Ana Sayfa Blog Sayfa 4109

Gizem’e Putin affı

Kuzey Kutup bölgesinde Greenpeace eylemine katıldığı için Rusya’da uzun yıllar sürebilecek hapis cezası alma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Türk vatandaşı Gizem Akhan artık Rusya’da sanık değil, turist sayılabilir.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in hazırladığı ve parlamentoya onay için sunduğu kısmi af kararında aralarında Gizem’in de bulunduğu 30 çevreci Greenpeace aktivistinin isimleri de yar alıyor.

Rusya anayasasının 20’nci kabul yıldönümü vesilesiyle Putin ile insan hakları savunucuları tarafından hazırlanan kısmi affın önümüzdeki günlerde mecliste oylandıktan sonra otomatik olarak yürürlüğe girmiş olacak.

Böylece şu anda Rusya’nın ST. Petersburg şehrinde bulunmaya mecbur kalan Gizem Akhan tahminlere göre önümüzdeki hafta Türkiye’ye dönebilecek.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin imzalı kısmi af belgesinde 30 Greenpeace aktivisti yanı sıra Pussy Riot Rus punk gurubu iki üyesiyle 2012 Rusya başkanlık seçimleri sırasında meydanlarda tutuklanan yedi muhalif encin ismi de bulunmakta.

Rusya’da ilan edilecek aftan yararlanamayacak ünlü isimler ise eski Yukos petrol şirketi Başkanı Mihail Hodorkovski ile şartlı mahkumiyet alan muhalif lider Sergey Navalniy.

(Radikal)

Bir Dakikada Türkiye – 10 Aralık 2013

Balbay’ın tahliyesine Kılıçdaroğlu ve Arınç’ın açıklamaları

Mustafa Balbay’ın dün (09 Aralık Pazartesi) gecesi tahliyesinin ardından hükümet ve mualefet kanatlarından yorumlar gelmeye devam ediyor. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Balbay’ın tahliye kararıyla ilgili yorumlarını soran gazetecilere “Hayırlı olsun. Tebrik ederim. Gözü aydın. Üç yıl önce söylediklerim şimdi gerçekleşti” diye cevap verdi. Üç yıl önce balyoz iddianamesiyle ilgili hiç tutuklu bulunmamasına rağmen benzer bir başka yargılama sürecinde tutuklu olan sivillerin (Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay) “Biz mi verdik darbe emrini, biz niye içerdeyiz onlar dışarıda?” demelerine karşılık olarak Arınç “Bence bu feryada kulak vermek lazım” demişti.

Kılıçdaroğlu ise telefonla aradığı Balbay’a “Seni demokrasi, özgürlük, insanlık adına kucaklıyorum, aramıza hoş geldin” dedi.

CNN Turk’ün haberine göre ise Balbay ise Ceza İnfaz Kurumları çıkışında toplanan kalabalığa yaptığı açıklamada “Ben, haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı, bundan sonraki yaşamımda sonuna kadar mücadele edeceğim. İçinden geçtiğimiz süreç bir sünger çekilip, ‘Her şeyi unutalım’ denecek bir süreç değil. Ama kin güdülecek bir süreç de değil. Bu süreci ben gerçekten, hem Meclis’te hem Türkiye’de herkese karşı, bütün yurtseverlere, bu ülkenin bütünlüğüne, Atatürk cumhuriyetinin değerlerine inanan, herkese karşı ilk sözüm şudur: Gelin tanış olalım. Ancak içinden geçtiğimiz süreçte, ben bu aşamadan sonra Türkiye’de gerçekten hukuku arayanların, gerçekten bu ülkeye barışın gelmesini isteyenlerin mücadelesine ortak olmak üzere kendimi daha büyük bir sorumluluk da hissediyorum.” dedi.

Gezi’de slogan yazan 13 yaşında çocuk için “kamu malına zarar” suçlamasıyla dava

Radikal Gazetesi muhabiri İsmail Saymaz’ın haberine göre Gezi Parkı olayları esnasında Çanakkale’de yola sprey boyayla “Hükümet istifa”, “Faşizme ölüm”, “Fuck the police” yazan 13 yaşındaki ilkokul öğrencisi için “kamu malına zarar” vermek suçundan dava açıldı. Hakkında adli tıptan “işlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılayıp davranışlarını yönlendirebilecek psikososyal olgunluğa erişmemiş” görüşü alınmasına rağmen, Savcı karar yetkisinin mahkemeye ait olması nedeniyle raporun bağlayıcı olmadığını savunarak “kamu malına zarar” suçlamasıyla altı yıla kadar hapis cezası verilmesini, yaşı 15’ten küçük olduğu için cezada üçte iki indirim yapılmasını istedi.

Savcı, çocuğun suçun sonuçlarını algılayamadığı kararına varılması halinde ise Çocuk Koruma Kanunu’na göre, tedbir konularak ailesinden alınıp yurda yerleştirilmesini talep etti. TCK’nın 32/1. maddesi, “Fiili işlediği sırada 15 yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur” der. Davanın ilk duruşması, 27 Kasım’da görüldü. Sanığın katılmadığı ilk duruşma sonunda hâkim zorla getirilmesine hükmetti. İkinci duruşma, 21 Ocak’a bırakıldı.

Gezi olayları sırasında Eskişehir’de işkence gören Tevfik Caner Ertay polisleri teşhis etti

Hürriyet’in haberine göre Şube Müdür Yardımcısı A. K. ile polis memuru A. K.’yı teşhis eden Ertay şunları söyledi: “1000’e yakın polis resmini gösterdiler. Resimleri bilgisayar çıktısı ve eskiydi. Sadece 2 polisi teşhis edebildim. Ayrıca beni dövdükten sonra hastaneye götüren polisler hakkında da suç duyurusunda bulunacağım. O polislerin yüzlerini hatırlıyorum ve hastane kamerasında zaten görünüyor.”

Ertay, olay günü olanları şöyle anlattı: “Aralarında ‘Bunu yok edelim’ diyorlardı. Bir caddeye götürdüler. Bagaj açıldığında da polis amiri A. ile yaklaşık 10 polis vardı. Dövüp tekrar bagaja koydular ve hastaneye götürdüler. Hastanenin kamera görüntülerinde ben ve Ali İsmail Korkmaz yanyanaydık.”

Kıbrıs Cumhuriyetçi Türk Partisi’nden tarihi Bedesten Kültür Merkezi’nde resepsiyon

0
Asım Akansoy

Kıbrıs Cumhuriyetçi Türk Partisi ve  Birleşik Güçler’in ((CTP/BG) evsahipliğinde, Lefkoşa’da bulunan tarihi Bedesten Kültür Merkezi’nde 7 Aralık 2013 Cumartesi günü 24.Olağan Kurultayı dolayısıyla bir resepsiyon verildi.

