Ana Sayfa Blog Sayfa 4083

Vergiler 3 partinin kasasına akacak!

28201456AKP, CHP ve MHP toplamda 315,7 milyon lira tutarında Hazine yardımı alacak. Yardımın 177 milyon 130 bin 328 lirası AKP’ye, 92 milyon 343 bin 259 lirası CHP’ye ve 46 milyon 233 bin 934 lirası MHP’ye ödenecek.

Siyasi Partiler Kanunu uyarınca devlet yardımına hak kazanan 3 partiye, 2014’ün yerel seçim yılı olması nedeniyle 2 katı tutarında Hazine yardımı yapılacak.

Maliye Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, yardım ödeneği, dün Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından onaylandı.

HANGİ PARTİYE NE KADAR YARDIM YAPILACAK?
315,7 milyon lira tutarındaki Hazine yardımının 177 milyon 130 bin 328 lirası AKP’ye, 92 milyon 343 bin 259 lirası CHP’ye ve 46 milyon 233 bin 934 lirası MHP’ye ödenecek.

 

Devlet yardımına hak kazanan AK Parti, CHP ve MHP’ye yapılacak toplam 315,7 milyon liralık yardımın, söz konusu siyasi partilerin hesaplarına bugün yatırılması bekleniyor.

 

YARDIM NEYE GÖRE YAPILIYOR?
Siyasi Partiler Kanunu uyarınca, son milletvekili genel seçimlerine katılma hakkı tanınan ve genel barajı aşmış bulunan siyasi partilere her yıl Hazineden ödenmek üzere o yılki genel bütçe gelirleri “(B) Cetveli” toplamının 5 binde 2’si oranında mali yardım sağlanıyor.

 

Bu şekilde hesaplanan ödenek tutarı, devlet yardımı yapılacak siyasi partilere, genel seçim sonrasında Yüksek Seçim Kurulunca ilan edilen toplam geçerli oy sayıları ile orantılı şekilde bölüştürülüyor. Bu ödeme de ocak ayının ilk 10 günü içinde tamamlanıyor.

 

Milletvekili genel seçimlerinde toplam geçerli oyların yüzde 7’sinden fazlasını alan siyasi partilere de devlet yardımı yapılıyor.

 

Bu yardımdan faydalanabilecek siyasi partilere, milletvekili genel seçiminin yapılacağı yıl 3 katı, mahalli idareler genel seçim yılı için ise 2 katı olarak ödeniyor. Her iki seçim aynı yıl içerisinde yapıldığında ise bu ödemenin miktarı 3 katı geçemiyor.

(ntvmsnbc)

Mimar gözüyle Elif Şafak’ın son romanı: Ustam ve Ben – Mehmet Berksan

Mimar Sinan’ı temel alan ve 3 yıllık bir çalışmanın neticesi olduğu söylenen, üstelik de altında Elif Şafak’ın imzası bulunan bu romanda, sanat tarihi ve mimarlık konularında oldukça basit hatalarla karşılaşınca bunları kaleme almak gereği hissettim.

Elif Şafak’ın son romanı Ustam ve Ben’i, merkezinde 16.yy İstanbul’u ve Mimar Sinan olduğunu duyar duymaz merakla aldım ve okudum. Mimar Sinan’ı temel alan ve 3 yıllık bir çalışmanın neticesi olduğu söylenen, üstelik de altında Elif Şafak’ın imzası bulunan bu romanda, sanat tarihi ve mimarlık konularında oldukça basit hatalarla karşılaşınca bunları kaleme almak gereği hissettim.

HAMAMIN KAZAN DAİRESİ!

Sayfa 15’den: Bu haftaki görevleri (…) bir hamam resmetmekti. Üstadın talebi gayet açıktı: Sekizgen göbektaşı yüksekçe olacak, altına yerleştirilecek kazan dairesinin hararetiyle ısınacak; (…)

Eserlerinde Osmanlıca ifadeleri, Farsça tamlamaları severek kullanan Elif Şafak, bu sefer tam tersi bir tavırla, 16.yy’a ait bir yapı öğesine günümüzden bir karşılık yakıştırmış. Hamamın külhanından kazan dairesi diye bahsetmesi, kitap daha başlarken neyle karşı karşıya geleceğimize dair bir ipucu olabilir mi acaba? Osmanlı mimarisinde bazı yapı türlerine ait terminoloji üzerinde tam bir mutabakat yoktur. Hamamlar ise, hiçbir tartışmaya mahal vermeyecek derecede net tanımlanmışlardır. Soğukluk, sıcaklık, külhan ve cehennemlik; mimarlık tarihçilerini bırakın, hayatında iki üç kere hamama giden herkesin bildiği terimlerdir.

Külhana kazan dairesi denmesi kadar vahim bir diğer fantezi de, bu “kazan dairesi!”nin, bizzat Mimar Sinan tarafından göbek taşının altına yerleştirilmesinin istenmesi olsa gerek! Hamamların altında “kazan dairesi!” değil, cehennemlik adı verilen, ve “kazan dairesi”ndeki sıcaklığı döşemeye ulaştıran bir boşluk vardır. Elif Şafak’ın “Kazan Dairesi” dediği külhan ise, hamamın altında değil, en ucunda bulunur.

Konuyu Hüsrev Tayla hocanın, Şakirin Camii kadar gündeme gelmeyen ama bana kalırsa ondan çok daha önemli bir eseri olan “Geleneksel Türk Mimarisinde Yapı Sistem ve Detayları” adlı eserinden bir çizimle taçlandıralım isterseniz.

 

FRENK DİYARINDAN HEDİYE GELEN HALILAR

Sayfa 21’den (Sarayda gizlice dolaşan kahramanımızın gözünden 16. yy’da Topkapı Sarayı tasvir ediliyor) : (…) minderlerle kaplı uzunca sedirler; Frenk diyarından hediye gönderilmiş, tavandan asılmış süslemeli duvar halıları (…)

Frenk diyarından Osmanlı’ya herşey gelir de, halı da nereden çıktı şimdi? Avrupa’da halıcılık o zaman daha emekleme dönemindeydi. Tamam, Haçlı Seferleri’nin etkisiyle 11.yy’da Avrupa halı diye birşeyden haberdar olmuştu ama, Fransa’da ilk el dokuması halıların Türk halıları örnek alınarak dokunmaya ancak 4. Henry zamanında 1608’de başlandığını biliyoruz. Teorik olarak, 16.yy’da Avrupa’dan Osmanlı İmparatorluğu’na kesinlikle halı yollanmadığını iddia etmek tabi ki mümkün değil; ama lütfen biraz insaflı olalım. Dünyanın İran’la birlikte iki halı merkezinden biri olan, o konuda çok ileride olan bir imparatorluğa, herhalde Frenk diyarından hediye yollayacak olsalar, kendilerinin bu kadar geri ve taklit aşamasında oldukları bir ürünü seçmezlerdi herhalde. İsviçre’ye Türkiye’den saat yollamak gibi bir şey bu. En iyi ihtimalle, üzerinde hiç düşünülmeden yazılmış bir cümle olduğunu kabul etmek lazım bana kalırsa.

