Ana Sayfa Blog Sayfa 4084

Bu “savaş”ın neresindeyiz? – Güven Gürkan Öztan

güven gürkan öztanTürkiye’de puslu bir havada; feryatlar, beddualar ve küfürler arasında nihayet adı da konmuş bir savaş yaşanıyor, bu savaşta ittifak ilişkilerine ve tarafların pozisyonlarına dair durumun da gün geçtikçe netleştiğini gözlemlemek mümkün.

Her ne kadar olup bitenler siyasetin tepesinde ve bürokratik mekanizmalarda zuhur eden bir iktidar mücadelesinden ibaretmiş gibi görünse de tüm toplumsal kesimleri etkileyen ve az ya da çok onların da sürece dâhil olduğu bir yeniden konumlanışa işaret ediyor. Ve bu yeniden konumlanış hem ulusal hem de uluslararası platformda dinamik bir etkileşimin tekinsiz atmosferinde gerçekleşiyor. AKP ile cemaat arasında su yüzüne çıkan kapışma, hem ülkenin politik hatlarındaki mevzilenmeyi hem de mikro iktidar ilişkilerinin reaksiyoner geleneğinin yeniden kuruluşunu ifşa ediyor.

MİT- Hakan Fidan ya da dershane meselesi çok temelde “Avusturya veliahdının Sırplı bir genç tarafından öldürülmesi” hadisesi; yani sadece bir kıvılcım noktası. I. Dünya Savaşı’nın başlamasında veliahdın öldürülmesi nasıl sembolik bir vakaysa; AKP ile cemaati karşı karşıya getirdiğini düşündüğümüz dershaneler konusu da böyle bir olay.

AKP ile Cemaat arasındaki savaşın nedenleri hakkında çok söz söylendi, birçoğu da oldukça isabetliydi. Neticede geleneksel düşmanlarını alt ettikten sonra mutlak güç olma ve pazarlıklardan kurtulma amacı ile Cemaati tasfiye etmek isteyen bir AKP, bunun karşısında sahip olduğu siyasi ve iktisadi imtiyazları korumak isteyen bir Cemaat şeklinde açıklanması tatminkâr elbette ancak bu tespitin ötesinde mevcut çatışmanın yarattığı yarıkların sağında ve solunda yer alanları belirlememiz de şart.

Askerler, ulusalcılar ve Kürt hareketi

İktidar partisinin Erdoğan’ın “yeni Türkiye’nin İstiklal Savaşı” olarak tarif ettiği “büyük cenk” sırasında izlediği/izleyeceği stratejinin iki ayağı var ve bunlardan ilki “içeriye” dönük. AKP’nin bu çerçevede kendi içinde safları sıkılaştırma ve “safralardan kurtulma” stratejisini izlediğini biliyoruz. Buna sivil bürokraside tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “temizlik” operasyonu eşlik ediyor; bürokrasi yeniden yapılandırılıyor.

Stratejinin ikinci ayağında ise yeni ve fakat geçici ittifaklar kurma yöntemiyle hareket alanını ve meşruiyet tabanını genişletme hedefi söz konusu. Askerler ve askerlerin arkasında yer alan ve bugün epey cılızlaşmış bir sosyolojik taban boynun çevrildiği ilk yer.

AKP, 17 Aralık soruşturma dalgasını Cemaat tarafından iktidara karşı tezgâhlanmış bir komplo dolayısıyla delilleri uydurma olarak sunmanın sağladığı zeminden daha önceki hasımları “seküler-Kemalist askerler” ile kısmi bir barışma hamlesi de çıkarabileceğini düşünüyor gibi. Ergenekon ve Balyoz davalarındaki “kumpasları” şimdi dillendirmek veya keşfetmek, tam da bu muhayyilenin parçası olabilecek bir hamle.

İttifak halesini genişletmek adına iktidarın yöneldiği ikinci mecra Kürt hareketi. Barış süreci ya da mevcut hali ile silahların susması, AKP’yi son dönemde birden çok siyasi krizden kurtarma işlevini yerine getirdi. Haziran direnişleri esnasında da AKP’yi ipten döndüren, barış süreci nedeniyle Kürt siyasetinin direniş hatlarına topluca destek verme konusundaki tereddüdüydü.

