Ana Sayfa Blog Sayfa 4110

Pomakça kursları başlıyor

Türkiye tarihinde ilk defa Pomakça kursu düzenleniyor. Kurs İstanbul Pomak Kültür Derneği ile Geoaktif Kültür ve Aktivizm Merkezi tarafından ortaklaşa düzenleniyor. Yetkililer bu Pomakça eğitim/öğretim denemesi olarak niteliyorlar.

Pomakça Dil ve Kültür Kursu haftada bir defa, üç saat süreyle yapılacak. İlk bir iki haftada alfabe, fonoloji ve genel imla çalışmaları üzerinde yoğunlaştıktan sonra, normal ders döngüsüne girilecek.  Kursta genel olarak öğrencinin, Pomakça okuma, yazma, konuşma, dinleme ve anlama gibi alanlarda belli bir yetkinliğe ulaşması hedeflenmektedir. Bu klasik yöntemlerin yanı sıra, telaffuz, diksiyon, deyimler, özgün terimler, şarkı sözü çözümlemeleri gibi güncel dil öğeleri de belli bir düzen içerisinde öğrenciye kazandırılacak. Ayrıca derslerde vesile oluştukça Pomaklar üzerine sosyo-kültürel bir inceleme de yapılacak; bu inceleme, tarih, kültür, din, sosyal yapı, edebiyat, sanat ve Pomak dünyasının güncel gündemlerinden oluşan bir seçkiyi içerecektir.

Toplamda 108 saat, 36 ders, 9 ay sürecek bu kursun sonunda ortalama bir performansla öğrenci dilin belli başlı gramatik yapısını önemli ölçüde öğrenmiş olacak, günlük-sosyal dilde kendisini ifade edebilecek, herhangi bir Pomakça materyali okuyup önemli bir kısmını anlayabilecek, Pomak dünyası hakkında ciddi bir bilgi birikimine sahip olabilecek seviyeye erişmesi hedefleniyor.

Pomaklar ve Pomakça
Güney Slav dillerinden olan Pomakça, Bulgarca ve Makedonca başta olmak üzere, Balkanlardaki diğer dillerle yakın benzerlikler içerir. Özellikle Bulgarca ile Pomakça arasında anlaşabilirlik düzeyi oldukça yüksektir. Bununla birlikte, Pomakça bir eğitim veya resmi devlet dili olarak merkezileşmediği için, zamanla diğer Slav dillerinden bazı bakımlardan farklılaşmıştır. Günümüzde Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya ve Arnavutluk’ta yaşayan Pomakların nüfusu 2 milyon dolaylarında tahmin edilmektedir. Türkiye’de ise, Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Çanakkale, Bursa ve Balıkesir gibi illerde yaşayan Pomakların nüfusu 300 bin olarak tahmin edilmektedir. Türkiye’de Pomakça üzerine daha önce herhangi bir çalışma, eğitim ve yayın yapılmamakla beraber, bir konuşma dili olarak varlığını korumaktadır.

 

( ayrıntılı bilgi: http://www.geoaktif.com/pomakca_kurs_ders_kurslari_dersleri.html )

 

Yeşil Gazete

Demokratikleşme paketinde ‘ötekiler’e nefrete yine çare bulunamadı – Yasemin İnceoğlu

Bilindiği üzere, nefret suçunu diğer suçlardan ayıran en temel özellik; önyargılı bir motivasyonla birlikte suçun işlenmiş olmasıdır. Suçun faili, mağduru temsil ettiği ya da temsil ettiği sanılan temel ve vazgeçilmez özelliğinden dolayı kasıtlı olarak hedefi seçmiştir. Suçun maddi konusu, bir ya da birden fazla kişi veya belli özellikleri paylaşan bir grupla özdeşlemiş mülkiyet de olabilir.

Nefret suçlarında mağdurla aynı özelliklere sahip toplumsal grup da korkutulur ve gözdağı verilir. Hedeflenen grubun diğer üyeleri sadece gelecekteki yeni saldırılar riskini değil sanki saldırının mağduru kendileriymiş gibi hissederler. Eğer hedef alınan grup tarihsel olarak ayrımcılığın mağduruysa bu etkiler katlanır.

Nefret suçları mağdura ya da mağdurun ait olduğu gruba ilişkin önyargıdan kaynaklanan şiddet içerikli eylemler olan nefret suçlarının cezasız kalması, toplumsal gerginliklerin artmasına ve toplumsal güvenliğin bozulmasına yol açmasının yanı sıra, demokratik bir toplumda olması gereken farklı olan saygı, diyalog ve hoşgörü kültürüne de zararı büyüktür.

Sübjektif saikle işlenen bu suçların diğer suçlardan farkı olağan şartlar altında işlenen suçlardan farklı bir saikinin daha olmasıdır. Bir kişinin belli özellikleri nedeniyle failin psişik dünyasında oluşan suç kastı, sıradan suç kastından daha yoğun bir kusurluluğa işaret etmektedir. Yakın tarihimizde yaşanan Malatya Zirve Yayınevi, Rahip Santoro, Hrant Dink Cinayetleri, Kürtlere karşı girişilen linç kampanyaları, LGBT Bireylere karşı hunharca işlenen suçlar vs. den yola çıkıp Nefret Suçları Yasası’nın gerekliliğinin bilincinde, 2009’da kurulan Sosyal Değişim Derneği’nin öncülüğünde içinde 70’i aşkın STK’nın bulunan Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu kuruldu. AGİT ve tüm STK’ lar ile devamlı temas halinde olan platform STK’lardan gelen talepleri dikkate alarak hazırlanan ve TBMM’ye sunulan nefret suçları yasa taslağında nefret saiki kavramı üzerinden nefret suçlarını açıkça belirtilmişti (Nefret saikiyle kasten adam öldürme, adam yaralama, işkence etme, tehdit, cinsel taciz, eziyet, cinsel saldırı, çocuk istismarı, kişinin hürriyetinden yoksun bırakılması, inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme, mala zarar verilmesi, haksız arama, yağma gerçekleştirilmesi, konut dokunulmazlığının ihlali, ibadethane ve mezarlıklara zarar verilmesi, genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması, korku ve panik yaratmak için tehdit)

Bunun nedeni de; nefret suçlarının mağdura ya da mağdurun ait olduğu gruba ilişkin önyargıdan kaynaklanan nefret saikiyle yapılan şiddet içerikli eylemler olmasıydı.

5.12.2013 tarihinde TBMM’ye gönderilen  “Temel Hak ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının” 15.maddesinin, 5237 sayılı kanunun 122.maddesi başlığıyla  Nefret ve Ayrımcılık olarak değiştirildiğini görüyoruz.  15. madde başlığında yapılan değişiklikte ayrımcılık ibaresinin yanında nefret ibaresinin yer verilmesinin gerekçesinin, nefrete dayalı ayrımcılık olduğunu vurgulamak olduğuna dair bir açıklamanın sunulması de pek anlamlı kaçmamış. Demokratikleşme paketinde nefret suçlarından ziyade, nefrete dayalı ayrımcılığı düzenleyen, amacına hizmet etmeyen bir madde ötesine geçememiş. Zaten a-b-c-d bendinde zikredilen işe alınma, ekonomik etkinlikte bulunma, kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanma, mal satımı, devri veya kiraya verilmesi vs. nefret suçları değil ayrımcılığa işaret ediyor.

Platformun hazırladığı yasa tasarısında; ırk, etnik köken, renk, dini inanç veya inançsızlık, dil, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, fiziksel veya zihinsel engellilik, sağlık durumu veya yaş unsurları vardı. 15.maddede ise etnik köken, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği unsurları yok sayılmış. Türkiye’nin “AGİT katılımcı ülkesi” olarak AGİT’in nefret suçları yasasında “olmazsa olmaz” olarak kabul ettiği bu ölçütleri görmezden gelmesi, kabul edilemez olduğu kadar, bu dışlanan gruplara karşı işlenen suçları onaylayıcı ve özendirici bir tavır içine girdiğinin de göstergesidir aynı zamanda.

Yasada hem cinsel yönelim hem de cinsiyet kimliği kavramları farklı grupları (homoseksüel ya da biseksüellik cinsel yönelime, travesti ya da transseksüellik ise cinsiyet kimliği) işaret ettikleri için ayrı ayrı yer almaları gerekirken, ikisine de birden yer verilmemesi, iktidarın “eşcinsellik hastalıktır, günahtır” söylemleri ile örtüşmekte ve adeta bu söylemleri de meşrulaştırmaktadır.

Mağdura ya da mağdurun ait olduğu gruba ilişkin önyargıdan kaynaklanan şiddet içerikli eylemler olan nefret suçlarının cezasız kalması, toplumsal gerginliklerin artmasına ve toplumsal güvenliğin bozulmasına yol açmasının yanı sıra, demokratik bir toplumda olması gereken farklı olan saygı, diyalog ve hoş görü kültürüne de zararı büyüktür

2009’dan bu yana Nefret Suçları ile yürütülen mücadelede, iktidarın “Müslümanların Masumiyeti” filmi yayınlanana kadar açık ve gönüllü bir destek vermediği ancak daha sonra da İslamofobi vurgusunu ön plana çıkararak büyük bir hızla bu suçları düzenleyen bir maddenin demokratikleşme paketine konduğu hatırlardadır.

Şu gelinen noktada; farklı etnik kökenlere sahip vatandaşlara ve LGBT bireylere karşı işlenen suçlar için caydırıcılık gösteren bir düzenlemeyi içermediği gibi, dine inananlara / inançsızlara, Müslümanlara/Gayri Müslümlere, heteroseksüellere/ LGBT’lere, Türk/Türk olmayanlara eşit uzaklıkta durabilecek bir yasa olamayacağı ve hatta bu yasanın nefret söylemi ile mücadele bahanesiyle ifade özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik yorumlanacağı yönünde birçok haklı endişe bulunmaktadır.

