Ana Sayfa Blog Sayfa 4082

[Özel Haber] Mahkemelerden derelere can veren haberler var

Av. Yakup Okumuşoğlu
Av. Yakup Okumuşoğlu

Karadeniz’de yapılması planlanan HES projeleri ile ilgili mücadeleler devam ederken, hafta başında davası süren bazı projelerin mahkemelerinden iyi haberler geldi.  Süreci tamamlanan ve devam eden projeler ile ilgili olarak, çok sayıda HES davasını yürüten Avukat Yakup Okumuşoğlu’nun 8 Ocak’ ta katıldığı Açık Yeşil (Açık Radyo) programında verdiği bilgiler Karadeniz’in 2014’e güzel başladığını gösteriyor. Yakup Okumuşoğlu’nun verdiği bilgilere ve mahkeme kararlarına göre HES davalarındaki son gelişmeler şöyle:

Devrekani çayındaki HES’e yürütmeyi durdurma

Kastamonu Küre Milli Parkı içerisinden geçerek Karadeniz’e dökülen Devrekani Çayı üzerinde bir kısmı milli park içinde bir kısmı etki alanında olan Ilıca Regülatörü ve HES projesine yönelik verilmiş olan “ÇED olumlu” kararının iptali için açılmış olan dava sonuçlandı. Beş kişiden oluşan bilirkişi heyeti, milli park alanı olan bölgede telafisi mümkün olmayan çevresel tahribata yol açacağı; akarsuyun milli parkın bir parçası olduğu; yapılacak ek yapıların yaratacağı çevresel tahribatın bölge için kabul edilemez olduğu; milli parkın korunup gelecek kuşaklara aktarılması gerektiği görüşü ile “ÇED olumlu” kararının iptal edilmesi gerektiği konusunda görüş bildirdi. Mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Bir iyi haber de projenin inşaatına henüz başlanmamış olması.

Küre Milli Parkı
Kastamonu, Küre Milli Parkı

Danıştay’dan Macahel’deki HES iptaline onama

Artvin’in Borçka ilçesi sınırları içindeki Macahel Vadisi’nde Camili Deresi üzerinde yapılması planlanan Sarnıç 1-2 Regülatörleri ve HES projesi için “ÇED gerekli değildir” kararının yürütmesinin durdurulması davasından Haziran 2011’de olumlu karar çıkmıştı. Bilirkişi raporunda, Macahel Vadisi’nin UNESCO tarafından insan ve biyoküre programı kapsamında biyosfer rezerv alanı olarak tanımlandığı; bu bölgenin 2010 yılı itibariyle 109 ülkede ve 564 bölgede kabul edilmiş olan biyosfer rezerv alanlarından biri olduğu; bu bölgenin “çok çok çok” özel bir bölge olduğu bir o kadar da kırılgan bir yapıda olduğunun uluslararası boyutta biliniyor olduğu; çok sayıda endemik canlı türü bulunduğu vurgusu yapılıyordu. Mahkemenin iptal gerekçesinde santralin yöreye vereceği zarar vurgusu nedeniyle projenin iptal edileceği bekleniyordu. Temyize götürülen bu karar Danıştay 14. Dairesi tarafından 25 Ekim tarihinde karara bağlandı ve mahkemenin kararı onandı. Böylece Maçahel’deki HES projelerinin önü kapanmış oldu.

Macahel’de bir de yürütmeyi durdurma

Macahel bölgesindeki Uğur Dere’si üzerinde Uğur 1-2 Regülatörleri ve HES projesine yönelik verilen “ÇED olumlu” kararının iptali istemi ile açılmış olan davada da “ÇED Olumlu” kararı hukuka aykırı bulunarak yürütmeyi durdurma kararı verildi. Davanın bilirkişi raporunda proje sahasının, birçok koruma alanı ve Türkiye’nin ilk ve tek biyosfer rezerv alanı ilan edilmiş olan Macahel Rezerv alanı yakınında olduğu; Macahel bölgesinin aynı zamanda Tarım Bakanlığı’nca Gen Koruma Alanı ilan edildiği; biyosfer rezerv alanlarının milli parklardan daha fazla korunması gerektiği; biyosfer rezerv alanının çok özgün, özel, hassas ve kırılgan bir ekosisteme sahip olması nedeniyle her türlü inşai faaliyetten ve müdahaleden uzak tutulması gerektiği söyleniyor. Dava halen temyiz aşamasında.

Devam eden davalar

Kastamonu Valla Kanyonu çıkışında Devrekani Çayı üzerinde yapılması planlanan Cide Regülatörü ve HES projesi ile ilgili yürütmeyi durdurma ve iptal davası 2009′ dan beri devam ediyor. Bu süre zarfında mahkemeden iki kez yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Şu an dava Danıştay’da devam ediyor.

“Sarı Yazma isyanda" sloganıyla yola çıkan Cideli HES karşıtları
“Sarı Yazma isyanda” sloganıyla yola çıkan Cideli HES karşıtları

Ayrıca Artvin’in Arhavi ilçesinde bulunan Kamilet Vadisi’nde yapılması planlanan 4 HES var. Bunlardan Taşlıkaya HES’ in çalışmaları başladı. Yöre halkı mücadele veriyor. Rize İdare Mahkemesi’nin verdiği yürütmeyi durdurma kararı ile yol yapım çalışmaları duran proje için hazırlanan imar planları ile ilgili çalışmalar devam ediyor.

arhavi-kamilet
Kamilet vadisinde HES’lere direniş sürüyor

Kamilet Vadisi’nde şehrin içinde yapılması planlanan Kavak 1-2 HES projesi ise şehir merkezinde olması açısından bir ilk. İki derenin suyunu alan proje için açılmış dava için 28 Ocak’ta bilirkişi incelemesi yapılacak.

Haber: Zeliha Yıldırım – Yeşil Gazete

HSYK asıl bu sefer Hükümet’in güdümüne giriyor – Arif Ali Cangı

Eylül 2010’da yapılan referandum ile gerçekleşen Anayasa değişikliği paketinin en çok tartışılan yanı Hâkimler ve noyan özkan 2 arif alı cangıSavcılar Yüksek Kurulu (HSYK)’na ilişkin değişiklikti. Öyle ki, hayır oyu veren kesimin önemli bir bölümü, “HSYK’ya ilişkin değişiklik olmasa biz de evet oy veririz” demişlerdi. Değişiklikle yargının yürütmenin denetimine girdiği ileri sürüldü ve o günden bu yana yargının beğenilmeyen her işlem ve uygulamasının faturası evet oyu verenlere özellikle “yetmez ama evet” diyenlere çıkartıldı.