DİVANYOLU TIKALIDIR, SAHİLDEN GİDELİM!

Sayfa 29’dan (Mimar Sinan, gece vakti saraya çağrılır, bir at arabasına biner ve yola koyulur): (…) kadife perdeleri aralayıp dışarıyı seyre koyuldu Sinan. Haliç’in yanındaki Yahudi mahallesini, ardından Arapların, Ermenilerin oturduğu muhitleri kat ettiler.

Bu olayların yaşandığı sırada kitaptaki kurguda 3. Murad padişah… Yani Süleymaniye Camii yapılmış ve Mimar Sinan’ın konağının da Süleymaniye’de olduğunu biliyoruz. (kesin bilgi) Peki, sizce 16.yy’da, Süleymaniye’den at arabasıyla Topkapı Sarayı’na gitmeniz gerekseydi hangi yoldan giderdiniz? Tabi ki, Roma döneminden beri şehrin Doğu-Batı yönünde ana eksenini oluşturan, bir ucu Edirnekapı’da, bir ucu da Topkapı Sarayı’nda olan Divanyolu’ndan!

Süleymaniye’den Haliç’e inseniz bile, bugünkü gibi Haliç boyunca surları dıştan takip eden bir yol olmadığından, hem de at arabasıyla gece vakti, surların içindeki mahallelerde dolambaçlı sokaklardan Topkapı Sarayı’na ulaşmaya çalışmanın bir manası olmazdı. Kısacası Süleymaniye Camii’nin hemen yanından, sarayın kapısının önüne kadar uzanan, şehrin en eski ulaşım arteri dururken, gece vakti, at arabasıyla Süleymaniye’den Topkapı Sarayı’na Haliç’ten ulaşmak hakikaten akla mantığa sığacak gibi değil.

 

1520 – 1530 ARASI İSTANBUL KENT PLANI /İSTANBUL BİR KENT TARİHİ, DOĞAN KUBAN, S. 251

DUVAR HALISI

Sayfa 30’dan: (Topkapı Sarayı’nda geçiyor) Eşyaları tarayan bakışları, duvara asılı ipek halıya takıldı.

Osmanlı’da klasik dönemde halı hiçbir zaman duvar süsü olarak kullanılmamıştır. Özellikle İç Anadolu’da yaygın olan duvara kilim asma geleneğinin ne zamana kadar gittiğini bilmiyorum ama İstanbul’da özellikle klasik dönemde, hele de sarayda halılar halı olarak kullanılırdı. Bunun aksini gösteren ne bir minyatür gördüm, ne de bir belge. Halıların masalara serilmesi, duvarlara asılması, hatta kiliselerde duvarlarda süs olarak kullanılması, Avrupa için çok kıymetli olan bu metaya verilen kıymetten ötürü, Osmanlı topraklarında değil, Avrupa’da görülür.

TOPKAPI SARAYI’NIN ADI HAKKINDA

Sayfa 53’ten: Topkapı derlerdi adına. Duvarlarının arkasında kaç canın ikamet ettiğini bilen yoktu.

Esasında oturup da bana bu yazıyı yazdıran ifade buydu. Topkapı Sarayı’na, “Topkapı Sarayı” ismi 19.yy’da, 2. Mahmut Dönemi’nde verilmiştir. Öncesinde Saray-ı Cedit-i Amire veya Saray-ı Hümayun olarak adlandırılırdı. Başka isimleri de vardı ama Topkapı Sarayı kesinlikle bunların arasında değildi. Bunu bilmek için de mimarlık tarihi uzmanı olmaya gerek yok. Hadi dönem araştırmasını iyi yapmadın diyelim, neden bilip bilmeden, hem de devrik cümlelerle edebi maharet sergilemeye kalktığın bir yerde “Topkapı derlerdi adına” diye bir iddia koyuyorsun ortaya? 3 sene araştırdığını söylediğin, 16. yy İstanbulunu ve Mimar Sinan’ın adını kullanarak pazarladığın bir eserde bu kadar bariz bir hata yapmak hakaret değil mi okuyucularına?

Sonra da sayfa 80’de cümle içinde “karak” kelimesi geçmiş. Dipnotta da açıklama verilmiş: Karak: 16.yy’da Doğu Hindistan seferlerinde kullanılan Portekiz ticaret gemisi. Ben sayın Elif Şafak’ın yerinde olsam, 16.yy gemicilik terminolojisinden devşirdiğim bir iki ifadeyle okuyucuya entelektüel derinlik taslayacağıma, önce bütün romanın geçtiği mekanın adını öğrenirdim.

TÜFEK VARKEN KILIÇLA SAVAŞMAK

Sayfa 120’den: Bir elinde tüfeği, bir elinde kılıcıyla iriyarı bir Frenk, tökezleyip kargısını düşürmüş bir yeniçeriye saldırıyordu.

16.yy’da tüfekler vardı evet. Ama oldukça ağırlardı ve cephede göğüs göğüse savaşta seri dolum yapılamayacağı için genelde uzaktan ateşleniyorlardı. Ağırlık dolayısıyla zaten bir elinde tüfek tutarken öbür elinde de kılıç savurmak mümkün olamazdı. Ayrıca madem tüfeği var bu arkadaşın, yeniçeriye neden kılıçla saldırıyor? Hadi tüfeği bir kere ateşledi ve bir daha doldurması zaman alacak, o zaman omzuna assa daha mantıklı olmaz mıydı? Hadi ama lütfen, ben mi abartıyorum?

Bu tüfeği tek elinizle tutup, diğeriyle kılıç sallamaya var mısınız?

