Ana Sayfa Blog Sayfa 4068

Dip’siz

bir kitabı söküp savuruyordum hazara

sayfa ayrılıyordu hazar ayrılıyordu

ama hikaye ayrılmıyordu

yaşanacak her şey yaşanıyordu

Annemin babası Kıbrıs göçmeni olduğunu pek dillendirmezdi. Keyifli akşamcı sofralarında bile Rumca bir şarkı mırıldanmazdı. En kızdığı zamanlarda dahi dili Kıbrıs şivesine kaymazdı. Orada akrabalarımızın olduğunu, komşularıyla Rumca konuşabildiğini çok sonraları öğrendim. Dilindeki Ada’nın tuzunu ise tamamen silmeyi başarmıştı. Bunun nedenini ne ben sordum ne o söyledi. Yıllar sonra Çağan Irmak’ın Dedemin İnsanları’nı seyrederken anladım, her şeyin sebebini. Dedem burada ‘öteki’ olmamak için dilindeki tattan vazgeçmişti. Dedem, filmdeki Mehmet Bey’e göre şanslıydı ölmeden önce Kıbrıs’a gitti, yaşadığı toprakları, insanları gördü. Torun olarak bana iletecek bir mesaj bırakmadığını zannettim yıllarca ama oradan zarf içinde bir kitap gelince, iletmem gereken bir mesajım olduğunu fark ettim.

Beste Sakallı, ‘dedemin insanlarından’ hatta ailemin Ada’da kalan yanı. Dip ise onun kendini sağaltma hikayesi; okura acılarını anlatma, akıtma, paylaşma çabası. Beste Sakallı düştüğü yeri, vurduğu dip’i ardaşık şiirler halinde anlatmış. 

Yok ile başlıyor dip’in hikayesi:

20 Dip...

bir yer ki

ortalık kan revan ama

bir iç kanama gibi

görünürde yaram yok

bir yerdeyim kilitli

kilit yok

o kalabalık

ve o kalabalıktaki muazzam yalnızlık

o çokluk

ve o çokluktaki muazzam yokluk

yok işte

her şeyin olduğu

ama hiçbir şeyin olmadığı orasız

 

Beste Sakallı
Beste Sakallı

Kıskanma şiirinde kendisi dip’teyken bırakıp gideni, gidip unutanı, yeni başlangıçlar yapanı kıskanıyor. Aslında bu kıskaçlıktan çok kendi çaresizliğine, yalnız kalışına karşı bir yakarı.

Yüzümü aynaya her uzattığımda

geçmişin kokuşmuş tortularını

uzamış kıllar gibi bulduğum

ve iki ucu birbiriyle tam kavuşmayan cımbızımla

sabırla ama bir o kadar öfkeyle

cesaretle ama bir o kadar kederle

yaşananlardan tek tek temizlemeye

azar azar arınmaya çalıştığım zamanlar kargaşası burası

Geçmiş’le yüzleşmeye çalışıyor şair ama buna henüz tam hazır olmadığı için çok zorlanıyor.

Söylemek isteyip de söyleyemediğini, boğazının düğümlendiğini Boğaz’da dinlerken, Islak’ta yüzleşme çabalarının tanığı oluyoruz. Sanrılı, yarı uykulu koma halini ise Hissedişler’de ta içimizde hissediyoruz.

her sesi duyabiliyorum burada

mesela çiçeklerin karbondioksiti içlerine çektikleri

ya da gözlerin kapaklarını indirip kaldırdığı sesi

bir perdenin uçuşma sesi

duyuyorum hepsini

hem kimliğimde yazılı yerdeyim burada çünkü

hem de ufacık bir hücreyim evrende

hem rahmindeyim annemin

hem de dünyayı yüklenen bir anneyim

Şiirler, şairi acının ilacının beklemek olduğuna inandırdığından beklediğini söylüyor, Beklemek ve Merhaba Zaman’da. Biraz sağaldığını hissederken sonra tekrar hatırlayıp içini kaplayışı derin üzüntünün Arkadaş’ta anlatıyor.

ve bir an hiçbir şeyin olmadığını geçiriyorum aklımdan

bir nehir çiziyorum avuç içime

ve o nehirle alıp götürüyorum ne varsa içimden

“ve güneş dalgın bir adamın baktığı yerdeki kadar / tutulmaz bir ötededir” yazarın kış’ını anlatıyor. Hayatındaki kış mevsimini karanlık, kapalı, soğuk ve kurak olarak tanımlıyor. Dip’e vurmasının sebebinin ölüm olduğunu Eşitlik şiirinde “nasıl ki bir böceğin dişiyse gireceğin” demesinden seziyoruz.

Kendini değersiz hissedişlerine ise Bulmak ve Hiç şiirlerinde şahit oluyoruz.

aynı değerde

aynı hiçlikte

aynı canlılıkta ve cansızlıktaymışım

mış’mışım meğer

miş’mişim

bir cümlenin sonundaki o ek kadarmışım meğer

ben o yaprakla ağaç arasındaki küçük dalcık kadar canım

birazdan yeryüzüne bir damla kadar inecek o dev bulut kadar yalanım

İlk bölümde kişisel üzüntüsünü, dip’e vuruşunu ama en çok orada hissettiklerini anlatan şair, ikinci bölüm olan İç Dökümleri’nde Pompei’de ölen köleler, Bosna’da zulüm gören kadınlar, denizde boğulan kaçak göçmenler, dünyanın her yerinde ağlayan ve kanayan insanlar ve insanlık için yaşadığı üzüntüyü ama elinden bir şey gelmediğini anlatıyor.