Değişikliği kısaca anımsayalım; kurulun üye sayısı beş asıl ve beş yedek üyeden, yirmi iki asıl ve on iki yedek üyeye yükseldi, Adalet Bakanı’nın Kurulun başkanı olması ve Müsteşarının doğal üye olması değişmedi, Adalet Bakanı ve Müsteşarın dışındaki üyelerin tamamı Cumhurbaşkanı tarafından seçilmekteyken değişiklikle üyelerin dördü Cumhurbaşkanı tarafından, üç asıl ve üç yedek üye Yargıtay Genel Kurulunca, iki asıl ve iki yedek üye Danıştay Genel Kurulunca, bir asıl ve bir yedek üye Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca, yedi asıl ve dört yedek üye birinci sınıf adlî yargı hâkim ve savcıları arasından adlî yargı hâkim ve savcılarınca, üç asıl ve iki yedek üye de birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları arasından idari yargı hâkim ve savcılarınca seçilmesi kuralı getirildi.

Bu değişiklikten sonra yargıç ve savcılar arasında yapılan seçimde “Bakanlığın listesi” diye adlandırılan listenin kazanmasıyla HSYK yeniden oluştu, bu süreç içinde yargının tartışılan her kararı ile birlikte HSYK da tartıldı. Her seferinde HSYK’nın hükümetin güdümünde olduğu genel olarak kabul edildi.

Başbakan HSYK’ya kızdı

17 Aralık’ta bakanlara kadar uzanan yolsuzluk operasyonunun ortaya çıkmasına kadar Hükümet’in HSYK ile bir sorunu olmadı. Bu operasyon ve devam eden yolsuzluk iddialı soruşturmalarla birlikte pek çok emniyet müdürünün ve adli kolluk görevlilerinin yerlerinin değiştirilmesi, savcıların elinden dosyaların alınması, Adli Kolluk Yönetmeliği değişikliği ile adli kolluğun görev gereği de idari kolluk amirlerine, oradan yürütmeye bağlanması girişimi, HSYK’dan bunu eleştiren açıklama, Danıştay’ın yönetmelik değişikliğinin yürütmesini durdurması, Başbakan’ın buna öfkelenmesi ve “elimde yetkim olsa HSYK’yı yargılarım” sözleri, Balyoz ve Ergenekon sanıklarını ve mahkûmlarını kurtaracak formül arayışlarıyla belirginleşen olaylar yaşadık. Henüz bir ay geçmedi, gündemin aynı sıcaklığı devam ediyor, günlerin ne gibi olaylara gebe olduğunu kestirebilmek çok güç.

Bugünlerde en sıcak gündemlerimizin başında HSYK’ya ilişkin yasa değişikliği geliyor. Başbakan Japonya ve uzak doğu seyahatine çıktı, bir grup AKP’li milletvekili tarafından 7 Ocak 2014 tarihinde 395 sayısıyla bir torba yasa değişikliği teklifi TBMM Başkanlığına verildi. Teklifle; Yargıtay Kanunu, Hâkimler ve Savcılar Kanunu, Adalet Akademisi Kanunu, Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’da değişiklikler öneriliyor, en çok da HSYK Kanunu’nda değişiklik öngörülüyor.

Bütün Yetkiler Adalet Bakanı’na

Değişiklik teklifi ile yetkilerin Adalet Bakanlığı’nda doğrudan Bakan’da toplanması hedeflenmiş, hakim ve savcıların yurtdışında görevlendirme, Adalet Komisyonları’nın oluşturulması, hakim ve savcıların meslek içi eğitimine karar verme yetkisi HSYK’dan alınıp Adalet Bakanlığı’na veriliyor, Adalet Akademisi Genel Sekreterliği ve Eğitim Merkezi kaldırılıyor, Yönetim Kurulunun yetkileri daraltılıyor, bütün yetki Adalet Akademisi Başkanlığına veriliyor, başkanın seçimi de Bakanın önerisiyle Bakanlar Kurulu tarafından seçilmesi öneriliyor.

Yasa değişikliğinin asıl hedefinin hükümetin HSYK’yı kontrol altına almak olduğu HSYK Kanunu’nda önerilen değişikliklerde görülüyor. Adalet Bakanı başkan sıfatıyla, kurulun görev alanına ilişkin olarak yönetmelik çıkartabilecek, üyelerin hangi dairelerde görev yapacağına, gerektiğinde dairelerin işlerinin başka daireye aktarılmasına karar verebilecek, kurul personelini atayacak, adalet uzman yardımcıları ve uzmanlarını görevlendirecek, genel sekreter yardımcılarını atayacak, görevlerini belirleyecek, genel kurul gündemini belirleyecek, genel kurulu olağanüstü toplantıya çağırabilecek, toplantılarda gündem dışı görüşme açılmasına karar verebilecek.

Hâkimlerin görevleriyle ilgili suç ve disiplin soruşturması ve kovuşturması konusunda karar vermek anayasa gereğince HSYK’ya ait olmakla birlikte, yasa değişikliği teklifi ile adalet bakanına hâkimlerin, savcıların idari işleriyle, savcıların adli görevleriyle ilgili genelge düzenleme yetkisi tanınıyor, ayrıca Teftiş Kurulu başkanı, başkan yardımcılarını, genel sekreter yardımcılarını atamak, çalışmalarını denetlemek yetkisi de bakana veriliyor.

Değişiklik teklifinde en çarpıcı olan HSYK üyeleri hakkındaki suç soruşturması ile kovuşturmasını yürütmek, gerekli kararları vermek, disiplin soruşturma ve kovuşturması işlemlerini yapmak, soruşturma açılıp açılmamasına karar vermek, soruşturma sonunda işlemden kaldırma ya da ceza verme yetkisi de Bakana tanınmış olması. Bu şekilde Adalet Bakanı sadece HSYK’nın başkanı değil, üyelerinin de disiplin amiri pozisyonuna getiriliyor.

Anayasa’nın mahkemelerin bağımsızlığını düzenleyen 138. maddesine, HSYK’yı düzenleyen 159.maddesine aykırı yasa değişikliğini öneren bu girişimle Yargıya ve adliyeye ilişkin tüm yetkiler adalet bakanlığın(bakan)da toplanıyor, HSYK bakanlığın bir idari birimi, adliyeler bakanlığın taşra teşkilatı, yargıçlar, savcılar bakanlığa bağlı çalışanlar haline getirilmek isteniyor, zaten sorunlu olan kuvvetler ayrılığı ilkesi tamamıyla yok ediliyor.

Bu yasa teklifi yasalaşırsa 2010 Anayasa değişikliği ile HSYK’nın Hükümetin güdümünde olup olmadığı tartışması, sonra erecek. Artık 2010 referandumu odaklı tartışmaları bitirme zamanı geldi. Hukuk güvenliğinin sağlandığı bir demokratik toplum düzeni için, hakimler, savcılar, avukatlar, yargı bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü önemseyen herkes bu kez ‘HAYIR’ deme zamanı.