Resepsiyona Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Cumhuriyet Meclisi Başkanı Sibel Siber, 2. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin siyasi parti temsilcileri ve Türkiye’nin siyasi parti dış temsilcileri konuk olarak katıldı.

Resepsiyona Yeşiller/Sol adına katılan Yelda Çubukçu (solda), Asım ve Kezban Akansoy çifti ile birlikte

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Parti Meclisi üyesi Kadir Akın, Pazar günü (8 Aralık) gerçekleşen CTP/BG kurultayında genel başkan adaylarına başarı dilerken Kıbrıs sorununun Kıbrıslılar tarafından çözülmesi gerektiğinin altını çizdi.

Resepsiyona, Kıbrıslı Rum Partiler; EDİ, EDEK, AKEL ve DİSİ, Kıbrıslı Türk Partiler; TDP, DP-UG, Türkiye’den ise; AKP, CHP, BDP, HDP ve Yeşiller/Sol katıldı.

CTP/BG, 8 Aralık 2013 tarihli 24. Olağan Kurultayında Özkan Yorgancıoğlu 555 oyla yeniden genel başkan seçilirken diğer genel başkan adayı Asım Akansoy 442 oy aldı. Sandıktan 18 boş oy çıktı.

(Yeşil Gazete)

 

Monsanto’nun bilim dünyasına müdahalesi: Seralini araştırması yayından kaldırıldı (2)

Yeşil Gazete yayın ekibinden Ayşe Bereket‘in tüm dünyada yankı uyandıran Seralini araştırması ve araştırma sonrası ortaya çıkan tabloyu her yönüyle irdeleyen kapsamlı yazısını 3 bölüm halinde sizlerle paylaşıyoruz

1. BölümSeralini araştırması nedir / Seralini araştırması ve sonuçları neden önemli

* * *

2. Bölüm: SERALINI ARAŞTIRMASININ YAYIMLANMASINDAN SONRA OLANLAR

Yazılarıma birçok defa konu olan biyoteknoloji devi Monsantonun güç oyunları ve lobicilik faaliyetleri artık sadece uluslararası politikayla sınırlı değil. Monsanto, bilim dünyasına da doğrudan müdahale etmeyi başardı. 24 Kasım 2013’te “Food and Chemical Toxicology” (FCTGıda ve Kimyasal Toksikoloji) bilim dergisi, Monsanto’nun baskıları sonucunda bir yıl önce yayımladığı ve biyoteknoloji dünyasında bomba etkisi yaratan Seralini araştırmasını yayından kaldırdı.

Olan biteni daha iyi anlamak için Seralini araştırmasının ne olduğunu, neden önemli olduğunu, bu bir yıllık süreçte olanları, bu yazının geri çekilmesinin ne anlama geldiğini ve ne tür sonuçlar doğurabileceğine bakmamız lazım.

* * *

2. Bölüm: SERALINI ARAŞTIRMASININ YAYIMLANMASINDAN SONRA OLANLAR


  • GDO Lobisi

Eski Fransız Çevre Bakanı Corinne Lepage’ın “bomba” diye tanımladığı araştırmanın yayımlanmasının hemen ardından Monsanto ve GDO endüstrisi Seralini sonuçlarının etkilerini kontrol altına alabilmek için saldırıya geçti.

Araştırmayı kamuoyunda itibarsızlaştırmak ve FCT’yi yazıyı geri çekmeye ikna etmek için bir kampanya başlatıldı. Independent Science News’a göre, FCT’ye mektup yazan uzmanların büyük kısmı, her ne kadar bu kamuoyuna açıklanmamış olsa bile, GDO endüstrisi ve lobi gruplarıyla çıkar ilişkileri bulunan kişilerdi. The Guardian gazetesi’nin Çevre Editörü John Vidal, Seralini ve ekibine saldırıları “geçmişte başka bilim adamlarını yok etmek için benzer taktikler kullanan bilimsel ve kurumsal düzenin bir zaferi” olarak tanımladı. Vidal, “GD patateslerin farelerin mide zarını ve bağışıklık sistemine zarar verdiğini öneren İskoçya Rowett Enstitüsü’nden Arpad Pusztai’yın işinden olması ve yasa dışı olarak ekilen GD mısırdan Meksika’nın yerli mısırına gen akışını inceleyen David Quist ve Ignacio Chapela”yı örnek gösterdi.

  • Avupa Komisyonu ve EFSA

Zor duruma düşen bir tek Monsanto ve diğer biyoteknoloji devleri olmadı, Avrupa Komisyonu ve kendisine bağlı olan EFSA’nın da başı büyük derde girdi.EFSA 2009 yılında Monsanto’nun 90 günlük araştırma sonuçlarına dayanarak, hiçbir bağımsız araştırma talep etmeden, NK603’ün onaylanmasını önermişti. Monsanto tarafından sunulan “verilerin yeterli olduğu ve bir güvenlik endişesi olmadığı”nı belirtip, kamuoyuna şu açıklamayı yapmıştı: “EFSA GDO Paneli’nin kanaati NK603 mısırı geleneksel mısır kadar güvenli olduğudur. NK603 mısırı ve türevlerinin belirlenen kullanım şartlarında tüketilmesi insan ve hayvan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olması muhtemel değildir”.

Seralini araştırmasının 90 gün yerine 2 yıllık olması, o güne kadar yapılan tüm açıklamaları, alınan kararları ve yapılan hesapları altüst etti. EFSA birkaç hafta sonra basına şu açıklamayı yaptı: “Seralini ve ekibinin araştırmasındaki ciddi kurgu ve metodoloji hataları, araştırmanın kabul edilebilir bilimsel standartlarda olmadığı anlamına gelmektedir ve genetiği değiştirilmiş NK603 mısırın daha önce yapılan güvenlik değerlendirmelerinin yeniden incelemesine dair bir neden yoktur.” EFSA’nın, Seralini’nin araştırmasında hatalar bulup bulmaması bir yana, 3 yıl önce onayladığı NK603 için Monsanto’dan ya da bağımsız araştırmacılardan yeni ve daha uzun süreli bir araştırma talep etmemesi, GDO lobisinin baskısıyla olanı biteni örtbas etmeye çalışması olarak yorumlandı. Bağımsız Avrupa Birliği kurumsal gözlem grubu Corporate Europe Observer’a göre, EFSA GDO inceleme panelinin birçok üyesinin Monsanto ve GDO endüstrisiyle belgelenmiş bağları bulunmakta.

  • FCT ve Monsanto

FCT’ye gelince, Seralini araştırmasını hemen yayından kaldırmadı ancak bir kaç ay sonra Mayıs 2013’te, yayın kurulu “Biyoteknoloji Yardımcı Editörü” pozisyonu yaratarak,Richard E. Goodman’ı işe aldı. Richard E. Goodman, Nebraska Üniversitesi’nde Gıda Alerjisi Araştırma ve Kaynak Programı’nda profesör olmasının yanı sıra 1997-2004 yıllarında Monsanto’da çalıştı. Monsanto’da görevi şirketin GD ürünlerinin alerjenliğini değerlendirmek ve Monsanto adına GDO gıdaların alerjenlik ve güvenlik konularında araştırmalar yayımlamaktı. Goodman, aynı zamanda GDO endüstrisi tarafından finanse edilen GDO lobi organizasyonu International Life Science Institute’ün (ILSI) de bir çalışanıydı.

ILSI Avrupa’nın başlıca finansörleri arasında dünyanın en büyük kimyasal şirketi BASF, Coca-Cola, Danone, Kraft, Mc Donald’s, Nestle, Unilever, dünyanın en büyük aspartam üretici Ajinomoto, Syngenta ve tabii ki Monsanto bulunmakta. ABD ILSI’nin başında, kuruluş tarihi 1978’den 1991’e kadar, aynı zamanda Coca-Cola’nın Başkan Yardımcılığını yürüten Alex Malaspina  bulunmaktaydı. GDO karşıtlarına göre, ILSI’nin başlıca amacı GD gıdalar ve kimyasal gıda katkı maddeleri için endüstrinin lehine risk değerlendirme yöntemleri geliştirmek ve karar ve yasa mekanizmaları ile birlikte çalışarak bunları uluslararası yönetmeliklere kabul ettirmek. FCT ile Şubat 2013’e kadar hiçbir belgelenmiş ilişkisi olmayan Goodman’ın bir anda yayın kurulunda böylesine yüksek bir pozisyona atanması, çok ciddi bazı sorulara yol açtı: Monsanto, bundan böyle FCT’de hangi biyoteknoloji araştırmalarının yayımlanacağına karar verebilecek mi ve bilimsel çalışmaların kontrolünü eline geçirebilecek mi?

  • Elsevier’in sahte bilim dergileri

Bakmamız gereken bir diğer isim de FCT’nin yayınevi Elsevier. Uluslararası bilimsel yayın dünyası devlerinden Elsevier’in de sicili hiç parlak değil. 2009 yılında, Elsevier Avustralya sadece Merck ilaçlarının kullanımını teşvik eden ve Merck tarafından verilen yazıların yayımladığı bir sahte tıp dergisi çıkardı (Australasian Journal of Bone and Joint Medicine).Avustralya’da, bu derginin öne çıkardığı ilaçlardan biri Vioxx’u kullandıktan sonra kalp krizi geçiren kişiler tarafından Merck’e açılan davalar sırasında, Elsevier’in 2000 ve 2005 yılları arasında ilaç şirketleri tarafından finanse edilen altı dergi daha yayımladığı ortaya çıktı. The Guardian gazetesi, Elsevier CEO’su Michael Hansen’in bunların tıp dergisi görüntüsünde yayınlandıklarını ve kamuoyuna yeterli açıklamayı yapmadıklarını itiraf etmesine ve “Bu kabul edilebilir bir davranış değildi, ve bundan dolayı pişmanız” sözlerine yer verdi.

 

1. BölümSeralini araştırması nedir / Seralini araştırması ve sonuçları neden önemli

Yarın 3. Bölüm: FCT, KASIM 2013′TE SERALINI ARAŞTIRMASINI YAYINDAN KALDIRDI

 

Kaynaklar:

http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0278691512005637

http://sustainablepulse.com/2012/09/19/criigen-study-links-gm-maize-roundup-premature-death-cancer/#.UpsMnY1hN1M

http://www.tbbdm.gov.tr/home/biosafetycouncilhome/councildecisions.aspx

http://www.criigen.org/SiteEn/index.php

http://gmoevidence.com/criigen-gm-maize-and-roundup-can-cause-tumours-multiple-organ-damage-and-premature-death/

http://www.theecologist.org/News/news_analysis/2185442/scientific_journal_retracts_study_exposing_gm_cancer_risk.html

http://www.independentsciencenews.org/science-media/the-goodman-affair-monsanto-targets-the-heart-of-science/

http://www.independentsciencenews.org/health/seralini-and-science-nk603-rat-study-roundup/

http://gmwatch.org/latest-listing/51-2012/14514

http://www.sciencemediacentre.org/expert-reaction-to-gm-maize-causing-tumours-in-rats/

http://rt.com/news/corn-study-gm-french-711/

http://www.journals.elsevier.com/food-and-chemical-toxicology/editorial-board/

http://corporateeurope.org/sites/default/files/ilsi-article-final.pdf

http://online.wsj.com/article/PR-CO-20131128-907680.html?dsk=y

http://gmoseralini.org/professor-seralini-replies-to-fct-journal-over-study-retraction/

http://publicationethics.org/files/retraction%20guidelines.pdf

http://www.testbiotech.de/en/node/972

http://www.examiner.com/article/scientitists-outraged-at-journal-retraction-of-gmo-rat-study

http://spherix.com/documents/pr111909–PlacementClosing.pdf

Bu yazının tamamı ilk olarak aysebereket.wordpress.com/ da yayınlanmıştır.

 

Ayse Bereket

[email protected]

twitter.com/aysebereket

 

 

 

Greenpeace’den Gazprom’a, Kopenhag – Real Madrid maçı öncesi kırmızı kart

Real Madrid’in FC Kopenhag ile bu akşam oynayacağı Şampiyonlar Ligi maçı öncesi yaptığı basın toplantısına Greenpeace’in Rus şirketi Gazprom aleyhine yaptığı eylem damga vurdu.

Real Madrid Teknik Direktörü Ancelotti (solda) ve defans oyuncusu Pepe (ortada) eylemi gülümseyerek karşıladı

Real Madrid teknik direktörü Carlo Ancelotti ile defans oyuncusu Pepe’nin hazır bulunduğu basın toplantısı sırasında Pepe’nin Kopenhag maçı ile ilgili gazetecilerin sorularını yanıtladığı sırada açıklamanın yapıldığı kürsünün duvarından aşağıya doğru üzerinde “Save The Arctic. Show Gazprom The Red Card” (Kutbu kurtar ve Gazprom’a kırmızı kart göster” ibaresi bulunan bir afiş indi.

http://www.youtube.com/watch?v=ANVzswjN77I

Afişin inmesi sırasında salonu dolduran basın mensuplarının ve Real Madrid teknik direktörü Ancelotti ile futbolcusu Pepe’nin gülümsemelerine yol açan afiş bir süre asılı kaldıktan sonra kürsüye çıkan bir görevli tarafından kaldırıldı.

Greenpeace’in kuzey kutbunun kurtarılmas için kendisine kırmızı kart gösterilmesi gerektiğini belirttiği Gazprom şirketine karşı ilk eylemi bu değil. Yine bir şampiyonlar ligi maçında Gazprom’un sponsor olarak desteklediği Alman Schalke 04 takımının İsviçre’nin Basel takımı ile deplasmanda karşı karşıya geldiği maç sırasında da Greenpeace aktivistleri tribünlerden Gazprom aleyhine dev bir afiş açmışlardı.

Şu anda Rusya’da bulunan 30 Greenpeace aktivistinin aylarca hapiste kalmalarına da Gazprom şirketi için kuzey kutbuna petrol araştırması yapmak üzere açılan Hollanda bandıralı bir gemiye çıkmaları neden olmuştu. Kefaletle salıverilen ancak halen Rusya dışına çıkmalarına izin verilmeyen 30 aktivistin yargılamaları tutuksuz olarak devam ediyor.

(Yeşil Gazete)

[Son Dakika] Mustafa Balbay’a tahliye

Beş yıla yakın süreden bu yana cezaevinde bulunan Ergenekon sanıklarından Mustafa Balbay için tahliye kararı çıktı. Mahkeme, Balbay hakkında, adli kontrol çerçevesinde “yurtdışına çıkış yasağı” koydu.

Balbay,   “hükümeti düşürmeye teşebbüs” suçlamasıyla 34 yıl 8 ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştı. Mahkûmiyet kararının gerekçesinin yazımı bitmeyen  ve Yargıtay’daki temyiz aşaması başlamayan Balbay’ın, hakkındaki hükmün onaylanarak kesinleşmesi durumunda tekrar cezaevine girmesi gündeme gelecek. Anayasa’nın 84. maddesi uyarınca, kesinleşmiş ceza hükmünün TBMM Genel Kurulu’na bildirilmesiyle Balbay’ın ve benzer durumda olan CHP Zonguldak Milletvekili Prof. Mehmet Haberal‘ın TBMM üyelikleri düşecek.

Mahkeme, dört yıl 277 gündür cezaevinde bulunan Mustafa Balbay’ın tahliye edilmesini kararlaştırdı. Mustafa Balbay’ın gecenin ilerleyen saatlerinde hapishaneden serbest bırakılması bekleniyor

Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın yaptıkları bireysel başvuruyla ilgili kararın gerekçesi üzerindeki taslak çalışmalarını tamamladı. Yapılacak düzeltmelerin ardından gerekçeli karar yarın öğleden sonra İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilecek.

(Ajanslar)

 

Karşının solcusu ya da Gezi’nin Ruhu – Leyla Alp

Veysel İşbilir ve Reşit İşbilir…

Onları polis bir protesto gösterisinde öldürdüğü için tanıdık. Tıpkı 19 yaşında dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ı ya da Ethem Sarısülük’ü tanıdığımız gibi… Biri 34 diğeri 32 yaşındaydı. Birinin 4 diğerinin 2 çocuğu vardı. Polis ‘yasadışı gösteriye’ müdahale etmek için havaya ateş açmıştı ve Veysel ile Reşit uçabildikleri için bu kurşunlarla ölmüşlerdi. İyi yakalamışlar çünkü ön otopsi raporuna göre, Reşit İşbilir’in 6 kurşunla, Veysel İşbilir’inse 2 kurşunla yaşamını yitirdiği ortaya çıktı.

Ülkenin İçişleri Bakanı ”Yüksekova’da polisimize yakın mesafeden 50 uzun namlulu silahla saldırıldı, polis havaya ateş açtı 2 gösterici öldü” açıklaması yaptı.

Medya “göstericiler polise ateş açtı” dedi. Ve birçok insan buna inandı hatta alkış tuttu. Tıpkı daha önceleri olduğu gibi…

Oysa bu ülkede çok değil 6 ay önce Gezi Direnişi diye bir şey yaşanmıştı. Ve günler süren o direnişte tüm ülke (ya da ülkenin yüzde ellisi) basının ve devletin tüm açıklamalarına rağmen polis şiddeti denen şeyin ne olduğunu öğrenmişti. Ülkenin batısında olduğunda şiddet olan, zulüm olan şey ülkenin doğusunda yani Kürt illerinde yaşanınca değişmez. Karşının taksisi misali karşının solculuğunu yapıp yaşadığınız, zulmü kendinizden menkul görmenizin zamanı ve mekanı Gezi ile birlikte bitmiştir.

Devlet şiddeti memleketin neresinde olursa olsun devlet şiddetidir. Kürt illerinde yaşayanlar bunu yıllardır biliyor çünkü neredeyse her gün yaşıyorlar. Ülkenin batısı bu şiddeti 6 ay kadar önce yaşadı ve gördü. Zulme karşı direnmek meşru ve haklı olduğu için onbinler günlerce sokaklarda polis şiddetine karşı direndi. Ve o süreçte oluşan bu direnme bilincine Gezi Ruhu denildi…

Gezi eylemlerinin üzerinden 6 ay geçti. 6 ay insanlık tarihinde uzun bir süre değildir. Ve hiç kimse 6 ay önce yaşananları unutmuş falan da değil. 6 ay önce memleket sokaklarında yaşanan polis şiddetinin de izleri hala duruyor. 6 ay önce sorulan sorular da orta yerde duruyor. Şimdi Gezi’de sokağa çıkan yüzbinlerin önemli bir kısmının şimdi yanıtlaması gereken başka bir soru var…

Veysel ve Reşit Balıkesir’de polis tarafından öldürülseydi “ama onlar da terörist” denecek miydi? Yoksa zulme karşı direnmenin meşru olduğu bir kez daha hatırlanacak mıydı?

Devlet zulmünün Doğusu-Batısı, Kürdü- Türkü, haklısı- haksızı olmaz. Zulme sessiz kalan ise biraz insanlığından olur. Böyle bir zulümde hala ölenin kimliğine bakıp acı paylaşma hesabı yapıyorsan kardeşlik safsatalarını kenara bırakıp o çok korktuğunuz bölünmenin aslında çoktan başlamış olduğunu kabul etmeniz gerekir.

Ve kim olursa olsun bir insanın polis kurşunuyla hem de 6 kurşunla öldürülmesi cinayettir, suçtur, zalimliktir. Bu zalimliğe kılıf bulmaya çalışmak daha büyük zalimliktir. O tetiği çeken elden farkın kalmaz.