Yasemin İnceoğlu – www.t24.com.tr

Yasemin İnceoğlu

Ekolojik Adalet 2 : Doğayı anaakımlaştırmak

Neler ile karşılaşacağımızı, ne tür tehditler ile yüzyüze geleceğimizi bilemeyiz. Ama sıkıntılara karşı mücadele ve marifet gücümüz bizim içimizde var olan; genetik kodlarımızın bir parçası. Sıkıntılar ile baş edebilmek ve baş edebilmeye dair inancımız, belki de en önemli özelliğimiz[i]

Ekotopya kitabının yazarı Ernest Calenbach son yazısında yukarıdaki sözleri söylerken dünyanın geleceğine dair umutun ne kadar önemli olduğundan da bahsediyordu. Umut etmeye devam etmemiz gerekiyor diyordu. Ancak umudun bir yandan hayatımızı besleyen önemli bir yaşama enerjisi kaynağı olduğunu unutmadan, umuda biraz da başka bir yerden bakmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Hepimiz, kendimizin iyi olduğunu düşünürüz.  Burada bahsettiğim “iyi” ahlaki iyiden ziyade biraz “en iyi” anlamına geliyor. Kötü yönlerimizi görmezden gelir ve iyi olduğumuz yönlere odaklanırız. Yani matematikte iyi değilsek, o yönümüzün bize verdiği dezavantajlılık halinden hiç de haz etmez, görmezden gelmeye çalışırız. O yüzden mesela “insan ilişkilerinde” iyi olduğumuzu düşünürüz. Başkalarına iyi olduğumuzu düşündüğümüz yönlerimiz ile üstünlük kurmaya çalışırız. Zekamıza güveniyorsak, çok zeki olduğumuzu düşünüyorsak “ben dünyanın en zeki insanıyım deriz, rasyonel gelmez ise en zeki insanlarındanım” diye düşünürüz kendi kendimize. Bu en zeki insanlardan biri olduğumuza inandırırız kendimizi, bunu umarız. Eşimize, dostumuza üstünlük kurarız bu şekilde. Üstünlük kurmaya çalışırız, üsten bakmaya yönleriniz. 

En iyi, en üstte olma umudumuz ile besleniriz. Hep daha iyi olma durumu ile hep daha iyi şekilde yaşama durumu burada karışır.

Üstten bakma durumumuz da buradan kaynaklanıyor gibi geliyor bana. Yani kendimizin en iyi olduğunu düşünme durumu, bu şekilde umut etmek, güç ilişkilerinin kökenine dair önemli bir kanıt veriyor bize.

Tarih boyunca hep böyle üstünlükler kurma halinde mi yaşamışız bilmiyorum, bu genetik mi onu da bilmiyorum ancak, şu anda toplumda böyle yaşıyoruz gibi geliyor; daha iyi olduğumuzu düşündüğümüzden daha üstün olduğumuzu düşünüyoruz ve bu durumu ilişkilerimize yansıtıyoruz.  Kimseyi akranımız, kimseyi eşimiz olarak görmüyor gibi. Görmüyoruz.

İlişkilerimizi, davranışlarımızı bu üstün görme durumu üzerinden kurguluyoruz, adil olmayan, herkesin farklı olduğunu görmeyen, en iyiyi arayan akıl durumu; bu umut etme durumu da adaletsiz, tahakküm merkezli, hiyereraşik bir piramite dönüyor.

Mesela besin piramiti yapıyoruz, besin döngüsü yapmak yerine.

Mesela, otoriteler üretiyoruz, öğretmen diyoruz birine, birine “baş”bakan diyoruz. Sosyal hayatımız besin zinciri şeklinde kurallar bütününe bağlanıyor.

O yüzden insan ve doğadaki diğer varlıklar ilişkiselliğini kurguluyoruz; insanı besin zincirinin tepesinde konumlandırıyoruz ve doğayı zincirde alta yerleştiriyoruz., Kendimizi doğadan üstün görme durumu, belki de üstün olduğumuzu umut etme durumu;doğa ile bu yapay sınırlandırmayı yaparak doğadan bağımsız bir toplumsal düzen kurguluyor.

Yaşam kurallarımızı belirlerken, devleti kurgularken, devletler arasındaki ilişkileri kurgularken, sınırları kurgularken doğadan bağımsız olduğunu düşünerek kurguluyoruz. Yapay olduğunu biliyoruz, ama kendimizin üstün olduğunu umut ediyor olduğumuzdan dolayı, yapaya “daha iyi” muamelesi yapıyoruz.

Bu yüzden herkesin kendi algısının yansıması kendi gerçekliği iken, objektivite diye oksimoron, yapay kavramlar üretiyoruz. Bu yüzden, kendi yaptığımız, kendimizi üstün görmek üzerine odaklanmış yapay gerçekliğimizi, objektivite ile tek gerçek gibi görüyoruz.

Ürettiklerimiz, yaptıklarımız doğadan ne kadar uzak olursa, o kadar iyi olur gibi geliyor..

Anayasaları bu sanal yapay durumu tek gerçeklik olarak görerek yapıyoruz. Anayasa doğadan bağımsız insanlar arasındaki ilişki metni olarak kurgulanıyor. Anayasalarda doğa ile ilişkiler üzerine maddeler olsa da, doğadan bağımsız varlıkların yaşamları ve doğa ile ilişkileri üzerine oluyor bu maddeler.

Hep doğa – insan dialektiği yapıyoruz, karşıt varlıklar gibi, insan diğerinden daha iyi gibi davranıyoruz. Çünkü öyle olduğumuzu umut ediyoruz.

Devlet doğadan bağımsız kurguluyoruz. Yapay bir zemindeymiş gibi devlet kurguluyoruz.

Daha iyi olduğmuzu düşündüğümüzden, öncelikli olarak kendimizi, sonra sevdiklerimizi, sonra kendimizi ait hissettiğimiz insan topluluğunu (belki etnik kimlik, belki ulus, belki zeki akıllı insanlar, belki kemalistler vs.) merkeze koyarak, ilerliyor zihnimiz, davranışlarımız. Yani öncelikli olarak kendimizin, sonra sevdiklerimizin, sonra ait hissetiğimiz insan topluluğunu, “diğerlerinden daha iyi olarak” konumlandırıyor. Kademe kademe besin piramidi / hiyerarşi piramidi yapıyoruz. İç içe geçmiş küçük merkezler kuruyoruz. Kendimiz merkezde, sonra sıraladıklarımız, sonra iyi olduğunu düşündüklerimiz de giderek daha uzaklaşan, çepere / dışarıya doğru giden, ama “merkez” diye adlandırdığımız çeperler şeklinde ilerliyoruz.

Bu halka halka merkez diyip uzaklaştırdığımız hiyerarşi piramidinin en altına doğayı koyuyoruz. O yüzden, doğayı, hayvanları, sebzeleri, en yetersiz / en kötü (ahlaki değil bir işte, bir halde iyi kötü olma hali) diye konumlandırıyoruz:

“Hayvanmısın lan sen”,

“Otsun oğlum” vs. vs.

O en kötü olduğu için, doğadan uzaklaşmaya çalışıyoruz. Yaşamımızı devam ettirmek, (nefes almak, yemek yemek vs.) için doğaya bağımlı olduğumuza göre ve bu yönden uzaklaşmak mümkün olmadığına göre, kendilerimiz – diğer insanlar ile ilişkileri olabildiğince doğadan uzaklaşan bir biçimde kurguluyoruz. Doğa ile ilişkilenme halimizi olabildiğince en aza indirmek isteyen bir histeri halinde yaşıyoruz.

Doğa bize doğanın parçası olduğumuzu hatırlattığında ise; daha da sinirleniyor, daha da doğadan uzaklaşmaya çalışıyor, doğa ile ilişkimizi, doğadan üstün olduğumuzu kanıtlamaya çalışan bir tahakküm / baskıya dönüştürüyoruz.

Bu durum bence en merkeze kendimizi koyma halimiz ile başlıyor. Doğa da ilişki içinde bulunduklarımızdan en uzağa koyduğumuz öğe.

Ancak içten içe doğa, aynı zamanda karşısında en çok çaresiz hissettiğimiz öğe olduğu için, en çok güvensiz hissetiğimiz öğe olduğu için, bize doğadan üstün olduğumuzu kanıtlamaya destek olacak kendimiz dışındaki öğeler ile işbirliği haline giriyoruz. Ancak onlar ile de ilişkilerimizde ise bireysel olarak kendimizin en üste olduğunu kanıtlayacak bir kurgu halinde müzakere ediyoruz.

O yüzden güç ilişkilerini biçimlendiriyoruz. Mesela erkekler olarak kadınlardan üstün görmeye çalışıyoruz, bu üstün görme halinde kadınları konumlarken, yaşamımızı devam ettirmemiz için gerekeni alacak kadar “güçten” feragat ediyoruz.

Ya da işçilerimiz ile ilişkilerimizi kurgularken, öğrenciler ile ilişkilerimizi kurgularken, patronumuz ile olan davranışlarımızı kurgularken, hep bu yönde kurguluyoruz. Kafamızda bir hiyerarşi var ve bu hiyerarşinin en tepesinde biz varız. Çünkü “en iyi olduğumuzu” düşünüyoruz hep.

Konjoktürel olarak hangimizin konumu, özellikleri vs. bu kurguladığımız hiyerarşide daha avantajlı konuma yerleştiriyorsa bizi toplumsal düzeni de o avantajlılık durumunu koruyacak bir biçimde kurguluyoruz.

Devletleri böyle kurguluyoruz, anayasaları böyle yazıyoruz, ödülleri, cezaları böyle belirliyoruz. Kısaca böyle yaşıyoruz.