Arif Ali Cangı – www.t24.com.tr

Çeyrek yaş krizi denemesi! – Gözde Kazaz

Bir akşamüstü balkonda, yanınızda sevdiğinizle sigara tüttürüp kahve içmektesiniz. Latifşinas zamanlar yaşanırkengözde kazaz bir boşluk anında boşluğa düşüveriyorsunuz. “Burada oturmaktan daha iyi bir şeyimiz yok mu yapacak?” Aval aval birbirimizin suratına bakıyoruz. Zaten maaş da daha yatmadı…Ben bu işte daha ne kadar kalacağım? İşyerinden ayrılsam beni kim alır işe? Ne işe yaradığım belli değil. Bir şeye tutunamadım gitti. Ne olacak benim bu halim? 20’li yaşlarının sonunda bir insanın iç karartıcı ve tekinsiz hayatına hoşgeldiniz.

Ekonomik seviye, toplumsal cinsiyet, eğitim falan gözetmeyen bu düşünceler kumkuması döneminin kanımca belirgin özelliği yetinememektir. Kendinden memnun olmamak, daha iyisi “olman” gerektiğine inanıp yol yordamını çözememek, iyi ya da kötü bir yerde çalışıyor olsan da hayatın boyunca o işi yapıp yapmayacağına karar verememek vs. gibi hayatın içine serpiştirilmiş şirin sorunlarımızın kristalleştiği nokta 20’li yaşların sonu, 30’ların başıdır.

Sanki bu dönem her şeyi bir anda yoluna koyamazsan önündeki birkaç on sene felaket geçecek ve tüm bunların sorumlusu tam şu anda attığın yanlış adımlar olacaktır. Verimsiz zaman dilimleri yaşarken, öte dünyalarda, kendine yeten, belini doğrultmuş yaşıtların vardır. “Kupkuru bir ağacın dalıyım, yapayalnız/uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor” sendromu olarak tanımlayabileceğimiz bu halet-i ruhiyeye bilim dünyası hemen bir isim bulmuş: çeyrek yaş krizi.

Durum o kadar da fena değil…mi?

Londra’daki Greenwich Üniversitesi Psikoloji bölümünden araştırmacı Dr. Oliver Robinson, 2011’de konuyla ilgili yaptığı bir araştırmada, 1100 kişinin katıldığı ankete dayanarak yüzde 86’lık dilimin 30 yaşına girmeden önce ilişkilerinde, parasal durumlarında ve işlerinde başarılı olma baskısı hissettiklerini belirtiyor. Mevzubahis krizin dört aşamasını ortaya çıkarmış Robinson:

– Varolan durumda hapsolma hissiyatı, ekseriyetle iş ve ilişki durumlarında kendisini gösteriyor.

– Değişimin mümkün olduğuna dair gittikçe artan bir his, yeni imkanları keşfetme isteği.

– Yeni hayatı inşa etme dönemi.

– Kişinin kendi sorumluluklarını, yeni ilgi alanlarını, amaç ve değerlerini keşfedip sağlamlaştırma dönemi.

Araştırmanın sonucunda, azınlığın kendini kısır bir döngüde takılıp kalmış olarak tanımladığı, fakat çoğunluğun bu dönemi katalizör addedip pozitif bir değişime yelken açtığı belirtiliyor. Yine de, internette küçük bir araştırma yaparsanız çeyrek yaş kriziyle ilgili, özellikle İngilizce pek çok forum bulabilirsiniz. Derdini anlatanların çoğunda benzer noktalar var; okul bitmiş, işe girilmiş ama işten memnun olunmamış ya da üç kuruş paraya çalışılıyor, hayatının harcandığına dair bir sıkıntı, geleceğe karşı duyulan umutsuzluk, beklemenin getirdiği belirsizlik vesaire. Yukarıda bahsedilen psikolojik araştırma elbette bize bu yaş aralığındaki gençlerin ne demeye böyle bir sıkışmışlık hissine kapıldığına; özellikle neden 2000’li yıllardan itibaren ortaya çıktığına dair pek bir şey söylemiyor.

Muhtelif sitelerde “ciddiye almayın, bu da geçer yakında” minvalinde öğütler dışında da pek bir şey bulmak mümkün değil. Hele ”Çeyrek yaş krizi – genç, başarılı, oryantasyonsuz” isimli bir kitap yazmış olan Birgit Adam’ın tavsiyesi gerçekten evlere şenlik: ”Çok düşünmeyin, dışarıya çıkın ve bir şeyler yapın”. Peki, ama nasıl?

Gençtir, her işi yapar

Ergenlik döneminin bir üst sürümü, orta yaş krizinin bir küçüğü olan çeyrek yaş krizinin hısımlarından farkı, biyolojik değil toplumsal bir süreç olması. Yaşam erki 20’li yaşlara gelmeden elinden alınmış; daha iyi eğitim, kariyer odaklı daha iyi bir iş, daha sağlıklı ilişkiler yönlendirmesiyle ortalığa salınmış bireyin topluma adapte olma sürecinde bocalamasından daha doğal ne olabilir?

Güvencesiz çalışma koşullarından muzdarip bir kuşaktan bahsediyoruz. ABD, Avrupa, özellikle krizle boğuşan İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerde, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde genç işsizlik oranı korkutucu bir biçimde artıyor. Ola ki işe girdiniz; güvencesiz koşullarda, her an işten atılma stresiyle çalışmak işten bile değil.

Tabii sorun bu ekonomik fasit daireyle sınırlı değil. Belirsizliğin getirdiği umutsuzluk, beklentiye ulaşamama gibi unsurlar da arada bir yokluyor. Acaba bu yetişememe, yetinememe hislerinde, gençlik olgusuna sürekli yatırım yapan, insan yaşamını ilerlemeci bir düz çizgiye hapsetmiş toplumsal düzenin hiç mi rolü yok?

Kap dar gelince

“Frances Ha”dan bahsederek bitirmek istiyorum bu soru işaretleriyle dolu yazıyı. Yakın bir zamana kadar vizyonda olan ve kanımca 20’lerinde sonunda yaşanan karmaşayı çok samimi bir yerden anlatan bu Noah Baumbach filminde Frances’in New York’ta hayatını bir türlü “olduramama” hikayesini izliyoruz.

27 yaşında ve bir arkadaşının da söylediği gibi “artık o kadar da genç değil”. Dans etmek istese de bu yolda kariyer yapma imkanının zor olduğunu görüyoruz (gerçi, sadece mutluluktan yaptığı yaya geçidindeki atlamalı zıplamalı dansı kendi başına bir koreografi), para sıkıntısı yüzünden kalacak yer bulmak için mahalleden mahalleye sürükleniyor, bir de üstüne en yakın arkadaşı onu bırakıp sevgilisiyle Japonya’ya taşınıyor.