Acıyı ulusa göre ayırıyorsan, zulmü ulusa göre ayırıyorsan zalimden farkın kalmaz. Sen de zalimsindir.

Ey acıyı tasniflendirip, ulusuna göre şekillendiren akıllar… Siz böyle ayırdığınız için Abdullah Cömert öldü.

Uğur Kaymazların ölmesi karşısında sustuğumuz için Ankara’nın orta yerinde vuruldu Ethem.

Eteklerinde Ceylan’ın kemiklerini toplayan annesinin acısına ortak olmadığınız, onu görmediğiniz için Ali İsmail Eskişehir’de sokak ortasında döve döve öldürüldü.

Ve şimdi yine siz Veysel’in ve Reşit’in ölümüne sustuğunuz için başka bir yerde polis birini daha öldürme hakkını kendinde bulacak. Ve o belki bir gün sizin çocuğunuz olacak…

Şimdi bu yazıyı okuyup benim objektif olmadığımı söyleyenler olacaktır. Evet değilim… Bir günde iki kişinin polis kurşunuyla öldürüldüğü ve insanların sustuğu, sonra o iki kişin cenazesinde bir kişinin ağır yaralandığı (son gelen haberlere göre hayatını kaybettiği) bir yerde ben objektif olamıyorum. İyi ki de olamıyorum.

Bir kız çocuğunun babasının mezarına kapaklanıp ağladığı yerde ben objektif olamıyorum. İyi ki de olamıyorum.

Objektif olacaksak, siz “Biz Kürtleri ne vakit düşman görmeye başladık? Neden, bu kadar zalim olduk, bizi kim böyle yaptı?” diye sormakla başlayabilirsiniz.

Gerçekten objektif olmaktan bahsediyorsanız “cezaevleri neden siyaset yapmak isteyen, bu meseleyi demokratik yollarla çözmek isteyen Kürt siyasetçileri ile dolu” diye sormakla başlayabilirsiniz.

Geçmişte yaşananları saymazsak iki ölüye ve onlarca yaralıya rağmen Kürtlerden hala nasıl makul olmalarını beklediğinizi sormakla başlayabilirsiniz.

GEZİ RUHU ÇAĞIRMAKLA GELMEZ

Barış, dayanışma ya da Gezi Ruhu öyle çağırmakla gelen bir şey değildir.

Barış, 20 yaşında vatan sağ olsun diye üniformalar giydirilip kendi yaşındaki kardeşlerini öldürmeye gönderilen ve üzerinde kırmızı bayrakla evlerine gönderilen gençler için üzüldüğünüz kadar üzerine bombalar, kurşunlar yağdırılan Kürtlere üzülmediğiniz için gelmiyor.

Dayanışma, “Askerlerimiz kaçırıldı, binlerce şehidimiz var” deyip acı yarıştırdığınız için olmuyor. Çünkü bu savaş ölmekle bitmeyecek. Ki en çok Kürtler öldü ve hala ölüyor. Ve unutmayın gerilla cenazelerinden sonra sizin evleriniz taşlanmıyorsa az öldükleri ya da evlatlarını sizin evlatlarınızdan daha az sevdikleri için değil; gerçekten barış istedikleri içindir. Yani sizin acınız daha büyük değil onların acısından onların ki tevekkül.

Kendi yaşadığınız acıya ağlıyor, kendi yaşadığınız zulme başkaldırıyor ve direnmeyi meşru görüyor fakat başka bir coğrafyadaki zulmü mazur ve haklı görüyorsanız tutarlılık konusunda sakatlanmışsınız demektir, gidin ruhunuzu bir doktora gösterin.

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir insan hem ırkçı hem de sosyalist, hem şovenist hem de demokrat olamaz. Hiçbir yerinde hiçbir insan hem dayanışmacı hem duyarsız olamaz. Kesin bilgi yayın bunu…

En fazla 12 yaşında bir çocuk güçlükle ayakta durabiliyor, babasının mezarına kapaklanıp ağlıyor ve babasıyla son fotoğrafı bu mezar taşında oluyorsa; siz bunu duymuyor, görmüyor, umursamıyor bu acıya ortak olmuyorsanız sonra “bu çocuklar neden taş atıyor, molotof atıyor” diye sormayın.

Son söz… Gezi Ruhu dediğiniz şey Gewer’e kadar ulaşmıyor orada yaşanan katliamı görmüyor, susuyorsa o ruha Fatiha okuyun bitsin gitsin.

Leyla Alp – www.demokrathaber.net

Hukukçu gözüyle demokratikleşme paketi

Hun Danışmanlık’tan İnsan Hakları Hukuku Danışmanı Sinem Hun, demokratikleşme paketi kapsamında geçtiğimiz hafta mecliste gönderilen 17 maddelik kanun tasarısının tartışmalı maddelerini Yeşil Gazete için yorumladı.

Yeşil Gazete: 5 Aralık günü meclise gönderilen  “Temel Hak ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”yla ilgili dikkat çeken hususlar sizce hangileri ? Demokratikleşme Paketiyle, temel hak ve hürriyetler konusunda, özellikle Toplantı, Gösteri ve Yürüyüş hakkıyla ilgili bir iyileştirme yapıldığından söz edebilir miyiz ? Bir de, yeni tasarıyla birlikte göstericilerin fişleneceği şeklinde yorumlar yapıldı. Siz ne düşünüyorsunuz ?

Sinem Hun: Toplantı, Gösteri ve Yürüyüşlerin düzenlenmesi hakkındaki 2911 sayılı kanunun şu haliyle insanların temel hak ve hürriyetleri ile anayasal haklarını ihlal edecek şekilde dizayn edildiğini söylemek gerekir. Kanun ne yazık ki devletin kadim fişleme ve kontrol merakının bir meyvesi olarak da yorumlanabilir. Her ne kadar 2000’li yıllarda toplantı, gösteri ve yürüyüş için kolluktan izin şartı kaldırılmışsa da kanunda aşırı bir kontrol ve fişleme mekanizması olduğundan izin şartının kaldırılması anlamsız hale gelmiştir. Son yapılan değişiklikleri o bakımdan kanunun ruhuna uygun buluyorum.  Sadece var olan o karanlık ruh biraz daha koyulaşmıştır.
Bunu anlamak için değişikliğin yapıldığı kanun maddelerine bakmak gerekir. Kanun tasarısında yer alan 7. Madde 2911 sayılı kanunun 11. maddesinin değiştirilmesi için yürürlüğe girecektir. O bakımdan kanundaki 11. maddeye bakmak gerekir. Madde şöyle:

“TOPLANTININ YAPILMASIMADDE 11 – Toplantı, 6 ncı madde hükümlerine uymak suretiyle bildirimde belirtilen yerde yapılır. Düzenleme kurulu, kendi üyelerinden başkan dahil en az yedi kişiyi toplantının yapıldığı yerde bulundurmakla yükümlüdür. Bu husus, katılanların kimlikleri belirtilmek suretiyle hükümet komiserince bir tutanakla tespit edilir.”