Devlet ve PKK arasındaki savaş atmosferinde devletin baskısından ve zulmünden çok çekmiş Kürt halkı, çok haklı olarak barış umuduna dört elle sarıldı. Bu esnada AKP’nin iktidarını sürdürmesiyle barış sürecinin tamamlanması ve Kürtlerin eşit yurttaşlık haklarına kavuşması arasında zorunlu paralellik gören bir algı manipülasyonu oluşturuldu. “Büyük cenk” başladığından bu yana AKP, nicedir izlediği İmralı ile Kandil’i birbirinden farklı konumlandırma stratejisine de son verdi.

İktidar ile organik ilişkisi olan ve PKK’ye öfkesi ile nam salan bazı kalemşorların PKK hakkında şimdilerde görece olumlu göndermeler içeren yazılar yazması tesadüf olamaz. Hem Kandil’den hem de legal Kürt hareketinin kimi temsilcilerinden 17 Aralık’ı “barış sürecine yönelik bir komplo” olarak algılayanların mevcut olduğu da sır değil. Hem cemaatin kendi yayın organları üzerinden epey uzunca bir süredir PKK karşısında Türk milliyetçiliğine göz kırpan popüler faaliyetleri düşünüldüğünde böylesine bir manzara resmedilebiliyor.

“Düşmanımın düşmanı dostumdur”

Ulusalcıların önemli bir bölümü hem Gülen’den hem de Erdoğan’dan nefret ediyor. Ancak mevcut savaşta Ergenekon ve Balyoz hükümlülerini kurtarmak için kısa süreliğine Erdoğan ile beraber iş görmeye eğilimli olan ulusalcı birkaç ismin varlığı da inkâr edilmez.

Bu isimler konjonktürel gelişmelere bağlı olarak “yangından mal kaçırma” aceleciliğinde. Aynı anda “düşmanımın düşmanı dostumdur” düsturuna meyledip cemaati eleştirirken “itidalli” olan bir başka muhalif siyaset damarı da göze çarpıyor. Ancak her iki eğilim de fazlasıyla pragmatik ve durumsal bu nedenle de alternatif siyaset inşa etme ve kitleleri ikna etme potansiyeline sahip değil.

Polisteki ve yargıdaki operasyonlar tam gaz sürerken ve Genelkurmay’ın ulusalcılara göre yine “gecikmiş” açıklaması gündemdeyken acaba askerlerden bir karşı atak gelir mi sorusu da akıllarda. Ancak mevcut siyasi iklimde askerlerden tarihte eşini sıkça gördüğümüz tipte bir müdahale beklemek ya da buna göre analiz yapmak gerçek değil. Zira hem ordunun kompozisyonu hem de içinde bulunduğu konjonktür böylesine bir müdahaleyi seçenek dışı kılıyor.

Murat Belge’nin dillendirdiği 27 Mayıs benzeri bir hiyerarşi dışı müdahale ihtimali de kurumun kendi içindeki mekanizmalar nedeniyle mümkün değil. Ve bu manzaranın böyle olması da demokrasi adına şüphesiz sevindirici.

Kim muzaffer, kim mağlup?

Şayet vaziyet benim betimlediğim gibiyse bundan sonra ne olacak? AKP stratejisinde başarılı olabilecek mi? Buna karşı muhalefet nasıl bir pozisyon takınmalı? Öncelikle AKP’nin iki stratejisinden birinin yani içeride safları sıkılaştırma yönteminin başarı ihtimali çok yüksek değil. Çünkü bu denli “milli iradeyi” partiyi de geçip salt Başbakan’a indirgeyen, parti tavanında oligarşi kuran ve uzlaşmayı tamamen dışarıda tutan baskıcı siyaset eninde sonunda parti içi muhalefeti besleyecektir. Şu an için büyük kopuşlar yaşanmayacak olsa da orta vadede kriz büyürse parti içinden parti çıkacak bir aşamaya gelinebilir.

