usta bisikletçilerin mihmandarlığında yaklaşık 12-13 kilometrelik yol boyunca yokuşlardan ine çıka ilerliyorlar. Ormanın henüz ellenmemiş bölgelerinde egzoz kokusundan, kornadan uzak yapılan huzurlu bir yolculuk.

(Fotoğraf: Engin Ertekin)

Ama aynı zamanda yüzlerde okunan endişeyi de es geçmemek gerek. Herkes biliyor ki ormanın o an için verdiği huzur ve sükûnet dolu hava birazdan bozulacak. Yerini, yol inşaatının görüntüsünün vereceği korku, dehşet ve derin bir iç sızısı alacak.

Sonunda üçüncü köprü projesinin yıkıcı etkilerini gözlemleyeceğimiz noktaya ulaşıyoruz. Yanımdakilere dönüp, “Ormanın bittiği sınıra geldik galiba” deyiveriyorum. Enine, boyuna o kadar büyük bir alan tamamen çıplak halde ki.

Ormanı iyi bilen bir bisikletçi “Hayır, burası ormanın tam ortası. Yıllardır biz burada bisiklete biniyorduk” deyip yol için dümdüz edilen alanın ilerisini işaret ediyor. Yol için açılan o geniş alanın hemen bitiminde metrelerce yükseklikteki meşe ağaçları olanca sıklığıyla devam etmekte.

(Fotoğraf: Engin Ertekin)

Hemen karşıdaki Şahin Tepesi’nin üzerinde otobüslerle ayrı yoldan gelmiş yaya-protestocular ellerinde “İstanbul’u büyütme; yaşam alanlarımızı küçültme”, “Gereksiz proje değil, ormanlarımızı istiyoruz”  yazan pankartlarla bisikletlileri karşılıyor.

Tepeden bakıldığında, kilometrelerce uzanan orman katliamı bütün çıplaklığıyla görülüyor. Manzara karşısında insanın nutku tutuluyor.

(Fotoğraf: Engin Ertekin)

İlk şoku atlatanlar düzenlenen forumda sırasıyla konuşuyor.

Yıllardır o bölgede dolaşmış bir bisikletçinin sözleri her şeyi özetlemekte: “25 yıldır bu ormandayım. Yıllardır parça parça yok ediyorlardı. Ama son iki yıldır yapılan kadarını daha önce hiç görmemiştim… Artık kuşlar gitti. Kuş sesi duyamıyoruz.”

(Fotoğraf: Kuzey Ormanları Savunması)

İki eylemcinin paramotorlarıyla ufuktan yavaşça süzülmeleri ve gökyüzünde açtıkları pankarttan sonra herkes dönüş yoluna düşüyor.

Eylemin son noktası Orman Bölge Müdürlüğü’nün önü. Toplanan bisikletli ve yaya eylemci topluluğu “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganları eşliğinde bir basın açıklaması yapıyor.

“Kuzey Ormanları sahipsiz değildir” diyen, İstanbul hakkında alınan kararların İstanbullulara sorularak alınması gerektiğini belirten KOS’un ana talebi şöyle:

“Avrupa’nın biyolojik çeşitlilik bakımından en değerli ve en acil korunması gereken 100 ormanından biri sayılan, 2000 bitki türü, göçmen kuşlar ve tüm İstanbullular için yaşamsal bir öneme sahip olan Kuzey Ormanları’nın yaşama birliğini parçalayan 3. Köprü inşaatına son verin!”

***

Burada, Kuzey Ormanları’nın yaşadığı üç dezavantajdan bahsetmek gerek.

Birincisi, Kuzey Ormanları Gezi Parkı gibi kentin göbeğinde yer almamakta. Bu da İstanbulluların büyük çoğunluğunun hayatlarında doğrudan yer almaması anlamına geliyor. Yani koca nüfus düşünüldüğünde, zamanının bir bölümünü geçirmek için Kuzey Ormanları’nı seçen İstanbulluların oranı oldukça düşük.

İkincisi, Kuzey Ormanları çevre hareketlerinin genelde yaşadığı en temel sorunlardan biriyle karşı karşıya bulunmakta: çevre ile ilgili sorunların etkileri elle tutulur, gözle görülür olmadığı sürece insanlar bu sorunların üzerinde fazla durmaz, kitlesel olarak harekete geçmez. Diğer bir deyişle, havanın, suyun kaynağı olan orman, susuzluk çekmeyip, nefessiz kalmadığı sürece aklına gelmez.

Üçüncüsü, ise özellikle ana akım medyanın bugüne kadar ki malum sessizliği. Üçüncü köprünün ayaklarının dikilişini medyada çıkan haberlerden neredeyse metresi metresine takip etmekteyiz. Ancak -bu işin üzerine giden az sayıda örneği katmazsak- ağır bir tahribat altında olan orman hakkında çıkan haberler o kadar az ki.

Öte yandan, projenin hızla ilerlediğine dair haberlerin “iş işten geçti” havası yaratması içten bile değil.

***

Tüm bunlar hesaba katıldığında, Kuzey ormanları Savunması girişimi daha da önem kazanmakta.

İlk olarak, geçtiğimiz Pazar günü olduğu gibi, Belgrad Ormanı’na düzenli olarak gidenlerin bile bihaber olduğu durumu gözler önüne sererek, kamuoyunda farkındalık yaratmaktalar.

Diğer yandan medyada çıkan haberlere inat üçüncü köprü projesinin daha başlangıç aşamasında olduğunun ve geri döndürülebilineceğinin altını çiziyorlar. Bırakın tekrar ağaçlandırmayı, ağaçların kesildiği bölgeler şu andan itibaren kendi haline bırakılsa orman kendini toparlayabilir.

Üstelik 3. köprü yolu projesi, adı duyulan ya da henüz duyulmamış bir projeler silsilesinin başlangıcı. Kuzey Ormanları’nı gittikçe küçültüp, yok edecek olan diğer projeler sırada.

3. havaalanı, Kanal İstanbul ve bölgeyle ilgili emlak projeleri kentin nüfusunu da, kentin kaynakları üzerindeki baskıyı da kat be kat arttıracak. KOS’un da vurguladığı gibi, 3. köprü bu projelerin henüz ‘yolunu’ yapmakta.  tüm bunları durdurmanın yolu da İstanbul’un kuzeyindeki köprü yapımını engellemekten geçiyor.

O yüzden, KOS’un da hatırlattığı gibi henüz kaybedilmiş hiçbir şey yok, çünkü işin henüz başındayız. İstanbul’un akciğerlerini –dolayısıyla da kentin kendisini- kurtarmak için hâlâ umut var.