Dolayısıyla maddenin kendisi zaten bir fişlemeyi öngörüyor. Bu yapılan değişiklikle devlet gösteriyi düzenleyen kurula diyor ki: “Biz artık sizi fişlemeyelim, siz kendi kendiniz fişleyin, bize bildirin.”

2911 sayılı kanunun 13. maddesinde hükümet komiserine zaten daha önce görüntü ve ses alınmasıyla yetki verilmiş. Bunun bir yenilikolarak değerlendirilebileciğini düşünmüyorum.

13. maddenin ikinci fıkrası şöyle: “Hükümet komiseri, toplantı yerinde uygun göreceği bir yerde bulunur ve toplantıyı teknik ses alma cihazları, fotoğraf ve film makineleri gibi araçlarla tespit ettirebilir”

Yapılan değişiklikle yasa koyucu bu görevi sadece hükümet komiserine değil kolluğa da vererek yetkili kişi bakımından bir genişlemeye gitmiş.

Her ne kadar önceki kanundan farklı olarak kaydedilen bu görüntülerin suç tespiti dışında kullanılamayacağını belirterek kişisel verileri bir nebze de olsa korumaya gitmiş olsa da bu görüntü veya seslerin başka konularda kullanılması elbette çok muhtemel geliyor. Bununla ilgili ne taslakta ne de yasada insan haklarını koruyucu bir mekanizma bulunmuyor.
Kanun tasarısında yer alan 13’ncü maddesi, Gezi Parkı, ODTÜ ve HES gibi konularda gerçekleştirilen eylemlere yönelik hapis cezası öngördüğü belirtilerek eleştirildi. Bu maddeyi nasıl yorumlamak gerekir ?

13. madde ise Türk Ceza Kanunun 113. maddesinin değiştirilmesiyle ilgili. Hürriyete karşı suçlar başlığı altındaki madde şöyle:

“Kamu kurumu veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi

Madde 113- (1) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, kamu kurumu faaliyetinin yürütülmesine engel olunması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.”

Yeni değişiklikle maddenin içeriği kamu hizmetinden yararlanma hakkı ekseninde yeniden konumlanmış. Kanun koyucu büyük ihtimalle bir hakkın korunması mevzu bahis olduğu için de cezayı arttırma yoluna gitmiş (ya da böyle temellendirmek istemiş). Ancak neyin kamu hizmeti olup olmadığı tartışması yine idarenin ve yargının yani savcı ve hâkimlerin keyfiyetine kalmış durumda. Değişiklik üzerinden niyet okumak ilkesel olarak bana doğru gelmese de Gezi’den sonra böyle bir düzenlemenin yapılmasını bir kenara not düşmek gerekir.

Nefret Suçları ile ilgili tanımlama, kamuoyunda tartışıldı ve çeşitli kesimlerden eleştiriler aldı. LGBTi örgütleri, LGBTi bireylerin yine yok sayıldığı belirterek, düzenlemenin hiçbir sorunu çözmediği belirtti. Bu düzenlemeyi nasıl okumak gerekir ?

Bu konu da torba yasanın 15. maddesinde düzenlenmiş; ancak düzenlemeyi hiç doğru bulmuyorum.Aslında bu konuyla ilgili Nefret Suçları Platformu’nun hazırladığı bir taslak metin vardı, aradaki anlamak için okumak faydalı olur :

Yukarıdaki taslak çalışmada da görüleceği üzere sivil toplum AGİT prensiplerinden yola çıkarak nefret saikinin TCK’daki cürümlere yedirilmesi gerektiğini söylüyor. Ancak kanun koyucu 122. maddeye adeta bir süs gibi “nefret” kelimesini eklemiş. “Yasa koyucu nefret suçu konseptini hiç anlamamış” diyesi geliyor insanın.

Kaldı ki TCK’nın görece en ilerici maddesi 122. madde olmasına rağmen maddenin pratikte savcılar tarafından hiç kullanılmıyor.
Ben şu ana kadar bu maddeden dava açıldığını bilmiyorum, görmedim, duymadım.

Değişiklik yapılan cümlede de yeni eklenen iki kelime var: biri “milliyet” diğeri de “nefret”. Yoksa madde olduğu gibi aynı. Yasa koyucu yasaca korunacak statüleri sadece “milliyet” esasına göre genişletmiş; etnik köken, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, toplumsal cinsiyet gibi talepler hiç dikkate alınmamış.
Hele ki Türkiye’deki her türden azınlığın çok mağdur olduğu nefret söylemiyle ilgili düzenleme hiç yapılmamış bile. Bu haliyle değişiklik hem yöntem hem de kapsayıcılık itibariyle kabul edilemez. Ortada yasaca kabul edilmiş bir nefret suçu düzenlemesi olduğu söylenemez.

Konunun ayrıca, uluslararası hukuk rejimi bakımından yorumlanması ve karşılaştırma yapılması gerekmektedir.”

Haber: Berkhan Çağlar Karaduman – Yeşil Gazete

Bir dakikada Türkiye – 9 Aralık 2013

Lice’de PKK’nın kaçırdığı 4 asker serbest

8 Aralık Cumartesi akşam saatlerinde Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis Ovası mevkiinde karayolunu kesip kimlik kontrolü yapan PKK’nın kaçırdığı iki astsubay ve iki uzman çavuş bu sabah serbest bırakıldı. Askerlerin sağlık durumunun iyi olduğu belirtildi.

Cumartesi akşamı kendisine sorulan “Kaçırılma sürece zarar verebilir mi?” sorusuna Başbakan Erdoğan “Zaten bunlar sürece zarar vermek isteyenlerin yaptığı eylemler. Hakkari eylemleri yine aynı şekilde sürece zarar vermek isteyenlerin attığı adımlar, yaptığı eylemler. Bunlar da onun bir benzeridir. Fakat her halükarda biz tabii bu oyuna gelmeden sürece devam edeceğiz.” demişti. “Çağrınız var mı?” sorusuna ise “Çağrımız bir an önce askerlerimizi bırakmaları, başka bir söylenecek bir söz yok” diyerek karşılık vermişti.