Tüm bunlar olurken Frances yaşamanın bir yolunu buluyor işte; belki çok mutlu, belki çok tatmin olmuş değil ama yarı yarıya kafasını soktuğu bu yetişkinler dünyasında, bir yetişkin vakuruna sahip olmadan, kendi gibi kalarak yaşamayı başarıyor. Filme ismini veren o son sahnedeki gibi, ismin ve soyismin posta kutunun etiketine sığmıyorsa soyadını kıvırıp olduğu kadarını kullanırsın. Toplum kabı kimliğine dar gelse de kendini sığdırmaya çalışmadan, olduğu kadarıyla memnun yaşarsın.

Belki de çözüm “çok düşünmeyip dışarı çıkmakta” değil, “senden beklenen” zokasını yutmadan “sen” olabilmektedir. Sonrasında hepsi bizim, sokaklar, dostluklar ve kararlar dahil.

Gözde Kazaz – BİANET

Nereye – Sezin Öney

Japonya’da kamuoyu dert edince öğrendik ki, Türkiye’nin nükleer silahlanma planları da olabilirmiş.sezin öney

Japonya’nın, günde 12 milyon satan gazetesi Asahi Shimbun, Türkiye ile Japonya arasındaki nükleer enerji anlaşmasını, başyazısında, çok sade, çok kibar ve çok da sert bir dille sorguluyor.

Gazete, Başbakan Shinzo Abe’nin, ekonomik gelişim hedefine kilitlendiğini, dolayısıyla, ilke ve tehlikeleri gözardı ettiğini öne sürüyor.

Sözkonusu başyazı temelde, “Güç için her yol mubah mı?” meselesini sorguluyor.

Başyazı, öncelikle, “Eğer Türkiye’de ciddi bir nükleer kaza sözkonusu olursa, Japonya sorumlu tutulur” diyerek, nükleer anlaşmanın imzalanmasına eleştirel bir bakışla yaklaşıyor.

Fukuşima nükleer felaketi sonrasında Japonya’da zaten, “başka ülkelerde, nükleer santral inşa etmemiz, kendimiz bir felaket yaşamışken ahlaki mi” tartışmasını gündemde tutan güçlü bir sivil toplum iradesi var.

Başyazıda ikinci sorgulanan husus, “nükleer enerji elde edilmesi sonucu ortaya çıkan radyoaktif atıkların ne olacağı”; gazetenin ifadesine göre, anlaşmada bu konu muğlâk bırakılmış.

Gerçekten de… Rusya ve Japonya gibi “nükleer başarı öyküsü” olarak adlandıramayacağımız ülkelerin projeleri çok başarılı bir şekilde, inşallah ve maşallah kazasız belasız işleseler bile, Türkiye’nin nükleer santralleri çalışmaya başladıktan sonra, ortaya çıkacak radyoaktif atıklar ne olacak?

Türkiye’nin giderek fazla dozda şeffaflıktan ve hesapverebilirlikten uzak siyasi ortamında, nükleer çöplerin hesabı kimden nasıl sorulacak?

Hangi kanser vakaları, hangi sağlık trajedileriyle, birtakım “seçkinlerin” biraz daha hunharca tüketme hakkı elde etmesinin bedelini topluca ödemiş olacağız?

Çernobil felaketi sonucu yaşananları, mesela, “radyasyonlu çay içen” bakanları ne çabuk unuttuk?

Asahi Shimbun’un son değindiği nokta ise, yine çok can alıcı; anlaşmaya son anda, Ankara’nın baskısıyla ekleniveren bir maddeye göre, Türkiye’nin “uranyum zenginleştirme ve plütonyum elde etme” imkânları olacak.

Bu “radyoaktif” maddenin açılımı, Türkiye’nin nükleer silahlanmaya doğru yöneldiği.

Kamuoyunda konuşulmuyor ama, son dönemde Türkiye elindeki kısıtlı maddi imkânları, şeker dükkânına girmiş çocuk gibi, tıksa basa silahlanmaya harcıyor.

Dahası, son yıllarda, İran’ın, dünya ekonomisinden dışlanması, sosyal bakımdan tamamen içe kapalı bir ülke olarak köşeye itilmesinin sebebi, tam da bu; uranyum zenginleştirme, plütonyum elde etme sonucu, nükleer silahlanmaya yelken açtığı şüphesi.

Türkiye’den Japonya’ya yolu düşen gazeteciler, eskiden hiç olmazsa şunu sorgulardı; 127 milyonluk Japonya’da günlük gazete tirajı 70 milyonu geçiyor. Neden, yaklaşık 80 milyonluk Türkiye’de, tirajların toplamı, Japonya’dakinin yüzde 10’u bile değil?

Bu sorunun yanıtı, Asahi Shimbun’un, insan hayatına bu kadar dokunan ve Türkiye’de sorulmayan soruları nasıl da takır takır sıraladığını görünce, apaçık ortaya çıkıyor.

Üstelik bu gazete, tek de değil; Japonya kamuoyunda, “kaos içinde bir coğrafyada, yarın kaderinin ne olacağı bilinmeyen ülkelere, nükleer bilgi ve kapasite aktarımı doğru mudur” sorusu, ciddi bir tartışma konusuna dönüştü.

Başbakan Erdoğan ile, hoş bir seyahat yapan yerli malı gazeteciler ise, değil bu gibi “detaylara” takılmak, “dost-modern” ile “tost-modern” tartışmalarında köpüksü bir “paralel evrende”.

Bir Japonya seyahati “talihlisi”; “Başbakan Abe ile, elindeki sermaye ve teknoloji birikimini (…) Doğu’ya kullandırmak istiyor… Japonya, bu yeni kalkınma yolunu Türkiye istemezse, tek başına başlatabilir mi? Sorunun cevabı bellidir; o zaman Türkiye’deki siyasi iradeyi ortadan kaldırıp, yeniden dizleri üzerinde Batı karşısında oturtmak kimlerin isteği olabilir? Son zamanlarda yaşadıklarımız bu sorunun cevabında gizlidir” diye yazmış.

Yaktığı Roma’ya karşı lir çalan Neron misali bir avuç insanın oyuncağı olmuş bir ülke nereye gider?

Bu ülkenin bodoslama gittiği tek yön istikametteki felaketlerden felaket beğen diyarında başına geleceklerden kim sorumlu olur?