Baran Alp Uncu – www.t24.com.tr

Aile çiftçiliği yılı – Ali Ekber Yıldırım

Birleşmiş Milletler 2014 yılını “Uluslararası Aile Tarımı Yılı” kısacası “Aile Çiftçiliği Yılı” ilan etti. Bu demektir ki, dünya bir yıl boyunca aile çiftçiliğinin önemini, sorunlarını konuşacak. Sürdürülebilir tarım için aile çiftçiliği modelini ayakta tutmaya çalışacak.Avrupa Birliği çalışmalara çoktan başladı bile. Yakın zamanda Avrupa Parlamentosu’nda onaylanan 2014-2020 bütçesinde, tarımsal destekleme politikasında aile çiftçiliğini öne çıkardı. Bu konuda özel destekler verileceğini ilan etti.
Geçen hafta Avrupa Komisyonu Brüksel’de “Aile Çiftçiliği: Avrupa’da ve Dünya’da Daha Sürdürülebilir ve Krizlere Dirençli Bir Tarım Yolunda Diyalog” konulu bir konferans düzenledi.
Brüksel’de yapılan konferansın ayrıntıları, Avrupa, Amerika ve Türkiye’de aile çiftçiliğinin durumu özetle şöyle:
Konferansta Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Genel Müdürü Graziano da Silva, Avrupa Birliği Tarım ve Kırsal Kalkınma Komisyoneri Dacian Cioloş, Avrupa Birliği Tarım ve Kırsal Kalkınma Genel Müdürü Jerzy Bogdan Plewa, Avrupa Genç Çiftçiler Konseyi Başkanı Matteo Bartolini, Uluslararası Yavaş Gıda Hareketi (Slow Food) Başkanı Carlo Petrini’nin de bulunduğu çok sayıda panelist görüşlerini açıkladı.
Konferansta yaklaşık 80 ülkeden 300 temsilci yer aldı. Türkiye’den de Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü İsmail Kemaloğlu ile Gıda Mühendisi Bekir Yıldız katıldı.
Yapılan sunumlarda, konuşmalarda, tartışmalarda tarımda aile işletmelerinin çok önemli olduğu ve mutlaka desteklenmesi, sürdürülebilir tarım için bir model olarak yaşatılması gerektiği konusunda görüş birliği oldu.
Ayrıca, aile işletmelerinin güçlenmesi için ürettikleri ürünlerin, yerel markaların pazara, tüketiciye ulaşması konusunda da desteklenmesi gerektiği ifade edildi.
Aile işletmeleri neden önemli?
1- Yıllarca bize çok büyük, devasa işletmelerle tarım yaptığı söylenen Amerika Birleşik Devletleri’nde bile tarımda, özellikle hayvancılıkta büyük şirketlerin payı sadece yüzde 3-4 civarında. İşletmelerin yüzde 96-97′si aile işletmesi. Amerika’nın tarımsal üretimde, ihracatta başarısı varsa bunu aile işletmelerine borçlu olduğunu unutmamak gerekir.
2-Avrupa Birliği’nde de durum pek farklı değil. İşletmelerin yüzde 98′i aile işletmesi. Birlik kapsamında 172 milyon hektar tarım arazisi işleniyor. Tarımsal üretim yapan 12 milyon tarım işletmesinde istihdam edilen işgücünün yüzde 84’ü aile fertlerinden oluşuyor.
3- Avrupa’da da Amerika’da da hayvancılıkta besicilik yapanlarla, yetiştiricilik yapanlar genel olarak birbirinden ayrılıyor. Yetiştiricilik yapanlar hayvanları besiciden buzağı olarak alıp belli bir kiloya ulaştırdıktan sonra satıyor. Ama besicilik yapanlar hayvancılık kültürünü kuşaklar boyunca yapan ailelerden oluşuyor.
4-Aile işletmeleri ve tarım için dünyanın hemen her yerinde temel sorun tarım nüfusunun yaşlanması. Avrupa’da ortalama yaş 50′nin üzerinde. Yakın zamanda gittiğimiz Avrupa’nın en önemli iki tarım ülkesi Polonya ve Fransa’da da temel sorunun tarımdaki yaşlı nüfus olduğunu gözlemledik. Genç kuşak tarımdan kopuyor. Birleşmiş Milletler’ in 2014 yılını “Aile Çiftçiliği Yılı ilan etmesi bu açıdan da büyük önem taşıyor. Genç nüfusun tarımda kalması ve tarımsal faaliyetin kuşaktan kuşağa aktarılması hedefleniyor.
5-Türkiye açısından bakıldığında özellikle 1980 yılından bu yana, yani 40 yılı aşkın bir süredir aile işletmelerinin yok edilmesi için yoğun çaba harcanıyor. Hemen her iktidar döneminde, Tarım Bakanlığı koltuğunda kim olursa olsun yaklaşım hep aynı. Hepsinin temel amacı tarımsal nüfusu azaltmak oldu.
6- “İşletmeler çok küçük, araziler parçalı” denilerek, ölçek ekonomisine geçmek için sürekli büyük işletme kurulması, tarımda şirketleşmenin sağlanması için yoğun lobi ve çalışmalar yapıldı. Aile işletmeleri tarıma, hayvancılığa küstürüldü. Kırsaldan kentlere büyük göçler oldu. Köyler yakıldı, boşaltıldı.
7- Türkiye, aile işletmeleriyle değil, büyük işletmelerle övünen bir ülke oldu. Büyük işletmeler de olsun. Buna kimsenin itirazı yok. Fakat siz devlet olarak büyük işletmeler üzerinden bir politika oluşturur ve “biz geldiğimizde 50 baş üzeri 4 bin 300 hayvancılık işletmesi vardı şimdi 28 bin 400 işletme var” diye sadece işletme büyüklüğü ile övünürseniz, aile işletmelerini yok sayarsanız kentlerinizi yaşanmaz hale getirirsiniz. Hayvancılığı da hayvanıyla, yemiyle, etiyle, kurbanıyla, samanıyla ithalata bağımlı hale getirirsiniz. Bakın son 4 yılda kurulan o büyük işletmelerin hemen tamamı zor durumda. Çünkü hayvancılığı bilmiyorlar. İşletmesini görmeyen patronlar var. Urfa’daki hayvancılık işletmesini İstanbul’dan yönetirseniz batırırsınız.
8-Aile işletmesindekiler hayvanıyla, toprağıyla bir aidiyet duygusu yaşıyor. O kültürü nesilden nesile taşıyor. Bu birikimi, bu deneyimi kitaplardan öğrenemezsiniz. O nedenle çok bilmişler ikide bir “deden kalma yöntemlerle tarım olmaz, hayvancılık olmaz” der. Onlara asla inanmayın. Avrupa, Amerika ve gelişmiş ülkeler tarımda teknolojiyi de, gelişmeyi de deden gelen o alışkanlıkların, birikimin üzerinden sürdürüyor. Başarısı da oradan geliyor.
Özetle, sürdürülebilir tarımın vazgeçilmez temel taşı olan aile işletmeciliğinde Türkiye’nin de aile işletmeciliğine dayalı kendi özgün modelini kurması ve desteklemesi gerekiyor. Şirketleşme ile sürdürülebilir tarım yapmak çok zor.

Ali Ekber Yıldırım – http://www.tarimdunyasi.net

Ahmetler Kanyonu ıssızlığına insan eli değdiğinde (II)- Bülent Şık

Yazının ilk bölümü için tıklayınız.

Yapılan açıklamalar bittikten bir süre sonra bir grup gazeteci arkadaş ile birlikte, pankartları açılı halde bekleyen köylülerin arasından geçerek jandarmaların kapadığı yola yöneliyoruz.

Epeyce kalabalık olmamız (basının gücü) ve kanyona inme konusundaki ısrarımız işe yarıyor ve aşağıya kanyona doğru iniyoruz. Toprak yoldan biraz çıkmak bile bitki örtüsünün nasıl da yoğun olduğunu farketmenize yetiyor. Her yer çeşit çeşit bitki ile dolu, toprak görünmüyor. Ağaçların yüzeyi bile yosunlarla kaplanmış. Toprağa basmadan hatta hiç görmeden su kıyısına kadar geliyorsunuz. Her taraf çam ağaçları ile dolu. Dosdoğru gökyüzüne uzanan 25-30 metrelik bu devasa ağaçlara tırmanmak istiyorum. Sonrasında inemeyeceğimi düşünüp vazgeçiyorum. Dikkatle bakınca çıkamayacağımı da anlıyorum.

Su kıyısına doğru yürürken yeryüzünün en eski sakinlerinden olan eğreltiotlarının bolluğu beni şaşırtıyor. Şu an yeryüzünde yaşayan bütün bitkiler, geçmişte varolan üç ana bitki soyundan, atkuyruğu, kibritotu ve eğreltiotu soylarından türemiştir. Dünyanın her yerinde insanların çok eski zamanlardan beri bildiği bir bitki eğreltiotları. Bir avcının okuyla yaralanan Güneşin yeryüzüne damlayan kanından oluştuğu ve eğer bütün çiçeklerini elinizi değdirmeden toplayabilirseniz görünmez biri olacağınız söylenir. Mevsim kış olduğu için üzerinde çiçekler yok; bu nedenle yola devam ediyorum. Ama sizi 350 milyon yıl öncesine temas ettiren bu yaşayan fosiller her yerde; durup onları izlemekten ve dokunmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Kupkurular.

Saplarından yukarıya su taşımak için damar sistemini geliştiren ilk canlılar eğreltiotları. Böylece 350-400 milyon yıl önce bitkilerin karalara kök salmasını ve yayılmasını sağlamışlar. Oliver Sacks’ın salt eğreltiotlarını incelemek için çıktığı ve izlenimlerini yazdığı ‘Oaxaca Günlüğü’ kitabı geliyor aklıma. Bir yandan yeryüzünün bu en eski sakinlerine, yüz milyonlarca yıldır hiç değişmeden kalan bu harikulade bitkiye huşû içinde bakarken; öte yandan bu el değmemiş, ıssız bölgeye iş makinelerini sokup koca dağı dinamitle patlatarak tünel açıp, açtıkları tünelde suyu depolamak isteyen insanları düşünüyorsunuz… Üstelik onca itiraza rağmen.

Su kenarına vardığınızda, yeşil, kahverengi renklerin hâkim olduğu olağandışı karmaşıklıktaki bitki örtüsünün içinde bir anda Antalya’dan 3 saatlik bir yolculuktan sonra zorlukla ulaştığımız kanyona indirilen iş makineleri fark ediliyor.

Kanyon duvarına açılacak tünel kazısı veya diğer iş makinelerinin ulaşımını kolaylaştırmak için gerekli yolu açan sarı renkli koca kepçe, uzaktan bakınca epeyce küçük; sanki bir oyuncakmış gibi görünüyor. Ama değil. Çevre kırıp döktüğü, ilerlemesini sağlamak için koparılmış, kesilmiş ağaçlarla dolu. Şu an çalışmıyor olmasının tek nedeni, Ahmetler köylülerinin şirketin güvenlik elemanları ile çatışmayı göze alacak kararlılıktaki mücadele azmi. İlerlediği hat boyunca açığa çıkardığı toprak, her tarafı saran yeşil örtünün üzerine atılmış kalın bir çizik gibi görünüyor. Çalıştığında nasıl bir ses çıkardığını düşünüyorum. Karşımızda duran kepçe ile yanı başımızda akan suyun pırıl pırıl güzelliği, etraftaki derin sessizlik öylesine tezat oluşturuyor ki.

İnsan elinin değmemesi gereken bir yer burası.

Bir süre sonra geriye dönüyoruz. Yukarıya toplanma alanına çıktığımızda yol kenarında oturan yaşlı amca ile koyun bir sohbete başlıyoruz. Şantiyenin özel güvenlik elemanlarının köylülere açtığı ateş ve sonrasında çıkan olayların en yakın tanıklarından biri olan Gençler köyü eski muhtarı Hüseyin Kızılkaya “Şirket o tüneli açmaya başlasa bile bitiremez; bu köylü onlara bunu yaptırmaz” diyor.

Kızılkaya, şirket elemanlarının hukuksuz silah bulundurduğunu, köylülere açtıkları ateş sonrasında ortalığa saçılan boş kovanları toplayarak şikâyette bulunduklarını anlatıyor. Kendisi hakkında da şikâyet olduğunu söylüyor. Muhatap olduğu kamu görevlilerinin duyarsız ve olumsuz tutumuna dayanamadığı için istifa etmiş; “bu iş bitene kadar buralardan bir yere gitmeyeceğiz” diyor.

Hava kararmaya yüz tutarken köylülerle vedalaşıp ayrılıyoruz. Hüseyin Amca arkamızdan bağırıyor: “HES’den vazgeçireceğiz onları ve bir daha ki gelişiniz bunu kutlamak için olacak inşallah.”

Dönüş yolunda yine eğreltiotlarını düşünüyorum. Ne kadar dirençli canlılar olduklarını. Sadece bir kaç milyon yıldır hayat sahnesinde olan ve bağıra bağıra gelen küresel ısınma sorununun altında kalacağı

Bülent Şık

günden güne belirginlik kazanan insana kıyasla; son 350 milyon yıl içinde gerçekleşen her türlü ölümcül badireyi atlatan eğreltiotlarının bu dağ başındaki kanyonda olması kadar doğal bir şey yok aslında. Muhtemelen biz yokolsak bile, onlar yine de yeryüzünde kalmanın bir yolunu bulacak. Bir canlı türü olarak hayatta kalmak ve türsel varlığını devam ettirmek söz konusu olduğunda, düşündüğümüzün aksine akıl pek az avantaj sağlar. Bir de akıllıca davrandığımızı düşünerek yapıp ettiğimiz HES gibi şeylere bakarsak işler hepten sarpa sarar. İnsan türü söz konusu olduğunda akıl ile akıllıca davranmak farklı şeyler ve nadiren aynı kafada buluşuyor.

 

Bülent ŞIK – Yeşil Gazete

Fotoğraflar Handan Günay – Ümit Yaman


2013 Yolsuzluk Algılama Endeksi: Harekete Geçme Vakti

Uluslararası Şeffaflık Örgütü 2013 Yolsuzluk Algılama Endeksi (Corruption Perceptions Index (CPI)) ’ni açıkladı.

Ülkeleri ve kıtaları kamu kurumlarındaki yolsuzluğa göre 0 (son derece yüksek yolsuzluk algısı) ile 100 (çok temiz olduğu algısı) arasında ölçümleyen endekse göre ölçümlerin yapıldığı 177 ülkenin hiçbiri tam puan alamadı. Danimarka ve Yeni Zelanda’ nın 91 puan ile en yüksek puanı paylaştığı sıralamada Türkiye 50 puan ile 53. sırada yer alıyor.

Yolsuzluk dünya çapında bireyler ve toplumlar üzerinde yıkıcı etkisini sürdürüyor. 2013 Yolsuzluk Algılama Endeksi’ ne göre incelemenin yapıldığı ülkelerin üçte ikisi 50 puan olan ortalamanın altında kaldı.  2013 endeks sonuçları; insanların yolsuzluğun yarattığı etkilerden etkilenmeden yaşamaları için daha fazla çaba gerektiği konusunda uyarı niteliği taşıyor. 2013 yılında hükümetler yolsuzlukla mücadele için yeni yasa ve taahhütleri çıkarmasına rağmen, insanlar bu uygulamaların sonuçlarını göremiyor. Yolsuzlukla mücadele; bu sözü içeren seçim kampanyaları ile politikacılar için giderek daha cazip bir platform oluyor. Bu durum yolsuzluğa karşı azalan kamu tahammülünü yansıtıyor. Ancak tehlike, bu vaatlerin gerçekleşmemesi. Brezilya’da bu yaz yapılan protestolar hükümetin yolsuzluğa sıfır tolerans politikasına rağmen siyasi skandallara karşı halkın öfkesini gösterdi.

Haritada koyu kırmızı bölgeler yüksek yolsuzluğu, açık sarı renkler ise yolsuzluğun düşük olduğu ülkeleri gösteriyor.

 

Sözler Eylemle Desteklenmeli

Estonya gibi bazı ülkelerde yolsuzlukla mücadele çabaları ile yolsuzlukla mücadele stratejisinin geliştirilmesi ile CPI puanında artış görülüyor. Ancak diğer ülkelerde sözlerin yolsuzlukla mücadelede yeterli bir kanıt olmadığı ortadadır. Hesap verebilirliğin eksikliği ve kamu güveninin azalması ile beliren siyasi skandallar ile geçen bir yazdan sonra, İspanya yeni Şeffaflık Kanunu ile yolsuzluk sorununu giderilmeye çalışıyor. Bu doğru yönde atılmış bir adımdır, ancak hükümetleri yeterince uzağa götüremez. Bu yılki endekste İspanya’nın 6 puanlık düşüşü dikkate alındığında önemli yasal değişiklikler yapmak için bu fırsat kaçırılmamalıdır. Myanmar gibi ülkelerde yolsuzluk karşıtı mücadelede önemli gelişmeler görülse de, dünya çapında bu mücadelelerin 2012’de algılanan yolsuzluk düzeyleri ile kıyaslandığında başarısız olduğu görülüyor. Sahraaltı Afrika ülkeleri bir kez daha 33 puan ortalama ile kamu sektöründe en yüksek algılanan yolsuzluk seviyelerini gösterirken; AB ve Batı Avrupa ülkeleri, 66 puan ortalama ile en iyi performansı göstermeye devam ediyor.

Yolsuzluk, kamu sektöründe yaygın bir kuvvet olmaya devam ederken insanlara günlük hayatlarında ve afet durumlarında zarar veriyor. Yolsuzluk ile paraların kamu sektörü hizmetleri ve altyapı yerine şahsi ceplere gitmesi ile Haiyan tayfunu sonrasında insani yardım çabalarında görülen, yolsuzluğun yıkıcı etkileri trajik bir hatırlatma olabilir. Kenya’da büyüyen sosyal huzursuzluk gösteriyor ki yolsuzluk tehlikeleri, sadece acil durumlarla sınırlı değildir. Kamu sektöründeki yolsuzluk maliyetleri genellikle kabul edilemez seviyelerdedir.

Yolsuzluk ve Çatışma

Düşük puanlı ülkelerin çoğunda yolsuzluğun yol açtığı sorunlarla beraber siyasi istikrarsızlık ve çatışma da yaşanıyor. 2012 ve 2013 sıralamasında sonlarda yer alan Afganistan, Kuzey Kore ve Somali’ de olduğu gibi. Sadece 8 puanı almaları, bu ülkelerde dürüst ve işleyen kamu sektörünün olmadığını gösteriyor. 2012 sıralamasına göre Libya’da 6 puan, Suriye’de 8 puan düşüş görülüyor.

Ancak yüksek skorlu ülkelerde de yolsuzluk riskleri yok değil. İspanya’nın 6 puanlık düşüşü Avrupa Birliği ülkelerinde yaşanan dramatik düşüşlerin sadece biri ancak  küresel anlamda en büyük düşüşlerden biridir. Avustralya örneği hiçbir ülkenin yolsuzluk konusunda rahat olamayacağını gösteriyor. Dünyanın en yüksek GSYİH’ sından birine sahip olmasına rağmen, ülkenin puanı bu yıl 4 puan düştü.

Endekste ilk 18'i paylaşan ülkelerin listesi

Değişim Birimleri

Sonuçta, yolsuzluk için bedel ödeyen vatandaşlardır. Kamu sektöründeki yolsuzluğun bedeli, Brezilya’da kuraklıktan kırılan köylülerden tutun da Romanya’da üniversite öğrencilerine kadar tüm insanlar için eğitimleri, insan hakları ve hatta yaşamları demektir.

Vatandaşlar yolsuzluğu açığa çıkarma ve daha şeffaf ve hesap verebilir kamu sektörüne ulaşmak için yardımcı birim olabilirler. Vatandaş katılımının artması ve sosyal medyanın birleştirici gücü ile bireyler gücü kötüye kullananları açığa çıkarabilirler. Brezilya’da sıradan vatandaşların yolsuzluğa karşı ayaklanmaları bu gücü göstermiştir.

Toplumun tüm kesimlerini etkileyen endemik bir hastalık olan yolsuzluk ile mücadelede herkesin oynayacağı bir rol vardır. 2013 Yolsuzluk Algılama Endeksi hiçbir hükümetin yolsuzluk karşısında rahat olamayacağını göstermiştir.

(Yeşil Gazete)


Tek bir ayın iklim, felaketler ve mücadeleler tarihçesi – Ömer Madra

Dante’nin İlahi Komedya’sına Nazire *
Tek Bir Ayın İklim, Felaketler ve Mücadeleler Tarihçesi