İçten içe ise, en başta doğanın parçası olduğumuzun farkındayız, kimseden üstün ya da kimseden altta olmadığımızı da arada sırada fark ediyoruz. Görmezden geliyoruz, çünkü kendimize göre “en iyiyiz”.

Koyduğumuz kurallar da kurguladığımız toplumsal düzen de bu histerimize uygun olararak biçimleniyor.

Bu histeriden kurtulmamız gerektiğini düşünüyorum. Ya da bu histeriyi devam ettirecek isek, en azından; bu histeriyi merkeze doğayı koyarak devam ettirmemiz gerekiyor. Bu karmaşık ilişkilerde birinin “en iyi, en güçlü vs. olduğunu düşünmeye devam edeceksek , onun kendimiz olduğunu değil doğa olduğunu umut ederek başlayalım ve merkeze doğayı koyalım.

Toplumsal yaşamımızı kurgularken doğa merkezli kurgulamak gerekiyor.

Ekoloji adaleti konuşurken, bu yukarıda kabaca, hiç de objektif olmayan bir biçimde yazdığım, her hangi bir bilimsel analize dayanmayan bir biçimde anlatmaya çalıştığım güç ilişkilerinde yani toplumsal düzendeki av – avcı ilişkilerini konumlandırdığımız besin piramidini yok etmek gerekiyor.  Belki yazı size çok genellemeci gelebilr, bana da böyle gelmiş olabilir, bir sürü insan bir sürü şekilde bu güç ilişkilerini anlamaya çalışıyor ben ise genellemeler ile üfürüyor olabilirim.

Böyle yapıyorsam bile çok da önemli değil.

Bence önemli olan, toplumsal düzeni yeniden bu güç ilişkilerinin varlığını itiraf ederek ilerlememiz gerekiyor.

Yani toplumsal akitimizin değişmezi gerekiyor. Doğayı hayatın her alanında anaakımlaştırmak ve tanımlayacağımız toplumsal akiti, doğadan bağımsızmış gibi tanımlamamamız gerekiyor.

Yurttaşlık tanımımızı, eğitim sistemimizi, seçim sistemimizi, aklınıza politik, sosyal vs. her hangi bir konuyu bir akite bağlarken, kurallaştırırken doğanın parçası olduğumuz gerçekliliği ile kurguluyor olmamız gerekiyor.

Adil olmayan, adaletsiz güç ilişkilerinin bugün yaşanılan iklim değişikliğinin, siyasi sorunların vs. herşeyin kaynağında olduğunu düşünüyorsanız, ki ben böyle düşünüyorum; benim aklıma gelen tek müdahale alanı; basitçe toplumsal yaşamda doğayı ana akımlaştırmak,

Yurttaşlığı konuşurken, adaleti konuşurken, kapitalizmi konuşurken doğayı anaakımlaştırmalıyız.

Yurttaşlık ekolojik olmalı, adalet ekolojik olmalı.

[i]http://www.tomdispatch.com/blog/175538/

 

Devin Bahçeci

twitter.com/yesildevo

Monsanto’nun bilim dünyasına müdahalesi: Seralini araştırması yayından kaldırıldı (1)

Yeşil Gazete yayın ekibinden Ayşe Bereket‘in tüm dünyada yankı uyandıran Seralini araştırması ve araştırma sonrası ortaya çıkan tabloyu her yönüyle irdeleyen kapsamlı yazısını 3 bölüm halinde sizlerle paylaşıyoruz

* * *

1. BölümSERALINI ARAŞTIRMASI NEDİR? / SERALINI ARAŞTIRMASI VE SONUÇLARI NEDEN ÖNEMLİ?

Yazılarıma birçok defa konu olan biyoteknoloji devi Monsantonun güç oyunları ve lobicilik faaliyetleri artık sadece uluslararası politikayla sınırlı değil. Monsanto, bilim dünyasına da doğrudan müdahale etmeyi başardı. 24 Kasım 2013’te “Food and Chemical Toxicology” (FCT, Gıda ve Kimyasal Toksikoloji) bilim dergisi, Monsanto’nun baskıları sonucunda bir yıl önce yayımladığı ve biyoteknoloji dünyasında bomba etkisi yaratan Seralini araştırmasını yayından kaldırdı.

Olan biteni daha iyi anlamak için Seralini araştırmasının ne olduğunu, neden önemli olduğunu, bu bir yıllık süreçte olanları, bu yazının geri çekilmesinin ne anlama geldiğini ve ne tür sonuçlar doğurabileceğine bakmamız lazım.

***

SERALINI ARAŞTIRMASI NEDİR?

Kasım 2012’de FCT dergisi, Fransız Caen Üniversitesi’nden Gilles-Eric Seralini ve araştırma ekibinin “Roundup herbisiti ve Roundup’a dayanıklı genetiği değiştirilmiş bir mısırın uzun süreli toksisitesi” araştırmasını yayımladı. Bu araştırma sonuçlarının yayımlanmasıyla birlikte biyoteknoloji yani genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) tartışmaları yepyeni bir boyut kazandı.

Prof. Seralini (ortada) ve Ekibi

Kısaca özetlemek gerekirse, GDO’nun sağlık üzerindeki etkileri hakkında uzman moleküler biyolog Profesör Gilles-Eric Seralini başkanlığında bir bilim insanı ekibi, 24 ay boyunca Monsanto’nun NK603 genetiği değiştirilmiş (GD) mısırı ve yine Monsanto’nun Roundup yabani ot ilacının (herbisit) fareler üzerinde etkilerini incelediler.

NK603,  yine Monsanto’nun ürettiği Roundup herbisitine dayanıklı gen içeren ve tarlada üzerine Roundup herbisiti uygulanarak yetiştirilen bir GD mısır çeşidi.

Bugün Türkiye’de 16 GD mısır ve 3 GD soya olmak üzere, toplam 19 GDO’nun hayvan yemi amaçlı ithalatına ve kullanımına izin verilmekte. Şu anda Türkiye’ye giren ve hayvan yemi olarak kullanılan toplam 16 GD mısır’ın 6’sı bu araştırmanın konusu olan NK603 ve türevleridir (NK603, NK603xMON810, TC1507xNK603, 59122xNK603, 59122xTC1507xNK603, MON8934xNK603 bkz.Biyogüvenlik Kurulu Kararları).

Seralini ve ekibi araştırması sırasında bir grup fare NK603 ile beslendi ve içme sularına (ABD’de içme suyunda ve GD mahsullerde izin verilen oranda) Roundup katıldı. Sonuç: bu farelerin, standart bir diyet uygulanan farelerden daha hızlı kansere yakalandıkları ve daha erken öldükleri. Diyetleri NK603 ve Roundup’dan oluşan bu fareler, göğüs kanserine yakalandı ve karaciğer ve böbreklerinde ciddi hasarlar oluştu.

Seralini Farelerinde Tümör Oluşumları

Araştırmacılar NK603, üzerine Roundup sıkılan NK603 ve tek başına Roundup’ın bu kadar benzer olumsuz sağlık sonuçları yaratmasını GD mısırın ve Roundup herbisitinin onları tüketen hayvanların endokrin sistemleri üzerinde benzer engelleyici etkileri olması hipotezi ile açıklıyorlar. Endokrin bezleri hücre çoğalması başta olmak üzere, birçok temel vücut fonksiyonunu regüle eden çok sayıda hormon üretmekte. Seralini ekibinin 2 yıllık ve 200’den fazla fare üzerinde yaptığı 3 milyon Euro’luk bu çalışma biyoteknoloji endüstrisinden hiçbir baskıya maruz kalmamak için büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirildi. Araştırma CRIIGEN (Committee for Research and Independent Information on Genetic Engineering, Genetik Mühendislik Hakkında Araştırma ve Bağımsız Bilgi Komitesi) tarafından gözetildi.

2 yıllık araştırmasının ardından Seralini, sonuçlarını FCT’ye sundu. FCT kendi belirlediği bilim insanları heyetinin dört ay boyunca metodoloji, deneysel kurgu ve diğer kriterleri değerlendirmesinin ardından Seralini araştırmasını Kasım 2012’de yayımladı.

***

SERALINI ARAŞTIRMASI VE SONUÇLARI NEDEN ÖNEMLİ?


  • Seralini’nin bu araştırması Monsanto’nun Roundup herbisiti uygulanan GD mısır NK603 üzerine bugüne kadar yapılan en uzun süreli ve tek araştırmadır (2 yıl). Bu 2 yıl seçilen fare cinsinin ortalama yaşam süresidir.
  • Seralini araştırmasının 2 yıllık olması çok önemli zira biyoteknoloji endüstrisinin bugüne kadar yaptığı tüm araştırmalar en fazla 90 günlüktür. Oysa Seralini araştırmasındailk tümörlerin 4 ile 7 ay arasında oluşmaya başladığı gözlemlenmiştir.Monsanto’nun Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu’na (EFSA) ve ABD Gıda ve İlaç Dairesi’ne (FDA) aynı NK603 GD mısırın onaylanması için sunduğu 90 günlük deneyde bazı toksisite emareleri gözlemlenmiş ama endüstri ve bu kurumlar tarafından “biyolojik olarak anlamlı değildir” denilerek göz ardı edilmiş, ve sonuç olarak NK603 onaylanmıştır.
  • Her ne kadar glifosat (Roundup herbisitinin aktif maddesi ve bilinen bir endokrin engelleyici) üzerinde daha önce yapılan bazı araştırmalar Roundup’ın izin verilen maksimum limitin üzerinde tüketildiğinde karaciğer ve böbrek yetmezliğine yol açabileceğini göstermiş olsa da, Seralini araştırması çok az miktarda bile olsa (örnek: içme suyunda) uzun süreli tüketilmesinin zararlı olabileceğini öneren ilk araştırmadır.
  • Seralini araştırması bağımsız bir araştırmadır. Monsanto ve diğer biyoteknoloji devleri tarafından finanse edilmemiştir.