Sezin Öney – Taraf

Çok biliyorsunuz “uygun” kadın kıyafetini

Michigan Üniversitesi Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün yaptığı çalışma Müslüman “Dünyası”na göre kadınların toplum içinde nasıl giyinmesi gerektiğinin anketini de içeriyor. Araştırma aslında “Arap Baharı”ndan sonra Tunusluların değer ve algılarının Mısır, Irak, Lübnan, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye ile karşılaştırması üzerine. Yine de gözüken o ki 130 sayfalık araştırmanın en öne çıkan kısmı kadın kıyafetleriyle ilgili kısım.

FT_styleofdress1314

Tabii ki de öyle!

Araştırmadan alıntılarsak “1940lardan 1970lere kadar entellektüel liderlerin ve eğitimli toplumun bakış açısına göre kadınların (ve erkeklerin) giyim stili modernizmin en büyük simgesiydi”.

Ah, tamam o zaman. Bundan 40 yıl önce kim olduğu belli olmayan enteller ve bir kısım toplumun yaptığı “modernizm” tanımına göre yargılayalım toplumları.

Gerçekten de kadınların giyimi modernizmin simgesi mi yoksa sadece kadınlar hakkında konuşmaya mı bayılıyoruz?

Bence ikincisi. İnsanlar “kadınların kıyafetlerini konuşma ve siyaset konusu yapmaya bayılıyorlar”. İster bu anketteki gibi oryantalist başörtüsü muhabbeti olsun, ister “öyle giyindiği için tecavüzü hak eden” kurbanlar üzerine olsun. Ya da ister “başörtülü bacılarımız” hakkında olsun ister “çok açık, hiçbir yerde kabul edilemez dekolteler” hakkında olsun.

Öncelikle yazının oryantalist olduğu aşikar. Bir kere ne tür bir modernizm tanımı kadın kıyafetlerine dayanır? Bu entellektüeller ve eğitimli toplum kim ki kadınların ne giymesi gerektiğini, neyin uygun olduğunu tanımlayabilsinler?

Ankete cevap verenlerin yarısı erkek.

Yani erkekler kadınların toplum içinde giymesi uygun olan kıyafetlere karar veriyor böylece kadınlar erkekler tarafından tehdit edilmiş hissemiyorlar. Şayet kadınlar erkeklerin “uygun”  bulduğu kıyafetleri giymezlerse yine erkekler kadınları “modern değil” veya “tecavüze aranıyor” diye yargılıyorlar.

Araştırmanın hem seksist hem oryantalist olduğunu söylemiştim değil mi?

Anketin Batı medyasına düşmeyen devamı kadınların kıyafeti sorusuna cevap verenlerin demografik kırılımını yapıyor. Ülkeden bağımsız olarak üniversite mezunları daha “modern” numaraların “uygun” olduğunu söylüyorlar. Modernliğin tanımını eğitimli toplumlar yapabilirse niye ankete katılan eğitimli kesimin verdiği cevaplar araştırmada sadece ek olarak kaldı? Kafalardaki Doğu toplumu tanımına uymadı mı?

Kadınların ne giymesi gerektiğine erkeklerin karar vermesi sadece Müslümanlara özel bir sorun değil. Dünyanın her yerinde dinden, ırktan, miletten bağımsız her erkek neyin “uygun”, “modern”, “seksi” olduğunu tanımlama hakkını kendinde buluyor.

Fotoğrafçı Sarah Hughes’un çalışmları da bunu kanıtlar nitelikte zaten. Hughes kadınlara bir kendilerini rahat ve güvenli hissettikleri bir de çekici ve seksi hissettikleri iki kıyafet seçmelerini söylüyor.  Çalışmadan bazı örnekler:

Phindile Dlamini, 26, Lobamba “Geleneksel kıyafeti giydiğim zaman daha çok saygı görüyorum. Kadın gibi, anne gibi, dul gibi görünmek için.”

 

Kelly Spain, 23, San Francisco “Tacize uğramak istemiyorsam saçlarımı topluyorum ve etek giymiyorum”

Acıklı olan ise sadece Müslüman ülkelerde değil dünyanın her yerinde kadınların istedikleri kıyafeti giyebilme özgürlüğünün erkekler tarafından kısıtlanması.

Yani diyorum ki acaba erkekler bir zahmet kadınların kıyafetleri hakkında konuşmayı kesip, çenelerini kapatıp, bir konuda da “fikir” sahibi olmadan duramazlar mı? Çok mu şey istiyorum?

Şu elinizi, dilinizi kıyafetlerimizden çekin, bırakın özgür olalım!

10 Ocak 2014

Kenya Ordusundan Operasyon

Kenya ordusuna ait uçaklar, Etiyopya sınırında bulunan Garbarahey köyünü bombaladı. Kenyalı yetkililer vurulan yerin köktendinci El Şebab örgütüne ait bir kamp olduğunu ve El Şebab liderleri dahil 30 militanın öldürüldüğünü söylerken, yerel kaynaklar ölü sayısının 10 civarında olduğunu ve bölgede büyük yıkım olduğunu ifade etti.

 

Nijerya’da Boko Haram’la Çatışma

Ülkenin Güneydoğusunda köktendinci Boko Haram militanlarıyla Nijerya ordusu arasında çıkan çatışmalarda, Nijerya ordusundan yapılan açıklamaya göre, 38 militan öldürüldü.

 

Suriye’de Şiddet Sürüyor

Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre ülkenin Humus kentinde Esad rejimi askerleri tarafından sıkıştırılan 45 isyancı öldürüldü. Suriye devlet televizyonu ise isyancıların Humus içine sızmaya çalışırken öldürüldüğünü söyledi. Rejime bağlı güçlerin kayıplarıyla ilgili bilgi verilmedi.

 

Bağdat’ta İntihar Saldırısı

Irak’ın başkenti Bağdat’ta yeni silah altına alınan askerlere yapılan intihar saldırısında 22 kişi öldü. Irak’ta Felluce ve Ramadi kentleri kısmen El Kaide kontrolünde bulunuyor. Merkezi Irak Hükümeti bu kentlerde kontrolü ele geçirmek için askeri operasyona hazırlanıyor.

 

Afganistan’da Tutuklu Krizi

Afganistan’da merkezi hükümet kontrolüne geçen Bagram hava üssündeki tutuklular serbest bırakılmaya devam ediliyor. ABD, Afganistan hükümetinin en son 72 tutukluyu haklarında yeterli delil olmadığı gerekçesiyle serbest bırakmasını kınadı.

 

Avrupa Parlamentosu Tanık Olarak Edward Snowden’i Davet Etti

Avrupa Parlamentosu sivil özgürlükler komitesi Rusya tarafından geçici sığınma hakkı tanınan eski ABD Milli Güvenlik Ajansı (NSA) çalışanı Edward Snowden’i, NSA’nin gerçekleştirdiği iddia edilen ve AB vatandaşlarının haklarını ihlal eden faaliyetler hakkında dinlemek üzere video konferansa davet etti.

 

ABD’de Büyük Kimyasal Felaketi

ABD’nin Batı Virginia eyaletinde bir kimyasal fabrikasından nehre sızan kimyasallar nedeniyle yetkililer tarafından musluk suyunun içmek ve yıkanmak için kullanılmaması çağrısı yapıldı. Felaket 300000 kişiyi etkiledi. Musluk suyu kullanımı yasağının ne kadar süreceği bilinmiyor.

 

ABD’de Patronaj Skandalı

ABD’nin New Jersey eyaletinde vali Chris Christie, belediye başkanı seçim döneminde kendisine destek vermeyen bir kasabaya ulaşım sağlayan bir köprünün bazı şeritlerinin kapatılarak 4 gün boyunca trafiğin yavaşlatıldığının ortaya çıkması üzerine özür diledi. Christie’nin ismi sıklıkla Cumhuriyetçi Parti’nin 2016 Başkan adayları arasında geçiyor.

 

New York’tan Güneş Enerjisine 1 Milyar Dolar

ABD’nin New York kentinin valisi Andrew Cuomo, kente 3000 megavatlık güneş enerjisi kapasitesi artırımı sağlamak için 1 milyar dolar civarında kaynak oluşturulduğunu açıkladı.

 

Çin Kömür Konusunda Hala Akıllanmadı

Çin, 2013’te 9.8 milyar dolar harcayarak 100 milyon ton yeni kömür üretim kapasitesi oluşturdu. Çin’de kömür kaynaklı hava kirliliği artık doğrudan insan sağlığını tehdit ediyor. Geçen yıl, sekiz yaşında bir kız çocuğunun hava kirliliğinden kaynaklanan akciğer kanserine yakalandığı ortaya çıkmıştı.

 

Avrupa’da Kuraklıklar Artacak

Hydrology and Earth System Sciences dergisinde yayınlanan yeni bir makaleye göre Avrupa’da kuraklıklar giderek artacak. 2100 yılına kadar Avrupa’nın su kaynaklarının %40 azalması bekleniyor. Kuraklıktan en çok Avrupa’nın güney bölgeleri etkilenecek.

 

Büyük Etçillerin Yok Oluşu Ekolojiyi Çökertiyor

ABD’de, Oregon Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırmaya göre büyük etoburların azalması sonucu artan otoburlar bitki örtüsüne zarar vererek erozyon dahil olmak üzere ekolojik zarara yol açıyorlar. Dünyadaki 31 etobur türünün dörtte üçü, çoğu insan faaliyetleri kaynaklı olmak üzere, azalıyor.

 

AB Karbon Fiyatlarını Yukarı Çekmeye Çalışıyor

Çarşamba günü alınan bir kararla piyasaya 900 milyon ton ek karbon salma izni dağıtılması ertelendi. Bu sayede ‘kirletme izni’ olarak da bilinen karbon fiyatlarının %10 ila 15 artması bekleniyor.

Don Kişot’da pedallama zamanı, “Mevzubahis Bisiklet”

Kadıköy Yeldeğirmeni’nde bulunan Don Kişot Sosyal Merkezi’nde (İşgal Evi) her Cumartesi rutin olarak sürdürülen “Kafa açan Cumartesiler” etkinlikler dizisinde bu hafta sıra bisikletle yaşayanların. Mevzubahis Bisiklet buluşmasında 13:30’da işgal evinde buluşacak bisiklet sevadalıları iki, iki buçuk saat sürmesi planlanan sunumların ardından Kadıköy’den Gezi Parkı’na pedallayacak.

Mevzubahis Bisiklet, 11 Ocak Cumartesi günü Don Kişot Sosyal Merkezi'nde
Mevzubahis Bisiklet, 11 Ocak Cumartesi günü Don Kişot Sosyal Merkezi’nde

Don Kişot Sosyal Merkezi bisiklet sorumlusu Samet Aksuoğlu‘na yarın Yeldeğirmeni’ne gelecekleri nelerin beklediğini sorduk.

Aksuoğlu, 13:30’da başlaması planlanan “Mevzubahis Bisiklet” buluşmasında bisikletle ulaşım ve sorunları, yetersiz bisiklet yolları ve alternatif ulaşım, bisiklet tasarımı-restorasyonu ve geçtiğimiz ay Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde ilk festivalini gerçekleştiren engelsiz pedal hakkında sunumlar yapılacağını belirtti. Bu arada yeri gelmişken anımsatalım 2. Engelsiz Pedal Festivali  23 Ocak Perşembe Günü Beyoğlu/Bronx’ta. Engelli çocukların bisiklet ile tanışmasını ve gönüllü üniversite öğrencilerinden kurulu bir bisiklet taşımacılığı ağı oluşturmayı hedefleyen Engelsiz Pedal Derneği tarafından düzenlenen festivalin amacı İngiltere’de engellilere uygun şekilde imal edilen bisikletleri edinebilmek.

1. Engelsiz Pedal Festivali 26 Aralık Perşembe günü Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde gerçekleşti

Don Kişot Sosyal Merkezi bisiklet sorumlusu Aksuoğlu “Mevzubahis Bisiklet” etkinliğine tüm bisiklet camiasını davet ettiklerini ancak yarınki buluşmada üç kurumu özel olarak çağırdıklarını sözlerine ekledi.

kafa açan cumartesiler 2

Bisikletli ulaşım platformu, Bisikletli kurye ve Engelsiz pedal derneği‘nin de “Mevzubahis Bisiklet” etkinliğinde kendi çalışmaları hakkında Don Kişot’u ziyaret edenleri bilgilendireceğini söyleyen Samet Aksuoğlu, “Don Kişot’taki sunumların ardından ise hep birlikte Gezi Parkı’na pedallayacağız. Gezi’ye nasıl gideceğiz şu an net değil. O anki duruma göre ya Boğaz köprüsünden karayolu ile ya da vapurla karşıya geçerek” şeklinde konuştu.

Mevzubahis Bisiklet ile ilgili son dakika gelişmelerini facebook etkinlik sayfasından takip etmek mümkün.

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Kim yaptı, belliymiş işte… – Ümit Kıvanç

Roboski katliamı için sahiden de kovuşturmaya yer yokmuş. Böylece anladık. Emri genelkurmay başkanı vermiş. Başbakandan daha önce aldığı yetkiye dayanarak. E zaten biz de böyle olduğunu sanıyorduk. Daha ne bekliyoruz askerî savcıdan? Başka neyi soruşturacaklar? “Devlet yaptı, biz yaptık, olur öyle,” diyorlar.

mahsunForma

Katliamın hemen ertesinde başbakan çıkıp demişti ki: “Ahmet mi Mehmet mi, Silahlı Kuvvetler bilemez ki!” Di mi? Her ihtimale karşı, Ahmet Mehmet, hepsini bombalar. Şimdi varılan nokta da bu mantığın geçerli kabul edilmesi; başka bir mesele yok yani. Burası burası olmasaydı, hak, adalet, vicdan gibi şeylerden sözederdik. Fakat artık zûldür.