PADİŞAHIN MEYDANIN ORTASINDA ŞENLİK İZLEMESİ

Sayfa 137’den (At meydanı’nda yapılan bir şenlik tasvir ediliyor) : Uzakta, tahta sıraların ortasında, parlak kumaşlar ve altın püsküllerle süslenmiş bir set kurulmuştu. Üstünde Sultan Süleyman Han, herkesi görüp herkesçe görülebileceği bir yükseklikte bir tahta oturmuştu.

At meydanında yapılan törenlerde padişahın yeri bellidir. İbrahim Paşa Sarayı’ndaki şahnişinden (Elif Şafak için açıklama: Bir nevi balkon) seyreder padişah bütün törenleri. Hünername’de, 1530 yılında Kanuni’nin şehzadelerinin sünnet düğünü olağanca netliğiyle çizilmiş karşımızda duruyor! 16.yy’da Kanuni Sultan Süleyman’ın katılacağı At Meydanı’ndaki bir törenden bahsediyorsak, romanın kurgusu gereği dahi olsa padişahı alıp da halkın içindeki tahta sıraların ortasında bir yerde oturtamayız.

 

Hünername’den bir sahne. 1530 yılında Kanuni’nin 3 şehzadesinin sünnet düğünü. Kanuni ve şehzadeleri İbrahim Paşa Sarayı’nın Şahnişin’de yerlerini almışlar.

SÜLEYMANİYE CAMİ ARSASININ, CAMİDEN EVVEL BOŞ BİR ARSA OLMASI

Sayfa 183’ten (Sinan, Süleymaniye Cami inşaatında işçilere hitaben konuşmaktadır): “Burası çorak bir araziydi vaktiyle” dedi Sinan. “Bu yapıyı siz yükselttiniz.”

Süleymaniye Camii arazisi, cami yapılmadan önce top oynanan bir tarla veyahut otopark değildi! Orada Saray-ı Atik isimli, Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra yaptırdığı ilk saray vardı. Süleymaniye Camii yapılacağı zaman, Saray’ın arsasının mühim bir bölümü istimlak edilerek yer açıldı. Yani Mimar Sinan işçilerine “Burası çorak bir araziydi vaktiyle” demiş olamaz. Dese dese: “Yahu şu kadar boş arsa var şehirde, biz geldik eski sarayı istimlak ettik, yerine cami yapıyoruz. Allahım sen bana akıl selamet ver… Öhö öhö yok yok bir şey demedim ben gıcık tuttu” demiş olabilir. Kısacası, Süleymaniye Camii yapılmadan önceki arsa, İstanbul’da o tarihte boş olmadığından kesin emin olduğumuz birkaç yerden biridir. Yazarımız ise saray arazisine, Sinan’ın ağzından “Çorak” dedirtmektedir.

MİMAR SİNAN’IN ÇİNİLERİ, İZNİK’TEKİ ÇİNİCİNİN İSTANBUL BAYİ’NDEN ALMASI

Sayfa 221’den (Mihrimah Sultan Cami’nin çinileri kalitesiz çıkınca, Sinan’ın çırakları Haliç’teki çinici ustasına giderler) Burada satılan mallar İznik’ten geliyordu.

Mimar Sinan, Cihan padişahı Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan için yapacağı caminin çinilerini, Haliç’teki dükkanında İznik’ten getirttiği çinileri satan bir adamdan alıyordu demek… Hmmm… Evet… Çok bir şey yazmadan geçiyorum.

KUBBEYE “DAM” DENMESİ

Sayfa 327’den: (…) sekiz ayaklı merkezi bir kubbe yaratılmıştı. Bu şekilde yarım kubbeler kaldırılınca devasa ve yekpare bir dam altında birleşmişti bütün yapı.

Kubbeye “Dam” demek mimarlık terminolojisinde yeni bir açılım sayılabilir. Dam, bilindiği gibi yaygın olarak düz, toprak çatılara verilen isimdir. Başka kullanımları da var ama hiçbir durumda ne kubbe için, ne de binaların üst örtülerinin hepsini niteleyen genel bir ad olarak kullanılmaz. Selimiye’nin kubbesini övmek niyetiyle ona dam demek ayrı bir ufuk istese gerek.

BAB-I ALİNİN YÜKSEK KAPISINDAN MÜRUR EDİP GEÇER İKEN YEK BİR ATLI SÜVARİYE DENK GELİP RASTLADIM!

Sayfa 327’den: (…) Mermer ve granitten yapılmış fil ayakları üzerinde sekiz ayakla desteklenen müsemmen kubbe, sekizgenden daireye akan bir mimari çıkarmıştı ortaya.

Bir cümle içinde aynı manaya gelen kelimelerin ardarda sıralanmasıyla dalga geçmek için başlıkta yazdığım ifade kullanılır. Elif Şafak da bu cümlesinde iyi bir performans sergilemiş.

Öncelikle “fil ayaklarının üzerindeki sekiz ayak” meselesini anlamaya çalışıyorum. Hani fil ayağının boyu yetmemiş, ilave bir başka ayak mı konmuş acaba üstüne! Sonra, madem sekiz ayağı zikrediyorsun, aynı cümlede kubbeye bir daha kalkıp müsemmen demenin manası ne? Aynı cümlede sırayla sekiz, müsemmen ve sekizgen kelimeleri kullanılmış! Hepsi bir yana, mermerden yapılmış fil ayağı ne ola ki? “Mermer kaplı” mı demek istedi acaba? Selimiye’nin fil ayakları mermer kaplı da değil ki… Anlamadım gitti…

İKİ ÇEMBERİMİZ VAR; BİRİNİN ÇEVRESİ ÖBÜRÜNDEN BÜYÜK, DİĞERİNİN DE ÇAPI BERİKİNDEN BÜYÜK!

Sayfa 328’den: Acaba Selimiye’nin kubbesi Ayasofya’nınkini geçmiş miydi? Hem evet hem hayır. Kubbenin çevresi ölçülecek ve yüksekliği kubbe tabanının hizasından itibaren hesaplanacak olursa, onlarınki daha büyüktü. Selimiye Cami’nin yuvarlak kubbesi, daha yüksek olan zirvesiyle Iustinianos’un yassı kubbesini aşmıştı. Şayet yerden itibaren ölçülecek ve kubbesinin çevresi değil de kutru hesaba katılacak olursa onlarınki azıcık daha küçüktü. Aynı anda daha büyük, daha küçüktü.