 

Yarın 2. Bölüm: Seralini araştırmasının yayımlanmasından sonra olanlar

Çarşamba 3. Bölüm: FCT, KASIM 2013′TE SERALINI ARAŞTIRMASINI YAYINDAN KALDIRDI

Kaynaklar:

http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0278691512005637

http://sustainablepulse.com/2012/09/19/criigen-study-links-gm-maize-roundup-premature-death-cancer/#.UpsMnY1hN1M

http://www.tbbdm.gov.tr/home/biosafetycouncilhome/councildecisions.aspx

http://www.criigen.org/SiteEn/index.php

http://gmoevidence.com/criigen-gm-maize-and-roundup-can-cause-tumours-multiple-organ-damage-and-premature-death/

http://www.theecologist.org/News/news_analysis/2185442/scientific_journal_retracts_study_exposing_gm_cancer_risk.html

http://www.independentsciencenews.org/science-media/the-goodman-affair-monsanto-targets-the-heart-of-science/

http://www.independentsciencenews.org/health/seralini-and-science-nk603-rat-study-roundup/

http://gmwatch.org/latest-listing/51-2012/14514

http://www.sciencemediacentre.org/expert-reaction-to-gm-maize-causing-tumours-in-rats/

http://rt.com/news/corn-study-gm-french-711/

http://www.journals.elsevier.com/food-and-chemical-toxicology/editorial-board/

http://corporateeurope.org/sites/default/files/ilsi-article-final.pdf

http://online.wsj.com/article/PR-CO-20131128-907680.html?dsk=y

http://gmoseralini.org/professor-seralini-replies-to-fct-journal-over-study-retraction/

http://publicationethics.org/files/retraction%20guidelines.pdf

http://www.testbiotech.de/en/node/972

http://www.examiner.com/article/scientitists-outraged-at-journal-retraction-of-gmo-rat-study

http://spherix.com/documents/pr111909–PlacementClosing.pdf

 

Bu yazının tamamı ilk olarak aysebereket.wordpress.com/ da yayınlanmıştır.

 

 

Ayse Bereket

[email protected]

twitter.com/aysebereket


 


 

 

Eşikleri anlatan bir kitap: “İçeri Girmez Miydiniz?”

Neslihan Önderoğlu’nun 2013 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü
kazanan kitabı “İçeri Girmez miydiniz”i okuma macerası…

Bazı kitapların şehirleri olduğuna, o kitabın içine en çok kendi şehrinde girilebileceğine inanırım. “İçeri Girmez Miydiniz“’le birlikte bir de İzmir bileti alıyorum. Ama okumak aceleye gelmediğinden otobüsü tercih ediyorum. Zaten varmaktan daha önemlisi yolda olmak değil midir? Yol zenginleştirir bizi, büyütür, öğretir. Gece otobüse biner binmez ışığımı açıp Saide’nin yalnızlığını okuyorum. Birkaç sayfa daha çevirip Usulca ve Yalnız’ı bitiyorum. Kitabı göğsüme bastırıyorum, ışığı kapatıyorum, camdan dışarı bakıyorum. Neslihan Önderoğlu’nun babasını düşündüğü gibi bir baba olarak ben de kızımı düşünüyorum. Akan yola dalıyorum, kayboluyorum.

Ancak feribotla Marmara’dan geçerken esen rüzgârla biraz kendime geliyorum. Denizin ortasında, Halıdaki Rus Lekesi ve Refakatçi’nin orta yaşlı kadınlarını okurken, yanımda cıvıldaşan gençlere bağıran ben yaşlarda bir adamın sesine kafamı çeviriyorum. Gözleri öfke dolu, elleri yumruk. Araya giriyorum, adama çay ısmarlıyorum, çocukları susturuyorum. İki yudumda çayı bitiren adamın öfkesinin aslında gençlere değil, geçip giden bir daha da gelmeyecek olan gençliğine olduğunu anlıyorum.

Feribottan indikten sonra rastgele bir sayfa açıp okumaya başlıyorum. Kaptanın tepelerdekiler dâhil tüm ışıkları kapatması üzerine cep telefonumun ışığında, sıkıntıyla bitiriyorum Bozkır Sıkıntısı’nı. Dışarıda verimli meyve bahçelerinin, zeytinliklerin yanından geçerken içimde bir bozkır sıkıntısı büyütüyorum. “Burada mekân geniş, zaman dardır, demişti. Bazen bir iç sıkıntısından kaçmanın en iyi yolunun başka bir sıkıntıya sığınmak olduğunu anlamıştı. Aramızda tuhaf bir yakınlık, sözsüz bir anlaşma hali, bir tür kader birliği vardı sanki. Geldiğimden beri bir kez oturup uzun boylu konuşmamış, birbirimizin içini görmeye çalışmamıştık. Yıllar sonra uzak bir ilk gençlik arkadaşının yanına beni atan rüzgârı ne o anlamaya çalışmış, ne de ben anlatmaya can atmıştım.” Satırlarının altını kalemle çiziyorum, ölgün ışıkta defalarca okuyorum. Bu yolculuğun sadece sıkıntılarımdan kaçmak için olduğunu düşünüyorum. Sonra öyküde altını çizdiğim bir başka yere tekrar göz atıyorum. “Lojmana kadar hiç konuşmadan yürüdük. Bedenimiz ağırlaşmış, omuzlarımız çökmüş, içimizden geçen bütün soruları susturarak, konuşmanın utanç duvarından kendimize bir geçit açarak yürüdük. Tek bir sözcük bile bizi akıl almaz bir yolculuğa çıkaracak, varlığımızı geri dönülmez biçimde değiştirecekti. Oysa her şey olduğu gibi kalmalıydı; ben, Necdet, mavi kadın, mavi ölü gözlü Hasan, bacağı sargılı köpek, köy kahvesinin camındaki toz, ağustos böcekleri, olduğu gibi. Dünya, olduğu gibi.” Camdaki toza bakıyorum, yerinde olduğunu görüyorum, rahatlıyorum. Gözlerimi kapatıyorum.

Susurluk’taki mola yerinde uyanıyorum. Ayılmamış ağzımdan Heb-lu-leb sözleri çıkıyor. Tost ve ayran eşliğinde babalar ve oğullar arasındaki bitmeyen çatışmayı anlatan öyküyü okuyorum. Mola yerinin çok satan kitaplardan oluşan sergisine göz gezdirirken anonsu duyuyorum. Otobüste bu kez televizyonu açıyorum. Akşamki maçın özetini seyrediyorum. İki sıfır yenmişiz, keyifle kitaptaki aynı adlı öyküyü okumaya girişiyorum. Önce gözüm sonra aklım ekrandan kopuyor, kadın erkek ilişkisi üzerine yazılmış en güzel öykülerden biri bu. O kadar gerçek, doğrudan, süssüz ki, basitliğinden gelen ustalık karşısında saygıyla eğilesim geliyor. Yanımdaki yaşlı adamın bana baktığını görünce başımı hafifçe yana yatırmakla yetiniyorum.

Neslihan Önderoğlu

Manisa’ya yaklaşırken aydınlanmaya başlamış olan gökyüzüyle karşılaşıyorum. Yanımdaki koltuktaki adam inmiş ama koltuğun cebinde bir defter unutmuş. Muavine fark ettirmeden karıştırmaya başlıyorum. Bir günlük bu. Trampa öyküsündeki ölmek üzere olan yaşlı adamın köpeğini güven telkin eden lokantacı kadına bırakması gibi adamın da günlüğünü bana bilerek bıraktığını düşünerek çantamın içine atıyorum. Hem kitabı bitirmek istiyorum hem de İzmir’e bir şey kalmayacak diye endişeleniyorum. En sonunda dayanamayıp Tersyüz ve Bir Prenses Masalı’nı da okuyuveriyorum. Biri ölüm diğeri aldatma neticesinde son bulan evliliklerin ardından yaşananları anlatıyor. İkisinde de yazar düşünülmemiş olanı düşünüyor. ‘Hayata tersten bakarak gideni geri getirmek mümkün mü? Bize ait olan insana sarılmamız, dokunmamız, vücudumuzdan parçaları bırakmamız yaşam alanlarımızı işaretlemek için mi?’ sorularıyla otobüsten iniyorum.

Kemeraltı’ndan gevrek aldığım gibi soluğu Kordon’da alıyorum. Seyyardan aldığım demli çay eşliğinde kalan son öyküyü denize bakarak okuyorum, İçeri Girmez Miydiniz?

Kitabı kapatıyorum. Son cümleyi aklımdan geçiyorum. “Dışarı çıkıyorum. Uzun, dar sokaklardan sahile, Alsancak’a doğru yürümeye başlıyorum. Yarım bir ay gökyüzünde parlıyor. Denizin ortasında hâlâ limana yanaşmayı bekleyen bir gemi var.” Denize bakıyorum, kış ortasında içimi ısıtan havayı kucaklıyorum, gevreğimi keyifle ısırırken iyi ki bu kitabın peşine takılıp İzmir’e gelmişim, diyorum.

İçeri Girmez Miydiniz, gitmekle kalmak, mutlulukla hüzün, kavuşmakla ayrılmak, kadınla erkek arasında salınan, kapı eşiklerini anlatan bir kitap. Arada kalma sıkıntılarını, acıları yüceltmeden, ince bir alayla hınzır bir zekâyla anlatıyor. Kapıyı açıp, içeri girmez miydiniz, diyerek kenara çekilen sakin, olgun, derinlikli bu öykü kitabını, bir başkasına farklı kapılar açsın diye, bankın üzerine bırakıp Kordon boyunca yürümeye başlıyorum.