Yine de size hatırlatayım: Otuz dört insanın göz göre göre paramparça edilerek öldürüldüğü yer, askeriyenin kaçağa gidip gelen gençleri ismen tanıdığı bildiği bir yerdir. Bu şekildeki bir bombalamaya meşruiyet kazandırıp kazandırmayacağı tartışması bir yana, “PKK’li zannettik”in mâkûl hiçbir izahı yoktur. Oradaki yerleşik askerî birliğe sorulması halinde oradaki komutanın, “Evet, bugün şu kadar insan gitti, akşama da dönerler” dememesi ihtimal dışıdır. Sorulmamışsa vahim, dememişse daha vahimdir. Ayrıca, ilk bombalamadan sonra köylüler (aralarında koruculuk yapanlar da var) telefonlara sarılıp “onlar bizim çocuklarımız” diye haber verdiler; kalan sağlar da bombalandı. Köylüler askerleri yaralılar için yardıma çağırdı, asker gönderilmedi. Ambulanslar geldi, asker yollarını kesip bekletti. Kovuşturmaya yer yok, ha? Tabiî, yoktur… Devlet dersinde öldürülmüşsen, adının hatırlandığına bile şükredeceksin. Roboski üzerine yaptığım filmin (Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim) tek hedefi kurbanlarının adlarının, yüzlerinin hatırlanmasıydı. Şimdi onların her gece başbakan ve genelkurmay başkanının rüyalarına girmesini çok isterim. (Buradaki fotoğraf Roboski -Ortasu- köyünden, Mahsun Encü’nün evinden; belgesel için birlikte çalıştığımız arkadaşım Metin Yılmaz çekti. Mahsun 16 yaşındaydı. Arkadakiler ailesi. Formanın göğsünde Roboski yazılı.)

Bu yazı ilk olarak riyatabirleri.blogspot.com/ da yayınlanmıştır

Ümit Kıvanç

 

 

Ümit Kıvanç

“Et Atlası” raporu pek iştah açıcı değil

Et Atlası Heinrich Böll Vakfı ve Friends of the Earth ortak yayını
Et Atlası Heinrich Böll Vakfı ve Friends of the Earth ortak yayını

Heinrich Böll Vakfı ve Friends of Earth tarafından yayınlanan “Et Atlası” endüstriyel et üretimi ve artan et tüketiminin yıkıcı sonuçlarını gözler önüne seriyor.

Sokaklar “gurme” biftekçilerden, süpermarket dolapları hangi hayvanın eti olduğunu üzerine yazmasalar anlayamayacağımız gıdalardan geçilmez olmuş ve et kültürü dörtnala yayılmaya devam ederken, tabağımıza gelen etin çevresel ve toplumsal etkilerini inceleyip tadımızı kaçıran (!) çalışmalara bir yenisi daha eklendi. Heinrich Böll Vakfı, Friends of Earth ortaklığı ile hazırlanan rapor bizi “akşama köfte yapmadan” ve “Adana’lar iki olmadan” önce gıda tercihlerimizin dünyamıza etkileri konusunda bir kez daha düşünmeye davet ediyor.

Tabağımıza gelen gıdanın politik sonuçları var

9 Ocak tarihinde yayınlanan rapor bugüne kadar konu üzerinde yapılmış çalışmalardan çarpıcı sonuçları bir araya getiriyor ve eti nasıl üretip ne kadar tükettiğimizin sonucu olan yıkımı A’dan Z’ye, daha doğrusu tarladan midemize kadar inceliyor. BBC’ye demeç veren Heinrich Böll Vakfı başkanı Barbara Unmuessig‘e göre rapor kimseyi suçlamayı amaçlamıyor: “Kimseye vaaz ya da ahlak dersi vermek niyetinde değiliz. Ne yediğimiz kişisel bir tercihtir. Ama tabağımıza gelen gıdanın politik sonuçları olduğunu da hatırlamak gerekli.”

Rapordaki verileri gördükten sonra ise yediklerimizin sadece “kişisel tercihten” öte anlamları ve çevremiz üzerinde yıkıcı sonuçları olduğunu görmeye başlıyoruz. Rapor, buğday, arpa, yulaf ve mısır üretiminin %40’ını, toplam tarımsal alanın %70’ini ve tatlısuyumuzun çeyreğini kullanmamıza neden olan bir sektörle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu oranlardaki kişisel payımızı görmemiz içinse daha somut bir örnek üzerinden, 1 kg kırmızı et için gereken kaynaklardan yola çıkıyor. 1 kg havuç üretmek için 133 lt, 1 kg domates üretmek için de 184 lt suya ihtiyaç duyulan dünyada 1 kg kırmızı et için harcadığımız su miktarı 15.455 litre. Başka bir deyişle evlerimizde kullandığımız damacanalardan tam 813 tanesi, günde 3 litre su içtiğinizi varsayarsak 14 yıllık su ihtiyacınız kadar su sadece 1 kg et için tüketiliyor. 3,6 kg buğday ve 36 kg kaba yem de cabası. Tabii bu su hayvanlar tarafından içildiği için değil, yem ve ilaç üretiminden başlayıp tabağımızda biten yem, ilaç, kimyasal üretimi, kesim, saklama, soğutma ve ulaştırmayı da içeren sürecin bir sonucu.

Antibiyotik ve hormon kullanımı sağlığı tehdit ediyor

Raporun bu sürecin yönetimine bakan bölümü ekonomik ve toplumsal sonuçları irdeliyor. Bugün hayvancılık sektöründe egemen ilk eğilim şirket birleşmeleri ve satınalmalar neticesinde giderek az sayıda şirketin pazara hakim olması. Bu sürecin 1985-2005 yılları arasında 70 milyon küçük üreticiyi pazardan sildiğini ve üreticilikten tüketiciliğe kaydırdığını ortaya koyan rapor bu sürecin devam etmesinin yerel ekonomilerde yaratacağı yıkıma dikkat çekiyor. Et üretimi liderlerine baktığımızda pazarın büyüklüğünü görebiliyoruz: Lider konumdaki JBS firmasının cirosu 38,7 milyar dolar olarak açıklandı.

İkinci egemen eğilim ise et üretiminin yoğunlaşması, yani daha küçük alanlarda (fabrika çiftliklerde ya da tavukhanelerde) daha fazla hayvan büyütülmeye çalışılması. Bu hayvanları çok daha kötü şartlara mahkum ederken antibiyotik ve hormon kullanımını zorunlu kılarak toplum sağlığını tehdit ediyor. Süperdirençli bakterilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan bu koşullar yeni salgınlara davetiye çıkartıyor.