Bir dakika, bir dakika! Şimdi aranızdan bir kerede tam olarak anlayan oldu mu? Ben anlamadım. 3-4 kere okudum. Sonunda da hatanın bende değil, neresinden tutsanız elinizde kalan bu paragrafta olduğunu anlayıp rahatladım.

Mabetleri kubbe çapı üzerinden yarıştırmak ilk düğmeyi yanlış iliklemek oluyor. Ama çapları yazacaksanız lütfen kasmayın ve itiraf edin: Selimiye’nin kubbesi Ayasofya’dan büyük değildir, küçüktür. Hem de iki mabetin yapılış tarihleri arasında neredeyse 1000 yıl olmasına rağmen. Bunu söyleyelim ve rahatlayalım artık lütfen. Zorlayınca yukarıdaki örnekteki gibi neticeler çıkıyor sonra! “Efendim, ee aslında küçük denemez ama büyük demesek de daha doğru olur” gibi komik komik değerlendirmeler. Bu kadar ıkınma kasılma neden? Hayır, ecdadına toz konduramayan muhafazakar bir yazar yazsa bunları, milliyetçi reflekslere yoracağım. Ama romanın başından beri kardeş katlinden girip eşcinsel ilişkilere geçen, oradan yalancılık, gaddarlık, entrikalarla romanını ören Elif Şafak, neden çaresizce daha küçük olan kubbenin aslında büyük olduğunu ima etmenin çetrefilli yollarına baş koyuyor da “aslında konuya farklı bir açıdan bakarsak belki öyle olmadığını görebiliriz” gibi bir ifadeler kullanıyor anlamıyorum. Özetleyelim mi?

Ayasofya’nın kubbe çapı, kubbe zamanla deforme olduğundan yer yer değişmekle beraber Selimiye’den büyüktür. 2) Kubbenin en yüksek noktasının (kilit taşının) cami zemininden yüksekliğine bakılırsa, yine Ayasofya Selimiye’yi geçer. 3) İlla ki Selimiye kubbesi’nin Ayasofya’yı geçtiği bir parametre bulup, sevindirik olacağız ya; kubbenin kasnağından kilit taşına kadar olan mesafe ölçülürse, Selimiye Ayasofya’dan daha yüksektir. Peki bu övünülecek bir şey midir? Hayır zira, eşdeğer çapları olan iki kubbeden basık olanını inşa etmek statik olarak daha fazla hüner ister. (Bkz Reha Günay; Sinan’ın İstanbul’u; Sinan’ın Yapılarının Mimari Analizi, S.54) Buna kubbe basıklığı diyoruz. Kubbenin kendi yüksekliği/ kubbe çapı. Ayasofya’daki değer 0.290, Selimiye’de ise 0.327. Matematiksel olarak daha büyük olan her zaman daha makbul olmuyor ne yazık ki.

Konuyu kapatmadan evvel, kitapta geçen kubbe çevresi, kubbe çapı meselesine değinmeden olmaz. Elif Şafak’ın iddiasına göre Selimiye’nin çevresi Ayasofya’dan büyükken, Ayasofya’nın da çapı (kutru demiş ya hani) Selimiye’den büyükmüş! Ben en son geometri çalıştığım sırada, çemberlerin çapları ile çevreleri birbirine doğru orantılı olarak bağlı idi. (Çevresi 2πr; çapı πr2 değil miydi yahu!) Yani iki çemberden birinin çapı diğerinden fazlayken, diğerinin de çevresinin berikinden fazla olması imkansız!

Kubbe çapları üzerinden estetik değer yarıştırmanın sonu bu olsa gerek…

BİTİRİRKEN

Ülkemizde kitapları en çok satan yazar, 3 yıllık bir araştırmanın sonunda yazdığı kitapta, koskoca Selimiye’nin kubbesine dam derse, külhanı kazan dairesi zanneder, saray arsasını çorak arazi diye niteleyip, koskoca padişaha törenleri meydanın ortasında izlettirir, daha o dönemde olayların geçtiği sarayın adını dahi yanlış zikrederse bu neyin göstergesidir acaba? Ben bulamadım, varın siz düşünün biraz da…

Mehmet Berksan – ARKİTERA

İnternet sansürünün ilk hedefi Vimeo oldu

internet-sansurunun-ilk-hedefi-vimeo6111d381d32a0f3cfb33Video paylaşım sitesi Vimeo mahkeme kararıyla kapatıldı

İnternet sansürüne yönelik tepkiler sürerken, Vimeo kullanıcıları bugün (9 Ocak) itibariyle siteye erişim sağlayamadılar. İstanbul 10. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 08.01.2014 tarihli 2014/3 sayılı kararıyla site Türkiye kullanımına kapatıldı. Siteyi açabilenler mahkeme kararını gördü. Ancak gerekçenin ne olduğuna dair herhangi bir bilgi yok. Yargıtay’ın sitesindeki sorgulamada da karar bulunamıyor.

Vimeo, birkaç saat kapalı kaldıktan sonra yeniden kullanıma açıldı.

“Bozuk düzende sağlam çark olmaz”

Bozuk düzende sağlam çark olmaz” diyen DİSK, KESK, TMMOB, TTB herkesi 11 Ocak 2014’te Ankara’da düzenleyeceği mitinge çağırdı.

Miting için toplanma yeri ve saati 09.00 Ankara Hipodromu olarak açıklanırken, yürüyüşün saat:09.30’da başlayacağı belirtildi. Miting ise saat 12.00’de Sıhhiye Meydanı’nda başlayacak.

11OCAK_Afis

Economist: “Türk ekonomisinin ‘maskesi düştü’”

ekonomik-kriz-650x400Economist dergisinin son sayısındaki değerlendirmede, Türkiye’de Aralık sonunda başlayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının “Türkiye’de işlerin kontrolden çıkmaya başladığı” kanısını doğurduğu belirtiliyor.

Ekonomik göstergelerin faiz artışının zorunluluğuna işaret ettiğini öne süren Economist, Merkez Bankası’nın ise alternatif yollar aradığına dikkat çekiyor.

Değerlendirmede, Başbakan Tayyip Erdoğan eleştirilerek, ekonominin ancak “dersini almış bir Başbakan” tarafından rayına oturtulabileceği ifade ediliyor.