Neslihan Önderoğlu, İçeri Girmez Miydiniz?, Alakarga Yayıncılık, Öykü, 117 Sayfa, Aralık 2012

 

 

Mehmet Fırat Pürselim

Hamba Kahle Nelson Mandela, sana minnettarız! – Kumi Naidoo

“Hayata dair en kıymetli şey yaşadığımız gerçeği değildir. Sürdürdüğümüz hayatı önemli kılacak olan diğer hayatlara getirdiğimiz faklılıklardır.” -Nelson Mandela’nın 18 Mayıs 2002’de Walter Sisulu’ nun 90. Yaş günü kutlamasında yaptığı konuşma. Walter Sisulu Hall, Randburg, Johannesburg,Güney Afrika.

Kumi Naidoo, Mandela ile birlikte

Nelson Mandela asla gerçek bir mahkum olmamış, daima özgür bir adam olmuştur; şimdi ve sonsuza dek. Bir Güney Afrikalı, memleketimi ırkçılığın kötülüğünden kurtarmaya çabalayan bir savaşçı ve bir dünya vatandaşı olarak kalbim bugün acıyla dolu. Yaşanan kayıp beklenen bir şeydi, fakat ardında bıraktıklarıyla yaşamak çok güç.

Dünya gerçek bir lideri kaybetti: Gerçek bir baba ve gerçek bir ilham kaynağı. Değerli bir yaşam sürdüğünü söylemek tamamıyla doğru olmayacaktır fakat bu bitmedi. Geriye hala adaletsizlik ve eşitsizliğin mahvettiği bir dünyaya inanmak adına büyük bir miras bırakmıştır. Verdiği ilham kalbimde ve diğer tüm insanların kalbinde yaşayacaktır.

Düşüncelerim ve dualarım bu zor zamanlarda ailesinin ve arkadaşlarının yanındadır. Tüm dünya hep birlikte derin bir nefes aldı ve şimdi yas tutuyor. Bu, iyi yaşanmış bir hayatın, çok sevilen bir adamın yansıması ve bu hayatın, insanları derin düşüncelere sevk ettiğinin kanıtıdır.

Mandela ya da Afrika’da bilindiği gibi Madiba ismini ilk duyduğumda 15 yaşımdaydım. Kendisi, ırkçı Güney Afrika’da bir numaralı halk düşmanıydı. Çok gizli bir şekilde saklandığına dair efsaneler, söylentiler vardı ve medya ona “The Black Pimpernal” adını takmıştı. Birkaç kez kılık değiştirerek –favorim şoför olanıydı– polisten kaçabilmişti ta ki CIA yakalanacağını garanti altına almak için ırkçı bir rejimle ona komplo kurana kadar. Doğduğum ve büyüdüğüm yer olan Durban ve tüm Afrika’da o tam bir kahramandı! Artık her yerde kahraman.

“Eğitim, dünyayı değiştirmek için kullanabileceğiniz en güçlü silahtır,” demişti Witwatersrand Üniveristesi’nde, 2003’te.

Irkçı rejim döneminde, bir aktivist olarak geriye dönüp önceki hayatımı nasıl şekillendirdiğine baktığımda ilk olarak eğitimde eşitsizliğe karşı durmuştum. Irkçı eğitime karşı savaştım. “Özgür Mandela” kampanyasını arkadaşlarımla birlikte ilk duyduğum zamanı hatırlıyorum. Sevdiğimiz ismiyle Madiba, medya tarafından sansürlendi. Bu, devletin onun düşüncelerine karşı resmen korkması demekti. Sonrasında Madiba benim en büyük ilham kaynağım oldu. “Mücadele benim hayatım,” dediğinde sözlerinin ne kadar güçlü ve doğru olduğunu fark ettim. Bu sözler ırkçı rejimin vahşiliğine karşı koyan birçok aktivist arkadaşıma da ilham kaynağı oldu. Benden önceki birçok mücadeleci arkadaşım gibi benim için de artık benim hayatım bu oldu; neşeli fakat zaman zaman zor bir hayat.

Birkaç kez Madiba ile görüşebilme ayrıcalığını yakaladım ve bunun için kendimi oldukça şanslı hissediyorum. Onunla ilk 1993’te, 20’li yaşlarımın sonunda karşılaştım. O sırada medya stratejisini ayarlamak üzere bir Afrika Ulusal Konseyi(ANC) seminerine yardım ediyordum.

Kolay kolay nutku tutulmayan bir insan olarak birden dilim tutuldu, büyük bir onur duydum ve Madiba elimi sıktığında güçlükle tek bir cümle söyleyebildim: “Seninle tanışmak benim için bir onurdur Madiba!” Ardından tek bir kelime dahi söyleyemedim. İnanılmaz yüce bir varlık ama sadeliğini koruyan ve gösterişten arınmış. Öğle yemeğinden sonra buluştuğumuz otelin yöneticisinden yemeği yapan çalışanlara teşekkür etmek istediğini söyledi. Mutfağa gitti ve herkesi tek tek selamladı. Onu takip ettim ve herkesin elini nasıl sıktığını gördüm: Dürüst, içten ve basit ama onlar için çok şey ifade eden bir minnettarlık göstergesi.

1995 yılında Güney Afrika’da Yetişkinler için Okuma-Yazma Seferberliğini yönetirken tekrar karşılaştık. Uluslararası Okuma Yazma Gününde çocuk ve yetişkin öğrencileri Madiba ile tanışması için Parlamento’ya götürdüm. Onunla fotoğraf çekilecekleri için çok heyecanlıydılar. Fotoğraf, yetişkinler için temel eğitimi teşvik eden kampanyamız için posterimiz olacaktı, fakat herkes endişeliydi; ne söylemeleri gerektiği ve Başkanı karşılarken nasıl yaklaşmaları gerektiği konusunda bana sorular sordular. Çoğu riske girmeyerek bize vakit ayırdığı için teşekkür içeren cümlelerini önceden hazırladı. Fakat Madiba Kabine toplantısından çıktığında masaları döndürdü, arlarından geçerek herkese tek tek onu görmeye geldikleri için teşekkür etti. “Ne kadar meşgul olduğunuzu biliyorum ve benimle görüşmek için vakit ayırdığınıza minnetarım,” dedi. Tam o sırada aradaki boşluğu kapattı. Tıpkı onlar gibi sadece bir insandı ve herkes rahatlamıştı.

Hayatı kendisinden daha büyüktü, fakat insanlığından ve “sıradanlığından” asla bir şey kaybetmedi. Azmi, kararlılığı ve affetme isteği insanüstü bir gayretti ve bu, bana güç verip kararlılık ve sonuna kadar mücadelede önemli dersler verdi.

Madiba bir keresinde adalet için yapılan mücadelenin bir popülerlik yarışması olmadığını söylemişti. Gerçek, her zaman popüler değildir ve verdiği bu örneğin bana çok yardımı dokundu. Diğer binlerce insan da daha dirençli hale geldi. Madiba, adaletsizliğin iyi erkekler ve iyi kadınlar “Bu kadarı yeterli, daha fazlasına gerek yok,” demedikleri sürece devam edeceğine inanıyordu.

Kendisi şöyle bir beyanda bulundu: “Ben, beyaz egemenliğine karşı savaştım ve ben siyah egemenliğine karşı da savaştım. Tüm insanların eşit haklara sahip, bir arada yaşadığı demokratik ve özgür toplum fikrine değer verdim. Bu, benim uğruna yaşadığım ve gerçekleştiğini görmek istediğim bir amaçtır. Fakat Tanrım, eğer gerekirse, uğruna ölmeye hazır olduğum bir amaçtır.” –Rivonia Trial, 1964’teki Savunma Beyanı

Bugün cennette biraz renk ve neşe olacak; hâlâ adaletsizliğin ve zorlukların doğurduğu, zaferle bilenen tutku ve bilgelikle yanıp tutuşuyorken “kendine özgü” gömleklerinden biriyle orda olacak. Bize yukardan bakacak; yeryüzündeki herkese, devam etmemizi isteyerek ve kendimize sadık kaldığımız sürece imkansızın mümkün olduğunu bilerek.

Kumi Naidoo

Huzur içinde yat Madiba, sonsuz minnettarlığımızdan çok daha fazlasını kazandın!

Hamba Kahle Madiba. Ngiyabonga kakhulu (çok teşekkürler).

Kumi Naidoo (Greenpeace Genel Direktörü)

(Greenpeace tarafından çevrilerek yayımlanmıştır)

Nelson Mandela (1918-2013)

20. yüzyılın son ulusal kurtarıcısıydı. Dürüstlük ve uzlaşmanın küresel simgesi oldu. Çok sevdiği, işkence görmüş ülkesinin apartheid’in muazzam karanlığından demokrasinin vaat edilmiş topraklarına olan yolculuğuna akıllık, cesaret ve ileriyi gören kararlılıkla öncülük etti. Hem Güney Afrika hem de Perşembe günü ölen Nelson Mandela için uzun ve zorlu bir yolculuk oldu.

1918-1941: Mandela’nın gençliği

 

Nelson Mandela 19 yaşında

Mandela 1918’de doğduğunda ailesi adını Rolihlahla, Xhosa dilinde “başbelası” koydu. Nelson adını öğretmenlerin İngiliz imparatorluk kahraman isimlerini dağıttıkları misyoner okulunda aldı. Hint Okyanusu’nun uzak, tepelik bölgesinde, Transkei’de büyüyen Mandela’nın sürü güttüğü, samandan yuvarlık çatılı bir kulübede uyuduğu eski moda kırsal Afrikalı çocukluğu oldu. Babası Thembu aşiretinin kraliyet ailesinin danışmanıydı, meşhur bir hatip, okuma yazma bilmeyen, çok eşli ve oğlunun hatıralarında hükümdar figürdü. 16 yaşındaki Mandela bir Xhosa şefinin siyah Güney Afrikalılara yapılan muamelelere karşı küfürlerini duyduğunda ise çok şaşırdı. Özgürlüğe Yürüyüş adlı otobiyografisinde “Şefin söylemlerinden heyecan duymaktansa kızmıştım” diye yazdı, “beyaz adamın ülkemize getirdiği eğitimin ve yararların değerini anlayamayan cahil bir adamın küfürlü yorumları diye söylediklerini reddettim.”