Biliyordum

cumalıkızıktaki o sokağa daha önce yaşayanlarını

getirememiştim

zeugmadaki çingenenin hikayesini değiştirememiştim

yapamamıştım beyoğlundaki pilavcı çocuk için bir şey

ona kendimi anlatmaktan başka

ortaköydeki kuşlara hep az gelmişti verdiğim yem

ve hissetmemişti onu dudağından öptüğümü bratislavadaki işçi çocuk heykeli

yoktu elimden gelen

ön dişleri düşmüş sekiz yaşlarındaki çocuğun

gülümsemesine katılmaktan başka

yoktu bir fotoğraf çekilirken kameraya bakmak dışında şansım

o kare beni de görüyordu

yoktu şansım kareyi görmemiş yapmak gibi

yalan söyleyemiyordum küçüklükten beri çünkü

ve bazen bir tek ben doğru söylüyor gibi hissediyordum

engel olamıyordum

ya yanlış doğrudaydım ben

ya onlar doğru bir yanlıştaydılar

bilemiyordum

22 DipKitabın sonunda şairin dip’e vuruşunun sebebinin babanın ölümü olduğunu anlıyoruz.

vurma dedim vurdu adam

ölme dedim öldü babam

ağladım

sonra işte acımasız bir anı gibi hayat geçti aklımdan

ve içim geçti hayattan bazı bana danışmadan

 

Kitabın başında acılarını okura akıtarak içindeki irin bağlamış yarayı deşmeye çalışan Beste Sakallı, sonunda yarasını sağaltıyor, en azından hayata devam etme gücünü kendinde buluyor. Vurduğu dip’ten yükselip, ileri doğru bir adım atıyor. Kitap geleceğe umut yükleyerek bitiyor.

sen öpünce buraya asfaltlanmış kalbimi

sustu hasar bitti kargaşa

çekip gitti dip

yaşanacaklar durağında

hazırım yeniden volta atmaya hayatın biraz sonrasına

  

Şimdi ben de sözümü tamamladım. Hazırım artık volta atmaya hayatın biraz sonrasına ama önce iletmem gereken bir mesajım var dedemden Ada’ya: Kalimera, merhaba…

Beste Sakallı, Dip, Şiir, 55 Sayfa, Mart 2013

07

 

 

Mehmet Fırat Pürselim 

 

 

 

Mersinliler Pazar akşamı İsa Şahmarlı için elele Bakü’ye yürüyor

Mersin Yedirenk LGBT derneği üyeleri, Perşembe günü intihar eden ve Kanal 13 AZ’a verdiği röportajda en büyük hayalinin eşcinsellerin Bakü sokaklarında özgürce elele yürümesi olduğunu söyleyen İsa Şahmarlı için Mersin sokaklarında elele yürüyecek.

2 isa_sahmarli3...

İsa için elele Bakü’ye yürüyoruz” etkinliğinin 26 Ocak Pazar günü saat 17:00’de Mersin Pozcu’da Kushimato Sokağı’nın girişinde başlayacağı belirtildi. Pazar akşamı herkesi Kushimato sokağına beklediklerini söyleyen Yedirenk LGBT aktivistleri görünürlük problemi olmayan LGBT bireyler ve eyleme destek veren heteroseksüeller ile birlikte Mersin’de elele yürüyeceklerini kaydetti.

http://www.youtube.com/watch?v=wIAynCaQ58s&feature=youtube_gdata_player

“İsa için elele Bakü’ye yürüyoruz” etkinliğinin mimarlarından Yedirenk LGBT derneği üyeleri Gizem Ondokuz, Deniz Rojda, Gülşah Ondokuz ve Zeynep Toprak’a Yeşil Gazete okurlarına bu eylemi nasıl planladıklarını, Azerbaycan ile Türkiye arasında homofobi açısından bir fark bulunup bulunmadığını ve kendi hayallerinin ne olduğunu anlatmalarını istedik

Gizem Ondokuz (26 yaşında, Öğretmen, Cinsel yönelimi Lezbiyen ve partneri ile birlikte yaşıyor)

6 Gizem Ondokuz
Gizem Ondokuz

İsa’nın videosunu izledikten sonra, “En büyük hayalim eşcinsel çiftlerin Bakü’de elele yürümesi” cümlesi beni yaraladı. Onun hayalini biz gerçekleştirebiliriz diye düşündüm. Pazar akşamı hem lgbt bireyler hem de eyleme destek veren heteroseksüeller kendi hemcinsleri ile İsa’nın hayalini gerçekleştirmek için elele yürüyecek ve topluma aynı cinsten birbirini seven çiftlerin elele dolaşabileceğini göstereceğiz.

Bu yürüyüş sonrasında da bir kampanya yapmak istiyoruz. İnternet üzerinden herkese çağrı yapacak, Türkiye ve Dünya’dan elele sokaklarda yürüme fotoğraflarının bize gönderilmesini isteyeceğiz ve bu fotoğrafları herkesle paylaşacağız.

Azerbaycan’da Türkiye’de olduğundan daha ağır bir ötekileştirme yaşandığını düşünüyorum. İsa gibi LGBT aktivisti bir gencin bu şekilde hayatına son vermek zorunda kalması bile Azerbaycan’daki durumun buradan daha kötü olduğunu gösteriyor.

Benim hayalim canımın istediği her yerde hiçbir endişe taşımadan partnerimle özgürce dolaşabilmek.

Deniz Rojda (27 yaşında, Çalışıyor, kendini Queer olarak tanımlıyor)

10 Mersin Yedirenk
Mersin Yedirenk LGBT 2012 yılında kuruldu

Biz hepimiz gökkuşağının çocuklarıyız. İsa için de geçerli bu söylediğim. İsa aramızdan ayrıldı ve gitmeden önce Bakü’de elele yürüyen eşcinsel çiftleri görmek istediğini söyledi. Bunu hayata geçirmeyi İsa’ya borçluyuz. İsa bizim kardeşimiz, gidişi ile bizim omuzlarımıza çok büyük bir yük bıraktı. Artık onun için de, onun hayali için de mücadele etmemiz gerekiyor.

Azerbaycan’ın yasalarını bilmiyorum. Türkiye’de lgbt bireylerin hayatını kısıtlayacak yasal bir düzenleme yok ama toplum baskısı gibi başka kısıtlamalar var. Yasal olarak düzenleme yapmakla sorunların çözüldüğünü söyleyemeyiz. Azerbaycan’ın Türkiye’ye nazaran daha ataerkil bir toplumsal yapıda olduğunu düşünüyorum.

Benim hayallerden çok yasalardan beklentilerim var. Anayasa’ya cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği maddesinin eklenmesini bekliyorum. Nefret suçları yasası çıkarılmalı. LGBT bireylere karşı işlenen suçlarda sanık lehine verilen haksız tahrik indirimleri kaldırılmalı. 2006’da İstanbul’da katledilen Baki Koşar’ın katili kendisine ilişki teklif edildiği yönünde beyanda bulunduğu için haksız tahrik indirimi aldı.

Tüm dünyanın İsa’nın beklediği ve istediği gibi İsa’nın da renklerini taşıyabilecek bir dünya haline gelmesini istiyorum.