İklim zirvesinde sonuçsuz kalan görüşmeler devam ederken sokakta protestolar sürüyordu: "Tartışma sona ermiştir."
  • İklim değişikliği dünya gıda arzına keskin riskler getirecek: Gıda üretiminde her 10 yılda yüzde 2 azalma olacak … dolayısıyla, çok sayıda yeni ağaç kesme zorunluğu doğacak: İklim değişikliğini artırma paradoksu… (Justin Gillis, New York Times
  • Başat ekonomik gelişme modeli, aslında ‘hayat karşıtı’ bir modele dönüştü. Şu andaki ekonomik model bizi petrol savaşlarına, su savaşlarına ve yiyecek savaşlarına götürüyor. (Vandana Shiva,Guardian, 1 Kasım 2013)
  • Dünya ülkeleri “Son Okyanus”u endüstriyel yıkıma karşı koruma altına almayı başaramadı. Zirveden sonuç alınamayınca, Antarktika’nın bâkir suları korumasız kaldı. (Jacob Chamberlain,Common Dreams, 1 Kasım 2013)
  • Karbon Kirlenmesi istikrarlı iklim çağının sonunu getiriyor: Yeryüzünde kayıtlardaki en sıcak Eylül, Pasifik’te son 10 bin yılın en hızlı sıcaklık artışı, Arktik’te son 120 bin yılın en büyük sıcaklıkları oldu. (Joe Romm, Climate Progress, 3 Kasım 2013)
  • Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) anlaşmasına usulca sokuşturulan yeni kural ve mekanizmalar, birçok yerde insanları ve yaşayan gezegeni koruma amaçlı düzenleme ve kuralları yok etmekte kullanılıyor. (George Monbiot, Guardian, 4 Kasım 2013)
  • Fosil yakıt endüstrisinin desteklediği iklim değişikliğini azaltma stratejisi, yani karbon tutma “planı” uygulamaları yerkürede büyük depremlere sebep oluyor. (Lauren McCauley, Common Dreams, 5 Kasım 2013)
  • Bankwatch’un “Üzerimizde Kara Bulutlar” raporuna göre Türkiye’de birkaç yıl içinde 50-86 yeni kömürlü termik santral kurulması planlanıyor. Bunların iklim değişikliğine büyük negatif katkısı olacak, çevresel etkileri komşularda da duyulacak. (Bianet, 5 Kasım 2013)
  • Bankwatch raporuna göre, Türkiye finans sektörü yerel kömür projelerine öncelik verirken, Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası ile Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası vb … Türkiye’nin enerji planlarını destekliyor. (Pelin Cengiz, Taraf, 7 Kasım 2013)
  • Çin’de 8 yaşında bir kız çocuğu akciğer kanseri oldu. Nanjing Tümör Hastanesi uzmanları teşhisi koydu: hastalık PM 2,5 denen parçacıkların etkisine, yani doğrudan hava kirliliğine bağlıydı. (Ari Phillips, Climate Progress, 5 Kasım 2013)
  • Muazzam ekonomik eşitsizlikler çağında yaşıyoruz ve ekolojik felaketle yüz yüzeyiz. Bu, çoktan yokolup gitmiş toplumlarda daima işin sonuna gelindiğinin işareti olmuştur. Yönetici elitler … paylaşmayı reddederek toplumlarını yıkmışlardır. (Russell Brand,Guardian, 6 Kasım 2013)
  • BM Dünya Meteoroloji Örgütü’nün yeni raporuna göre, atmosferdeki karbondiyoksit ve küresel ısınmaya yol açan diğer gazların oranı 2012’de rekor düzeyde arttı ve böylece sera gazları tarihin en yüksek seviyesine çıktı. (Lisa Schlein, VOA, 7 Kasım 2013)
  • Tarihte yere inen en güçlü tayfun: Haiyan/Yolanda; vurduğu yer: Filipinler; rüzgâr hızı: yer yer 375 km/s; sebep: iklim değişikliği; etkilenen insan sayısı: 10,8 milyon; ölen sayısı: 5,600; kaybolan sayısı:1,600; yersiz yurtsuz kalan sayısı: 3,5 milyon; yıkılan bina sayısı: 1,2 milyon; tahminî zarar 5,8 milyar $. (Ajanslar, USAID,  8 Kasım – 30 Kasım 2013)
  • National Geographic dergisi, küresel ısınma nedeniyle yeryüzünde tüm buzullar eridiğinde Danimarka, Hollanda ve Belçika’nın tümüyle, Tekirdağ, İstanbul, Bursa, İzmit ve İzmir’in kısmen yutulacağını, Çukurova deltasının tamamen sulara gömüleceğini öngören bir çalışma yayınladı. (Akşam, 8 Kasım 2013)
  • Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Türkiye’nin ilk “Kuraklık Yönetim Planı”nı Konya havzası için hazırlamaya başladı. Başkent Ankara dahil 9 ili kapsayan plan, “geçmiş dönem ve mevcuttaki bütün kuraklık verilerini toplayacak. (Yenişafak, 9 Kasım 2013 – vurgu bizim)
  • Varşova’da BM İklim Zirvesi kömür, çelik, otomotiv vb şirketlerinin sponsorluğu altında açıldı. Süpertayfun’un vurduğu Filipinler’in temsilcisi Yeb Saño, toplantıda anlamlı bir sonuç alınana kadar açlık grevi yapacağını bildirdi. Sonraki günlerde, zengin ülkelerin kayıtsızlığını protesto için 134 ülke temsilcisi salonu, sivil toplum örgütleri ve sendikalar da konferans mahallini terkettiler. (Gökşen Şahin, Açık Radyo, 11 Kasım – 25 Kasım 2013)
  • Filipinler İklim Komisyonundan dünyaya uyarı: “Süpertayfun Haiyan/Yolanda sizin için de erken uyarı sistemi… İklim değişikliğini görmezden gelmeyi sürdürürsek … nihayetinde hepimiz bu olayın kurbanı olacağız.” (Emily Atkin, Climate Progress, 12 Kasım)
  • Varşova İklim Zirvesi’nde Germanwatch raporu açıklandı: 2012’de iklim değişikliğinden en çok zarar görenler, en az sera gazı salımı yapan yoksul ülkeler. (2012’de Haiti ekonomisinin yüzde 9,5’u “hava”ya gitti.) Son 20 yılda aşırı hava olaylarından 530 bin kişi öldü, zarar 2,5 trilyon dolardan fazla oldu. (A.Doyle ve S. Reklev,Reuters, 12 Kasım 2013)
  • Germanwatch 2012 raporuna göre,  salım artış hızında 1. olan Türkiye, iklim değişikliği politikaları performansında 61 OECD ülkesi arasında “pek zayıf” notu alarak, sondan 5. geliyor! Geride bıraktıkları: Suudi Arabistan, İran, Kazakistan ve Kanada – tümü petro-devletler! (Son erişim: 13 Kasım 2013)
  • “Doğal afet diye birşey yoktur… Her afette Tanrı’nın elini ya da doğa’nın ‘kaprislerini’ aramak, tehlikeli ve sorumsuzca olur. Dünyada felaketlerin artışına karşı ilk adım, onların doğal olmadığını itiraf etmek. Onlar kul yapısı. Bunu itiraf edersek, belki o zaman kıçımızı kaldırıp birşeyler yapabiliriz.” (Tim Kovach, blog, 13 Kasım 2013)
  • İklim bilimciler, inkârcıların son 15 yıldır “ısınma durdu” iddiasına dayanak yapılan “düz çizgi” argümanının bir ölçüm hatası olduğunu ortaya koydu. York üniversitesinden Kevin Cowtan ve Ottawa Üniversitesi’nden Robert Way, küresel ısınmanın giderek arttığını ve daha şiddetli hale geldiğini basit ve şık bir şekilde kanıtladılar. (Real Climate, 13 Kasım 2013)
  • Princeton Üniversitesi araştırmacıları, Dünya oksijeninin ¼’ini sağlayan Amazon yağmur ormanlarının yok edilmesinin tüm dünyayı etkileyeceğini saptadı. Amazon’un kesilip yakılması, örneğin ABD’de yağışların % 50’sini bitirecek! (Common Dreams, 14 Kasım 2013)
  • Science dergisinde yayımlanan bir araştırma (Maryland Üniversitesi/Google Earth), 2000’den bu yana dünyanın her dakikada 50 futbol sahası büyüklüğünde orman kaybettiğini ortaya koydu. (Her 1,2 saniyede 1 futbol sahası gidiyor!) Amazon ormanları, sadece 2013’te 1/3’e yakın oranda yokedildi. (Guardian; BBC; WRI., 15 – 17 Kasım 2103)
  • Aynı araştırmaya göre dünyada son 12 yılda yokedilen net orman alanı Türkiye’nin yüzölçümünün 2 katı! Türkiye’de ise 2000’den bu yana, başta İstanbul olmak üzere büyük oranda orman kaybı yaşandığı görülüyor. Karadeniz, Ege ve Akdeniz bölgelerinde de kısmî ama ciddi oranda ormanlık alan kayıpları dikkat çekiyor. (Hürriyet, 17 Kasım 2013)
  • Başbakan Erdoğan, 5 milyon fidanın dikim töreninde tarihin en büyük ağaçlandırma projelerinin AK Parti iktidarında hayata geçtiğini söyledi ve “Bütün rakamlar ortada, biz çevreciyiz be! Kimse bizimle çevrecilikte yarışamaz!” dedi. (Haber 7.com, 15 Kasım 2103)
  • Dünyanın 3. büyük ekonomisi ve 5. büyük karbon kirleticisi Japonya, Fukuşima felaketi onarımının çok masraflı olduğu gerekçesiyle, karbon salımlarını azaltma sözünden döndüğünü –İklim Zirvesi esnasında– açıkladı. Bu, iklim ve çevre örgütleri tarafından, “gezegenin ve insanların suratına indirilmiş bir şamar” olarak nitelendirildi. (Sarah Lazare, Common Dreams; BBC, 15 Kasım 2013)
  • Japon TEPCO şirketi, Fukuşima’da hasarlı nükleer tesiste havada asılı duran 1,500 nükleer çubuğu çıkarma operasyonuna başladı. Deneyimde hata/yeni bir deprem halinde ne olacağını TEPCO dahil, dünyada kimse bilmiyor. (W. Boardman, RSN, 16 Kasım 2103)
  • “Felakete doğru koşar adım gidişimiz ya da Guardian’dan George Monbiot’nun dediği gibi ‘yokoluşa uyurgezerler gibi’ sürüklenişimiz acep neden? … Sorunun kökü, kapitalist üretimin ihtiyaç ve talepleri. Büyük şirketlerin kendileri ‘himmete muhtaç dede/nerde kaldı gayriye himmet ede?’ Onlar fazlaca değişemez vedeğiştiremezler.” (Richard Smith, Real-World Economics Review’dan alıntılayan: Adbusters dergisi, 15 Kasım 2013)
  • En büyük kömür ihracatçısı ve aynı zamanda küresel ısınmadan en çok etkilenen ülkelerden Avustralya’da onbinlerce insan iklim için protesto gösterileri düzenlerken, yeni Liberal-Ulusal hükümet, İklim Zirvesi’ni sarakaya alıyor, karbon salımı azaltma hedefini siliyor, karbonu fiyatlandırma kararını iptal ediyor, temiz enerji yatırımlarını durduruyor ve ülkeyi “pervasız bir kömür-devleti”ne çeviriyor. (Alex White, Guardian, 17 Kasım 2013)
  • Tarihin en büyük ve uzun kuraklıklarından birini yaşayan ABD’de gıda politikaları zaten çoktandır şaşırtıcı mantıksızlık ve eşitsizliklerle doluyken, Kongre’de Cumhuriyetçi radikallerin fakirlerden alıp zengin çiftçilere veren yeni yasa önerileri getirmesi “gıda politikalarımızda cinnet” diye tanımlanıyor. (Joseph Stiglitz, New York Times, 17 Kasım 2013)
  • Fosil yakıt şirketlerinin desteklediği Tea Party radikalleri Kongre’de ciddi ulusal ve uluslararası iklim önlemlerini bloke ederlerse, trajik bir ironi olarak, sınırsız iklim felaketleriyle ancak çok güçlü bir merkezî hükümet boğuşabilecek, ABD’nin güneyi de, yaşanabilir iklim için savaşı yitirmiş olacaktır. (Joe Romm, Climate Progress, 17 Kasım 2013)
  • Çok muhtemeldir ki hükümet liderleri er veya geç halk kitlelerinin öfke patlamalarıyla yüzyüze gelecekler, ya enerji politikalarında mecburen radikal uyarlamalar yapacaklar ya da bir kenara süprülüp gitme riskiyle burun buruna kalacaklar… Çevreye karşı ekonomi: Türkiye’de Gezi, Çin’de Ningbo direnişleri gibi gezegen üzerindeki kitlesel patlamaların kalbinde işte bu açmaz yatıyor besbelli. (Michael Klare, Tomdispatch, 17 Kasım 2013)
  • BM İklim konferansının karşısında Maliye Bakanlığı çatısına Greenpeace’in astığı pankartta bir soru: “Dünyanın gidişatına kim karar veriyor? Fosil yakıt endüstrisi mi, halk mı?”Uluslararası Greenpeace sözcüsüne göre, İklim Zirvesi yanıbaşında kömür PR’ı için yapılan konferans, iklim değişikliği yüzünden ıstırap çeken halkların “yüzüne indirilen bir şamar”dan başka birşey değil. (Gökşen Şahin, Ümit Şahin, Açık Radyo, 18 Kasım 2013)
  • Kuzey denizinde Gazprom petrol platformuna barışçıl eylem yaptıkları için Rusya’da “hooligan” diye tutuklanan Greenpeace aktivistleri dünyada 263 şehirde eşzamanlı kitle gösterilerden sonra kefaletle serbest bırakılmaya başladı. Uluslararası uzman Simon Boxall, aktivistleri doğrulayıp uyardı: “Petrol dökülmesi kaçınılmaz…Yakında büyük bir dökülme olmazsa şaşarım.” (Laura McCauley, Common Dreams, 19 Kasım 2013)
  • Küresel Karbon Projesi (GCP) yeni dünya raporunu yayımladı: insanlık 2013’te atmosfere 36 milyar ton CO2 salarak yine dünya rekoru kırmış oluyordu. Raporun başyazarı Corinne Le Quéré küresel salımların 5 derecelik sıcaklık artışına giden rotayı gösterdiğini söyledi: “İnsanlığın bu güzergâh üzerinde bulunması mutlak bir trajedi… 2 derecenin ötesi ise çok riskli, tamamen bilinmeyen arazi.” (Stephen Leahy, Inter Press Service, 20 Kasım 2013)
  • GCP’nin hazırladığı Küresel Karbon Atlası’nda Türkiye, 2012 total karbon salımında dünyada 216 ülke içinde 21.sırada yer alıyor. En kirli yakıt olan kömür yakmaya bağlı (total) karbon salımında 16., çimento tüketimine bağlı (kişi başı) karbon salımında 15. sırada bulunuyor. (Son erişim: 20 Kasım 2013)
  • Yeni yayımlanan bir rapora (Blacksmith ve Green Cross) göre, dünya çapında 200 milyondan fazla insan zehirli atıklara maruz.. Kimi yerlerde geri dönüş imkânsız. Ağır metaller topraktan arıtılamıyor. Gelişmekte olan ülkelerde ölümlerin neredeyse ¼’ü, düzenli hastalıkların % 80’i çevre kirliliğinden kaynaklanıyor. (BBC Türkçe, 20 Kasım 2013)
  • 21. yy’ın en büyük krizi olan iklim değişikliğine sadece 90 şirketin sebep olduğu saptandı. Colorado İklim Sorumluluk Enstitüsü raporuna göre, endüstri çağının başından bu yana, sera gazlarının neredeyse 2/3’ünü bu 90 şirket üretmiş! Salımların yarısı son 25 yıla ait! Aralarında S. Arabistan, Rusya, Norveç, Çin gibi devlet şirketlerinin ve/ya “KİT”lerinin bulunduğu bu 90 şirketin –çimento ile uğraşan 7’si hariç– hepsi, sadece kömür, petrol ve doğal gazla iştigal eden enerji şirketleri. (Suzanne Goldenberg, Guardian, 20 Kasım 2013)
  • Gazetecilik ve sosyoloji profesörü Todd Gitlin hastalığı teşhis etti:
    “…kıyamet benzeri iklim değişikliği (“slow-motion kıyamet”) artık üstümüze çökmüş durumda. Böylesi tehditleri üreten, savunan ve sürdüren kurumlarla güç sistemlerinin alt edilmesi, sökülüp atılması zorunlu.” Gitlin, yükselen iklim adaleti hareketlerinin iklim değişikliği “iklimini değiştirmekte” olduğunu söylüyor ve bu hareketleri, “yaşanabilir geleceğe açılan kapıları döndüren menteşeler” olarak görüyor. (Tomdispatch, 21 Kasım 2013)
  • Düşünür ve aktivist Noam Chomsky iş dünyası elitlerinin sınıf savaşını ve çevrecilerle yerlilerin mücadelesini anlattı: “Müşterekler, çevredir. Ortak varlık olduklarında –mülk edinmeden topluluktaki herkes onları bir arada el üstünde tuttuğunda– müşterekler korunur, sürdürülür ve gelecek kuşaklar için işlenir. Özel mülk olunca, kâr için tahrip edilirler… Ciddi felaketler tarihinde ilk kez insan türü bütünüyle gerçek tehdit altında. Tehlike çok ciddi – aklıbaşında hiç kimse bundan şüphe duyamaz.” (Alternet, 21 Kasım 2013)
  • ABD Başkanı’ndan Keystone XL boru hattı için henüz izin çıkmasa da, enerji şirketleri katran kumu ham petrolleri çıkarımını arttırdıklarını, bu petrolü boru hattı yerine trenle taşımaya kararlı olduklarını ilan ettiler. (Andrea Germanos, Common Dreams, 22 Kasım 2013)
  • Türkiye’de İklim Değişikliği Risk Yönetimi raporuna göre, iklim değişikliğine bağlı olarak sadece büyük şehirlerdeki sel hasarlarının yol açtığı maddi kayıplar, depremlerin sebep olduğu maddi kayıplara yaklaştı; dolu hasarı, tarım sigortası ödemelerinde 1. sırada. (Son erişim 23 Kasım 2013)
  • Yazar ve aktivist Chris Hedges gezegenin falına baktı: “Varşova’daki BM İklim Görüşmeleri’nde sergilendiği şekliyle insan ırkının aptallığına –ve belki kendini yoketme konusundaki şuursuzca ihtirasına– bakınca, yeise düşmek kolay. Şurası ıstırap verecek derecede açık ki dünya elitleri ekosistemin ve nihayetinde insan türünün hızla imha edilmesini durdurmak için pek birşey yapmaya niyetli değil. Becerimiz ve kibrimizle, gezegenin son büyük kitlesel yokoluşunu başlattık. (Truthdig, 24 Kasım 2013)
  • Yeni bir araştırma, çarpıcı sonuçlar verdi: K.Kutup bölgesinde atmosfere kaçan metan miktarın, daha önce sanıldığından en az iki kat fazla olduğu kanıtlandı. Güçlü sera gazından her yıl atmosfere 7 teragram değil, 17 teragram (1 milyon ton) salınıyor. Artı geri besleme formülü: Ne kadar ısınma = o kadar metan; ne kadar metan = o kadar küresel ısınma. (Nature Geoscience, A. Germanos, Common Dreams, 24 – 25 Kasım 2013)
  • Yeni bir başka araştırma tam bomba etkisi yarattı: Dünyanın önde gelen kuruluşlarından 15 iklim bilimci ABD’de doğal gaz üretimine bağlı metan salımlarının, Çevre Koruma Kurumu (EPA) tahminlerinden çok daha yüksek olduğunu kanıtladı. Böylece, doğal gazın karbonsuz ekonomiye geçişte köprü rolü oynayacağı görüşü iflas etti: Bazı bilim insanları “metan köprüsü çatırdamakta” dediler. (Joe Romm, Climate Progress, 25 Kasım 2013)
  • Gaia Vakfı’nın bir araştırması, yeryüzünde madencilik faaliyetlerinin hızında başdöndürücü bir patlama olduğunu ortaya koydu: Son 10 yılda kobalt üretiminde % 165, demir cevherinde % 180 artış, demir içermeyen metallerin çıkarımında  ise 2010 ile 2011 arasındaki 1 yıl içinde yüzde 50 artış görülüyor. En zengin maden yatakları tüketildikçe, çok daha fazla arazi tahrip ediliyor. (George Monbiot,Guardian, 26 Kasım 2013)
  • Pasifik’te en yüksek noktası deniz seviyesinin 2 metre üzerinde olan  Kiribati adaları vatandaşı 37 yaşındaki İoane Teitiota, dünyanın ilk iklim mültecisi olmak için Yeni Zelanda’ya başvurdu. Ama yargıç John Priestly, deniz yükselmesinin hayati tehlike oluşturmadığı, iklim değişikliğinin Y. Zelanda mülteci kabul standartlarına uymadığı gerekçesiyle başvuruyu geri çevirdi. (Jon Queally, Common Dreams, 26 Kasım 2013)
  • Çevreci Rahip Billy, Alışverişe Son Ver Kilisesi üyeleriyle birlikte Eylül’de JP Morgan Chase Bankası Manhattan şubesinde 15 dakikalık gospel gösterisi yapmıştı. Bankanın çevre politikalarını eleştiren Rahip Billy’nin bu müzikli protesto yüzünden, isyan, korkutma, illegal toplantı gibi suçlardan 1 yıl hapsi istendi. (Democracy Now, 26 Kasım 2013)
  • Adını Charles Darwin’den alan kurbağaların yokoluşa gittikleri görülüyor. Yaklaşık 365 milyon yıldan beri yeryüzünde ikamet ettikleri tahmin edilen bu mucizevî amfibik hayvanları yokeden sebepler, mantar hastalığı, habitatlarının tahribi ve küresel ısınma. (Abby Zimet, Common Dreams, 26 Kasım 2013)
  • Her kış 5 bin kilometreye yakın yol katederek güneye göç eden mucizevî  Kral (Monarch) Kelebeği’nin büyük bir hızla yokolmaya gittiği görülüyor. Yokoluşun sebepleri, habitatının biyoyakıt (araba yakıtı) için tarıma açılması ve küresel ısınma olarak açıklandı. (New York Times, Think Progress, Guardian, 27 Kasım 2013)
  • Çarpıcı yeni bir rapor, dünyanın en büyük bazı şirketlerinin, hem devletin, hem de özel sektörün hafiye ve casusluk ajansları ile anlaşarak her yerde STK’ları ve özellikle çevre kuruluşlarını gizlice izlediğini kanıtladı. (Nafeez Ahmed, Guardian, 28 Kasım 2013)
  • Britanya Ormancılık Komisyonu’nun çarpıcı raporunda bir ay önce İngiltere’yi kasıp kavuran St. Jude fırtınasının 10 milyon ağacı öldürdüğü, ülkenin güneyindeki orman ve korulukların neredeyse üçte ikisinin fırtınadan zarar gördüğü belirtildi. (Jessica Aldred,Guardian, 29 Kasım 2013)
  • Çin’in en büyük çöl tatlısu gölü olan Hongjiannao’nun sularının 1970’lerden beri azalmakta olduğu biliniyordu. Ama şimdi son 4 yıl içinde dramatik bir biçimde kuruyup küçülerek, birdenbire neredeyse üçte birine indiği saptandı. Sebep: Kömür madenciliği ve iklim değişikliği. (Adam Vaughan, Guardian, 29 Kasım 2013)
  • İklim değişikliğinin aşırı hava olaylarının şiddetini arttırdığı bir kez daha saptandı. Mesela, Filipinler’i vuran Haiyan/Yolanda tayfunu, münferit bir olay olmak şöyle dursun, bütün yıl boyunca gerçekleşen başka olayları, yani sayı, sıklık ve şiddetleri artan birçok olağanüstü meteoroloji olayını izledi. (Lord Ashdown,Guardian, 29 Kasım 2013)
  • Kuzey Ormanları Savunması, 1 Aralık Pazar günü İstanbul’un kalan son ormanlarını, su kaynaklarını ve tarım alanlarını savunmak için insanları eyleme çağırdı: Çağrıda, Belgrad Ormanları’nın, yapılaşmanın yasak olduğu “Muhafaza Ormanı” statüsünden çıkartılarak, imara açıldığı; her türlü yapılaşmaya izin verilen bir ‘Tabiat Parkı’na dönüştürüldüğü, bu kamusal – doğal varlığın yokoluşa sürüklendiği belirtildi. (Bianet, 30 Kasım 2013)
  • Vizyoner, yazar, şair ve çiftçi Wendell Berry, ender verdiği bir TV mülakatında dünyayı uyardı: “Dünyaya düpedüz kâr etmek için sahip olanların durdurulması gerekir. Nüfuzla, güçle, bizim tarafımızdan.” (Bill Moyers.com, 30 Kasım 2013)