Mandela’nın siyasi evrimi aşama aşama tamamlandı. Fort Hare Üniversite Koleji’ndeyken hedefi “Yerel İşler Departmanında tercüman veya yazman olmaktı.” Mandela köy çocuğu, Xhosa şovenisti ve aynı zamanda doğal bir liderdi. Fort Hare’deyken aralarında Oliver Tambo’nun da olduğu ömür boyunca politik yoldaşları olacak kişilerle arkadaşlıklar kurdu. Öğrenci hakları üzerine çıkan anlaşmazlık yüzünden Fort Hare’den kovuldu ve sonra anlaşmalı bir evlilikten kurtulmak için Tanskei’ye kaçtı. Johannesburg’e 1941’de geldi, siyasi aktivist Walter Sisulu bir hukuk firmasında sözleşmeli memur olarak iş bulmasına yardım edene kadar madende gece bekçiliği yaptı. Hukuk okumaya ve yavaşça politikanın içine çekilmeye başladı.

Tam olarak ne zaman politikleştiğimi kestiremiyorum, ne zaman tüm hayatımı özgürlük mücadelesinde harcamaya hazır olduğumu bildiğimi de. Güney Afrika’da Afrikalı olmak, kabul etsen de etmesen de doğduğun andan itibaren politik olmak demek.

Mandela “öfke, başkaldırı, insanlarımı hapseden sisteme karşı savaşma arzusu”nun farkına vardı. Güney Afrika’daki beyaz azınlıkların hüküm sürmesi kendi siyah çoğunluğu için açık hava hapishanesi gibiydi. Mülksüzleştirilmiş, hareketleri kısıtlanmış siyahlar dipsiz bir ekonomik ve politik yapının dibinde seçim hakları olmadan, didinip duruyorlardı.

1943 Afrika Ulusal Konseyi ve sonrası

 

Nelson Mandela 1960'ların başında cezaevine girmeden bir süre önce

Kitlesel direnişe açık az kanallardan bir tanesi de boykottu. 1943’te Mandela muazzam bir otobüs boykotuna yürüdü ve bilet fiyat artışını tersine çevirmeyi başardı. Hemen sonrasında da Afrika Ulusal Konseyi’ne (Africa National Congress kısaca A.N.C.) katıldı. A.N.C. 1912’den beri eşit haklar için, az etkili, bir kampanya yürütüyordu. Eski organizasyona yeni can katmaya kararlı Mandela yanında Sisulu, Tambo ve diğerleriyle A.N.C. Gençlik Ligi’ni kurdu. Gençlik Ligi niyetlerinden şüphelendikleri Komünistleri A.N.C.’den atmaya çalıştı ama başaramadı. Genç adamlar, radikal beyaz, Hintli ve karışık ırktan arkadaşlarının arzularına da tartışmaları monopolize ettikleri ve böylelikle sosyal düzeni kopyaladıkları için güvenmiyorlardı.

1952’de Mandela avukat oldu. Tambo’yla birlikte ülkenin ilk Afrikalı hukuk firmasını açtılar. Afrikaner nasyonalistlerin öne sürdüğü ve apartheid adını verdikleri şiddetli ırkçı program 1948’de sırf beyaz ulusal seçimi kazandırdıktan sonra siyasi manzara çarpıcı biçimde şiddetlendi. Siyah Güney Afrikalıların mülksüzleştirilmesi hızlandı. Komunist parti feshedildi. Mandela da dahil tüm direniş liderleri “yasaklandı” (yasaklanmak kişinin söylediklerinin alıntılanamadığı, toplum içinde konuşamadığı, yazamadığı, gezemediği Güney Afrika’ya özgü cezalandırma türü.)

1956’da Mandela ve 155 diğer muhalif vatana ihanetle suçlandı. Davaları dört yıldan uzun sürdü. Aklanmayla bitmesine rağmen Mandela hukuka inancını yitirdi.

Hukuku, idealist bir bakış açısıyla adaletin kılıcı olarak görmekten, hükmeden sınıfın toplumu kendi lehine düzenlemesi için kullandığı bir araç olarak görmeye geçtim. Her ne kadar uğruna savaşsam ve bazen elde etsem de mahkemede adaleti hiç beklemedim.

A.N.C. 1960’da feshedildi. Mandela’nın ilk evliliği ve hukuk bürosu siyasete bulaşmanın güçlüklerinin kurbanı oldu. O, beraberinde bir çok kişiyle yer altına veya sürgüne sürüklendi. 1961’de A.N.C. Umkhonto we Sizwe (Ulusun Mızrağı) adlı silahlı bir kolunu kurdu. Mandela, barışçıl bir alternatifin olmadığına ikna olarak ilk kumandan oldu. Destek arayarak Afrika ve Avrupa’yı gezdi. Ethiyopya’da askeri eğitim aldı ve sonra gizlice Güney Afrika’ya döndüğü 5 Ağustos 1962’de yakalandı.

1962: Ömür boyu hapis ve Robben Islan’da 18 yıl

Nelson Mandela (solda) hayatının 27 yılını geçirdiği Robben adası cezaevinin avlusunda Walter Sisulu ile birlikte

Mandela, Sisulu, Govan Mbeki, Ahmed Kathrada ve altı kişi daha cezası idam olan sabotajla suçlandı. Cezaları belli olmadan daha idam cezasına çarptırılmaları halinde temyize gitmeyeceklerini açıkladılar. Mandela dört saat süren konuşmasında kabilecilikten, Afrikan nasyonalizminden, ırksız demokrasiye olan inancınıyla evrimini anlattı. Umkhonto we Sizwe’nin kumandanı olduğunu kabul etti ama Komünist olduğu reddetti. Demokratik ve özgür toplum idealini övdü ve “Bu ideal için ölmeye hazırım” diyerek konuşmasını sonlandırdı. Mandela ve müşterek davalılarına ömür boyu hapis cezaları verildi.

Mandela, Cape Town yakınlarındaki kötü şöhretli Robben Island’da 18 yılı da dahil, 27 yılını hapishanede geçirdi. Yıllarca güneş gözlüğü olmadan kireç ocağında çalışmaya zorlandığı için gözlerinde kalıcı hasar oluştu. Sonra rutubetli hücresi nedeniyle tüberküloza yakalandı. Hapishanede, Sisulu ve Mbeki’de hahil A.N.C.’nin üst düzey yöneticileri ona arkadaşlık ediyorlardı.1976’daki ayaklanmadan sonra yeni bir politik mahkum akını başladı. Çoğu, sözleri, fikirleri hatta görüntüleri bile yasaklı olduğu için Mandela ve A.N.C hakkında çok az bilgi sahibiydi. Robben Adası, Nelson Mandela Üniversitesi olarak bilinmeye başladı. Farklı kuşaklardan aktivistlerin yollarının kesişmeleri ve aralarındaki canlı tartışmalar, yeni ittifaklar oluşturdu ve sonuç olarak serbest bırakılan bazı genç liderler aracılığıyla A.N.C. ağı canlandı. Hükümet 1985 yılında şiddeti politik bir araç olarak kullanmayı reddederse Mandela’yı serbest bırakmayı önerdi. O öneriyi geri çevirerek önce hükümetin şiddeti reddetmesi gerektiği şeklinde karşılık verdi; kızı Zindzi aracılığıyla verdiği demeçte “Sadece özgür adamlar pazarlık yapabilirler, mahkumlar bir anlaşma içerisine giremezler” diyordu.

Pretoria üzerindeki baskı içte ve dışta büyüdü. Siyahi toplulukları 1980’lerin başlarından beri topyekûn ayaklanma halindelerdi. Bankalar ülkenin istikrarını gözden geçirdikten sonra Güney Afrika’ya büyük borçlar vermeyi reddettikleri için ekonomik kriz baş gösterdi. Anti ırkçı hareket küresel olarak destek alıyordu. Ekonomik yaptırımlar ve sınırlamalar A.N.C.’yi hala terörist örgüt diye nitelendiren Margaret Thatcher ve Ronald Reagan gibi muhafazakar batılı liderler tarafından karşı çıkılsa bile sonuç vermeye başladı. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki ona bağımlı tiranlıkların çökmesi ardından ırkçı devlet kendi iddia ettiği  ve soğuk savaştaki tek yasal dayanağı olan anti komünist duruşunun güvenilirliğini kaybetti. Mandela Cape Town yakınlarında 11 Şubat 1990 serbest bırakıldığı dünyaya duyuruldu.

11 Şubat 1990 Mandela serbest

Mandela cezaevinden çıktığı gün, 11 Şubat 1990'da, eşi Winnie ile birlikte

Ülkenin ilk demokratik seçimlerinin yapılması 4 yıl süren gürültü patırtı ve zorlu müzakereler sonucu gerçekleşti. Şiddetin devam ettiği sırada, Mandela dağınık ve çeşitli bir koalisyonu bir arada tutmak ve Afrikalı muhalifleriyle bu tarihsel geçişin şartlarını müzakere etmek zorundaydı. Dünyayı dolaştı, destek topladı, büyük kalabalıkları bir araya getirdi ve çoğu iyiliksever kimseleri korktuğu üzere gerçek yoldaşı diye bellediği Muammer Kaddafi ve Fidel Castro’da dahil A.N.C.’yi destekleyen herkese bizzat teşekkür etti. 1993 yılında müzakerelerde karşı taraf olsa dahi ikisi arasındaki sevginin azalmadığı Güney Afrika devlet başkanı F.W. de Klerk ile birlikte Nobel Barış Ödülü kazandı. Mandela hapisteyken uzun süre uzak kaldığı için “Politik Fosil” olabileceğinden korkmuştu. Gerçekte olmuştu da, başka bir zamandan bir lider gibi kibarlığı, ciddiliği ve kameraya karşı yabancılığı ile. Yine de güncel olaylar karşısında dimdik ayakta görünüyor ve kendini dinleyen çok az kişiyi etkilenmemiş bırakıyordu.