Zeynep Toprak ( 27 yaşında, Çalışıyor, Cinsel yönelimi Heteroseksüel)

9 zeynep toprak
Zeynep Toprak

İsa’nın videolarını izledik, onun hayalini öğrendik ve bu hayalini gerçekleştirmek istedik. İsa’yı tanımıyordum, kim olduğunu bilmiyordum ama intihar ettiğini öğrendiğim iki günden beri uyuyamıyorum ve kendimi çok huzursuz hissediyorum. Birkaç hafta önce Mersin’de trans arkadaşımız Deniz darp edilmişti ve ben o zamanda aynı şeyleri hissetmiştim.

İsa, intihar ederken bıraktığı mektubunda topluma “Günahım boynunuza” dedi. Kendi hayatına son verdi belki ama bu toplumda yaşadığı şiddetin bir sonucu.

Azerbaycan’daki durumu bilmiyorum ama eğer bir aktivist hem de gökkuşağı bayrağı ile kendini asarak intihar ediyor ise bunun çok sembolik olduğunu düşünüyorum. Oradaki homofobinin Türkiye’den daha ağır olduğunu gösteriyor bu durum.

Ben cinsel yönelimler üzerine tartışılmamasını istiyorum. Yönelim kelimesi bile beni rahatsız ediyor. Artık bu durum bir sorun olarak algılanmamalı. Heteroseksüeller nasıl rahat hareket ediyorsa, muhafazakar kesim nasıl kendi ibadetlerini yerine getirirken bir sorun yaşamıyorsa -ki bu noktada belirtmem gerekir LGBT bireylerin arasında da dinine çok bağlı insanlar var- LGBT bireylerin de rahat hareket edip sorun yaşamamalarını istiyorum.

Gülşah Ondokuz (29 yaşında, Çalışıyor, Cinsel yönelimi Lezbiyen ve partneri ile birlikte yaşıyor)

7 zeynep toprak
Soldan Sağa Mersin Yedirenk LGBT’den Zeynep, Tuna ve Gülşah

İsa’nın intiharını Azerbaycan’ın yerel medyasından duyduk. Günümüzde lgtb bireyler ile ilgili her haber internet kanalıyla anında bize de ulaşıyor. Çok üzüldük İsa’nın ölümüne. İsa hayatına son verirken bir eylem gerçekleştirdi aslında. Gökkuşağı bayrağı ile kendini astı. Ülkesindeki homofobinin önüne geçmek için yaptı bunu.

Azerbaycan’daki durumu çok fazla bilmiyorum ama buradan daha kötü olduğunu düşünüyorum. İsa’nın cenazesine katılanların taşlanması, insanların kendi acılarını yaşamalarına bile izin verilmemesi de bu düşüncemi doğrular nitelikte.

Ben Türkiye’de homofobi ve transfobinin ortadan kalkmasını,  toplumun ve ailelerin homofobiden uzak olmasını istiyorum. Nefret suçları yasası da bir an önce çıkmalı.

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

Toprak ve koyun, gerisi oyun – Alin Taşçıyan

Derviş Zaim‘in ekoloji döngüsüne  atıf yapan uzun metrajlı son filmi “Devir“, Her Cuma Yeni Sinema etkinliği kapsamında 24 Ocak Cuma günü Levent Kültür Merkezi’nde vizyona girdi. Alin Taşçıyan‘ın “Devir” Mayıs ayında vizyona girdiği sırada kaleme aldığı film eleştirisini kendisinin de onayını alarak sizlerle paylaşıyoruz. 

* * *

Derviş Zaim’in sinemasında yeni bir açılım sayılabilir, Devir. Yönetmen ilk kez amatör oyuncularla çalıştığı bir doküdrama gerçekleştirdi. Devir gerçek mekan, kişi ve olayların belgesel görüntülerinin kullanıldığı, fantastik öğelerin de bulunduğu bir kurmaca öykü anlatıyor. Buna rağmen görsel açıdan Zaim’in önceki filmlerine kıyasla çok daha yalın… Yine de yönetmenin alamet-i farikası olan çok katmanlı yapı bu filme de egemen. Zaim her ne yaparsa yapsın tarihi, mitolojiyi, dini, felsefeyi, sanatı, siyaseti harmanlayarak yapar…

Devir’in çokanlamlılığı daha adından başlıyor: Dönem, periyot, döngü, çevrim, dönüş, görev değişimi, aktarma, dolaşma… Bu anlamların hepsi filmde hayret verici biçimde yerini buluyor!

Olay, Burdur’da bir dağ köyü olan Hasanpaşa’da eski çağlardan bu yana düzenlenen bir yarışmaya çevresinde gelişiyor: Çobanlar, dağdan topladıkları bir taşı döverek elde ettikleri kırmızı tozla boyadıkları koyunları hızlı ve etkin biçimde sudan geçirmeliler… Bu yarışma sakin taşra hayatına heyecan ve rekabet katan yıllık bir şenlik. Derviş Zaim gibi bir entelektüel bu şenliği keşfettiğinde altında yatan inanılmaz birikimi görmüş.

16 devir...

Deneyimli çoban Takmaz yıllardır birinciliği kimseye kaptırmıyor, ama kazanma hırsından ziyade koyunlarını sevip koruyarak onların güvenini kazanmış olmanın getirdiği bir başarı bu. Hakem “Toprak ve koyun, gerisi oyun” dese de genç çoban Ali birinci gelemeyecek olmanın sıkıntısını yaşıyor ve şansını başka işlerde aramaya başlıyor… Peki bir çobanın yüreği mezbahada çalışmayı kaldırabilir mi?

Zaim’in filmi İstanbul Boğazı misali biri yüzeyden biri dipten iki ters yönde akıntıya sahip. Yüzeyde, gelenekleri korumaya çalışan küçük bir pastoral toplumun varoluş sıkıntılarını görüyoruz. İşsizlik ve asırlardır dolaştıkları dağları parselleyen şirketler aracılığıyla kapitalizmin uzun eli bu ücra köşeye kadar ulaşıyor. Kırmızı boyayı elde edecekleri kayaları toplamak için dağa çıkan çobanların önüne bir maden şirketinin özel güvenliği ve sınırı çıkıyor! Gelecek metropollerde yaşayanların bitmek bilmeyen ihtiyaçları uğruna doğanın tüketimini öngörüyor… Doğa artık “kayıp cennet”… Toprak ve koyun dışında her şeyin önemsenmeye başladığı kıyıcı bir modernite egemen oluyor Arcadia’ya. Kötü kurt sürüye saldırıyor…

Doğaya özlem taa Antik Yunan’dan beri var. Sitelerini deniz kıyısında kuran Yunanlılar yeşil ve sulak iç bölgeleri, yani Arcadia’yı bir ütopya olarak görürdü. Çobanların ve sürülerin tanrısı Pan’ın bereketli topraklarıydı orası. Yarı insan yarı keçi olan Pan aynı zamanda avcıydı, zevk, sefa ve şehvetle özdeşleştirilmesi de bundandır! Derviş Zaim filmde Ali’ye de bu ikilemi yaşatıyor: Maden şirketinin müdürüne şoförlük yapmaya başladığında onunla ava çıkan Ali, vurdukları geyiğin boynuzlarının kesilmesinden vicdan azabı duyuyor. Ruhunun yeniden dünyaya gelebilmesi için kemiklerinin eksiksiz gömülmesi gerektiğinden, ona tahtadan boynuz yapıyor!

Latin şairler ise Arcadia’yı ölünce gidilmek istenen cennet bahçesi olarak hayal etti. Mezar taşlarına ölümün orada olduğunu ima eden Et in Arcadia ego deyişini yazdılar. Nicolas Poussin’in Louvre’daki ünlü tablosu böyle bir mezartaşına bakan üç çobanı resmeder. Rönesans ile birlikte kentler büyüdükçe doğaya ve doğal hayata duyulan özlem başgösterdi Avrupa’da ve bu tema resimden İngiliz romantiklerine kadar uzandı. İngiliz yazarlar Sidney “Arcadia”yı, Spenser “The Shepherds Calendar”ı kaleme aldı. Devir’in dip akıntısı işte bu yöne doğru…

Koyun sürülerini güden çoban yerleşik insan uygarlığının kadim arketiplerinden biri. Sürüleri koruyup çoğaltarak insan topluluklarının beslenme ve giyinmesini sağlayan kişi olmasının yanı sıra lider simgesi olarak da önemli. Eski Ahit’teki bütün ilk peygamberler Davut, İbrahim, Yakup çobandır, Musa elinde asasıyla kavmini Mısır’dan çıkarır… Koyunun canlısı da kurban edilmişi de koruyucu kabul edilir: Atina’da bir genç sırtına koçu alıp koşarak kentten uzaklaşırsa veba salgınını uzak tutacağına inanılırdı. Mısır’daki salgından Yahudiler kapılarına kurban kanı sürerek kurtuldu.

Antik Yunan’da Tanrıların habercisi Hermes’i çoğu zaman Krioforos / Koç Taşıyan olarak görürüz. Sırtına aldığı koçla tasvir edilen Hermes Krioforos ikonografisi Hristiyanlıkta İyi Çoban’a yani İsa’ya dönüşür. Öte yandan, insanların günahları uğruna kurban edildiği için Latince Agnus Dei yani Tanrı’nın Kuzusu olarak da nitelenir İsa Peygamber… Onun Mesih olarak gelişini haber veren Vaftizci Yahya da çobandır ve elinde asası, ayaklarının dibinde kuzularla tasvir edilir. (Filmdeki bir duvar halısına dikkat!) Vaftizci Yahya, İsa’yı ilk gördüğünde müritlerine “Dünyayı günahlarından arındıracak olan Tanrı’nın kuzusuna bakın,” der. Yuhanna İncil’inin “İyi Çoban” bölümünde İsa “Ben iyi çobanım! Ben koyunlarımı tanırım. Koyunlarım da beni tanır. Ebedi Baba beni tanır. Ben de ebedi Baba’yı tanırım. Ben koyunlarım için canımı veririm,” der. Hermes Krioforos da koyunları meradan indirdikten sonra onları çobanların yarışının simgelediği bir yıkama – temizleme – arındırma töreninden geçirirdi. Suyla vaftiz edilme de bir arındırma, saflaştırma ritüelidir.

Devir’de Ali’nin geyiğe tahta boynuz yapmasına neden olan, koyun kemiklerinin eksiksiz gömülmesinin gerektiren pagan geleneği sürdüren yemek sahnesi de ilginç: İsa’nın Son Yemek’i Yahudi geleneklerindeki Passah bayramı yemeğidir. Kurban edilen kuzular yenmiştir. Ki sonradan Hristiyanlıkta İsa’nin göğe yükseldiği Paskalya bayramı olarak kutlanacaktır… Devir değiştikçe inanışlar ve gelenekler de devredecektir geleceğe ve başka biçimlere dönüşerek, döngüyü sürdürecek, çevrimi tamamlayacaktır…
Bu yalın doküdramanın katmanlarındaki saymakla bitmeyen zengin referanslar Derviş Zaim’in dahiyane yönetmenliği için referans değilse nedir bilmiyorum…

DevirYönetmen / Senaryo: Derviş Zaim / Görüntü: Taner Tokgöz, Engin Örsel, Osman Nuri İyem, Ali Tansu Turhan, Alican Muhittin Dilege, Çağdaş Yıldırım / Oyuncular: Ali Özel, Mustafa Salman, Ramazan “Takmaz” Bayar

15 Alin Taşçıyan

 

 

Alin Taşçıyan

Yeşil mutfak denemeleri

Yemek yapmayı hep sevdim. Anneannem eteklerinin üzerine çektiği örtüyle yer sofrasına dizdiği bulguru, pirinci, yaprakları parmaklarımızı yiyeceğimiz ziyafetlere dönüştürdüğü anlarda hep yanı başında oturdum. O reçel yaparken büyük bir sabırla köpüren şekerini almasını meditasyon gibi izledim. Helva kavrulurken kokusunu hep içime içime çektim ve nihayet 22 yaşına geldiğimde üniversiteyi bitirmiş tam da iş hayatına atılmışken aşçılık okumaya karar verdim. Okudum, mutfakta çalıştım. Beni iş hayatından uzaklaştıran şeyleri orada da yaşayınca pes ettim, böylelikle aşçılıkta ailelerin en sevdiği hobi olarak yine yap statüsüne geçtim. Biraz naif bir tip olduğumu anlamam tam da o zamanlara denk geliyor ama bu konumuzla alakasız.

“Ne yiyorsak oyuz”

Yemeğin tadıyla tuzuyla baharatıyla uğraşırken esas noktayı kaçırdığımı erken fark ettim. “Ne yiyorsak oyduk!”

Sebze sebzeye benzemeyince, dört bir tarafı bulyonlar sarınca, pirinç pirinçlikten çıkınca tuzu baharatı tam da olsa bir şeyi eksik kalıyordu: Bereketi ve şifası

Bir kere bu meseleye takmaya başlayınca konuya yabancılar için yepyeni bir dünyanın kapıları açılıyor. Organik gıda, mevsiminde tüketme, yerel üretici, atalık tohum, tohum takas, balkon- şehir bahçeliliği, toplum destekli tarım ve nicesi.

Bu noktada imdadınıza yetişenler oluyor; Buğday Derneği, Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar, ekolojik pazarlar ve daha henüz tanışmadıklarım.

Bugün cumartesi. Şişli Ekolojik Pazar nefis gözlemeleri ile sizi bekler. Uyduramadınız mı kendinizi, olsun Pazar günü Kartal var. Doldurun fileleri aşağıdaki tarifle başlayın haftaya yenilerini yapacağız.

Afiyet ve muhabbetle!

Nohut Köftesi 

Aylardan Temmuz sıcaklardan sıcak beğendiğimiz bir günde Ormanevi’nde Selda yapmıştı bu tarifi

Malzemeler: IMG_1454

3 bardak nohut

2 patates

Maydanoz, tuz, karabiber, baharat, zeytinyağı

Hazırlanışı:

Nohutları ve patatesleri haşlıyor, ezip bir güzel birbiri ile karıştırıyor ve hamur kıvamına getiriyoruz. Tuzunu, biberini, baharatını- ben kırmızıbiber, karabiber ve kimyon tercih ettim- zeytinyağını ve kıyılmış maydanozları ekleyip yoğuruyoruz. Aşçının ölçüsü malum hep göz kararı! Yoğurduktan sonra köfte yapar gibi küçük parçalar koparıp dilediğimiz şekli veriyoruz- yuvarlak, elips keyif sizin! Fırın tepsisine mümkünse yağlı kağıt üzerine diziyor ve 180 derecede yarım saat kadar pişiriyoruz.

Ben bu yemeği yanında nane ve kekik karıştırılmış yoğurtla birlikte afiyetle yemeyi seviyorum benden önermesi.

 

En detaylı “kağıttan uçak”

Kağıttan uçak denildiğinde akıllara gelen görüntü neredeyse aynıdır. Genellikle okul yıllarında yapılan bu uçağın neden uçmadığı ile ilgili sorun devam ederken Luca Iaconi-Stewart‘in yapmaya devam ettiği uçak yapılmış tüm kağıttan uçakları utandıracak gibi.

kgtucak2008 yılında lisedeki mimarlık dersinde manila kağıdından* yaptığı basit bir uçak maketi projesinden yola çıkan Iaconi-Stewart Air India havayolu şirketinin Boeing 777-300ER model uçağının detaylı çizimine internetten ulaşınca bir grafik tasarım programı aracılığı ile 1:60 ölçeğinde çizimini yapıyor ve direkt olarak manila kağıdı üzerine çıktı alıyor sonrasında bıçak yardımı ile kağıdı incelterek modeli inşa ediyor. Bir uçakta olan herşeyi (motor, açılır kapanır kapılar, toplanabilir iniş takımı, mutfak, uçuş kabini, tuvaletler, vs) bütün ayrıntısıyla ve sadece kağıt kullanarak yapıyor. 

Ne kadar detaylı çalıştığını anlayabilmek için sadece tek bir ekonomi sınıfı koltuğunu 20 dakikada, birinci sınıf koltuğunu ise 8 saatte yaptığını bilmek yetiyor. Boyamanın ise kağıda zarar vereceğini düşündüğünden logo gibi detayları cila ile yapmayı uygun görüyor ve sadece ışığın doğru açı ile yansımasıyla görülebilecek detayları işliyor.

Bir ay süren boyama sürecinin hızlandırılmış videosu;

Beş yılda gövdesi tamamlanan modelde şimdi sıra kanatların takılmasında. Bu yılın ortalarına gelmeden projeyi tamamlamayı planlayan Iaconi-Stewart bir sonraki projesinde daha büyük bir maket yapmayı planlıyor.

Daha fazla fotoğrafa buradan ; videoya buradan ulaşabilirsiniz.

* Manila kenevirinden yapılmış sağlam ambalaj kağıdı

(Yeşil Gazete)

Hayat San Francisco’lu beyaz* eşcinsellere güzel

Amerikanyanın HBO’su yeni bir diziye başladı: Looking. San Francisco’da yaşayan gay erkeklerin maceralarını anlatıyor. İlk bölümünü izledim ve bayıldım diziye. Tabii ki bayıldım, yirmi dakika boyunca birbirleri hakkında acımasız şakalar yapan mükemmel dövmeli erkekleri izlemeye bayılmayacaksın da ne yapacaksın.

Dizi karakterleri San Francisco otobüslerinde giderlerkene
Dizi karakterleri San Francisco otobüslerinde

Sonunda televizyonda eşcinsel erkeklerin günlük hayatlarını izleyebileceğimiz için de çok mutlu oldum. Evet, tamam, eşcinsel karakterleri olan diziler televizyonlarda vardı, hatta Türkiye’de bile vardı! (inanamazsınız ama evet, hatırlamayanlar için bkz. Bir İstanbul Masalı) Biz torrent’ten, Amerikalılar televizyonlarından çocuklu, kedili, nişanlı ve mutlu eşcinsel çiftleri izledik. Ama bu karakterler çok ön plana çıkmayan, yan rollerde olan, neredeyse heteroseksüelleştirilmiş karakterlerdi. Looking daha farklı ama yine de aslında bize televizyonda daha önce görmediğimiz bir şey sunacağını sanmıyorum. Biz zaten televizyonlarda tek gecelik ilişkileri, evlilikleri, aldatmaları izliyorduk; dizi bunun erkekler arasında olanını gösterecek.

Harika!

Eşcinselliğin o kadar normal olması ki Sex and the City vari dizilerinin çekilmesi gerçekten harika. Cinsel kimlikleri tanıyan kanunlar, nefret suçu kapsamına cinsel kimlik yönelimi alan anayasalar harika. Eşcinsel ilişkilerin tanınması; eşcinsellerin sivil beraberliklerine, evliliklerine, çocuk sahibi olmalarına izin verilmesi harika.

San Francisco’da yaşayan beyaz* eşcinseller için gerçekten harika!

*Beyaz derken ırktan bahsetmiyorum bu arada yanlış anlaşılmasın. 30 Rock’tan sevdiğimiz karakter Jack Donaghy’nin deyişiyle sosyo-ekonomik anlamda “beyaz”lardan bahsediyorum. Şu Amerika, Kanada, Avusturalya, Avrupa’da yaşayanlar.

Dünya haritasının sol tarafında yaşayanlar için gerçekten harika! Ama sağ tarafta LGBT bireyler kelime anlamıyla ölüyorlar.

Türkiye’de eşcinseller nefret söylemleriyle mücadele ediyorlar, dövülüyorlar, öldürülüyorlar, dayanamayıp intihar ediyorlar.

Rusya’da eşcinsellik yasaklanıyor.

Azerbeycan’da bir eşcinsel genç onun yaşadığı dünya onun renklerini kaldıramayacak kadar gri olduğu için intihar ediyor.

Mısır’da polisler eşcinsellere tecavüz ediyorlar.

Güney Afrika’da lezbiyen kadınları “düzeltmek için” kadınlara tecavüz ediyorlar.

Nijerya’da eşcinsellerin toplandıkları otel ve barlara polisler baskın yapıyorlar, eşcinselleri sokaklarda çıplak gezdiriyorlar, kırbaçlıyorlar ve taşlayarak öldürüyorlar.

LGBT hareketi benim gibi 80lerde doğan yuppie jenerasyonunun gördüğü en büyük sivil hareket idi ve hala öyle. Eşcinsel dayanışmanın çok kısa zamanda neler başardığını düşünmek bile aklımı başımdan alıyor. Sadece AIDS’e karşı mücadeleyi düşünün, arkasındaki toplumsal güçlenme eşcinsel toplumunun dayanışmasının gücünü kanıtlar. Ya da We Were Here belgeselini izleyin, gözyaşlarınızı sildikten sonra direnişin gücünü görebilirsiniz.

Herkes için eşitlik adına daha yapılacak çok şey var.

Ama korkarım ki en güçlü ve en başarılı olanlar, beyaz eşcinseller, artık evli, mutlu ve çocuklu oldukları için geri kalanların çığlıklarına kulaklarını tıkadı. Korkarım ki dünyanın bir başka yerinde eşcinsellere karşı tutumun otuz yıl önce San Francisco’daki gibi olduğunu unuttu. Korkarım ki dünyanın sağ tarafındaki eşcinseller yalnız kaldılar.

Dünyanın LGBT bireyleri ve aktivistleri ayrılmayın!

Beyaz* eşcinsel komünü yeni hip, yeni “trendsetter”, yeni dünyanın pazarlamacılarının ve iş dünyasının göz bebeği, ve yapacakları henüz bitmedi. Hepimizin yapacağı henüz bitmedi. Rus ürünlerini boykot etmeliyiz, dünyanın grisini gökkuşağına boyayamayacağına inandığından intihar edenler için sokaklara dökülmeliyiz, LGBT bireyleri taciz eden, döven, öldüren devletleri protesto etmeliyiz. Sesleri duymalı ve duyurmalıyız. Bu dünyada yalnız olmadıklarını, direnişe devam etmelerini söylemeliyiz.

Gökkuşağının üzerinde bir yerde herkese yer olduğunu göstermeliyiz.

Oscar’a Doğru; Kırık Çember /The Broken Circle Breakdown

 

İlk kez Filmekiminde gösterilen Kırık Çember /The Broken Circle Breakdown filmi 2010’da İstanbul Film Festivali’nde Çölde Kutup Ayısı/The Misfortunates filmi ile Altın Lale’yi kazanan Felix van Groeningen’in son filmi. Anti-Kahramanlar üzerine kurduğu filmleriyle başarılı yakalayan Felix van Groeningen, Belçika kırsalında geçen bu filmde hayatın trajik boyutunu etkileyici bir hikaye ile sinemaseverlerin karşısına çıkıyor.

BrokenCircle
Filmin merkezinde bulunan çiftimiz Didier ile Elise’dir. Didier Bluegrass müziğini icra eden, barlarda arkadaşlarıyla şarkı söyleyen bir kovboy. Karavanda yaşayan, inançla arasına mesafe koymuş bir kişiyken, Elise ise farklı özelliklere sahip inançlı bir insan olmasının yanı sıra vücudunun her yanı dövmeyle kaplamış, göçebe hayatı yaşayan bir kadın. Aşk bu iki anti-kahramını bir araya getirir. Film Didier ile Elise’nın 7 yıllık ilişkilerini anlatırken dönüm noktası sayılacak küçük kızlarının dünyaya gelmesi ve sonrasında ciddi bir hastalığa yakalanması ve sonrasında yaşamlarındaki değişimi konu alıyor
Yönetmen Felix van Groeningen senaryosunu filmin başrol oyuncusu olan Johan Heldenbergh yazdığı filmi kurgusal anlamda farklı bir yol izleyerek çekmiş. 7 yıla yayılan filmin hikayesini minik sahnelere bölen yönetmen, hikayenin dünü ve bugünü çok iyi kurguladığını görebiliyoruz. Tek düze akan bir hikaye yerine birbiriyle ilişkili sahneleri filmin temposuna göre kurgulayan yönetmen, izleyiciyi sıkmayan ve bir o kadar etkisi alan bir filme imza atıyor. Filmin karakterlerinin eksiksiz çizilmesi ve oyuncu performanslarının başarısıyla filmin izleyiciyi etki seviyesini yükselten diğer bir etken. Minik kız çocuğu Maybelle’yi canlandıran Nell Cattrysse ise alkışı hak eden bir performans sergilediğini belirtmek gerek.
Film hikaye olarak izleyiciyi rahatsız eden, sarsan bir yöne doğru ilerlerken, kontrolü hiç kaybetmemesi filmi etkiliyeci kılan bir faktör. Trajedinin ortasında kalmış bir çift, tekrar kendilerini bulmaya çalışırken, içine düştükleri dipsiz kuyulardan birbirlerinin üstüne basarak çıkmaya çalışıyorlar.

2013 yılı Oscar Ödül töreninde Belçika’yı Bağımsız filmler kategorisinde temsil edecek Kırık Çember / The Broken Circle Breakdown yapımı 100’e yakın filmi geride bırakarak son 5 film arasına kalırken şansının olduğunu belirtmek gerek. Filmin geneline yayılan dramatik havayı tetikleyen bir diğer etken ise Bluegrass diye tanımlanan gitar, keman, panço yapılan müziğin sahne sahne izleyiciyi kafil avlaması..
2013 yılının Akılda kalan filmlerinden birini izlemek isteyenler bu filmi kaçırmasın. Kırık Çember / The Broken Circle Breakdown 24 Ocak’tan itibaren Başka Sinema tarafından İstanbul ve Ankara’da sinemaseverlerle buluşacak.
Ayrıntılı bilgi için: http://www.baskasinema.com/filmler/the-broken-circle-breakdown
Not: Bu filmi izledikten sonra Bluegrass müzik dinlemeye ve dövme yaptırmaya kendinizi daha yakın hissedeceksiniz. Benim önerim ise Felix van Groeningen ismini bir yere not etmeniz ve izlemediyseniz Çölde Kutup Ayısı / The Misfortunates izlemeniz.

İnteraktivist Mersin izlenimlerim

E-posta kutuma düşen bir mesaj daha… Diğerlerinden farkı ve okunmayı hak etmiş olmasının nedeni ilk kez duyduğum bir kavram olan “interaktivist” sözcüğünün altında toplanmış hak, yurttaş haberciliği, internet kampanyaları ve video eylem gibi duymaya pek alışık olmadığım kavramlarla merakım daha da artıyor. Kısa zamanda başvuru formunu dolduruyorum, inter aktivist olmak için yollara düşüyorum. İçimde hep yeni şeyler arayan, bir yerlere aidiyet hissetmeyen ruh, bir anda kendini 18 Ocak günü inter aktivistlik merakımı gidermek için kendini Mersin’de buluyor.

Yeşil Düşünce Derneği tarafından düzenlenen dört gün süren bu atölye çalışmasının Mersin’den önce Diyarbakır, Trabzon Bursa şehirlerinde gerçekleştirdiğini öğreniyorum.

Nezih bir ortam olarak nitelendirilebilecek, bir o kadar konforlu bir otele yerleşiyoruz. Otelin balo salonu ise farklı illerden interaktivist aday adaylarıyla dolmuş durumda. Katılımcıların gözlerindeki heyecanı kısa bakışmalarla anlayabiliyorum. Kendi heyecanımı ise kalp atışlarımın ritmik olarak hızlanması ise benim de farklı bir konumda olmadığımın göstergesi gibi. Kaçamak bakışlarla ve fuzuli uğraşlarla ortama adapte olmaya çalışıyorum.

 İletişim hala dumandan ibaret değil ki!

23 interaktivist...

Kısa bir tanışma faslıyla İnter aktivist Mersin’e Adana, Gaziantep, Nevşehir, Dersim, Malatya illerinden katılımcıların olduğunu öğreniyorum. Farklı sivil toplum örgütlerinde yer alan katılımcıların sistemle, yaşamak zorunda olduğumuz hayatla derdi olduğu kolayca anlayabiliyorum. Ötekileştirilen, haksızlığa uğrayanlara omuz vermek için bir araya gelmiş, hayatla anlaşmazlıkları olan kişiler olduğumuz cümlelerimize yansıyor. Kısacası ekolojistlerle, LGBTİ bireylerle, kadın hakları ve engelli  hakları savunucularıyla eşitlikçi, katılımcı bir masa etrafında sorunlara karşı çözüm için somut bir adım atmak için bir aradayız.

 İlk gününün kolaylaştırıcısı kent yaşamından bıkan, ekoköy kurmak adına kırsala yerleşen Durukan, bizlere İletişimin maharetlerini anlatmaya başlıyor. Anlama, algılama, derdini anlatabilme konusunda iletişimin nasıl bir sihirli değnek olduğunu dile getiriyor. Dünya ile olan dertlerimizi diğer insanlarla paylaşma konusunda kullanmamız gereken araçları sırasıyla anlatıyor.

 Zamanla ısınan hava ile yüzlerde gülümsemeler beliriyor ve espriler havada uçuşmaya başlıyor. İletişimi güçlendirdikçe biraz daha kendimiz oluyoruz. İlk gün eğitimi bu şekilde biterken eğlenmek, sosyalleşmek için gecelere akıyoruz. Kendi halinde bir mekanda, sanat müziğiyle başlayıp, ilahilerle süslenen, Kürtçe ağıtlarla son bulan bir gün oluyor.

#Direnİnteraktivist

25 interaktivist...

Diğer gün ise güveni gelmiş inter aktivist aday adayları bir şey öğrenmiş olmanın verdiği gururla, tahta masanın etrafında kolaylaştırcı pilkiz’den (Pınar, ben bilmem yaka kartında öyle yazıyordu) hak haberciliğini öğrenme konusunda çaba sarf ederken, ezberimize yer etmiş devlet diliyle haberciliğe övgü babımda küfürleri atfediyoruz. Atölye çalışmaları zihin açıcı egzersiz gibi oluyor. Habercilik nasıl olmalı, haberin dili, üslubumuz kimlerin hayatını karartır bunları örneklemelerle öğreniyoruz. İçimizden diyoruz ki devlet diliyle yapılmış, ötekileştiren haberlere karşı #Direnİnteraktivist

 O da bizi görecek mi Fatih Hocam?

İnter aktivist eğitiminin son iki günü ise Gezi Parkı direnişi sırasında penguen yayını yapan yandaş medyaya alternatif olan savaş muhabirinden hallice olan sokak haberciliği kavramını, neler yaptıklarını öğrenmeye başlıyoruz. Gezi Parkı direnişini elindeki cep telefonu ile bizlere ulaştıran sokak muhabirciliğinin ne olduğunu İstiklal Caddesi eylemleri gazisi Fatih Pınar anlatıyor. Kamerasıyla tanık olduğu haksızlıkları vicdanlı insanlara ulaştırmaya çalışan Fatih, gezi sonrası İstiklal Caddesi’ndeki devlet terörünün nasıl “rutin” etkinliğe dönüştüğünü, kamerasından yansıyan görüntülerle bizlerle paylaşıyor.

 Haksızlığın, hak mücadelesinin objektifi oluyor, kadrajını hep bir kenara itilene, devletin görmek istemediklerine çevirdiğini ve aktivist olmanın her şeye rağmen bir “vicdanlı” insan olma görevi olduğunu hatırlatıyor. Bizler ise devlet eliyle hakkını arayan insanlara karşı dozu her eylemde arttırılan şiddet sahnelerini boğazlarımız düğümlenerek izliyoruz.

 “Anne ben insan hakları aktivisti oldum”

26 interaktivist...

İnter aktivist tanımının merkezinde ise ezilenin, ötekileştirenin, görmezden gelinenin yanında olmak olduğunu kısaca insan hakları aktivisti olmanın yattığı bir insanlık görevi olduğunu eğitimin son gününde kavrıyoruz. Daha güzel bir dünya ve daha huzurlu insan olmak için dilimiz döndüğünce bir şeyler yapmanın zamanı geldiğini görebiliyoruz.

 Eğitim boyunca paylaştıklarımızla hayatlarımızın bir parçasını diğer bir arkadaşımıza verirken, bir diğer arkadaşımızın sorununu, omuzlarımızı yüklüyoruz. Gülen gözlerle, kahkahalarla biten eğitim sonrasında, hak ettiğimiz ve bir o kadar ruhumuza sorumluluk yükleyen aktivist olmak ile her haksızlığın çözümü olmak için sorumluluk almamız anlamına geliyor.

 pilkiz’e editoryal düzenleme için teşekkürler…

 Not:

Yeşil Düşünce ve İnter Aktivist Atölye çalışmaları hakkında bilgi almak için

http://web.yesildusunce.org/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

İnter Aktivist Mersin haberi;

Tarihi alanlarda dönüşüm riskleri ve karşı mücadeleler konuşulacak

Tarih Vakfı’nın 18 yıl önce Darphane-i Amire’de gerçekleştirdiği  ve geçtiğimiz hafta Karaköy Galata Rum Okulu’nda “Yine, Yeni: Dünya Kenti İstanbul” adıyla açılan sergiye eşlik edecek etkinliklerin ilki bu haftasonu gerçekleşiyor.

Sergi boyunca devam edecek “Kente Dair Konuşmalar” dizisinin ilk panelinde, Sulukule, Tarlabaşı, Fener-Balat-Ayvansaray, Süleymaniye ve Haliç Tersanesi alanlarında planlanan dönüşümler ve bunlara karşı verilmekte olan mücadeleler konuşulacak. Cumartesi saat 11.00’de Galata Rum İlköğretim Okulu’nda gerçekleşecek panel herkesin katılımına açık.

Sulukule mahallesi de İstanbul'un tarihi alanları arasında yer alıyordu
Sulukule mahallesi de İstanbul’un tarihi alanları arasında yer alıyordu

Serginin açık kalacağı tarihe kadar devam edecek seminerler konuşulacak konular: 1 Şubat’ta kentsel dönüşüm alanları, 6 Şubat’ta kent ekolojisini etkileyen projeler,15 Şubat’ta kentte ulaşım hakları olarak belirlendi. “Kente Dair Konuşmalar” dizisi, Tarih Vakfı’nın 1993’te düzenlediği “İstanbul için Ütopyalar” sempozyumuna atıfla 22 Şubat’ta gerçekleşecek ve “Yine, Yeni: İstanbul için Ütopyalar” paneliyle sona erecek.

Ayrıca İstanbul’a dair sözü olan herkesin katılabileceği “Açık Kürsü” her Pazar günü 14:00 – 18:00 arasında yapılacak.

sergiHayal olmuş bir kent müzesi

İkinci Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı (HABİTAT 2) kapsamında 18 yıl önce, Darphane  binasında açılan “Dünya Kenti İstanbul” sergisi, neolitik dönemden 1995 yılına kadar İstanbul’un toplumsal belleğini kayda geçiriyordu. On bin belgenin incelenmesi sonucu ortaya çıkan serginin aynı mekanda “İstanbul Kent müzesi” haline getirilmesi için verilen mücadele sonuç vermedi; bürokratik engeller, maddi ve manevi imkansızlıklar ve son olarak da Darphane binasının Tarih Vakfı’nın elinden alınmasıyla kent müzesi projesi iptal edildi. Bugünlerde Galata Rum İlkokulu’nda görebileceğiniz sergi, bu geniş envanterin bir özeti niteliğini taşıyor.

Sergi, 22 Şubat’a kadar ilkokulda görülebilir.

(Yeşil Gazete)

Kahire’de bombalı saldırılar:5 ölü

Police officers and people gather in front of damaged Museum of Islamic Art building, after a bomb blast in CairoMısır’ın başkenti Kahire’de,  yoğun güvenlik önlemleriyle korunan Emniyet Müdürlüğü önünde bir kaç saat arayla üç bomba patlatıldı. 5 kişi öldü, 70 kişi yaralandı.

Kahire’de ilk olarak sabah saatlerinde Emniyet Müdürlüğü önünde bir intihar saldırısı düzenlendi. Saldırganın üzerindeki bombayı, bina önünde bir otomobilin içinde ateşlediği bildirildi. İlk bombanın patlamasından birkaç saat sonra art arda iki bombalı saldırı daha düzenlendi. Saldırıların Dokki semtindeki bir tramvay istasyonu yakınlarında ve diğerinin de Giza kentinde Piramitlere giden bir sokaktaki bir polis kontrol noktası yakınlarında patlatıldığı bildirildi.

Yetkililer ilk belirlemelere göre intihar saldırısında, en az dört kişinin öldüğünü ve 70’in üzerinde kişinin de yaralandığını açıkladı. Emniyet Müdürlüğü binasının yanı sıra hemen karşısındaki İslam Sanatları Müzesi’nin de patlamadan büyük hasar gördüğü gelen bilgiler arasında yer alıyor.

Mısır devlet televizyonu, büyük patlamanın ardından bir kaç saat sonra düzenlenen iki bombalı saldırıda, Dokki semtinde bir kişinin yaşamını yitirdiğini ve en az 15 kişinin yaralandığı bildirdi. Giza’da ise ölü ve yaralı sayısına dair bir açıklama yapılmadı.

mısır patlamaSaldırıyı El Kaide çizgisindeki örgüt üstlendi

İlk gelen haberlere göre, 2011’de Hüsnü Mübarek’i 30 yıllık koltuğundan indiren devrimin yıldönümüne rastlayan saldırıları El Kaide çizgisindeki Ensar Beyt-i Makdis üstlendi.  Devrim sonrasında seçimle başa gelen ilk Cumhurbaşkanı olan Müslüman Kardeşler adayı Muhammed Mursi’nin, Temmuz ayında askeri darbeyle görevden uzaklaştırılmasından bu yana, emniyet güçleri ve polislere karşı saldırılar düzenleniyor. Müslüman Kardeşler 25 Ocak’ta Mısır devriminin yıl dönümünde halka protesto çağrısı yapmıştı.

Mısır İçişleri Bakanlığı, 25 Ocak 2011 devrimi kutlamalarının yapılması beklenen bütün meydanlarda güvenlik önlemlerinin sıkılaştırıldığını duyurdu.

(DW Türkçe, BBC Türkçe)