* İşbu kronik yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı, sırayla ya da oradan oraya sıçrayarak, rastgele okunabilir.

Bu yazı ilk olarak acikradyo.com.tr/ de yayınlanmıştır.

 

 

Ömer Madra

[Seçim 2014] Sırrı Süreyya Önder İstanbul’a aday

HDP’nin Genel Merkez açılışında yapılan basın toplantısında, yerel seçimlerde Sırrı Süreyya Önder’in İstanbul adayı olacağı açıklandı.

HDP Eş Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Malatya, Erzincan ve Maraş’ta HDP’nin; Mersin’de BDP’nin seçime gireceğini bildirdi.

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ise “el altından ‘bizi destekleyin ama bizim yanımızda görünmeyin’ diyenlere cevap; adaylığımdır” açıklamasında bulundu.

Varşova iklim zirvesinden

Bu yıl 19. kez toplanan BM İklim Değişikliği Konferansı ya da yaygın deyişle Varşova İklim Zirvesi’ni ilk gününden itibaren Varşova’da izledim. Varşova’nın 2015’te Paris’te imzalanacak yeni anlaşmanın, başka bir deyişle yeni iklim rejiminin ilkelerinin ve yol haritasının belirleneceği önemli bir ara durak olması gerekiyordu. Sonuçta bir karar çıktı. Ancak söylenenler 2015’te iklim değişikliğini 2 derecede sınırlamaya yarayacak radikal, bağlayıcı ve adil bir rejim kurulacağına işaret etmiyor. Tam tersine ülkelerin bin türlü mazereti ve aslında bir şey yapmaya niyetleri olmadığı ortaya çıktı.

Ülkeler, iklim değişikliğini (bilim insanlarının uzlaşımına uygun olarak), en fazla 2 (hatta 1.5) derece artışta durdurmak üzere anlaşmışlardı. Çünkü ortalamada 2 dereceden fazla bir ısınma olursa üzerinde yaşayabileceğimiz bir dünya kalacağı şüpheli. Ancak 1 dereceye zaten ulaştık ve ısınmayı 2 derecede sınırlamak için çok az zamanımız kaldı. Küresel ısınmayı sınırlamanın nasıl olacağı ise belli. Ülkeler, özellikle de geçmişten bu yana en çok karbondioksit salan zengin, sanayileşmiş ülkelerin sera gazı salımlarını radikal biçimde azaltmaları, hızlı gelişen ülkelerin de bu sürece katılmaları gerekiyor.

2015’in şimdiden belli olan yanı, azaltım yükümlülüğünün eskiden olduğu gibi zengin ülkelerle sınırlı kalmayacak olması. Bütün ülkeler durumlarına uygun belli sözler vererek sürece katılacaklar. Ancak gelişmiş ülkelerin Varşova’da verdiği sinyaller umutları kırdı: Avustralya önceden yüzde 15-25 olan azaltım sözünü yüzde 5’e düşürdü, Japonya yüzde 25 olan azaltım hedefini yüzde 3,1 artış olarak revize etti. Kanada zaten iki yıl önce Kyoto’dan çıkmıştı. ABD Kyoto’ya hiç taraf olmamıştı. AB ise “bir şekilde” çoktan ulaştığı yüzde 20 hedefini yukarı çekmeye yanaşmıyordu. Dolayısıyla zengin ülkelerin attığı geri adımlar ve yazılan metne bağlayıcı bir anlaşmanın önünü tıkarcasına “taahhüt” yerine “katkı” sözcüğünün konması Paris’e dair umutları azalttı.

Kömürlü zirve

Konferansın Avrupa’nın ekonomisi en fazla kömüre bağımlı ülkesi Polonya’da yapılması ve Polonya hükümetinin de zirvenin sponsorluğunu PGE, Alstom, ArcellorMittal gibi dev kömür ve fosil yakıt şirketlerine yaptırdığı yetmiyormuş gibi, iklim zirvesine paralel olarak Dünya Kömür Birliği’nin düzenlediği İklim ve Kömür Zirvesi’ne (Orwell’e selam!) ev sahipliği yapması, bir de üzerine BM’nin iklim değişikliği konusundaki bir numaralı ismi Christiana Figueres’in de gidip kömür şirketlerini “çözümün parçası olmaya” davet etmesi, Varşova zirvesinin en akıl almaz olayları arasındaydı. Böylece BM ve Polonya hükümeti, iklim değişikliğinin en önemli nedeni olan ve mevcut rezervlerinin büyük bölümü toprak altında bırakılması gereken kömürün kara bir damga vurmasını sağladıkları zirvenin itibarını zedelemiş oldu. Bu durum, aynı sigaranın zararlarını önleme zirvesine tütün şirketlerinin sponsor olması gibi bir şeydi (Dünya Sağlık Örgütü’nün buna izin vermediğini ekleyelim).

Eli sıkılar zirvesi

İklim değişikliğinin ortaya çıkmasında fazla bir pay sahibi olmadıkları halde etkilerinden, fırtına, sel, kuraklık gibi iklim felaketlerinden en fazla etkilenen yoksul ülkeler, bu yıl kayıp ve zarar mekanizmasının kurulması, böylece bu tür felaketlerle başa çıkma kapasitesi olmayan hassas durumdaki ülkelere teknolojik ve finansal yardımın yasal bir mekanizma haline getirilmesi üzerinde kararlılıkla durdular. Ancak sonuçta bu mekanizmanın ismi konulsa da içi boş kaldı. Dolar mı, uygulamaya geçer mi belli değil. Üstelik zengin ülkeler adaptasyon fonu bütçesinin 100 milyon dolarlık alt sınırını zirvenin son gününe doğru lütfen doldurdular. Ama yılda 100 milyar dolar vermeleri gereken Yeşil İklim Fonu için elini cebine atan çıkmadı. Yani zengin ülkeler Filipinler’de yaşanan Haiyan tayfunu gibi binlece insanın ölmesine ve milyonlarca insanın evsiz kalmasına neden olan iklim felaketlerinin ahlaki sorumluluğunu almaya yanaşmıyorlar. Hele tazminat gibi bir lafı duymak bile istemiyorlar.

Bu konu iklim zirvelerinin sömürgeci ülkelerle eski sömürgeleri arasındaki en büyük ve belki de nihai hesaplaşma haline geldiği gerçeğini bir kez daha ortaya koyuyor. Müzakerelerdeki bloklara, gruplaşmalara dikkatle bakmak, gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkelerin temsilcileri arasındaki atışmaları ve güç ilişkilerini incelemek lazım. Ülkeler yine kendi ulusal çıkarlarını önplana koyarak, dünyayı yeni bir felakete sürüklüyorlar. Ama bu sessizce olmuyor. Bu zirvelerde sadece yeni iklim rejimi değil, yeni bloklar ve belki de yeni bir dünya kuruluyor.

Türkiye ’nin sessizliği

Türkiye’nin tutumuna dair söylenecekler maalesef çok fazla değil. Açık oturumlarda bakanlar zirvesine katılan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar’ın konuşması dışında hiç söz almadığı (dolayısıyla genelde bakan ve müsteşar düzeyinde temsil edildiğine göre bu yıl iyice profil düşürdüğü) gibi, tartışılan en hayati konularda herhangi bir pozisyon da belirtmeyen Türkiye sessizlik politikasını sürdürüyor. Ancak Paris zirvesinin yapılacağı 2015’te G20’nin başkanı Türkiye ve o yıl Türkiye’de yapılacak G20 zirvesinin ana konularından biri iklim değişikliği. Dolayısıyla Türkiye’nin bu sessizlik politikasını sürdürmesi mümkün değil. Türkiye acilen aktif bir iklim politikasına geçmek, işe yarar ve adil bir anlaşma için taraf olmak zorunda.

İklim aktivizmi

Zirvenin son günleri yaklaşırken gelişmiş ülkelerin bir şey yapmaya niyeti olmayan pasif ve ikiyüzlü politikalarını protesto eden sivil toplum örgütlerinin büyük bölümü zirveyi terk etti. Ancak bu eylemin en önemli sözü “Seneye daha güçlü olarak geri döneceğiz” diyen kısmıydı. İklim değişikliğini durdurmak için hiç zamanımız kalmadı. Ama elimizdeki tek zemin olan BM İklim Konferanslarını kendi haline bırakamayız. Artık iklim değişikliğinin bir çevre meselesi değil, dünyanın en büyük siyasi mücadele zemini olduğunu anlamamız, adil ve yaşanabilir bir gelecek için bu mücadeleye katılmamız gerekiyor. Her şeye rağmen mücadeleyi terk etmenin zamanı değil. Tam tersine kendi hayatımız, gelecek kuşakların ve doğanın hakları için sonuna kadar gerçekleri temsil etmek zorundayız.

Bu yazı ilk olarak radikal.com.tr/ de yayınlanmıştır

 

Ümit Şahin

Dr., Sabancı Üni., İstanbul Politikalar Merkezi, Kıdemli uzman

Çözüm sürecinde kalkınma – Nurcan Baysal

rlanda barış sürecinin baş aktörlerinden biri olan ABD’li eski senatör George Mitchell, barışın tesisinin kuşaklar alacağını söyleyerek, çatışma sonrası süreçte özellikle insanların kafaları ve kalplerindeki anılarının tamirinde ekonomik imkanların da önemine dikkat çekerek şöyle diyor:

“İki tarafın liderliğinin de bunun için birlikte çalışması gerekiyor. İşin bir diğer yanı da, ekonomik imkânlarla ilgili. Ekonomik durgunluğun olduğu bir yerde, barış sürecini uygulamaya koymanız çok daha zordur. Dolayısıyla etkili bir politik liderlik, sağlanacak ekonomik imkânlarla birlikte önemli.” [1]

Henüz Türkiye’de çatışma sonrası döneme girmiş olmasak da çatışmanın barışa daha hızlı evrilmesi için Mitchell’in deyimiyle kafaların ve kalplerin yeniden tamiri için yüzleşme, adalet ve telafi politikalarının yanı sıra pek de gündemde olmayan ekonomi ve kalkınma politikalarının da altyapısının hazırlığı gerekecek.

Bölgenin 30 yıllık savaş boyunca yıkılan ekonomisinin Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) yatırımları, Sosyal Destek Programları (SODES) ve mevcut teşvik yasası ile toparlanacağını beklemek hayal olur. GAP çok uzun yıllardır sadece Bölge halkı için değil kendi çalışanları için de kurtulmaya çalıştıkları atıl bir kurum haline dönmüş durumda. 25 yılda birçok çabaya, tekrar tekrar hazırlanan master planlara rağmen bu kurum toparlanamadı ve Bölgenin kalkınmasında lokomotif rolünü üstlenemedi maalesef.

2008 yılında GAP Eylem Planı’nın sosyal içerme ayağı olarak başlatılan, amacı zorunlu göç mağdurları ve yine dezavantajlı diğer toplum kesimlerin refahını arttırmak olan SODES da  amacı doğrultusunda yürütülmedi. SODES’lerin yürütülmesi Bölge’de Valiliklerin keyfi kararlarına bırakıldı. Oldukça gerekli ve iyi niyetli bir çabayla başlatılan SODES Programı, bir müddet sonra birçok ile yaygınlaştırılarak, özellikle de devlete daha yakın duran veyahut eleştiri getirmeyen sivil toplum örgütlerinin devlet eliyle güçlendirilmesine yarayan bir kaynak konumuna indirgendi. Bölge kalkınmasında kullanılan bir diğer araç teşvik yasaları da Kürt illerine istenilen yatırımı çekmedi.

Son çıkarılan 5084 sayılı Teşvik Yasası da daha öncekiler gibi, yasa kapsamındaki birbirinden farklı ekonomik potansiyellere sahip illerin ve bölgelerin aynı statüde değerlendirilmesi, siyasi baskılarla kapsamının sürekli genişletilmesi, yerelde yasanın uygulanmasında çıkarılan çeşitli zorluklar nedeniyle  istenilen etkiyi göstermedi.

Binlerce boşaltılan ve yakılan köy, mera yasakları, Bölge kırsalında yok olan tarım ve hayvancılık, yok olan yaşam, şehirlerde bitme noktasına gelen üretim ve ticaret, her geçen gün artan işsizlik ve açlık…

30 yıllık savaşın Bölgede yarattığı ekonomik tahribat önümüzde tüm çıplaklığıyla duruyor.  Mevcut ekonomik ve kalkınma programlarının bu tahribatı dönüştürme gücü olmadığı ortada.

Barış süreci ilerlerse (ki umudumuz budur), süreçle birlikte Bölge kırsalından büyük şehirlerin varoşlarına göç edenlerin bir kısmı geri dönecek, Mahmur gibi kamplar boşalacak, dağdakiler inecek. Sayıları milyonları bulan bu insanlar evlerine dönecekler. Bu insanların çok ciddi bir kısmının kırsaldan gittiği düşünülürse, dönecekleri yer de yine Bölge kırsalı olacak. En az 20 yıldır yuvadan, kırdan, tarladan, üretimden uzak olan bu insanların çoğu  en basitinden bir ağacın nasıl budandığını bile hatırlamayacaklar.

Göç insanların binlerce yıllık üretim kültürünü de yok etti. Kalkınma ajansları aracılığıyla yıllık hibe ve proje çağrılarıyla şekillenen şuan ki mevcut kalkınma yaklaşımı ile bu insanları kırdaki yaşamlarına entegre etmek mümkün değil.  Kapsamlı, sosyal ve ekonomik çalışmaların elele gittiği, insanı odağına alan hak temelli kalkınma programlarına acilen ihtiyaç var. Devletin biran önce kapsamlı kırsal kalkınma programlarını devreye sokarak savaşın tüm tahribatı ile dönecek olan bu insanlara yaşamlarını yeniden kurabilmelerinde destek olması gerekiyor. Bu kafaların ve kalplerin tamirine de iyi  gelecektir. Çözüm sürecinde Kalkınma Bakanlığının bir misyonu da bu olmalı…

Nurcan Baysal – Bianet