GDO’lu gıdanın başlıca müşterisi hayvan yemi sektörü

Endüstriyel et üretimi ile bağdaştırılan bir diğer tehdit ise GDO. Glifosat türü tarım zehirlerine dirençi olacak şekilde genetiği ile oynanan soya ve mısırın başlıca müşterisi hayvan yemi sektörü. Et üretimi hem bu ürünlere olan talebi arttırdığı için çeşitli bilimsel araştırmalarda canlılar üzerindeki zararlı etkileri kanıtlanmış GDO teknolojisinin güçlenmesine neden oluyor hem de bol bol uygulanma şansı bulan glifosat zehrinin et üzerinden tüketicilere geçmesine neden olarak insan sağlığını tehdit ediyor.

Raporda mevcut üretim anlayışının biyoçeşitlilik üzerine etkilerine de yer verilmiş. “Verimli” tür arayışındaki sektör şu anda sütün %83’ünü Holstein türünden, kırmızı etin %65’ini sadece üç türden alıyor. Bu genetik çeşitliliğin azalmasına ve ait olduğu iklimsel koşullardan uzak yaşayıp zayıf düşen hayvanların üretimi için daha fazla ilaç kullanılmasına neden oluyor.

Et tüketimi iklim değişikliğini arttırıyor

Son bir paragraf da iklim için. Rapor, ürettiği sera gazları nedeniyle küresel iklim değişikliğinin en büyük aktörlerinden biri olarak kabul edilen endüstriyel hayvancılığın bu kötü şöhretini perçinliyor. Raporda kullanılan verilere göre 1 kg dana eti üretimi 27 kg CO2 eşdeğeri sera gazı salımına neden oluyor. Bir karşılaştırma yapabilmek adına bu miktar kilometrede 200 gram CO2 salan ortalama bir arabayla 135 km dolaşmak demek.

Peki çok mu et tüketiyoruz? Rapora göre evet ve bu artmaya da devam edecek. 2022 yılına kadar et talebinde %80’lik bir artış beklendiği belirtilirken bunun halihazırda baskı altında bulunan kaynaklar üzeride yıkıcı bir etki yaratabileceğinden bahsediliyor.

Öneriler

Raporun öneriler kısmı ise araştırmanın detayına oranla zayıf gözüküyor. Özetle et üretiminin mevcut hali kadar yıkıcı olmak zorunda olmadığından ve üreticilerin sorunların üzerine giderek iyileştirmeler sağlayabileceği gibi muğlak önerilerden bahseden rapor tüketicilere de gıda alışkanlıklarını sorgulamayı ve vegan/vejetaryen beslenmeyi bir alternatif olarak araştırmalarını salık veriyor. Hayvan refahı veya insanların hayvanların canı ve bedeni üzerinde hak sahibi olup olmadığı konusundaki etik tartışmalar raporda hemen hemen hiç yer bulamamış durumda.

Yağmur ormanlarına etki, hayvan sahipliğinin el değiştirmesinin ekonomik ve sosyal yapılara etkisi gibi birçok farklı başlığı daha inceleyen 68 sayfalık İngilizce raporun tam metnine buradan ve özetine buradan ulaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Erdoğan’a verilen destek azalıyor

ErdoganBakanlara uzanan yolsuzluk soruşturmasından bu yana yapılan ilk ankette hükümetin popülaritesinin azaldığı görüldü. Hükümet, büyüyen yolsuzluk soruşturmasının etkilerini Mart ayında yapılacak seçimlerde hissedebilir.

Son parlamento seçimlerinde en doğru tahminlerde bulunan şirket Sonar tarafından Perşembe günü yayınlanan ankete göre AKP’ye verilen destek yüzde 42,3 ile yüzde 50 ile üçüncü dönemin başladığı Haziran 2011’den bu yana kaydedilen en düşük seviyeye geriledi. Sonar tarafından Temmuz ve Kasım 2012’de düzenlenen anketlerde ise destek seviyeleri yüzde 44 ve yüzde 47 idi.

Destek oranlarındaki söz konusu düşüş, partisinin Haziran ayında düzenlenen Gezi protestoları ile 17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk soruşturmasına karşı verdiği mücadelenin desteklendiğini söyleyen Başbakan’a önemli bir darbe niteliğinde.

Başbakan, kendisine verilen desteği yitirmeden hükümet karşıtı gösterilerin üstesinden geldi. Ancak o zaman işe yarayan taktik yolsuzluk suçlamalarında işe yaramıyor görünüyor.

81 ilin yaklaşık üçte birinde 3025 kişi ile düzenlenen ankete katılanların yüzde 60’ının verdiği cevaba atıfta bulunan Sonar açıklamasında, “Halk, yolsuzluk operasyonlarını adil buluyor,” ifadelerini kullandı. Anket katılımcılarının yüzde 28’i soruşturmayı adaletsiz bulduğunu belirtirken yüzde 12’si ‘fikrim yok’ dedi.

Sonar yapılan açıklamada, ankete katılanların yüzde 68’inin verdiği cevaplara dayanarak, “Halk, bazı bakanların akrabalarının yolsuzluğa karıştığına inanıyor,” dedi. Katılımcıların yalnızca yüzde 19’u kabine üyeleri ile akrabalarının yolsuzluğa katılmadığını söylerken yüzde 13’ü ise bir fikri olmadığını söyledi.

Sonar anketine göre ana muhalefet partisi CHP’nin oy oranı yüzde 29,8’e, MHP’nin oy oranı ise yüzde 18,7’ye yükseldi. Şubat 2012’de ise AKP’nin oranı yüzde 53 ile zirve yapmış, CHP’nin oranı ise yüzde 20 ile en düşük seviyesine gerilemişti. Aynı tarihte MHP’nin oranı ise yüzde 16 idi.

Erdoğan’ın Ağustos ayında Türkiye’nin seçimle göreve gelen ilk Cumhurbaşkanı olmak için de yarışması bekleniyor. Erdoğan, Cumhurbaşkanı olması durumunda 10 yıl daha görevde kalabilir.

“Erdoğan, siyasi otoritesini yeniden kurmayı amaçlayarak Mart ayında düzenlenecek belediye seçimlerinde AKP’nin zafer kazanmasını sağlayıp mevcut krizden muhtemelen sağsalim çıkacak,” diyen Standard Bank gelişmekte olan piyasalar strateji bölümü başkanı Tim Ash sözlerine, “Mart ayında seçimlerden zayıf bir sonuç alınması ise cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Erdoğan’ı yerinden etme çabalarını artırabilir.” şeklnde devam etti.

(WSJ)