Diyarbakır’da Mehmet Reşit ve Veysel İşbilir’in öldürülmesinin protestosunda 10 yaralı

Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde yapılan protestoda Mehmet Reşit İşbilir ve Veysel İşbilir’in polis kurşunuyla öldürülmesini protesto etmek için Diyarbakır’da BDP il Başkanlığı önünde toplanan grup yürüyüş yapmak istedi. Polis grupta yasadışı pankartlar ve yüzü kapalı kişiler olduğu gerekçesiyle yürüyüşe izin vermedi. Yüzü kapalı kişiler gruptan ayrıldıktan ve pankartlar kaldırılıktan sonra izin verilen yürüyüşte pankartlar tekrar açılınca polis tekrar yürüyüşü durdurdu. BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak’ın basın açıklamasından sonra göstericilere polis tazyikli su ve gaz bombasıyla saldırdı. 4’ü polis, 1’i basın mensubu 10 kişi yaralandı.

Medyada Nefret Söylemi Raporu Yayınlandı

Hrant Dink Vakfı’nın, “Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi” adlı çalışma kapsamında hazırladığı rapor yayımlandı. 2013’ün Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında basılan haber ve yazıların değerlendirildiği raporun ilk bölümünde dinî ve etnik gruplar ile kadınlar ve LGBT bireylere ilişkin içerikler değerlendirildi. Metnin ikinci bölümünde ise Gezi Parkı protestolarının 1-7 Haziran arasında medyada nasıl değerlendirildiğine ilişkin verilere yer verildi.

Yeşil Gazete ekibi olarak raporun temel başlıkları ve öne çıkan tespitleri üzerine geniş bir özetini yayınlıyoruz.

”Türkiye’de medyanın sık sık taraflı, önyargılı ve ayrımcı bir dil kullandığına tanık oluyoruz. Haberlerde, özellikle de manşetler ve haber başlıklarında kullanılan provokatif, ırkçı ve ayrımcı dil, toplumda düşmanlığı ve ayrımcı duyguları tetikleyen, kalıp yargıları güçlendiren birer araca dönüşüyor” Tespitiyla başlayan raporlama çalışmasında nefret söylemi alt gruplara ayrılmış:

1) Abartma / Yükleme / Çarpıtma: Bir kişi ya da olaydan yola çıkarak bir topluluğa yönelik olumsuz genellemeler, çarpıtmalar, abartmalar, olumsuz atıflar içeren söylemler (“Türkiye çan sesine boğuldu”)

2) Küfür / Hakaret / Aşağılama: Bir topluluk hakkında doğrudan küfür, aşağılama, hakaret içeren (örneğin Kalleş, Köpek, Kanıbozuk gibi) söylemler

3) Düşmanlık / Savaş Söylemi: Bir topluluk hakkında düşmanca, savaşı çağrıştıran ifadelerin yer aldığı söylemler. (Örneğin Gavur Zulmü)

4) Doğal Kimlik öğesini nefret aşağılama unsuru olarak kullanma / Simgeleştirme: Doğal bir kimlik öğesinin nefret, aşağılama unsuru olarak kullanıldığı, simgeleştirildiği söylemler. (Örneğin olumsuz anlamda “senin annen Ermeni zaten” söylemi ya da “senin soyadın Davutoğlu mu Davutyan mı?” gibi)

Rapora göre, nefret söylemi üreten haber sayısı düşüş gösterirken hedef alınan grup sayısında dikkate değer bir artış gözlemlendi. Hedef alınan 25 farklı grubun bazıları sadece tek bir yazıyla nefret söyleminin hedefi olurken, hakkında birden fazla içerikte nefret söylemi üretilen grup sayısı ise 15 oldu. Nefret söylemi üreten haber sayısı düşüş gösterirken hedef alınan grup sayısında dikkate değer bir artış gözlemlendi. Hedef alınan 25 farklı grubun bazıları sadece tek bir yazıyla nefret söyleminin hedefi olurken, hakkında birden fazla içerikte nefret söylemi üretilen grup sayısı ise 15 oldu.

Milli Gazete ve Yeni Akit liderliği paylaşıyor

Ermeniler, Yahudi Hristiyan, Batı, Kürt sıralaması degismezken, nefret söylemine en fazla rastlanan ulusal gazeteler arasında ilk sırayı Milli Gazete (12 yayın, %22.64) ve Yeni Akit (12 yayın, %22.64) paylaşmakta. Onları takip eden gazetelerdeki nefret söylemi içeren yayın sayısı ise bu sayının ancak yarısı veya yarısından daha az: Yeni Mesaj (6 yayın, %11.3), Ortadoğu (5 yayın, %9.43), Milat Gazetesi (3 yayın, %5.66), Akşam (3 yayın, %5.66), Takvim (2 yayın, %3.77), Anayurt (2 yayın, %3.77), ve birer yayınla (%1.88’er) Sabah, Türkiye, Milliyet, Yeni Şafak.

Raporda bu dönemde Kürtlere yönelik nefret söylemi içeriğinde görece bir düşüş gözlendiği sonucuna ulaşılmış. Gezi Olayları’nın gündemde geniş yer tutması nedeniyle “Çözüm Süreci” yazılarda daha az irdelenirken geçtiğimiz dönemde 12 yazıda nefret söylemine maruz kalan Kürtler, bu dönemde 5 içerikte nefret söylemi mağduru olarak yer aldılar.

DİĞER DEZAVANTAJLI GRUPLAR

Bu başlık altında kadınlar ve LBGTİ bireyleri diğer gruplardan ayrılarak değerlendirilmiş.

Hedef aldığı gruplar bakımından (kadın, lezbiyen, gey, biseksüel, trans / LGBT) ilk bölüme dâhil edilmeyen 22 içerik ve ilk bölümde yer alan, ancak içerikte hedeflenen diğer grup açısından incelenen bir yazı olmak üzere toplam 23 yazı bu bölümde söylem yönünden incelenmiştir. Geçen dönemlere oranla, bu kategori altında incelenen yazıların sayısında dikkat çekici bir artış gözlenmesi, Gezi Olayları bağlamında LGBT bireylerin ve kadınların nefret söylemi içeren bir dille anılmasından ve dönem içinde, İngiltere’de gündeme gelen eşcinsel evlilik konusundan kaynaklanmaktadır.

Gezi olaylarıyla bağlantılı olarak yazılan yazılar, herhangi bir konuda “itibarsızlaştırma” saiki söz konusu olduğunda hâlâ kırılgan gruplar arasında bulunan kadınların ve LGBT bireylerin kullanıldığını göstermekte. İncelenen yazıların çoğu (%69.56, 16 yazı) imza veya kaynak belirtilerek yayınlanırken Yeni Akit gazetesi yedi yazıyla bir kez daha LGBT bireyler ve kadınlar hakkında en çok nefret söylemi üreten yayın oldu. Vatan ve Takvim gazeteleri, birer yayınla ana akım medyada LGBT bireylere yönelik nefret söylemini dolaşıma sokarken yedi yerel gazete, bir haber hariç, bölgeleriyle ilgili bir gelişme söz konusu olmadan, genel bir çerçeve içinde nefret söylemi üretti.

GEZİ OLAYLARINDA NEFRET SÖYLEMİ

Gezi olayları sırasında,  düşman oluşturan, hedef gösteren ve aşağılayan ayrımcı dil üreten gazeteler arasında Yeni Şafak ilk kategoride 64 ve ikinci kategoride 19 içerikle ilk sırayı almaktadır. Hemen sonrasında, ilk kategoride 19 ve ikinci kategoride 18 içerikle Sabah gazetesi gelmektedir. Ancak iki gazete arasında düşman oluşturan içerik üretmede oluşan sayısal fark bu kategoride Yeni Şafak gazetesini özel olarak ele almayı gerektirmektedir.Salt Karşıtlıktan Doğan Ayrımcı Dil Belli bir toplumsal gruba, siyasi partiye ya da kişiye karşıtlık üzerinden üretilen ayrımcı dile 27 içerikle en fazla Sözcü gazetesinde rastlanmaktadır. 23 içerikle Yeni Şafak gazetesi onu takip etmektedir.

Araştırmada dikkati çeken bir başka nokta, cinsiyet ve cinsel kimlikleri aşağılayarak ayrımcı dil üreten içeriğe hiçbir gazetede rastlanmamış olmasıdır. Buna ek olarak Radikal, Özgür Gündem, Taraf ve Habertürk gazetelerinde LGBT bireylerin Gezi Olayları’ndaki görünürlüğüne dair sayıca az da olsa içeriklere rastlanmaktadır. Ancak Sabah, Zaman, Yeni Şafak ve Hürriyet gazetelerinde LGBT bireylere dair hiçbir içeriğe rastlanmamıştır. Tüm toplumsal gruplara oranla LGBT bireylerin yazılı basında bu kadar az yer alması onların yok sayılması riskini de beraberinde getirmektedir. Ayrımcı dili oluşturan kategorilerin arasında bulunan organik bağ düşünülünce, LGBT bireyleri hedef göstererek aşağılayan herhangi bir içeriğe rastlanmaması onların yok sayılarak uğradıkları ayrımcılığın üstünü örtmemektedir.

Sonuç bölümünde yapılan yorumlarda da şu görüşler dile getirilmiş:

Gezi Parkı Olayları sırasında siyasi ve toplumsal alanda üretilen ayrımcı dilin yazılı basında nasıl yer bulduğunu ve hangi mekanizmalarla yeniden üretildiğini anlayamaya çalıştığımız bu raporda ayrımcı dil ve söylem kategorilerinin, Türkiye medyasında parçalı ancak köklü bir biçimde yeniden üretildiği anlaşılmıştır.

Bu verilerden yola çıkarak araştırmaya başlamadan önce kategorilendirdiğimiz gazetelerin Gezi Olayları karşısındaki duruşunu yeniden gözden geçirerek bu kategoriler oluşturulabilmektedir:

1) Eylemlere eleştirel yaklaşan gazeteler: Yeni Şafak, Sabah; 2) Eylemleri destekleyerek yaklaşan gazeteler: Hürriyet, Radikal, Özgür Gündem, Taraf, Sözcü; 3) Özellikle bir duruş belirtmeyen gazeteler: Zaman, Habertürk.

En yüksek sayıda düşman oluşturan ve hedef gösteren içeriklere sahip Yeni Şafak gazetesinde yabancı düşmanlığına; yabancı devletleri, istihbarat servislerini, uluslararası yatırımcıları ve basını hedef olarak ön plana çıkaran ve Gezi Olayları’nın uluslararası kaynaklarına vurgu yapan içeriklerde rastlanmıştır. Bunun yanı sıra; ülke içi siyasetin geçmiş ve şimdiki dinamiklerinden yararlanan ve toplumsal farklılıkları ayırıcı nitelikler olarak vurgulayan kutuplaştırıcı söyleme, gruplar arasında karşılaştırmalar yaparak ve makbul olanı belirterek hiyerarşi kuran ayrımcı dile ve son olarak Gezi Olayları’nın Türkiye ekonomisine verdiği zararı vurgulayan, yani ekonomik kaygılardan beslenen ayrımcı dile rastlanmıştır. Sonuç olarak düşman oluşturan ayrımcı söylem; hem yurt içinde Gezi Olayları sırasında öne çıkan toplumsal grupları iç düşman olarak hedeflemekte hem de Gezi Olayları’nın kimi zaman kaynağı kimi zaman ise kışkırtıcısı olarak gördüğü yabancı kişi ve kuruluşları Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit ettikleri iddiasıyla dış düşman olarak göstermektedir. Hedef gösteren içeriklerde ise Sabah gazetesi ve Yeni Şafak gazetesi sayısal olarak neredeyse eşit içerikler üretmişlerdir.

Gezi Olayları sırasında kimi toplumsal grupları dışlayan ve suçlu göstermeye gayret gösteren bu kategoride her iki gazete de kendi politik ve dini duruşları üzerinden diğerlerini yargılamayı ve hedef göstermeyi amaçlayan içerikler üretmişlerdir. Gezi Olayları’nın farklı bileşenleri ve onların hayat tarzları özellikle ve farklı jargonlarla dile getirilmiş ve bu hitaplara içerikler bağlamında olumsuz anlamlar yüklenmiştir. Adı geçen toplumsal gruplar çoğunlukla siyasi istismarın hazırlayıcıları oldukları gerekçesiyle hedef gösterilmişlerdir.

Sonuç olarak, Türkiye açısından siyasi, toplumsal ve kültürel öneme sahip Gezi Olayları’nda yazılı basında üretilen ayrımcı dili analiz edebilmek yazılı basında üretilen ayrımcı dil ve söylemin Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmelerle yakında ilişkili olduğunu gösterebilmek açısından önemlidir. Araştırmada da görülüyor ki, her yeni siyasi gelişmeyle birlikte ortaya çıkan her yeni ifade/kelime seti yazılı basında kullanılmakta ve farklı biçimlerde yeniden üretilmektedir. Bu yeniden üretim aşamasında gazetelerin siyasi tavırları ayrımcı dil ve söylemin üretilmesini engellemiyorsa da nasıl üretildiğini biçimlendirmektedir. Bu araştırmanın en önemli katkısı medyada üretilen ayrımcı dilin nasıl örgütlendiğinin araştırılabileceği yeni çalışmalar için bir ilk adım atmış olmasıdır.

http://nefretsoylemi.org/rapor/mayis-agustos-rapor-final.pdf

Haber:Yeşil gazete