Stratejinin ikinci ayağının başarı şansı daha da düşük. Zira hem ulusalcı ve asker-severler hem de Kürt hareketi ile aynı anda cemaate karşı müttefik olma planı, Türkiye’deki siyasetin gramerinde tutacak bir terkip değil.

Asker-severlerin Ergenekon ve Balyoz’daki haksızlıkları dile getirirken KCK’den bahsetmiyor oluşu bunun en güzel kanıtlarından biri.

Kürt hareketi de tecrübesi ve birikimi gereği tümden AKP’ye bel bağlamayacak kadar siyaseti biliyor. Roboski’de askeri mahkemenin verdiği takipsizlik kararı, Sincan’da çocuklara yapılan işkence devlet aklının ve onun temsilcisi AKP’nin değişmediğinin göstergesi. Doğrudan mevcut savaşa taraf olmaktansa barışın sürdürülmesi için siyaset üretmeyi tercih etmek Kürt hareketinin gündeminde kalacak.

Özgürlükçü muhalif siyaset

Bu şartlar altında AKP medet umduğu çıkar yollardan istifade edemeyecek gibi; bu yüzden daha da saldırganlaşma ihtimali yüksek. Tabi bu çerçevede demokratik, özgürlükçü muhalif siyasetin performansı çok önem kazanıyor.

Muhalif siyaset sadece iktidarın mağdur ettiği değil bu iktidar döneminde umduğunu bulamayanlara da kollarını açacak gevşek ama etkin bir politik ağ kurma başarısına ulaşırsa AKP’nin icraatlarına reaksiyon geliştirmeye indirgenmiş siyasi hantallıktan kurtulunabilir. Hem yolsuzluklara hem de devlet içindeki çetelere beraberce karşı çıkabilme iradesini gösterebilir.

Bu savaşta bizim favori takımımız olmamalı. Sosyalistler, soysal demokratlar, Kürt hareketi ve toplumsal muhalefetin diğer tüm bileşenleri savaşa göre pozisyon belirlemektense alternatif bir düzenin var olabileceğine dair inancı kitleselleştirmek ve uygulamalarla kanıtlamak üzerine siyaset üretmeliler.

Klientalist ağlar üzerinden yürüyen hesaplaşmalar, mevzi savaşları demokrat ve sol siyasetin gündeminde yer alamaz. Bağlamsal değil ilkesel bir duruş sergilemek ve yolsuzluklara da çetelere de karşı bir arınma kampanyası düzenlemek ilk işimiz… 2014 Türkiye’de emek, özgürlük ve demokrasiden yana olanların tarihi fırsatı yakaladığı bir yıl olabilir; pekiyi biz hazır mıyız?

Güven Gürkan Öztan – Bianet

Dış güçler komplo kurdu derken: Patriotlar bir yıl daha Türkiye‘de

0,,16703851_303,00Türkiye’nin NATO’dan talebi üzerine Kahramanmaraş‘a konuşlandırılan Alman Patriotlar ve askerî personelin görev süresi bir yıl daha uzatıldı.

lmanya Bakanlar Kurulu çarşamba günkü oturumunda, Türkiye’deki iki Patriot füze savunma sistemi ve sistemde görevli yaklaşık 300 Alman askerinin görev süresini bir yıl daha uzattı. Alman Patriotları ve askerleri, 2013 Ocak ayından bu yana Kahramanmaraş’ta bulunuyor.

Türkiye’nin Suriye’den gelebilecek tehditlere karşı NATO’dan talebi üzerine Almanya, ABD ve Hollanda’dan Patriotlar sınır bölgesine yerleştirilmişti. Türkiye kasım ayında NATO’ya başvurarak Patriot füze savunma sistemlerinin görev süresinin bir yıl daha uzatılmasını istemiş ve NATO’dan onay gelmişti.