Ayrıca, Türk ekonomisinin son yıllarda sanayi yatırımıyla değil, borca dayalı tüketim ve emlak yatırımlarıyla büyüdüğünün altı çiziliyor.

Faiz oranı artmalı mı?

“Türkiye’nin ekonomisi: Maske düştü” başlıklı değerlendirmede, Türkiye gündemini sarsan yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarında iddianame ve hüküm ortaya çıkmasa bile, gelişmelerin yerli ve yabancı yatırımcıları ürkütmeye yettiği belirtilerek, özellikle yargı bağımsızlığına ve hukukun uygulanmasına ilişkin kaygılar olduğu dile getiriliyor.

Enflasyon %7’nin üzerindeyken, cari işlem açığının gayrı safi milli hasılanın %7’si civarında seyrettiğini aktaran Economist, hem yabancı yatırımın, hem özel tasarrufun hem de ihracatın azaldığının altını çiziyor.

Böyle bir ortamda her “Ortodoks ekonomistin” faizlerin yükseltilmesi seçeneğine yöneleceği belirtilen analizde, Merkez Bankası’nın ise, bir hesaba göre %11 dolayında olması gereken faiz oranını %8’de tuttuğu kaydediliyor.

Economist, Merkez Bankası’nın faiz oranını artırmak yerine, Türk bankalarına rezerv ihtiyaçlarının bir kısmını Türk lirası yerine döviz olarak tutma hakkı tanıdığını anlatıyor ve ekliyor: “Yabancı para ülkeye akarken bu, Türk lirası üzerindeki baskıyı hafifletmek için iyi bir yoldu. Ama para birimi zayıflarken, yatırımcıları huzursuz etmekten başka bir işe yaramaz.”

Uzmanların, Başbakan Erdoğan’ın ısrarı nedeniyle, 30 Mart’takiy yerel seçimlerden önce faiz oranı artışı beklemediğini aktaran Economist, piyasa güveni sağlanamazsa, döviz alarak Türk lirasının değerini sabitlemeye çalışan Merkez Bankası’nın “nefesinin tükenebileceği” uyarısı yapıyor.

Türkiye’nin %9’lara varan gayrı safi yurtiçi hasıla büyümesinin borca dayalı özel tüketime ve Türk inşaat şirketlerine verilen büyük ihalelerle beslenen emlak yatırımlarına dayandığı tespitini yapıyor Economist.

Dergiye göre, sanayiye yatırım yapılmayan bu dönemde ABD’nin küresel krizden çıkış için uyguladığı canlandırma programı sayesinde Türkiye’ye giren para da altyapı ve emlak sektörlerine aktı.

Economist şu ifadelere yer veriyor: “Ona karşı çıkanlardan bazıları bile, ‘dersini almış bir Başbakan yine de ekonomiyi rayına oturtabilirdi’ diyor.” Dergi, bunun için Erdoğan’ın, eski müttefiği Fethullah Gülen hareketiyle barışması, faiz oranı artışına izin vermesi ve yargının görevini yapmasını sağlaması tavsiye ediliyor analizde.

Mevcut gidişatta, İstanbul’a kanal ve üçüncü havalimanı gibi on milyarlarca dolarlık projelerin de riske girebileceği uyarısı yapıyor Economist.

(BBC)

“Savcı Öz ile görüştük ama tehdit etmedik”

kamu_denetciligi_kurumuna_en_cok_sikayet_kamu_personel_rejiminden_geliyor_h420445Kamu Başdenetçisi Nihat Ömeroğlu, ‘Zekeriya Öz, benim Bursa Adliyesinden tanıdığım stajyerdir’ dedi.
Kamu Başdenetçisi Nihat Ömeroğlu, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcıvekili görevine atanan Zekeriya Öz‘ün açıklamaları sonrasındaki tartışmalar üzerine, 28 Aralık 2013 günü yılbaşı için Bursa’daydım. İddia ettiği hususlar bir araya geldiğimizde hiçbir zaman konuşulmamıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından görevlendirilmem, tehdit etmem, ‘soruşturmayı kapatın’ demem asla söz konusu değildir” dedi.

Ömeroğlu, yaptığı yazılı açıklamada, Başsavcıvekili Öz’ün, Başbakan Erdoğan’a yönelik iddialar ileri sürdüğünü belirterek, “İki yüksek yargı mensubunun Başbakan tarafından kendisine gönderildiğini, tehdit edildiğini, soruşturmayı kapatmazsa kendisi için iyi olmayacağını söylediğini” iddia ettiğini hatırlattı.

Onursal Yargıtay üyeliğinden ayrı olarak Türkiye Cumhuriyeti Kamu Başdenetçisi olarak görev yaptığını anımsatan Ömeroğlu, açıklamasında şunları kaydetti:

“Bu iddia, bir anlamda beni ilgilendirmemekle birlikte bir internet sitesinde yüksek yargıdaki bu kişinin ben olacağım varsayılmıştır. Bu nedenle açıklama yapma ihtiyacı doğmuştur. Bu konuda da Sayın Öz’den doğru açıklama bekliyorum. İstanbul Başsavcıvekili Zekeriya Öz, bu iki yüksek yargı mensubunun ismini açıklamamıştır. Açıklasaydı ve ismimi belirtseydi gerekli cevabı verirdim.

Zekeriya Öz, benim Bursa Adliyesinden tanıdığım stajyerdir. Kendisiyle ailece görüşürüz. İstanbul’da, Bursa’da birçok kez beraber olmuşuzdur. 22 Aralık 2013 günü Bursa’da değildim. 28 Aralık 2013 günü yılbaşı için Bursa’daydım. İddia ettiği hususlar bir araya geldiğimizde hiçbir zaman konuşulmamıştır. Tekrar ediyorum: Başbakan tarafından görevlendirilmem, tehdit etmem, ‘soruşturmayı kapatın’ demem asla söz konusu değildir. Açılan bir soruşturmayı kapatmaya kimsenin gücünün yetmeyeceği herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Hiçbir hukukçu bunu söylemez.”