1994 Güney Afrika’nın ilk demokratik Başkanı

Güney Afrika'nın ilk siyah devlet başkanı Nelson Mandela

27 Nisan 1994’te Mandela Güney Afrika’nın ilk demokratik Başkanı oldu. Anlaşmaya göre iki Başkan Yardımcısından biri De Klerk oldu ve Mandela işletmeleri ve beyaz vatandaşları yeni Güney Afrika’da kabul edileceklerinin teminatını verdi. Yoksulluk, eğitimsizlik ve eşitsizlikle savaşmak için hırslı programlar ortaya konuldu. A.N.C.’nin uzun zamandır el üstünde tutulan bankaları, madenleri ve diğer endüstrileri devletleştirme planları rafa kaldırılmıştı. Mandela Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu’nu kurdu ve yürütmesine Başpiskopos Desmond Tutu’yu seçti. Bu komisyon apartheid şiddeti kurbanlarına hikayelerini anlatma şansı ve suçlarını itiraf edenlere af verdi. İki yıl süren açık duruşmalarda dinlenen hikayeler birçok Güney Afrikalının tahmin ettiğinden çok daha korkunçtu. Bazı kurbanlar ve yas tutan aileleri katillere ve işkencelilere verilen aftan dolayı kızgındı. De Klerk komisyonun ortaya çıkardığı kişisel sorumluluğunun düzenlenmesi için başarıyla davacı oldu. Mandela’nın itirazlarına karşın A.N.C., başarısız da olsa, dış eğitim kamplarındaki suiistimallerin tanıklığının baskılanması için uğraştı.

A.N.C. yeni dönemdeki siyaseti ve hükümeti domine etse de muhalefet partileri ve basın keskin eleştirilerini korudu. 1999’da Mandela bıkkınlığını kendisinin yetkili yaşam öyküsü yazarı Anthony Sampson’a ifade etti. “‘Mickey Mouse’ beyaz partilere saldırdı” diye yazdı Sampson, “buna cevap olarak Demokratik Parti’den Tony Leon Mandela’nın Goofy hükümet yürüttüğünü söyledi. (ç.n. Goofy sakar, şapşal anlamına gelir ve bir Disney karakteridir) (Birkaç hafta sonra Mandela, Leon’u geçirdiği bir operasyon sonrasında hastanede ziyaret etti ve perdelerin arkasından ‘Mickey Mouse, Goofy geldi!’diye Leon’a seslendi.)”

Mandela’nın hapishanede geçen on yıllara dayanmasını sağlayan Winnie Madikizela-Mandela ile olan ve iki kız çocuğu doğuran evliliği 1996’da boşanmayla sonlandı. Apartheid devlet tarafından sürgüne gönderilmiş ve zulüm görmüş Winnie kendi hakkı içinde siyasi güç halini almış ama 1980’lerde raydan çıkmıştı. Winnie tüyler ürpertici çete adaletinin arkasında durdu ve Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu’nun sonradan bulduğu üzere çok sayıda cinayet, adam kaçırma ve tacizle yakın ilişkisi ortaya çıktı.

1998’de sekseninci yaş gününde Mandela, Mozambique’in ilk Başkanı Samora Machel’in dul karısı Graça Machel ile evlendi. Seçki bir eğitimci ve yardımsever olan Machel iki ülkeninde First Lady’si olan ilk kadın oldu. Walter Sisulu ve Ahmed Kathrada ile birlikte Mandela’nın eski gardiyanlarından ve o dönem Cape Town’da Robben Island hediyelik eşya dükkanı işleten Christo Brand de düğüne katıldı

Emeklilik

Mandela bir beş yıllık Başkanlık döneminde hizmet verdikten sonra emekli oldu. Yoğun bir hızda çalışmaya ve gezmeye devam etti, kendisini özellikle çocukların refahı ve HIV/AIDS karşıtı mücadelelere, barış kampanyası ve hayırsever işlere adadı. 2004’te neredeyse 86 yaşı ve zayıf sağlığıyla Johannesburg’deki evinde toplananlara “emeklilikten emekli olacağını” söyledi. Daha fazla kitap okumak, kendi yaptığı atadan kalma villasında sessizce yaşamak, ve çocukları, torunları, büyük torunları ve kendisine çok düşkün eşiyle zaman geçirmek istiyordu. “Yaşlı bir adama iyi davrandığınız için teşekkür ederim” dedi misafirlerine, “bana dinlenme fırsatı verdiğiniz için de, belki de pek çoğunuz bir adada bir yerde 27 sene boyunca boş gezen bir adamın dinlenmeyi hak etmediğini düşünseniz bile.” İletişimde kalmaya söz verdi. “Beni aramayın, ben sizi ararım.”

The New Yorker’da yayınlanan William Fennegan’ın yazısından Ali Serdar Gültekin ve Özgecan Kara tarafından çevrilmiştir.

(Yeşil Gazete)

Demokratikleşme paketinden Gezi korkusu çıktı

30 Eylül’de açıklanan Demokratikleşme Paketi’yle ilgili TBMM’ye sunulan  17 maddelik “Temel Hak ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” getirdiği yeni düzenlemelerle tartışma yarattı.

Yeni düzenlemelerle birlikte, Gezi Parkı, ODTÜ ve HES gibi konularda gerçekleştirilen eylemlere yönelik hapis cezası getirilirken, polise toplantı, yürüyüş ve gösterilere katılanların ses ve görüntülerini istediği gibi kaydetme yetkisi veriliyor. Nefret suçu tanımında ise ‘cinsiyet kimliği’, ‘etnik kimlik’ ve  ‘cinsel yönelim’ ifadelerinin yer almaması, bu konuda 2000’li yıllardan beri mücadele veren LGBTİ  örgütler tarafından eleştirildi.

# Gezi ve benzeri eylemlere hapis cezası

21 maddelik kanun tasarısının 13’ncü maddesinde, Gezi Parkı, ODTÜ ve HES protestolarından olduğu gibi bir kamu kurumu tarafından yürütülen projenin hayata geçirilmesini  engelleyenlere 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası verilecek. Maddenin gerekçesinde, “kamu kurumu veya kurumu niteliğindeki meslek kuruşlarının faaliyetinin engellenmesinin müstakil bir suç olarak” tanımlandığı belirtilirken, bu hizmetlerin engellenmesini birden çok kişiye etkisi olduğuna dikkat çekiliyor.

“Kamu hizmetlerinden yararlanma hakkının engellenmesi” başlıklı 13’ncü madde şöyle:

Kamu hizmetlerinden yararlanma hakkının engellemesi1) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışlaa) Bir kamu faaliyetinin yürütülmesineb) Kamu kurumlarından veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında verilen ya da kamu makamlarının verdiği izne dayalı olarak sunulan hizmetlerden yararlanılmasına, engel olunması halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.”

Toplantı, yürüyüş ve gösteri yapanlara fişleme

Kanun tasarısında yer alan, 7’nci maddeye göre, toplantı, gösteri ve yürüyüşlere katılanların ses ve görüntüleri kolluk tarafından kaydedilebilecek. Bu düzenlemenin, birçok toplantıda polisin açık ya da gizli kayıt yapmasına izin vereceği,   yürürlüğe sokulmak istenen ve geçtiğimiz günlerde kamuoyunda tartışılan “önleyici gözaltı” uygulamasına dayanak oluşturabileceği belirtiliyor.

LGBTİ bireyler yine yok sayıldı

Tasarıda yer alan ve “Nefret ve Ayrımcılık”ın tanımlandığı 15’nci maddede,  ‘etnik kimlik’, ‘cinsiyet kimliği’ ve ‘cinsel yönelim’ ifadelerinin yer almaması, LGBTi bireylerin yine yoksayıldığı yorumuna neden oldu.

KAOS GL tarafından yapılan açıklamada, açıklanan kanun tasarısıyla, “ayrımcılık ve nefret suçları ile mücadelenin”, Türk Ceza Kanunu’nun bir maddesinden ibaret olduğu belirtildi. KAOS GL’e göre, 122’nci maddenin içine “cinsel yönelim, cinsiyet kimliği” ve “etnik kimliği” almayan hükümet, Türkiye’de en yoğun biçimde işlenen nefret suçlarına (ve ayrımcılık temeline) ortak olmayı göze aldı. KAOS GL’e göre, hükümet eşcinsellerin öldürülmesini, evlerinden atılmasını, işsiz kalmasını ve tüm bunlara göz yumulmasını “eşcinsellikle mücadele yöntemi” olarak benimsiyor.
Tasarının “Nefret ve ayrımcılık” başlıklı, 15’nci maddesinde, “dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan” nefrete göndermede bulunuyor.

Haber: Berkhan Çağlar Karaduman – Yeşil Gazete

Mandela – Fatih Aygün

Çocuktum. Medya bize Sovyetler Birliği’nin halkına zulmettiğini anlatıyordu. Ama yine bize söylenene göre, kelinde hangi ülkenin olduğu belli olmayan kırmızı bir harita bulunan Gorbaçov Amca, “perestroyka” (yeniden yapılanma) ve “glasnost” (şeffaflık) derken -muhtemelen “kapuska”dan sonra öğrendiğim ilk Rusça kelimeler olur kendileri- bir iyiye gidiş vardı. O “iyiye gidiş” sırasında haritalar o kadar sık değişti ki eminim ülkelerden birisi bir ara tam olarak o kırmızı şekli almıştır.

Neyse. Derken Doğu Avrupa’dan başlayan bir domino, koca Berlin duvarını ve daha da büyük olan Sovyetleri yıktı. Bize anlatıldığı kadarıyla halklar artık özgürdü. Bu “özgür”leşme sırasında, mesela Rumen diktatör Çavuşesku ve eşinin bir idam mangası tarafından -mangaya katılmak isteyen çok gönüllü varmış, mecbur kuraya başvurmuşlar- kurşuna dizilmesini ve bunun televizyonlarda bütün ayrıntılarıyla neredeyse canlı yayında gösterilmesini pek yadırgamadık.

Eğer televizyon kaynaklı klasik çocukluk travmalarına inansaydım “çocukluk travmalarımdan biri, dokuz buçuk yaşımda bu idamı bütün ayrıntılarıyla tekrar tekrar televizyondan izlemiş olmamdır” derdim. Ama çocukların ölüm görmekten uzun vadede çok da etkilendiklerini sanmıyorum.

Yine de benim etkilendiğim bir şey vardı. Güney Afrika, insanların mensup oldukları ırk nedeniyle aşağılanmakla kalmayıp hapsedildiği, öldürüldüğü bir ülkeydi. Güney Afrika’ya kıyasla Sovyetlerde bireysel özgürlükler karşılaştırılamayacak derecede fazla olsa da televizyonda daha çok “komünistlerin muhaliflere yaptığı insanlık dışı muameleler” ele alınıyordu. Apartheid rejiminin ve destekçilerinin sadece ırkları sebebiyle bazı insanların boynuna araba lastiği geçirip üzerlerine benzin dökerek yakmaları “çerez haber” niteliğindeydi.

Çavuşesku’nun idamını defalarca merakla izleyen ve pek de travma yaşamayan ben, bu yakma olaylarından, yanış anını göstermemelerine rağmen, çok etkilenmiştim. İlla televizyon ilişkili bir travma lazımsa benim için o budur.

***

Dediğim gibi, ilkokul kâbuslarımdan biriydi Güney Afrika. Bir şeyler yapılması gerekiyordu. Sovyetlerin dağılma rüzgârı hissedildikçe ve “komünistler” rating değerlerini kaybettikçe, Güney Afrika’dan daha sık haber gelmeye başladı. Artık gözümüz üzerlerindeydi. Apartheid için son yaklaşmıştı. Geriye tek bir PR hamlesi kalmıştı.

İnsanların çoğu fikirlere değil “kahraman” olarak nitelenen kişilere saygı ve bağlılık duyar. Bu yüzden maalesef kahramansız devrim olmaz pek. Buradaki kahraman da Nelson Mandela’ydı. Direnmiş, tutsak düşmüş, 27 sene hapis yatmış ve işkence görmüş birisi olarak bu payeyi de sonuna kadar hak ediyordu. Sonunda hapisten çıkmıştı. Apartheid rejimi kaldırılmış, Mandela başkan seçilmişti.

Güney Afrika dünyanın en yaşanası ülkesi değil hâlâ. Hatta Apartheid’ın kaldırılmasından sonra işsizlik, ortalama ömür ve benzeri göstergelerde düşüş olmuş. Ama maratonlar tek bir adımla başlar. Ve artık yakılarak öldürülmüyor olmak bence güzel bir ilk adım. Onun için “Mandela ne yaptı ki?” dememek lazım.

Ama ben yine de benim için ne yaptığını anlatayım:

Bütün bunlar olurken biz de boş durmamıştık. Türkiye olarak kendisine bir “Atatürk Barış Ödülü” takdim ettik. Aynı ödülü önceki sene meşhur ressam Kenan Evren’e vermiş olduğumuz için ve adının darbeci bir generalle anılmasını istemediği için Mandela bu ödülü reddetti. Medyamıza bu, “Mandela ATATÜRK ödülünü reddetti” diye yansıdı. O zamanki medya bugünkünden daha terbiyeli olmalı ki, gerekçesini de satır arasında verdiler. Ama manşet değişmedi.

O gün anladım ki bu medyaya güvenilmezdi. Yani bazı gerçekleri erken anlamama vesile oldu Mandela. Belli ki gerek yokmuş, medya bunu ileride defalarca gözüme sokacakmış. Ama bunu bana ilk gösteren olduğu için çocukluk kahramanlarımdan biridir hâlâ.

Ve o yüzden severim Eddy Grant’in o seksenler şarkısını. Rahat uyu “Jo’anna”nın umudu, sen üzerine düşeni yaptın. Adım adım dedik ya, şimdi sıra bizde.

Fatih Aygün

Simitteki susama muhtaç edilen Türkiye – Çapar Kanat

Simit fiyatlarındaki artış Türkiye’deki susam üretimini, susam ithalatını, Türkiye’nin hangi ülkelerden susam ithal ettiğini, Türkiye’nin toplam susam üretim ve tüketim rakamlarını, susam ithalatçılarının simit üreticilerin fazla zam yaptığı iddialarını gündeme getirdi.

Susam tarımı ülkemizde birinci ve ikinci ürün olarak gerçekleşmektedir. Susam bitkisinin hasadı makine ile değil iki aşamalı olarak yapılır. Birinci aşamada yarı yeşil durumdaki bitki kökünden elle sökülerek 10-15 kök boğum yapılır, bu boğumlardan 8-10 tanesi ile yere 75 ° eğim verilerek kümeler yapılır. İkinci aşamada bitkinin başağındaki susamların kuruması beklenir, kuruduktan sonra elle çırpılarak başaktan ayrılması ve harmana düşmesi sağlanır. İşgücü yoğun bir tarım. Susam bitkisi derin köklü olduğundan su ihtiyacı oldukça azdır. Yazın sıcak geçen bölgelerimizin sulanamayan arazilerinde buğdayın arkasından ikinci ürün olarak tarımı yapılırdı.
1980 yılında Türkiye 1 gram susam ithal etmiyordu. Sebebi; Mazot ucuzdu, köylerde işgücü boldu. Şimdi ise mazot pahalı ve köylerde genç işgücü nüfusunu şehirlere sürgün eden politikalar mevcut.
Türkiye’de toprak, güneş, su var. Türkiye Brezilya, Arjantin, ABD’nin soya, mısır, Ukrayna’nın arpasına, ayçiçeğine, Sudan, Etiyopya, Hindistan’ın susamına muhtaç edilen Türkiye var. Bunda ne çiftçilerin, ne toprağın , ne güneşin,ne de çiftçilerimizin kusuru var. Kusur kimde.?
”Susam Kralı ”olarak verdiği demece başlık atılan susam ithalatçısı Hakan Bahçeci  simitteki yüzde 40’lık fiyat artışının susam fiyatlarına bağlanmasından rahatsızlığını dile getiriyor, susam fiyatlarının arttığını kabul ediyor, ancak susam fiyatlarının simit fiyatına etkisi yüzde 12’dir.”derken simit üreticilerini fazla zam yapmakla suçluyor.
Hakan Bahçeci ile e mail ile röportaj yapan gazeteci ise ona siz susamı, dış ülkelerdeki ihracatçılardan tonunu;  kaç liradan satın alıp, sigorta, yükleme,indirme bedeli ödeyip, kaça mal ediyorsunuz” sorusunu sormamış olduğundan cevap da göremedik.
Dubai’de şirketleri olan ve orada yaşayan bakliyat ithalatçısı Hakan Bahçeci Türkiye’de bisküvi vb. ihracatı yapan firmaların % 10 gümrükle, diğer firmaların ise 23,4 gümrük vergisi ile susam ithalatı yaptıklarını bildiriyor. Simit fiyatlarının düşmesi için susamdaki tüm gümrüklerin % 10’a çekilmesinin ”tavsiye”sinde bulunuyor. Kendisine saklaması gereken bu tavsiyesi ile 16 bin ton olan ülke-yerli susam üretimimizi sıfıra indirmiş ve daha çok onun firması ithalat yapmış olacak.
Türkiye’nin susam ithalatı yıllık 150-155 ton civarında olup bu ithalatın tamamını Türkiye yerli olarak üretebilecek kapasiteye sahiptir.
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ülkemizin tarımsal ürünleri dış ticareti ile ilgili son on yılın, gerçekleşen yılın ihracat rakamlarını verip ithalat rakamlarını vermekten kaçınıyor. 2002 yılı ile 2012 yılları arasında gerçekleşen ihracatın verilerini ortaya koyarken ithalatın verilerini açıklamaktan kaçınıyor.
2002 yılında 5 liralık tarım ürünü ihraç edilirken 1 liralık tarım ürünü ithal ediliyordu
2012 yılında ise 2 liralık tarım ürünü ihraç edilirken 1 liralık tarım ürünü ihraç ediliyor. Başarı bunun neresinde?
Türkiye 2002 yılında tarımda kendi kendine yeterli bir ülke iken 2012 yılında yetersiz bir ülke haline geldi. 2002 yılında 5 satıp 1 satın alırken, 2012 yılında 2 satıp 1 satın alan ülke var karşımızda..! Başarı bunun neresinde?
Uluslar arası dış ticarette beceriksiz, yetersiz üretim yapan ülkelere  ‘İthal ikameci politikaları sürdüren ülkeler ”denilmektedir. Bu politikanın vizyonu ”üretmiyorsan ithal et” dir.
”Küresel Misyon” verilmiş politikacılar, isteseler de kendi yerli çiftçilerine ürettirmeye cesaret edemezler. ”Ben tüketicilerime pahalı et, pahalı susam vb. yedirmem ” gibi ucuz politik söylemlere sığınarak, ithalat kapılarını olabildiğince açarlar. Bu politikacıların dostu, ahbabı, siyasetteki mali sponsorları çiftçilerimiz, köylülerimiz, üretenler değil, işadamları kılığındaki ithalatçıların da toplandığı bazı (!) SİAD kulüpleridir.

Çapar Kanat

http://www.ciftlikdergisi.com.tr/author/caparkanat