Alman hükümeti sözcüsü Steffen Seibert Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada, Alman Patriotlarının savunma amaçlı olarak Türkiye’de bulunduğunu bir kez daha vurguladı. Türkiye sınırındaki gerginliğin aynı şekilde sürdüğünü belirten Seibert, „Türkiye’nin Suriye topraklarından olası füze saldırısı riskine karşı destek ihtiyacı devam etmektedir“ diye konuştu.

Sol Parti ise Alman askerlerinin Türkiye’den çekilmesini talep etti. Sol Partili Türk kökenli milletvekili Sevim Dağdelen, “Otoriter bir rejimin korunması, Alman ordusunun görevleri arasında değildir, olamaz” diye konuştu.

(DW)

Para alışverişi kamerada

Ekran Alıntısıgİzmir’deki yolsuzluk soruşturmasında, polisin gizli takip görüntüleri ortaya çıktı.
DHA’nın geçtiği görüntülerde, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme eski Bakanı Binali Yıldırımı’ın bacanağı C.H. ile işadamı M.C.B.’nin buluşma anları yer aldı.

Diğer görüntülerde ise yine zanlıların para alışverişleri yaptıkları sırada teknik takipten kurtulmak için kullandıkları küçük jammer’ların da ellerinde bulunduğu iddia edildi.

Görüntüleri izlemek için TIKLAYINIZ

Doğal felaketlerde ölenler ikiye katlandı

Ekran Alıntısıa2013 yılında bir önceki yıla göre dünya çapında küresel felaketlerde ölenlerin sayısının arttığı ancak maliyetlerinin azaldığı belirtildi.
Alman sigorta şirketi Munich Re dünya çapında felaketlerde ölenlerin sayısının arttığını açıkladı. Munih Re’nin açıklamasına göre doğal felaketlerde 2013 yılında ölenlerin sayısı 20 bini buldu. Bu sayı 2012 istatistiklerine göre hemen jemen iki kat fazla olduğu belirtildi.

Ölenlerin büyük çoğunluğunun Filipinler, Vietnam ve Çin’i vuran Haiyan Tayfunu nedeniyle olduğu kaydedildi. Kasım ayında bu üç ülkeyi vuran Haiyan tayfunu sonucu 6.100 kişi kayatını kaybetti. Bunu haziran ayında Hindistan’da yaşanan sel felaketi izledi. Hindistan’daki sel felaketinde yaklaşık 5.500 kişi hayatını kaybetti.

Dün açıklanan Munich Re’nin yıllık felaket raporunda ekonomik maliyetler de belirlendi. Ancak rapora göre ekonomik maliyet bir önceki yıla göre daha az.

880 olayın maliyeti 125 milyar dolar iken sigortacıların kaybının 31 milyar dolar olduğu belirtildi. Bu 2012’nin 173 milyar dolarlık maliyet ve 65 milyar dolarlık sigorta kaybı göze alındığında daha az olarak görülmektedir.

Yaz aylarında Almanya’daki dolu yağışı, Orta Avrupa’daki sel ve ABD’deki fırtına ve kasırgalar gibi doğal felaketlerin maliyet sıralamasında üst sırayı aldığı ifade edildi.

(Cumhuriyet)

AKP’li vekilden Zekeriya Öz için inanılmaz sözler!

C424dd987bf6e8a843936b9337ef1b921Savcı Zekeriya Öz’ün Erdoğan’ı hedef alan açıklamasının ardından AKP İzmir Milletvekili Ali Aşlık, inanılmaz bir benzetmede bulundu.
AKP İzmir Milletvekil Ali Aşlık, yaptığı açıklama ile Türkiye’nin gündemine oturan Zekeriya Öz hakkında Twitter hesabında olay yaratacak bir benzetmede bulundu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan Zekeriya Öz’ün açıklamalarının ardından akşam saatlerinde tweet atan Aşlık, Samsun’daki lojmanında ölü bulunan dönemin özel yetkili savcısı Murat Gök’ü örnek göstererek, “Savcı Öz; Savcı Murat Gök gibi  kendi sonunu kendi hazırlayacak! Ne demiş atalarımız: Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” diye yazdı.

Afrikalı mültecilerden Tel Aviv’de İsrail protestosu

0
Kalabalık İsrail parlamentosunun önünde toplandı.
Kalabalık İsrail parlamentosunun önünde toplandı.

Mülteci olarak tanınmak isteyen binlerce Afrikalı göçmen, İsrail’deki statülerine yönelik bir dizi kitle eyleminin bir parçası olarak çarşamba günü İsrail parlamentosunun önünde gösteri düzenledi.

Polis, İsrail parlamentosu Knesset’in dışında binlerce göçmeninin toplandığını söyledi. Göçmenler bu hafta Tel Aviv’de çalışma ve daha iyi muamele talep ettikleri iki kitlesel gösteri daha düzenlediler.

Binlerce Afrikalı mülteci, İsrail hükümetinin muamelesini protesto etmek amacıyla Tel Aviv’de yürüdü.

Çoğunluğu Eritrea’lı ve Sudan’lılardan oluşan protestocular, yasadışı mültecilerin yargılanmadan bir yıl boyunca alıkonulmalarına izin veren yasaya öfkeliler.

Protestocular, yasal biçimde çalışma haklarının ve iltica isteklerinin karşılanmasını talep ediyorlar.

Kalabalık, “Hepimiz mülteciyiz!,” ve “Özgürlüğe evet, hapise hayır!” sloganları attı.

Bir kısmı yıllardır İsrail’de olan ve düşük gelirli işlere sahip mülteciler, kendilerinin Eritrea ve Sudan’daki zulüm ve karışıklıktan kaçan mülteciler olduklarını ifade ettiler.

İsrail’de hapse girmek ya da eve dönmeyi kabullenmekten başka seçeneklerinin olmadığını belirttiler.

Mülteciler, ülkelerindeki zulümden kaçtıklarını belirtiyorlar. İsrail, mültecilerin çoğunu ekonomik göçmenler olarak görüyor ve göçmen akışını durdurmak ya da sayılarını aşağıda tutmak için çeşitli taktiklere başvuruyor. İsrail, Mısır sınırı boyunca tel örgü çekti, göçmenlerin tutuklanmasının önünü açan bir yasa geçirdi ve göçmenlerin ülkeyi terketmeye zorlamak için finansal teşvik önerdi.

Çok sayıda İsrailli, göçmenlerin varlığının ülkenin Yahudi karakterini tehdit ettiğini düşünüyor ve bazıları çok sayıda mültecinin yerleştiği düşük gelirli Tel Aviv semtlerinde artan suç oranları için onları suçluyor.

Uluslararası yasa, yaşamları tehlikeye gireceği için İsrail’i mültecileri ülkelerine geri göndermekten men ediyor.

İsrailli bir yetkili, yetkililerin, kendi deyimiyle, İsrail’e sızan insanların icabına bakmaya devam edeceğini söyleyerek geçen yıl 2,600’den fazla mültecinin gönüllü olarak ülkeden ayrıldığını ekledi.

Ultra-Ortodoks milletvekili Eli Yishai, mültecileri “anti-Zionist insan hakları örgütleri”nin kışkırttığını söyledi.

Yishai, Maariv gazetesine protestonun “İsrail devleti ile yargı ve hukuk yaptırımı yetkililerine ellerinde ne varsa casusları ülkelerine göndermek için kullanma çağrısı” olduğunu söyledi.

(Yeşil Gazete, abcnews, bbc)

 

 

9 Ocak 2014

İzmir Liman İşletmesi operasyonunda savcılıktan polise soruşturma

37 kişi hakkında yakalama kararı bulunun operasyonda 27 kişi gözaltına alınırken diğer 10 kişi 24 saat içersinde yakalanamadı. Bu kişilere önceden haber verildiği ve bu kişilerin kaçtığı öne sürüldü. İzmir Cumhuriyet Başsavcı Vekili ve Basın Sözcüsü Ali Haydar, görevini yapmayan ilgililer hakkında adli soruşturma başlatıldığını duyurdu.

Savcı Öz: “Tehdit edildim”

17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonunu yürüten Savcı Öz dün yaptığı basın toplantısında soruşturmanın peşini bırakması için tehdit edildiğini söyledi:

“Hakkımdaki bu iddialar Sayın Başbakan tarafından açıklanmadan önce Yüksek Yargı kökenli olan, daha önceden tanıştığım ve saygı duyduğum iki kişi, bizzat Sayın Başbakan tarafından bana gönderilmiştir. Bursa’da bir otelde görüştüğüm bu kişiler, sayın başbakanın bana çok kızgın olduğunu, hakkımda ağır laflar ettiğini, bir mektup yazarak kendisinden özür dilemem gerektiğini, hükümete yönelik soruşturmaların derhal durdurulmasını, aksi takdirde zarar göreceğimi ve bunun sonuçlarının benim için ağır olacağını, emniyete neden gittiğimi, bunun herkesi çok kızdırdığını söylediler.”

Hakkında ortaya atılan 22 kez yurt dışına çıktığı iddiasıyla ilgili olarak da:

“Bugüne kadar 22 kere yurt dışına çıktığım hususu kesinlikle gerçek dışıdır. Eğer iddia edildiği gibi bugüne kadar 22 kez yurt dışına çıktığım ispatlanırsa mesleğimden aynı gün istifa edeceğimi ilan ediyorum. İddiaların asılsız çıkması halinde, aynı erdemli davranışı bana bu tür suçlamaları yapandan da bekliyorum.” dedi.

Başbakan’dan Savcı Öz’e: “Tamamen iftira”

Hürriyet gazetesi, adı verilmeyen başbakanlık yetkilisinin, gazetecilerin sorularını yanıtlarken, “Başbakanımızın, iddia edilen konuyla ilgili olarak yüksek yargıdan birilerini ya da herhangi bir kişiyi, birine göndermesi gibi bir durum kesinlikle söz konusu olmamıştır. Bu iddia, Başbakanımızın bizzat kendi ifadesiyle, kesinlikle ve tümüyle iftiradır” dediğini aktardı.

Tepki toplayan Uludere tweetini atan hakeme ceza

Hüriyet’in haberine göre Amatör Futbol Disiplin Kurulu (AFDK), sosyal medyada Uludere olaylarıyla ilgili yaptığı açıklamalar nedeniyle hakem Ümit Çınarlı’ya 6 ay hak mahrumiyeti cezası verdi. Kararı Twitter hesabından da paylaşan TFF Disiplin Kurulu Üyesi Edip Eren, cezanın kesinleşmesinin ardından Çınarlı’nın lisansının iptal edileceğini duyurdu.

Çınarlı’nın Uludere katliamı hakkında attığı tweet:

Sabah’tan istifa

nur batur38 yıllık gazeteci Nur Batur Sabah’ın yayın politikasını eleştirerek istifa etti.

Nur Batur yıllardır Hürriyet ve Milliyet başta olmak üzere BBC, Almanya’nin sesi, Kanal-D ,CNN Türk olmak üzere çeşitli yayın organlarında haber-yorum ve belgeseller yaptı. Nur Batur özellikle Türk- Yunan ilişkileri konusundaki haberleri ile tanınıyor.

Son 7 senedir Sabah gazetesinde yazangazeteci Nur Batur bugün twitterde zehir zemberek bir açıklama yayınlayarak çalıştığı gazeteden istifa etti.

Nur Batur twitter mesajında “ Yazmaya başladiğim zaman Sabah gazetesi sadece Türkiye değil aynı zamanda da bir dünya markasıydı. Ne yazik ki Sabah, son dönemde gazetecilik anlayışıyla birlikte saygınlığını ve etkisini kaybetti. Özellikle son bir yılda propaganda aracına dönüşüp çıkmaz sokağa girdi. Farkli görüşlerin sesi kesildikçe de marka değeri yok oldu.

Artik sabah gazetesinin uluslar arasi sayginliği ve etkisi de kalmadi.

Sabah’a veda ederken “ yazik oldu Türk basınına! yazık oldu Sabah’a! ” diyor.

(Yeşil Gazete)

Organik tarım ve organik gıda fikrini kim buldu?

***

John Platt‘in mnn.org’da yayınlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Merve Tansel‘in çevirisiyle sunuyoruz.

Bugünlerde insanlar gıda alışverişi için çiftçi pazarı veya semt bakkalının organik ürün bölümünü tercih ediyorlar. Sonuç olarak, organik ticaret birliğine göre, 2012 de organik besin satışları; sağlıklı besin satışlarını yüzde 10.2, ve kaydedilen gıda satışını yüzde 4.3 arttırdı.

Geçen yıl organik besin satışları 29 milyon dolarlık sağlıklı besinlerden oluşuyordu. Bu, çok yeni olan sektör için fena bir rakam değil: Amerika Tarım Bakanlığı, 2002 ye kadar ulusal standartları organik gıda için tasdik etmiyordu.

O zaman, bu sağlıklı besin ve ekonomik büyümenin özü nereden geliyor? Birçok kişi organik tarım fikrinin tarımsal sanayiden önceki daha basit zamanlara dayandığına inanıyor, gerçek şu ki organikler hakkındaki fikirlerin çoğu için 20.yüzyıldaki birkaç kişiye borçluyuz.

Organik gıdaya olan ilgi her geçen gün artmaktadır.
Organik gıdaya olan ilgi her geçen gün artıyor.

Bunlardan önemlisi 1940’da “Look to The Land” isimli kitabında “organik tarım” terimini ilk defa kullanan, daha çok Lord Northbourne adıyla bilinen, Walter Ernest Christopher James’dir. Lord Nortbourne’ un kitabı, bu yüzyıl boyunca yer alan yapay kimyasallardaki büyük artışın, gerçek verimlilikteki hızlı düşüşle neredeyse aynı olduğunu belirtir.

 

Kimyasal tarımı, organik tarımın yerine koyma girişiminin sonuçları, çiftliğin temiz olmasından çok aslında zararlı olduğunu ve yaşayan organizmalar olarak toprak arama sistemine bir geri dönüşün gerektiğini vurgular.

Lord Northnourne yalnız değildi.”Look to the Land” kitabini yayımladığı aynı yıl, İngiliz botanikçi sör Albert Howard “An Agriculture Testament” isimli klasik eserini yayımladı. Hindistandaki geleneksel çiftçileri belgeleyen, kendi çalışma yıllarını temel alan kitabı zamanında standartlaşan kimyasal yöntemlerin yerine torak verimliliği ve gübreleme gibi doğa odaklı ilkeleri ele alır. Bunu toprak verimliliğini arttırmak için bitki ve hayvan atığından organik toprak üretimi anlamına gelen “Indore Method” olarak adlandırdı.

Howard’ın kitabi 1940 ciltli iki eser için bayağı etkili olmuştur. Onun kitabını temel alan Lady Eve Balfour, organik ve kimyasal tarımın etkisini karşılaştırmak için ilk bilimsel çalışmayı yürüttü. Sonuçlar, 1943 de basılan “ The Living Soil” isimli etkili başka bir kitapta yayımlandı. 3 yıl sonra organik tarımı savunan muhtemelen ilk grup olan, “Toprak Derneği” ni kurdu.

Organik tarım kavramları gelecek birkaç yılda ilerledi , ancak ilk büyük desteğini Rachel Carson 1942 de böcek ilacının ( dikloradifenil-trikloreton) doğal çevreye etkisini mükemmel bir şekilde belgeleyen, çığır açan eseri “ Silent Spring” i yayımladığında verdi.
Büyüyen çevresel ve karşıt kültür akımları tarafından benimsenen Carson’ın kitabı, yapay kimyasallardan uzak durup, organik besinlere desteği harekete geçirmek için bir çağrı olmuştur.

Maalesef, o dönemin “toprağa dönüş” akımının en eski destekçileri Howard , Balfour ve Northbourne ‘un örneklerini göz ardı etti yada unuttu . George Keupper ‘ın “A Brief History and philosophy of Organic Agriculture “ eserine göre “ bir çok acemi, böcek ilaçsız yada yapay gübresiz kaliteli besin yetiştirmenin , geleneksel organik yöntemlerin yenileyici uygulamaları olmadan pek işe yaramayacağını anlayamadı. Bu da “ihmal edilmiş organik” ile sonuçlandı ve hiç hoş olmayan ürünler üretildi.

Bu aksiliğe rağmen, organik üretim ilerlemeye devam etti. İlk bölgesel organik destekler ,alıcılar(müşteriler) için yeterince uyumluluk sağlamayan farklı esasları olmasına rağmen, yine de 1970 ve 1980lerde geliştirildi.Sonunda 1980lerin dominozit korkusu ilk olarak ulusal organikler eylemine- 1990 organik besinler üretim eylemi- ve bir de 2002 de yayımlanan ulusal standartlara öncülük etti.

Uzun zaman aldı ancak organik besinler ve çiftlik artık vazgeçilmez oldu. Ve hem besin hem tüketiciyi koruyan bir yöntemle standartlaştırıldılar. Bu yüzden, Lord Northbourne, Sir Albert Howard, Lady Eve Balfour ve onların önemli ve dünyayı değiştiren adımlarını takip edenlere minnettarız.

Yeşil Gazete için çeviren: Merve Tansel

(Yeşil Gazete, mnn.org)

KCK eşbaşkanı Bese Hozat’ın demecine tepki

Bese Hozat
Bese Hozat

Paris katliamının birinci yıldönümü dolayısıyla KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat’ın sözleri Kürt siyasi hareketini zor durumda bıraktı. Agos gazetesinin Fırat Haber Ajansı’nda  yayınlanan bir mülakata dayanarak verdiği haberde yer alan benzetmeler Türkiye’li azınlık halkların tepkisini çekti. Mülakatta Bese Hozat “Türkiye’de resmi devletin dışında bir de oluşan paralel devletler vardır. Mesela F. Gülen cemaati paralel bir devlettir. İsrail lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri paralel birer devlettir” sözleriyle Anadolu kökenli toplulukları hedefe yerleştirdi.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat’ın açıklamasının ilgili bölümü şöyle:

“Türkiye’de resmi devletin dışında bir de oluşan paralel devletler vardır. Mesela F. Gülen cemaati paralel bir devlettir. İsrail lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri paralel birer devlettir. Paralel devletlerin birbiriyle ortaklaştığı ciddi bir çıkar ilişkisi vardır. Paralel devletlerin resmi bir hukukları, anayasaları yoktur. Görünürde resmiyete kavuşmuş bir orduları da yoktur ama resmi olandan daha güçlü ve örgütlü bir güce sahiptirler.  Özel Harp Dairesi ve JİTEM gibi güçler paralel devletin vurucu güçleridir, şimdi buna resmi kimlikli emniyet, polis ve yargı güçleri de eklenmiştir. Bunların bağlı kaldıkları hiçbir hukuk ve kural yoktur. Tüm savaş kurallarını kendileri belirleyip uyguluyorlar, kimseye de bir hesap vermiyorlar. Paralel devletin korkunçluğu esas burada ortaya çıkıyor. Paralel devlet Gladyo devletidir, NATO destekli cemaatin ve lobilerin illegal devlet örgütlenmesidir. Asıl amacı, Türkiye’nin demokratikleşmesini engellemektir.”

Konuya ilişkin olarak Rober Koptaş Bese Hozat’ın açıklamalarının Abdullah Öcalan’ın İmralı’da yaptığı, ancak daha sonra Sırrı Süreyya Önder ve Selahattin Demirtaş tarafından tevil edilen açıklamaların bir tekrarı olduğunu belirtti.  Koptaş o zaman da bu sözleri eleştirdiklerini, Türkler ve Kürtlerin, resmi ideolojinin “daimi düşman”ı Ermeniler, Rumlar ve Yahudileri hedef göstererek inşa edeceği bir barışın hayır getirmeyeceği eleştirisini dile getirdiklerini hatırlattı.

(Agos, Yeşil Gazete)