Türkiye’nin enerji yatırımları duman artırıyor

Türkiye Elektrik İletim A.Ş (TEİAŞ)’ nin verilerine göre Aralık 2013 itibari ile elektrik kurulu güç 64,044 Megawatt’a yükseldi. Termik santral katkısı %1,1′ lik azalış gösterirken en büyük enerji sağlayıcı olmaya devam ediyor. Hidroelektrik santrallerin oranı %0,4’lük artış ile 34,8′ e; yenilenebilir enerji santrallerin oranı %0,4 artış ile %5,2’ye yükseliyor.

gnl

Kurulu güç artışı %51,2 ile termik santrallerden; %38 ile hidroelektrik santrallerden kaynaklanıyor.

kuru

Santral sayıları

Santral sayılarındaki artışa bakıldığında hidroelektrik akarsu tipi santral 2012’ ye göre en çok artış olan santral tipi: Toplamda 76 yeni santral yapılırken, barajlı santral sayısındaki artış 10. 2013 sonunda 393’ü akarsu tipi, 74’ü barajlı olmak üzere toplam 467 hidroelektrik santral bulunuyor; bu da toplam santral sayısının %43,2’si. Diğer büyük artış Doğalgazlı+LNG’li santrallerde; bu tip 28 santral daha kurulu güce eklenmiş durumda. Yenilenebilir enerji kaynaklarındaki santral artışı diğer yakıt türlerinin gölgesinde kalırken artış sayıları rüzgârda 11, jeotermalde 13, yenilenebilir+atıkta 10 şeklinde.

2023 enerji hedefleri

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı‘ nın hedefleri gelecekte tablonun çok da değişmeyeceğini gösteriyor. 2023 toplam kurulu gücün 100 bin MW’ a çıkarılması hedefinin bileşenleri şu şekilde:

  • Mevcutta %37’lik kısmı kullanılan kömür kaynaklarının TAMAMININ kullanılması;  %19,4 olan enerji payının %30’a çıkartılması
  • 2013 sonunda 22.289 MW olan hidroelektrik santral kurulu gücün 20 bin MW daha arttırılması
  • 2013 sonunda yaklaşık 2.760 MW olan rüzgar enerjisi santral kurulu gücün 20 bin MW’a çıkartılması
  • 2013 sonunda 310,8 MW olan jeotermal kurulu gücün iki katına çıkartılması
  • Toplamda yenilenebilir enerji payını %30’a çıkartılması
  • Mevcutta %31,7 olan doğalgazın enerji payını %30’a düşürülmesi
  • Nükleer enerji payının %10 olması

Yenilenebilir enerji hedefinin %30 olması umut verici gibi görülse de son 13 yılın jeotermal+rüzgar enerjisi verilerine bakıldığında 10 yıllık hedefin çok gerçekçi olmadığı görülüyor. 2008 yılında tırmanışa geçen rüzgar enerjisinde 2000-2013 arasında toplam güç arttırımı 3000 MW.

jeo

Hükümetin enerji yatırımlarında kömür ve HES ısrarı devam ederken, Türkiye’nin bir çok bölgesinde HES’lere, termik santrallere ve nükleer enerjiye karşı yerel mücadeleler de güçlenerek artıyor.

Haber: Zeliha Yıldırım – Yeşil Gazete

İnternette sansürün daralan kıskacı – Aslı Tunç

aslı tunç2007 yılının bir Mayıs akşamı içeriği tam anlaşılmadan ve tartışılmadan apar topar kabul edilmişti parlamentoda. “Çocuk pornografisi ile savaş”, “internette zararlı içeriklerden çocukları koruma” gibi hiçbir politik kampın itiraz edemeyeceği sihirli argümanlarla hayatımıza girivermişti işte. Tam adını bilişim hukukçusu dostlarım ve öğrencilerim dışında kimse bir çırpıda söyleyemiyordu. “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele edilmesi Hakkında Kanun” yerine çoğumuz kısaca “İnternet Yasası” dedik ona ya da sadece “5651”.

Son altı yıl boyunca bilişim alanında faaliyet gösteren hemen her STK (özellikle Alternatif Bilişim Derneği ve Korsan Parti’nin adlarını anmadan olmaz), Yaman Akdeniz ve Kerem Altıparmak gibi saygın hukukçuların da içinde bulunduğu azımsanmayacak büyüklükte bir akademisyen grubu, sayısız bürokrat, siyasetçi, ve internet yayıncısı amansız şekilde eleştirdi 5651’i. Bu lanetli yasa üzerine kitaplar, tezler yazıldı, pek çok farklı platformda uzun uzun tartışıldı, uluslararası ifade özgürlüğü raporlarına girdi ve tabii yıllar içinde bizi internet özgürlüğü sıralamalarında Çin’den biraz hallice bir duruma geriletti.

İnternet kullanıcı profilinin bu denli dinamik, yeniliklere açık ve genç olduğu bir toplumda kanun koyucunun mantığı dijital çağın tersine işliyor ve erişim amansızca engelleniyordu. Bu yasayı gerekçe göstererek Kürt meselesiyle ilgili haber yapan siteler hızla kapatılıyordu. Bu sitelerin arkasındaki kişiler hakkında “yasadışı örgüt propagandası yapmak” ve “silahlı eyleme teşvik etmek” gibi suçlardan davalar açılıyordu. Oysa bu yasaklamaların hukuki temeli yoktu. 5651 yıllarca Kürt haber sitelerini taciz etmek ve cezalandırmak için kullanıldı. Oysa 5651 kapsamında ne terörle mücadele yasalarında erişim engelleme ne de terör propagandası yapmakla ilgili suçlar vardı.

Ancak politik yetke sanal aleme “çekidüzen” vermeye ant içmişti bir kere. İnternet üzerinde filtreleme ve sansür yıllarca hız kesmeden sürdü. Siteler sekiz katalog suç üzerinden sansürleniyordu: çocuk pornosu, müstehcenlik, intihar, kumar, uyuşturucu, fahişelik, tehlikeli maddeler ve Atatürk’e manevi şahsına hakaret. Hem hükümetin internet düzenleyicisi olan Telekomünikasyon Daire Başkanlığı, hem de özel kişiler bu tür suçların işlendiğine dair “makul şüphe” varsa sitelerin kapatılması ya da erişiminin engellenmesi için şikayette bulunabiliyorlardı. Bu ülkede yasak ve sansür politikaları internet bağlamında hep var oldu. Kişisel olarak bu yasanın orasına burasına yama yapılmasından değil toptan kaldırılmasından yana oldum hep.

Özellikle Gezi Parkı direnişinden sonra sosyal medyanın oynadığı rol ve iktidarın takındığı intikamcı tutum nedeniyle internete her an bir sansürcü yasa geleceğinden endişeliydik. İktidarın internet üzerinde oluşan muhalefet alanına darbe ise çok sonra, 17 Aralık 2013’te Şanlıurfa Milletvekili Zeynep Karahan Uslu’nu 12 maddelik bir yasa teklifiyle geldi. Sonra nedense bu teklif 21 maddeye çıktı ve 60’tan fazla kanunu kapsayan bir torba yasanın içine dahil ediliverdi. Oysa bu torba yasa ta Haziran’da hazırlanmıştı, komisyonda bekliyordu ve internetle yakından uzaktan ilgisi yoktu. 18 Aralık tarihinde “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” nedense apar topar bu torba yasanın içine sokuluvermişti. 5651’in yasakçı zihniyetiyle uğraşırken ondan çok daha beter bir düzenlemeyle karşı karşıya kalacağımızı nerden bilebilirdik? Neler neler yok ki içinde bu teklifin?

“Hak ihlallerine” yönelik başvuruların hakimler tarafından ise 24 saat içinde karara bağlanması gerekiyor mesela. Hakimlerimiz adeta ışık hızında adalet dağıtacaklar anlayacağınız. Hakimlerin bilişim dünyasına aşinalığı göz önüne alındığında ben şahsen pek gerçekçi bulmadım bu durumu. İçeriğe erişim engellenmesi bir kuşağı DNS ayarlarını değiştirip sansürü bypass etmeyi öğretmişti. Bu yeni yasa tasarısıyla bu artık ortadan kaldırılıyor ve IP ve URL tabanlı bir uygulama zorunlu kılınıyor. İşin özü kullanıcılar olarak daha ağırlaşmış, özel hayatın gizliliği hakkının ihlaline yola açacak olan daha fazla gözetlenen bir internete sahip olacağız anlamına geliyor. Oysa internetin doğası şeffaflığı ve uyar-kaldır mekanizmasının sağlıklı işlemesini ideal olarak kabul eder. Bu tür erişim engellemeleri son derece ekstrem uygulamalar olmalıdır.

5651’de muğlak tanımlı “müstehcenlik” kavramına bu tasarıyla yeni tehlikeler eklenmiş. Katalog suçları barındırdığı düşünülen siteleri izleme, filtreleme, engelleme, uygulama, denetleme vb. yetkisi de İnternet Geliştirme Kurulu‘na (İGK) bırakılmış. Bu yapının Amerika’daki Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) benzeri olacağı sanılıyor. Yeni düzenleme, Bakana ve TİB Başkanına bizzat internet sitesi erişim engelleme yetkisi veriyor. Sanırım bunu yorumlamaya pek gerek yok.

Kısacası bu yasa tasarısı internetin özgürlükçü yapısına tamamen ters bir şekilde 5651’in halihazırda var olan sorunlarını katmerleştirmekte. 5651’in eski haliyle bile ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararıyla tescillenmiş olduğunu da hatırlarsak işin vahametini daha da iyi anlayabiliriz. 5651’in yarattığı sansür azalacağına tam tersine bu tasarıyla devasa bir gulyabani gibi sanal alemi yutmaya hazırlanıyor. Buna gereken demokratik tepkiyi vermezsek bir avuç kalan özgürlük alanımızın daha da daralacağına hiç kuşkunuz olmasın.

Aslı Tunç www.t24.com.tr

 

 

Plansız, projesiz işler 1,7 milyon TL’ye mal oldu

Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ)  “yapılamaz işleri” ihale etmesi, sözleşmeleri feshetmesine neden oldu.

Hürriyet Gazetesi’nden Hacer Boyacıoğlu’nun haberine göre TOKİ, sözleşmelerini feshetmek zorunda kaldığı müteahhit firmalara 1.7 milyon lira ödemek zorunda kaldı. TOKİ’nin bu “yapılamaz işler”i ihale etmesinin yolu, Kamu İhale Kanunu’nda (KİK) yapılan değişikliklerle açılmıştı.

2002 yılında Avrupa Birliği (AB) hukuk sistemine uyum sürecinde çıkarılan kanunda yapılan değişiklikler TOKİ’ye ihale süreçleri için istisnalar tanıdı. Yapılan değişiklikle TOKİ, Toplu Konut Kanunu kapsamındaki toplu konut projelerinde, KİK’nin kamulaştırma, mülkiyet, arsa temini, imar işlemleri ve uygulama projesi ile ilgili şartları aranmaksızın ihaleye çıkabilme ayrıcalığına sahip oldu. Plansız, projesiz başlanan işlerin fay hattı, petrol boru hattı ya da başkalarına ait araziler üzerinde olduğu anlaşılınca sözleşmelerin iptal edilmesi gerekti.

Kamu İhale Kanunu (KİK) neden önemli?

Kamu İhale Kanunu, kamu hizmetinin ihtiyaç duyduğu mal, hizmet alımlarının ve inşaat işlerinin yapılması ile ilgili kuralları ortaya koyan kanundur. 2005’ten bu yana bakıldığında kamu alımları Türkiye GSYH’sinin ortalama %7’sini oluşturuyor ki bu da 2012 yılının 9.ayından itibaren 73,8 milyar TL gibi bir miktara karşılık geliyor.

Yalnız, burada Türkiye Ekonomik ve Politik Araştırmalar Vakfı’nın (TEPAV) 2009 yılında hazırladığı değerlendirme notunda dikkat çektiği konuyu hatırlamakta yarar var: TOKİ ihaleleri kamu alımları istatistiklerinin kapsamı dışında. Ve TOKİ’nin Konut Üretim Raporu’na göre İdare 2002 yılında başlayan “Planlı Kentleşme ve Konut Üretimi Seferberliği” sürecindeki 11 yıllık dönemde 61,5 milyar TL’lik ihale yapmış. (Rapor için TOKİ websitesindeki faaliyet raporu linkine tıklayın)

KİK neydi, ne oldu?

AB, Türkiye’nin Helsinki Zirvesi’nde “aday ülke” ilan edilmesi ardından AB üyelik sürecinde kısa ve orta vadede gerçekleştirilmesi gereken öncelikli kriterleri belirlemişti. Ekonomik kriterler altındaki “kamu alımları” kısa vadede başlanması, orta vadede ise tamamlanması ve özellikle kamu alımları sisteminin daha şeffaf ve güvenilir olmasını temin edecek şekilde ele alınması gereken bir konu olarak belirlenmişti. Buna istinaden Kamu İhale Kanunu 2002 yılında çıkartıldı. Ancak o tarihten sonra kanun maddelerinde 105 kere değişiklik yapıldı. TEPAV raporuna göre kanunun, en çok “istisnaları” düzenleyen 3.maddesine ve “kapsamı” düzenleyen 2.maddesine müdahale edildi. Söz konusu değişiklikler her AB İlerleme Raporu’nda eleştiri konusu yapılmasına rağmen her hangi bir iyileştirme yapılmadı.

(Yeşil Gazete, Hürriyet)

Mercan Uluengin: “Neyin zararlı olduğuna kafayı takmaktansa, masum bir alternatifi varsa onu kullanıyorum”

gerçek-temizlikHijyen ve daha çok hijyen, bembeyaz çamaşırlar, parlak yüzeyler, mis kokulu banyolar vaat eden onlarca temizlik ürünü, kendimizi daha iyi hissettiren kişisel bakım ürünleri ve daha nicesi… Gerçekten bu kadar “temizler” mi? Temizlerken kirletiyorlar mı? Bu konforun bedeli ne?

Bugün farklı amaçlara hizmet eden onlarca temizlik ürününün aslında o kadar da temiz olmadığı hakkında çeşitli yorumlar görmek mümkün. Sağlığa olan etkileri ile beraber doğaya olan tehditleri de soru işareti oluşturuyor. Piyasadaki temizlik ürünlerinin içinde yer alan sürfaktanlar, fosfat gibi maddeler, renklendirici ve ağartıcılar doğada çözünmesi zor veya çözünürken başka maddelerle birleştiklerinde zararlı olduğu bilinen yeni maddelere dönüşüyorlar.

E peki bu işler bütün bu malzemeler çıkmadan önce nasıldı sorusu aklınıza düştüğünde ufak bir internet araştırması ile aslında o kadar da alternatifsiz olmadığımızı görüyoruz. Bu internet araştırmaları sırasında karşınıza çıkacak isimlerden biri de Zehirsiz Ev. Aşağıda, etiketini okumaya çalıştığınızda hiç bilmediğiniz bir dilden konuşuluyormuşçasına yazan maddeler listesine ihtiyaç duymadan “gerçek temizlik mümkün mü?” sorusunun cevabını arayan ve kurucusu olduğu Zehirsiz Ev adlı İnternet sitesinde deneme yanılma yoluyla yaptığı tarifleri tüm hikâyesiyle paylaşan, okuyucu yorumları ile iyileştiren geliştiren Mercan Uluengin‘in önce birkaç tarifini ve arkasından kendisiyle yaptığımız  söyleşiyi bulacaksınız.

Dış mihrakların işi olduğuna emin olduğumuz ve YG ekibini de kırıp geçiren şu gripli günlerde şifa niyetine:

Sinüs Yıkama Solüsyonu

Malzemeler:

– 1 çay kaşığı sodyum klorür (tuz)
-1 çay kaşığı sodyum bikarbonat (karbonat)

Hazırlanış:

1. Sodyum klorürle sodyum bikarbonatı şişeye koy
2. Şişeyi, üzerindeki 240 ml çizgisine kadar oda sıcaklığında içme suyuyla doldur
3. Şişenin tepesindeki deliği parmakla tıkayarak iyice çalkala

Kullanım:

Lavabonun başında başını hafif öne eğ
Şişenin kapağındaki deliği burun deliğine denk getirip şişeyi sıkarak solüsyonu içeri püskürt
Solüsyon diğer burun deliğinden akmaya başladığında burnundan nefes vererek sinüslerin boşalmasına yardımcı ol
Aynı işlemi diğer burun deliği için de tekrarla

Uyarılar:

Sodyum bikarbonatı alüminyum kaplarla temas ettirmemeye dikkat edin.
Ev yapımı likör olur, salça olur bulaşık ve çamaşır deterjanı (tozu) olmaz mı?

 

Bulaşık makinesi tozu

Malzemeler:

1 bardak çamaşır sodası (sodyum karbonat)
1 bardak karbonat (sodyum bikarbonat)
1 bardak boraks
1/4 bardak limon tuzu (sitrik asit)
1/4  bardak kaya tuzu
20-30 damla limon veya portakal uçucu yağı

Hazırlanış:

1. Kaya tuzunun içine seçtiğiniz uçucu yağı ekleyip iyice karıştırın.
2. Limon tuzunu, karbonatı, ve boraksı ekleyip karıştırın.
3. Çamaşır sodasını ekleyip karıştırın. Burada hem asit hem baz maddeler kullandığımız için, aralarında oluşabilecek tepkimeden kaynaklanan gazların uçması için karışımı 1-2 saat havalandırın.

Kullanım:

Makinenin deterjan gözüne 1-1,5 yemek kaşığı koyun. Daha iyi sonuç almak için parlatıcı gözünü elma sirkesi ile doldurun.

 

Çamaşır makinesi tozu

Malzemeler:

1 bardak rendelenmiş zeytinyağı sabunu veya herhangi bir parfümsüz bitkisel sabun
1 bardak sodyum karbonat (çamaşır sodası)
1 bardak sodyum bikarbonat (karbonat)
1/2 bardak boraks (isteğe bağlı)
10-15 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)

Hazırlanış:

1. 1 kalıp sabunu rendele (bunun tamamı kullanılmayacak)
2. Rendelenmiş sabunla toz halindeki diğer malzemeleri bir kapta karıştır
3. Uçucu yağı ekleyip tekrar karıştır (Ben limon çekirdeği yağı kullandım.)
4. Karışımı kapaklı bir kaba al

Uyarılar:

Sodyum karbonatı alüminyum kaplarla temas ettirmemeye dikkat edin. Çok yüksek dozlarda boraksın üreme sorunlarına yol açtığını gösteren araştırmalar var. Burada kullanılan miktar bu seviyelere yaklaşmıyor olsa da, boraks kullanıp kullanmayacağınıza siz karar verin.

Bu faydalı tariflerden sonra gelelim Mercan Uluengin‘le Yeşil Gazete okurları için yaptığımız söyleşiye: