İstanbul Bilgi Üniversitesi Deniz Hukuku Araştırma Merkezi tarafından bugün Dolapdere kapmpüsünde gerçekleşen panelde hukuki, kentsel ve ekolojik yönleriyle Kanal İstanbul konuşuldu.
Prof. Dr. Turgut Tarhanlı moderatörlüğünde gerçekleşen panelin birinci bölümünde, ‘Kanal İstanbul’ projesinin çevre denizlere, bölgenin ekosistemine ve olası İstanbul depremine etkisi konuşuldu.
Düşünmeden yapılan müdahele altüst eder
İlk olarak sözü alan ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nden Prof. Dr. Emin Özsoy, Kanal projesinin yapılırsa yeni bir akıntıyla kendisini hissettireceğini, debi değişimi yaratacağını söyleyerek, bu debi farkının iklimsel rolünün büyük olacağını vurguladı; bölgenin su akıntılarına ve balık çeşitliliğini de tehlikeye sokacağını belirtti.
“Türk boğazları eşsiz bir hidroenerji sistemi ve ekolojik sistemleri barındıran bir insanlık mirasıdır. Kanal İstanbul gibi fazla düşünmeden yapılan bir müdahale tüm sistemleri altüst edebilir.” Diyen Özsoy, bilimsel ve teknik incelemelere ihtiyaç duyulması gerektiğini bir kere daha belirtti.
“Belgrad ormanıyla ağaçlandırılmış alan aynı değil”
WWF-Türkiye Doğa Koruma Direktörü Dr. Sedat Kalem, özellikle İstanbul ekosisteminin biricik yapısından bahsederek, güzergahı tam olarak açıklanmasa da, Kanal İstanbul’un geçeceği güzergahın, tam da bu fauna olduğunu belirtti. Kalem, ekosistemin doğallığının herhangi bir ağaçlandırma çalışmasıyla ölçülemeyeceğini belirterek “bugün bir yerde ağaçlandırma yapıldı, bu ağaçlandırılmış alanın gerçek bir doğa ekosistemine dönüşebilmesi için belki yüzyıllar gerekir. Bir büyüğümn söylediği gibi ‘Eğer ağaçlandırdığın bölgeye ağaçkakan yuva yapmamışsa orası doğal alan olmaz.’ Bu açıdan Belgrad Ormanı ve alelade ağaçlandırma yapılmış bir alanı karşılaştırmak çok farklıdır” dedi.
Türkiye’deki tür çeşitliliğinin tüm Avrupa kitasından daha fazla olduğunu hatırlatan kalem, insanların “ekolojik ayak” izine dikkat etmesi gerektiğini belirterek “şu anda dünyada yaşayanların ekolojik ayak izi 1,5 dünyanın üretileceği seviyede. Biyolojik çeşitlilik azalırken insan müdahalesi artıyor” yorumunda bulundu.
İstanbul’un da Karadeniz ve Akdeniz arasındaki geçiş bölgesinde olmasından dolayı 270’i endemik olmak üzere 2 bin bitki türüne ev sahibi olduğunu söyleyen Kalem, pojenin özellikle kıyı kumulları, fundalıklar, sulak alanlar ve ormanlar açısından tehlike teşkil ettiğini belirterek, şu gerçeği ekledi: “İstanbul’da son 12 yılda kaybedilen ormanlar ulaşım bölgelerinde bulunuyor.”
Konuşmasının sonunda Çevre ihtilafları haritasını hatırlatan Kalem, şu anda İstanbul’da yaşanan sorunun tekil değil, ülkenin her yerinde yaşanan çevre sorunlarının bir halkası olduğunu ekledi. İstanbul’un yarısını şantiye alanına dönüştürecek projenin hep inşaat diliyle konuşulduğu, halbuki doğa açısından bakılmasını gerektiğini hatırlatan Kalem, “Ya kanaldan ya da İstanbul’dan olacağız, ortası yok” dedi.
“Kanalın Marmara çıkışında deprem 10 şiddetinde hisedilir”
Peki kuş göç yolu, Belgrad Ormanı, Terkos gölü, boğaz akıntıları, balık çeşitliliği gibi pek çok doğal sürece balta vuracak ve bölgenin ekosistemini değiştirecek proje olası deprem riskini arttırır mı? İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Naci Görür’e göre evet. “Güzergahı Marmara depreminin beklendiği fay hattına yaklaşık 10-12 km uzaklıkta yapılacak Kanal İstanbul projesi, bölgeye yeni yerleşimlerin kurulmasına neden olacak, bu da depremdeki can ve mal kaybı riskini arttıracak” dedi Görür. Yanı sıra kanalın yapılması planlanan Küçükçekmece hattının da bölgenin en çürük zeminine sahip olduğu, buraya yapmanın çok daha fazla maliyet getireceğini belirtti. Görür, kendisinin yaptığı hesapla, en az hafriyat çıkacak şekliyle bu güzergahta 355 milyon metreküp toprak ve hafriyat çıkacağını belirtti.
“Yaptığımız çalışmalar sonucunda Marmara’nın büyük bir depreme gebe olduğunu görüyoruz. Deprem beklenen bir kentte canınızın istediğini yapamazsınız. Daha fazla yapıyla riski arttırırsınız. İnsanların can güvenliğinin olmadığı bir kentte, üstelik de ülkenin dünya kadar derdi varken siz servetinizin büyük kısmını neden yapıldığını anlayamadığımız bir yapıya yöneltirseniz bu doğru bir yaklaşım olmaz” dedi. Deprem modelleme senaryolarının görece en hafifinde dahi, kanal nerede yapılırsa yapılsın Marmara’ya girdiği yerin en az 10 şiddetinde etkileneceğini söyleyerek, “depremde bu yapı çok ciddi sınanacaktır” dedi.
Başlıktaki soruyu Diyarbakır’ın ciğeri mi, Siirt’in fıstığı mı, Hakkari’nin balı mı diye genişletmek de mümkün… Tabii bu illere Antalya, Mersin gibi güney illerimizi de eklemek gerekir. Bu illerin her birinin midelerimize şenlik güzellikleri var, fakat ortak özellikleri kendilerine ulaşan güneşin bolluğu.
Fosil yakıtların yenilenebilir olmaması, çevreye olan zararları ve dünyada sınırlı rezervlerin olması sebebiyle yakın gelecekte enerji sektöründe sıkıntılar olacak. Dünyanın 2001’de 13,5 terawattlık (TW) enerji ihtiyacının 2050’de 27,6 TW’a ve 2100’de ise 43,6 TW’a ulaşacağı tahmin ediliyor. Enerji ihtiyacının katlanarak arttığı dünyamızda, sınırlı olan fosil yakıtlarla yolumuza devam edemeyeceğimizi biliyoruz. Demek ki bir şeyler yapmalı. Yapılan ve yapılacak çok şey var ancak bunların hepsinden önemlisi, yenilenebilir enerji olan rüzgar, güneş, jeotermal vb. kaynaklara yönelmek ve sahip olunan kaynaklara göre planlama yapmak.
Van lider
Türkiye güneş enerjisi potansiyeli olan bir ülke. 2009’da Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan ve 22 yılın ortalaması alınarak hazırlanan, Türkiye’nin ilk ve tek güneş enerji potansiyeli dağılımı, metrekareye düşen güneş enerjisinin en yüksek olduğu yerler olarak Güney, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’yu gösteriyor. (http://www.ei.gov.tr/MyCalculator/Default.aspx)
İl bazında güneş potansiyelini karşılaştırdığımızda ise Van, güneş enerjisi potansiyelinin en yüksek olduğu il olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca Van, yıllık güneşlenme süreleri ortalamasında da -9.6 saat/gün ile Türkiye lideri olan Hakkâri’den sonra -8.4 saat/gün ile Türkiye ikincisi; büyükşehirler arasında ise lider durumda.
Güneşin bol olduğu Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarının ortalamasına bakıldığında (http://www.eie.gov.tr/MyCalculator/pages/65.aspx) bir günde metrekareye düşen güneş enerjisinde 6,73 kwh/m2 (kilovatsaat/metrekare) ile Van Türkiye’de lider durumda. Türkiye ortalaması 6,29 kwh/m2 iken, Mersin 6,53 kwh/m2, Antalya ise 6,59 kwh/m2 güneş enerji potansiyeline sahip.
Dört kişilik bir konutta ayda ortalama 230 kWh elektrik enerjisi tüketiminin olduğunu düşünürsek, bu günde yaklaşık 7,5 kwh ihtiyaç demektir. Peki ne kadar alana sahip bir güneş paneline ihtiyaç var? Bu sorunun cevabı yaklaşık 10 m2’dir. Demek ki Van’ın güneş enerjisiyle kaba hesapla 100 m2 panel kullanılarak yaklaşık 10 hanenin ihtiyacının karşılanabilmesi mümkün.
Peki bu sistemleri ekonomik durumu malum halk nasıl kursun? Geçerli bir soru. Bu sistemlerin tabii bir maliyeti var. Ancak bilmeliyiz ki, her geçen gün ilerleyen teknoloji sayesinde verimliliği artan bu sistemlerin maliyetleri de düşüyor. Bu sistemlerin kâr amacı gütmeden, ucuza mal edilmesi için sosyal politikalar geliştirilmeli ve hem Van hem de bölge halkının elektrik kesintileriyle karşı karşıya kaldığı bugünlerde, öncelikle güneş enerji sistemlerine yönelik fizibilite çalışmaları yapılmalı. Uzmanlardan oluşmuş, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar yaratarak, bu sistemlerin ucuza imal edilip halka kazandırılması, ilk yapılacaklar arasında. Farklı sosyal amaçlar için buna benzer örnekler Amerika’da mevcut. Yerel yönetimler bu konuda öncü ve organize edici olabilir ve devlet, vergilerde indirim yoluyla vatandaşa teşvik verebilir.
Güneşin avantajları
5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu ve 2013’te düzenlenen mevzuata göre her bir abone 1000 kw kapasiteli sistem kurup elde ettiği fazla enerjinin kwh’ini 26,6 kuruşa devlete satabiliyor. Eğer güneş panel sistemlerini yerli firmalardan temin ederseniz, bu miktar 40 kuruşa kadar çıkabiliyor. Bu, güneş enerjisi sistemlerinin ilk yatırım maliyeti dışında herhangi bir bakım vb. maliyetinin olmadığı ve ömürlerinin 50 yıl ve üzeri olabildiği düşünüldüğünde oldukça önemli bir avantaj.
Yukarıda bahsettiğimiz ve mesken örneklemesini yaptığımız hesap, sabit güneş panelleri düşünülerek yapıldı. Sabit sistem, panellerin sabit bir açıda kurulması demektir. Ancak bir de, güneşi gün içinde takip eden sistemler var ki bunlarda verim, sabit sisteme oranla yüzde 40 fazla. Bir başka teknoloji ise, yükesk kapasitelere hitap eden kule tipi yoğunlaştırılmış güneş enerji santralleridir. Tüm bu teknolojilerin bölgenin kalkınma planlarında olması gerekir. Panel gölgesinden tarım için faydalanma ve daha da önemlisi, güneş enerjisiyle birlikte eko-bina tasarımları ile genel anlamda enerjiye olan ihtiyacı azaltma, Avrupa ve Amerika’da kullanımda. Almanya’daki binaların yüzde 10’unun çatısı eko-çatı (bina çatılarının yeşil alanlara dönüştürülmesi) olarak tasarlandı, bütçeye ve ekolojiye katkıları ispatlandı.
Basitten hemen başlansın
Her yıl maliyeti düşerken verimliliği artan, özellikle güneş ve diğer yenilenebilir enerjiler, enerjide gücün devletlerden, büyük firmalardan ve dağıtım şirketlerinden halka geçmesi yolunda çok önemli. Tabii halka pratik faydaları anlatılmalı, yararına olacak şekilde hayata geçirilmesine yönelik çalışmalar yapılmalı. Bu, yeni bina tasarımlarına getirilecek düzenlemeler ve bu düzenlemeyi yapanlara vergi indirimleri gibi metotlarla teşvik edilmeli. Bu noktada, başta Van olmak üzere bölge il merkezlerine ve kırsalına basitten başlayarak bu teknolojilerin yaygınlaştırılabilmesi için makro, mikro planlamaların yapılarak halkın bütçesine katkı yapılabilir.
Son günlerde Doğu ve Güneydoğu’da elektrik faturasını ödeyemeyen halkın elektriğinin kesileceğine dair haberler okuyoruz. Van’da konteyner kentleri terk etmek istemeyen vatandaşların elektriklerinin kesilerek zorlanmalarını ve dışarı atılmak istendiğini de gördük. Halkın elinin kısmen de olsa güçleneceği, çevreye hiçbir zararı olmayan bu enerji türüne, bölgenin çalışılmış bir planlamayla acilen yönelmesi gerekiyor. Günümüzde okyanus dalgalarından bile enerji üretildiği düşünüldüğünde, bölge illerinin ve Van’ın belki okyanusu yok ama aynı şeyi yapabilecek kaliteli ve bol güneşi var.
Greenepace aktivisti Gizem Akhan, Rusya’da Gazprom’un Kuzey Kutbu’ndaki petrol arama platformuna yönelik bir eylemde gözaltına alındı ve 2 aydan fazla cezaevinde kaldı. Geçtiğimiz günlerde serbest bırakılarak Türkiye’ye dönen Gizem Akhan’la Açık Radyo’daki Açık Yeşil programında Ömer Madra ile birlikte yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz.
…
Ümit Şahin: Bugün özel bir konuğumuz var. Gizem, hoş geldin.
Gizem Akhan: Hoş bulduk.
Ömer Madra: Hoş geldin.
ÜŞ: Gizem Akhan. Açık Yeşil’de kendisinden haberler vermiştik hep, şimdi nihayet karşımızda ve konuğumuz. Gizem, ne kadar oldu döneli?
GA: Neredeyse üç hafta oldu, alışmaya çalışıyorum
ÜŞ: Gizem’i hatırlatmamıza gerek var mı bilmiyorum ama, Greenpeace aktivisti ve Rusya’da iki ay kadar tutuklu kaldı. İki ay değil mi?
GA: Evet 64 gün tutuklu kaldım.
ÜŞ: Baştan biraz hatırlatabilir misin, neler oldu? Neredeydiniz her şeyden önce, gemi neredeydi?
GA: Biz Barents Denizi’ndeydik, Norveç ile Rusya arasında bir yerde Gazprom şirketine ait bir petrol platformu vardı, buna karşı eylem yapmak için gitmiştik. Bu şekilde başladı her şey. Gittiğimiz andan itibaren sahil güvenliğin şiddetiyle karşılaştık. Bize ateş açıldı, botlarımız kesildi, bıçaklarla patlatıldı.
ÜŞ: Ne kadar kaldınız o bölgede? Eylem ne kadar sürdü?
Gizem Akhan
GA: Eylem aslına bakarsanız belki 1 saat sürdü. Biz bir süredir o bölgeydik zaten, Norveç taraflarındaydık yaklaşık iki aydır. Bu platform kurulalı çok olmamıştı, sabah erken saatlerde dört buçuk, beş gibi gittik, gittiğimiz anda sahil güvenliğin bu tepkisiyle karşılaştık ve hemen geri dönmek zorunda kaldık. Botlarımız patlamıştı, tırmanıcılar vardı ki tane onların ipleri kesildi. O iki tırmanıcı gözaltına alındı. Öyle olunca, böyle bir şiddetle karşılaşınca eylemi bitirdik ve hemen gemiye döndük.
ÜŞ: Onlar bir hayati tehlike de atlattılar o zaman?
GA: Tabii tabii. Hem suya, hem üstümüze, botlara ateş açıldı. Çok çalkantılı bir deniz tabii, her şey olabilirdi, bize gelebilirdi.
ÖM: Çok da soğuk tabii Kuzey Buz Denizi. Biz videolarda izledik ve dehşete kapıldık.
GA: Bir taraftan platformdan da tazyikli su sıkılıyordu, platforma çıkılmaması için.
Tipik bir Greenpeace eylemi
ÜŞ: Amaç neydi eylem başarılı olsaydı? Platforma tırmanmak mı?
GA: Evet, tipik bir Greenpeace eylemi. Birkaç tırmanıcı platforma çıkacaktı, pankart açacaktı. Amaç oradaki tehlikeye dikkat çekmekti. Greenpeace’in her zaman yaptığı türde eylemler, ki geçtiğimiz yıl da aynı platforma eylem yapılmıştı.
ÖM: Ama orada da Kumi Naidoo ciddi düşme tehlikesi atlatmıştı, fazla tırmanma tecrübesi de yok.
GA: Evet ama Rusya hükümetinin böyle bir tepkisi olmamıştı. Tutuklama olmamıştı, ama bu sene böyleydi.
ÜŞ: Barents Denizi civarında ne kadar kaldınız ?
GA: Ben bu kampanyaya Temmuz’da katıldım, Amsterdam’dan çıktık ve Norveç’e gittik. Greenpeace Norveç’teki yerel gruplarla birlikte petrol arama çalışmalarına karşı çalışmalar yapıyordu. Daha sonra hep Norveç’teydik. Sismik araştırma yapılan gemilere gittik. Bir açığa gidiyorduk belgeleme fotoğraflama yapıyorduk, tekrar Norveç’e karaya dönüyorduk. Bu şekilde yaklaşık iki ay geçirdik o bölgede.
Uluslararası sularda
ÜŞ: Bir de bu olayın olduğu yer uluslararası sular değil mi?
GA: Evet, uluslararası sular. Biz gemiye döndükten sonra da ateş açıldı durmamız ile ilgili ama Rus güvenlik güçlerinin bizi durdurma gibi bir hakları yoktu, çünkü uluslararası sulardaydık, bu nedenle de durmadık, onları dinlememiz gerekmiyordu.
ÖM: Çok tuhaf bir şey… İronik olan şu, eski bir uluslararası hukuk mürekkebi yalamış biri olarak beni en çok çarpan noktalardan biri, tam da hem suçlu hem güçlü durumunun bundan daha sağlam bir örneğine pek rastlanmaz yani…
ÜŞ: Biraz Mavi Marmara’ya benziyor aslında…
ÖM: Evet. Uluslararası sularda, uluslararası hukuku ihlal eden insanları, uluslararası hukuku ihlal etmekle suçluyorlar. Yenikonuş dili gibi yani. Holiganlıkla suçladılar başta, deniz haydutluğu daha doğrusu.
GA: Başta korsanlıkla suçladılar ve biliyorsunuz korsanlık gemiye yapılan bir suçtur, gemi olması gerekiyor. Oysa platform gemi olarak geçmiyor yasal olarak, yüzen ada olarak geçiyor . Bu nedenle aslında korsanlık olması mümkün değil. Holiganlığa kadar bütün suçlama kâğıtlarında hep gemi yazıyordu.
ÜŞ: Platform için mi gemi yazıyordu?
GA: Platform için gemi deniliyordu ve avukatlar ısrarla hayır gemi değil, gemi olması için bir numarası, bandırası olması gerektiğini söylüyorlardı. Ama ne zaman suçlama holiganlığa döndü, o zaman kâğıt üzerinde de platform denmeye başlandı.
ÖM: Platform deyince de, bizzat gördüğünü anlatmanda belki yarar olabilir. İnanılmaz büyük değil mi?
GA: Çok büyük! Gerçekten bir ada, inanılmaz bir şey. Çok çirkin, çok büyük!
ÖM: İnsan yapısı gibi bir şey değil…
GA: Evet, evet…
“Maskeli, silahlı koridorlarda bekliyorlardı”
ÜŞ: Sonuçta siz gözaltına alındınız ve tutuklamada 30 kişi birden ilk anda alındı. O süreci hatırlatır mısın biraz? Neredeydiniz?
GA: Ertesi gün akşama doğru helikopterle gemiye indiler, aslında orada da tutuklandık. Bize inatla hayır 19’unda tutuklanmadınız dediler ama biz çok kısıtlı bir alanda yaşadık, bütün her şeye el konuldu, geminin kontrolünü onlar ele aldı bizi çekerek götürdüler Rusya’ya. Bu silahlı adamlarla kısıtlı bir alanda yaşadık, açık havaya çıkmak yok falan. Bu şekilde gittik.
ÖM: Maskeli değil mi?
GA: Maskeli, silahlı koridorlarda bekliyorlardı. Ve Murmansk’a gittik 5 gün sonra. Orada iki gün nezarette kaldık ve sonra mahkemeye çıkarıldık. O zaman korsanlıkla suçlandığımızı öğrendik. Kaçmamızdan ve delilleri karartmamızdan şüphe ettikleri için tutuklu yargılanmamıza karar verildi.
ÜŞ: Bir Greenpeace eyleminde klasik olarak gözaltına alınırsınız, bir süre sonra bırakılırsınız. Siz bu işte bir farklılık var noktasına ne zaman geldiniz?
GA: Aslında her adımları bir sürpriz oldu bizim için, helikopterle inmelerinden itibaren… Ama biz kesin dava düşecek böyle saçma şey olmaz diye düşünüyorduk. Evet, iki gün gözaltında kaldık ama mahkemeyi beklerken biz bu akşam gemiye döneriz diyorduk. Korsanlıkla suçlanacağımızı duymuştuk, ama aynı sabah Putin hayır bu korsanlık değildir diye açıklama yapınca biz çok emindik serbest kalacağımızdan. Ama sonra yeterli kanıt var, korsanlık dediler ve iki ay tutuklu kaldık. Hiç beklemiyorduk tabii.
ÜŞ: O sırada değil mi 15 yıl isteme hikâyesi? Ne hissettiniz bunu duyduğunuzda? Diğerleriyle birlikte miydiniz ?
GA: O sırada hücrelere koymuşlardı bizi, bir 10 saat kadar bekledik. Üçer dörder kişi aynı hücredeydik, birlikte olduğumuz sürece iyiydik. Mahkemeden sonra bizi ayırdılar. Konuşmamız görüşmemiz yasaktı. Orada bir şekilde umuyorsun ama iki ay değil ki, 15 yılla suçlanıyorsun o noktada iki ayın önemi kalmıyor. Hep iyi olacağını umduk tabii, böyle bir saçmalık olamaz diye. Zaten üç gün içinde itiraz hakkı vardı. Hemen onu düşünüyorsun, üç gün sonra itiraz edilecek ve çıkacağız. Her adımda onu bekledik.
“Hep umut vardı”
ÜŞ: Umutların kırıldığı oldu mu?
GA: Hep umut vardı.
ÖM: Ne de olsa koskoca hukuk devleti!
GA: Mahkemeden sonra hapishaneye gönderildik. Ertesi gün de o hapishaneden alınıp üç saat mesafedeki başka bir hapishaneye transfer edildik.
ÜŞ: Tek başına mı?
GA: Sekiz kişiydik ama neden götürdüler hiç bilmiyoruz. Orada çok umutsuzluğa kapıldım çünkü ne bir haber dışardan, ne de avukatımı gördüm.
ÖM: Onu soracaktım ben de; haberleşme açısından gazete, radyo ya da televizyon hiçbir şey yok değil mi? Tamamen ihtilattan men dedikleri, yani dış bağlantı yok.
GA: Yok, hiçbir şey yoktu. Aslında şöyle haftada bir gazete alabiliyorduk ama Rusça. Bir de öyle bir şey var dil nedeniyle, televizyon radyo olsa bile okumamız anlamamız mümkün değildi. İlk bir ay kitap da alamadık, Rusça olmayan kitaplara izin verilmiyordu kontrol ettikleri için.
ÜŞ: Tam tecrit uygulamışlar aslında.
GA: Tabii tabii. Ben ilk 5 gün bir tecrit hücresinde kaldım. Çok çok küçüktü, bir yatak, başucunda klozet ve bir kamera ile. Tam da o dönem hiç haber alamadım, avukatı da göremedik. Telefonla konuşabilirsin demişlerdi izin kâğıdı yazarak, bir hafta on güne konuşabilirsin. Bunu yazmak istedim, ama o uzak hapishanede dediler ki buradan yurtdışı araması yapamazsın. E ne yapacağım!? Avukatımı görmek istiyorum yok, zaten konuşamıyoruz, beden diliyle anlatmaya çalışıyoruz. Avukat neyse ki aynı Rusça ’da. Böyle anlaşabiliyorduk. Öyle hiç haber yoktu. Daha sonra, ilk 5 günün sonunda Greenpeace’ten bir paket geldi yiyecek ve diğer ihtiyaçlarımız için. O zaman unutulmamışım ben aslında, dışarda birileri bizim için bir şeyler yapıyor dedim. Yani tabii ki yapacaktı ama o ruh haliyle düşünemiyorsun.
Medyada hükümet yanlısı kampanya
ÜŞ: Sizin bir kampanya yapıldığından haberiniz yoktu tabii…
GA: Çok sonradan fark ettik.
ÖM: Putin’in bu işlerde en tecrübeli, KGB’nin yetiştirdiği bir uzman olduğunu hatırlarsak bunları çok iyi bildiğini varsayabiliriz. Mamafih Rusça da olsa gazeteleri almamak bir bakıma iyi olmuş da denebilir. Biz burada takip ediyorduk, çok yakıdan izlemeye çalıştık bu macerayı ve Rusya’da muazzam bir hükümet yanlısı kampanya yürütülmüş medyada. Bunlar kökü dışarda, Rusya’nın büyümesini kalkınmasını engellemeye çalışan emperyalistlerin ajanları gibi… Belki bunları görmemen iyi oldu.
GA: Bizim 30 kişinin içinde dört tane de Rusya vatandaşı arkadaşımız vardı ve bazı hücrelerde televizyon vardı, onlar izlemiş, daha sonra onlar anlattılar aynen bu şekilde yayınlar yapıldığını. Dili bilmeyenler görüp hakkımızda haber yapıldığını düşünüyordu ama söylenenler…
ÜŞ: Medya her yerde aynı mı yoksa?
ÖM: Kanki medya…
ÜŞ: Bir tek Türkiye’de değil yani?
GA: Rusya birazcık daha kötü olabilir, Rusya bir, Türkiye iki gibi…
ÜŞ: Şimdi sonuçta herkes serbest bırakıldı. En son ne kadar St. Petersburg ’ta kaldınız?
GA: Kefaletle çıktıktan sonra5 hafta daha.
ÜŞ: Bir de St. Petersburg’ ta ki hapishanede de kaldınız değil mi?
GA: Oraya transfer ettiler. Son 10 gün de orada kaldık, daha sonra kefaletle serbest bırakıldık, ama Rusya’yı terk etmemiz yasaktı. En son afla çıktık.
“İlk hafta çok soğuktu”
ÖM: Murmansk’taki hapishane şartları da çok kötüydü değil mi?
GA: Çok kötü. Fiziksel şartlar çok kötü. Pis, kırık, dökük, camdan dışarıyı zar zor görüyorsun…
ÖM: Soğuk?
GA: İlk hafta çok soğuktu. Doğalgazla ilgili bir problem vardı, montla şapkayla uyuyamıyorduk bile.
ÖM: İşte gördünüz mü Gazprom’a böyle yaparsanız (gülüşmeler)…
GA: Sonradan kalorifer yandıktan sonra o kadar kötü değildi. Bir de alışıyorsun kat kat giyinip, soğuk çok sorun değildi. Gardiyanlardan da kötü bir muamele görmedik açıkçası. Tabii ki bir Rus mahkûmlar gibi değildik herkes bizi izlediğinden. Mesela bizi İnsan Hakları Organizasyonu’ndan haftada bir ya da iki kez ziyarete geliyorlardı. Böyle bir şey söz konusu değil diğer mahkûmlar için. Biz biraz daha şanslıydık. Koşullar ne kadar kötü olsa da insan ilişkileri iyi olduğu için, konuşamasan da beden diliyle anlaşabildiğin için… Gülümsemeleri bile çok önemliydi.
ÜŞ: Bir de herhalde dışarda bir kampanyanın olduğunu bilmesen de tahmin ediyordun.
GA: Evet, ama sonradan avukatla görüşmeye başlayınca. O anlatıyordu, gazeteleri gösteriyordu, internetten takip ediyormuş Türkiye’de olanları da, çaktırmadan onları anlatıyordu. Tabii ki yasaktı bunları almamız görmemiz ama çok çok küçük bir bölümü de olsa farkındaydık.
ÜŞ: Sana ilk ne zaman mektuplar geldi?
GA: Mektupları posta yoluyla almak mümkün değildi. Çok uzun sürüyor ulaşması ve Türkçe olduğu için alamıyorsun. Ama ailem mail olarak atıyordu avukatım aracılığı ile, mail olarak okutuyordu, o şekilde almaya başladım. Sonra dünyanın dört tarafından tanımadığım insanlardan mail gelemeye başladı.
ÖM: Tüm Greenpeace aktivistleri için kampanyalar yürütüldü tabii, Açık Radyo’dan arkadaşlarımızın da katıldığı…
Asıl korsan kim?
ÜŞ: Gemi nerede şimdi?
GA: Gemi hala tutuklu. Aslında bizim bireysel suçlamalarımız düştü afla, ama dava bir şekilde devam ediyor. O nedenle Rus Soruşturma Komitesi dava tamamen kapanana kadar gemiyi vermeyeceklerini söylemiş. Gemiye el koydular ve haber yok şu an ondan.
ÖM: Esas korsan, deniz haydutu daha doğrusu, onlar işte. Gemiye el koymak uluslararası hukukta kabul edilebilir bir şey değil hatırlayabildiğim kadarıyla.
Amaç gözdağı
ÜŞ: Rusya’nın hiç alışık olunmayan tarzda sert bir tepki göstermesini neye bağlıyorsun?
GA: “Siz buraya elinizi kolunuzu sallayarak beni protesto etmeye gelemezsiniz.” Bunu göstermek, göz korkutmak.
ÜŞ: Bundan sonraki eylemleri etkiler mi sence bu?
GA: Belki Rusya’ya karşı. Rusya gerçeğini gösterdiler. En azından şu 30 kişi için daha riskli. Ben sanmıyorum ki yakın zamanda Rusya’ya gidip eylem yapayım.
ÜŞ: Siz zaten orada riskli durumdasınız ama diğer örgütler, ya da Greenpeace başka bir gemisiyle vesaire biraz daha fazla düşünecektir. Herhalde tamamen gözdağı vermeydi bu.
ÖM: Ben buna naçizane bir şey daha eklemek istiyorum: O kadar büyük bir çıkar, kâr beklentisi var ki buzların erimesinden sonra, Kuzey Buz Denizi’nin altında kaynak aramak, petrol, maden vs. bunun tehlikeye düşmesi onları deliye döndürüyor. Bütün canlılar adına ödenecek bir bedeli onlar kâr, fırsat olarak değerlendiriyorlar. O yüzden bu tavır: “Bu da böyle ibret olsun, bizim kârımıza kim göz koyuyor? Böyle bir avuç çoluk çocuk!”
GA: Maalesef, aynı olaydan ne kadar farklı sonuçlar çıkarıyoruz! Onlar büyük bir açgözlülükle oraya saldırırken aslında ne kadar büyük bir tehlike.
Okul bir yıl uzadı
ÜŞ: Sen aşçı mıydın gemide?
GA: Evet mutfaktaydım.
ÜŞ: Bunu okuyorsun zaten değil mi?
GA: Ben gastronomi okuyorum.
ÜŞ: Şimdi nedir durum? Geri dönüyor musun okula?
GA: İkinci dönem dönüyorum, ama bir yıl uzadı okulum.
ÜŞ: Ne kadar zamandır Greenpeace’tesin?
GA: Yaklaşık 7 yıldır Greenpeace gönüllüsüyüm, bu da benim üçüncü gemi turum oldu.
ÜŞ: Daha önce nerelere gitmiştiniz?
GA: Daha önce hep Akdeniz’de idim. Malta açıklarında Mavi Yüzgeçli Orkinos kampanyasına gitmiştim. Orada da Fransız balıkçıların saldırısına uğramıştım, botum batmıştı. Ağın içinde yüzmüştüm o da çok tehlikeliydi.
ÜŞ: Bu Arctic Sunrise’daki ilk değil mi?
GA: Evet daha önce Rainbow Warrior’daydım.
Kararlılık çok önemli
ÖM: Bu olayın en çok tartışılan noktalardan bir tanesi de insanlara yılgınlık aşılamaya yönelik beklenmedik ve ölçüsüz bir saldırı olarak karşımıza çıkması ve üstelik Yenikonuş diyebileceğim bir dille de asıl saldırganın sizmişsiniz gibi gösterilmesi. Ama görebildiğim kadarıyla hem dünya çapındaki kampanyayla- oldukça ses getiren başarılı bir kampanyaydı, sadece Greenpeace değil tüm dünyada vicdanlı kesimler geniş bir şekilde ayağa kalktı- hem de bizzat eyleme katılanlarla- sizin adınıza konuşmak haddim değil şüphesiz ama- genel izlenim bu işe devam edeceğiz şeklindeydi. Biraz bunu konuşabilir miyiz? Bu kararlılık da beni çok ilgilendiren bir tarafı.
GA: Dediğim gibi yasal nedenlerden dolayı belki Rusya’da yapamayacağım, ama asla vazgeçmiş değiliz. Bu 30 kişi için de, Greenpeace için de geçerli. Greenpeace’in Gazprom’a karşı dünyanın dört bir tarafındaki eylemleri devam ediyor. Ve hatta şimdi daha bile güçlü mücadele edeceğiz. Bu gözümüzü korkutmuş değil, sadece daha güçlü mücadele etmeyi öğretti.
ÜŞ: Tam tersi bir etki yarattı…
GA: Tabii ki, tam hesaplayamadılar bunu.
ÜŞ: Bu hep öyle oluyor. Gezi’de de öyle oldu. Polisin yaptığı baskı insanların direnme gücünü arttırdı aslında. Bütün devletler birbirinin aynısı.
Kuzey Kutbu’nda buzul var mı?
ÜŞ: Kuzey Kutbu’nda buzul var mı?
GA: Ben hiç görmedim maalesef.
ÜŞ: Siz Arktik dairesinin içinde miydiniz?
GA: İçindeydik, hatta 80 paraleline kadar gittik gemiyle, ama hiç buzul görmedim.
ÖM: Bu tabii çok kötü haber.
GA: Çok kötü tabii. Biz şu an son 30 yılda yüzey alanı ve kalınlığı hesaplandığında Kuzey Kutbundaki buzulların yüzde yetmiş beşini kaybettik.
ÜŞ: Ve bu da büyük bir fırsat olarak değerlendiriliyor. Mesela Arktik’teki petrol ve gaz aramaları ile ilgili bir kuruluşun yaptığı sektör raporu var elimde. Orada bunu da açıkça söylüyor, küresel iklim değişikliği sayesinde Arktik’in ne kadar rantabl hale geldiğini ve dünyadaki toplam petrol ve gaz rezervlerin yaklaşık yüzde yirmisini- petrol yüzde on üç civarı, yüzde otuz da gaz rezervlerini- baındırdığını. Bunun yarısından fazlası da Rusya kıta sahanlığı içerisinde bulunuyor.
Biraz da siz bu eylemi neden yaptınız, bundan bahsedebilir misin?
GA: Aslında Kuzey Kutbu’ndaki petrol şirketlerinin büyük bir fırsat olarak değerlendirdiğini biz çok büyük bir tehlike olarak gördüğümüz için gittik oraya. Aslında Greenpeace’ in amacı Kuzey Kutbu’nun koruma altına alınması ve tüm aramalara kapatılması; hem petrol, hem endüstriyel balıkçılık. Bunun nedeni ise birincisi buzulların erimesinin nedeni iklim değişikliği, küresel ısınma ve buzullar eridikçe ısınma daha hızlı artacak, güneş ışınları geri yansımaması gibi sebeplerle. İkincisi tabii ki fosil yakıt kullanımı.
ÖM: Artı geri besleme dedikleri büsbütün bir kısır döngü içine sokuyor. Çok fena…
GA: Zaten küresel ısınmanın en büyük nedenlerinden biri fosil yakıt kullanımı. Daha fazla petrol çıkarmak için gidiyorlar, biz de buna dur demek amacıyla ordaydık. Aynı zamanda petrol arama ve çıkarma çalışmaları çok riskli. Bir sızıntı olsa, ki sürekli oluyor maalesef, çok riskli bir bölge olduğu için belki günlerce aylarca ulaşılamayacak o platforma, çünkü belli bir noktada buz tutacak. Benim buzul görmemenin sebebi belki de Eylül ayı olmasıydı. Sonuçta o bölge buz ile kaplanacak ve petrol şirketlerinin temizlemek için teknolojisi yok . Birçok açıdan çok riskli ve tehlikeli, bu nedenle oradaydık.
ÖM: Bu da üzerinde sık sık durmamız gereken bir noktayı ortaya koyuyor: Bu Rusya ile ya da Türkiye ile ilgili bir durum değil, tüm canlıların âlemini ilgilendiren evrensel bir mesele.
GA: Kuzey Kutbu deyince insanlara uzak geliyor ama, aslında bu tüm gezegenle ilgili bir sorun. Bu sefer Rusya’yaydı, ama aynı zamanda başka şirketlere, başka ülkelere de yapılıyor. Asla Rusya ile ya da o şirketle ilgili değil.
ÜŞ: Daha önce de Shell’e karşı eylem yapılmıştı değil mi?
GA: Shell’e de büyük bir kampanya yürütüldü, hatta şu an aramalarını güvenlik açıkları nedeniyle durdurdu.
ÜŞ: Shell Alaska açıklarındaydı değil mi?
GA: Evet, Alaska açıklarında.
ÖM: Gene açıklamış ama dönüyoruz diye.
GA: Zaten geçtiğimiz yıl için durdurmuştu. Bu yıl devam edeceğini açıkladı bizim de eylemlerimiz devam edecek.
ÜŞ: Bu arada bu ay sonunda bir eylem bekleyebileceğimiz bir etkinlik var. 28-29 Ocak’ta Oslo’da Arktik Petrol ve Gaz zirvesi yapıyorlar. Ben bir şeyler olmasını bekliyorum.
Putin’den alicenaplık gösterisi
ÖM: Bir de şu var: Kanada gibi, Norveç gibi aslında çok “medeni” dediğimiz liberal, sosyal demokrasinin egemen olduğu yumuşak ülkelerin asıl şimdi gözlerini para bürümüş.
ÜŞ: Ben size çok “yumuşak” bir rakam vereyim o zaman Kanada ile ilgili, Kanada’nın karbon emisyonları 2030 yılına kadar yüzde 38 artacakmış katran petrolleri nedeniyle ve bu hükümet rakamı.
ÖM: Gururla açıklıyor…
ÜŞ: Tabii tabii…
ÖM: Para ve kâr hırsı ile her şey bitiyor.
ÜŞ: Peki Gazprom ya da Rusya’yı etkileme ihtimali var mı bu eylemlerin sence? Senin izlenimin ne Rusya’da geçirdiğin zamandan sonra? Beş hafta da dışardaydınız, bir miktar kamuoyunu görme fırsatınız olmuştur.
GA: Yani maalesef… Hem bizi tutuklamaları da bunu gösteriyor. Uluslararası desteğe rağmen dinlemediler ve yine bizi afla çıkardı Putin.
ÖM: Alicenaplık gösterisi.
GA: Doğrusu biraz korkutucu geliyor Rusya’nın durumu.
ÜŞ: O af bile baskıların sonucu olarak edilemez mi?
GA: Yine de uluslararası deniz mahkemesine gidildi. Hollanda hükümeti Rusya’ya bir dava açtı, gemi Hollanda adına kayıtlı, o mahkeme kararı da gemiyi ve tayfayı bir an önce bırakın yönündeydi. Ama Rusya hiç mahkemeye gitmedi bile ve kararı yok saydı. Biraz baskıların sonucu bıraktılar bizi yine de, eylemlerin sonucu değildi.
ÜŞ: Putin dik durdu yani. Bunu da bir yerden hatırlıyorum ama. Sağlam irade! Gizem, bundan sonraki planın nedir?
GA: Planım okulu bitirip gemiye geri dönmek.
ÜŞ: Tecrübeli bir eylemci olarak (gülüşmeler). Teşekkürler…
2. Cenevre Konferansı’ndaki görüşmelerden henüz ne geçici hükümet, ne de ateşkes kararı çıktı. Humus’a alınacak insanı yardım konvoyu hala bekliyor, Yarmuk mülteci kampında açlık nedeniyle ölümler artıyor.
Suriye rejimi ve muhalifler arasında devam eden görüşmelerin moderatörü, Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi Lahdar Brahimi son görüşmelerle ilgili açıklama yaptı: “şimdiye kadar çok fazla mesafe katedemedik. Bu aşamadan sonra Cenevre prensipleri çerçevesinde ilerleme kaydetmeyi umuyoruz.” Brahimi, Şam yönetiminin, kadın ve çocukların abluka altındaki Humus’tan çıkarılma konusunda anlaşma yaptığına işaret ederek “Ancak, bunun nasıl uygulanacağı muamma. Güvenlik sorunu var. Her yer keskin nişancılarla dolu” diye ekledi. Brahimi, “Yardım konvoyu Humus’a girmeyi bekliyor. Taraflardan bir şeyler yapmalarını istiyorum” dedi. Ateşkes konusuna da değinen Brahimi, “Ateşkesle ilgili bir anlaşma yok. Rejim ve muhalefet yarın görüşmeye devam edecek.” diye konuştu.
SMDK: hedefimiz demokratik yönetime geçiş
Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) basın sözcüsü Luay Safi, Humus’a girişine izin verilmeyen yardım konvoyuyla ilgili olarak “Esed rejimi insanları açlığa mahkum ediyor. Bu insanlık suçudur. Aynı zamanda rejim kenti görüşmelerin başladığı ilk günden bu yana bombalamaya devam ediyor. Hatta bana gelen bilgilere göre 244 sivil bu sürede hayatını kaybetti” dedi.Şam yönetiminin “isteyen ailelerin kenti terkedebileceğini” söylediğini hatırlatan Safi, insanların evlerinden, yaşam alanlarından çıkmaya zorlanamayacağını belirtti.
“Bizim hedefimiz belli. Bu konuda netiz. Hedef diktatör bir yönetimden demokratik bir yönetime geçiştir. 50 yıldır Suriye’de seçim yapılıyor, ama kazananlar değişmiyor. Bize Cenevre 1 nihai kararını kabul ettiklerini beyan etmelerini istiyoruz. Rejim geçiş yönetimi için buraya geldiyse ve bunu kabul ederek buraya katıldıysa bunu görmek istiyoruz.”
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki de günlük basın brifinde Suriye rejiminin Humus’a insani yardımların ulaştırılması için konvoyların girişine onay vermesi gerektiğini söyledi; kadın ve çocukların şehirden çıkmasına izin verilmesini, “Tahliye, çok ihtiyaç duyulan insani yardımların bir alternatifi değil “ şeklinde yorumladı.
Herkesin unuttuğu kent : Humus
Rejimin ilk kez sivillerin çıkışına izin verdiği Humus, 7 Haziran 2012’den beri kuşatma altında. Özellikle ‘Eskişehir’ denilen Humus merkezine hiç kimse ulaşamıyor. Yaklaşık 500 ailenin dışarıyla bağlantısının kesildiği tahmin ediliyor.
Humus kuşatmadan önce muhalefetin kalelerinden biriydi. Rejim, Şam-Halep yolunun tam ortasında, kritik bir noktada yer aldığı için Humus’a daha çok askeri yükleme yaptı. Tüm takviyelere rağmen rejim, muhalif savaşçıları Humus’tan söküp atamayınca kuşatma altına aldı. Şehirde sular kesik. Kentteki siviller kanalizasyon suyu veya biriktirilen yağmur suyuyla yaşıyor.
Suriye hükümeti, görüşmeler sırasında kadın ve çocukların şehri terkedebileceğini söyleyerek ayrılmak isteyen erkeklerin isim listesini talep etti. Suriyeli muhalifler, bu isim listesinin gözaltı ve işkence için kullanılacağı görüşünde
Yermuk’ta ölen sayısı artıyor
Taraflar arasında anlaşmazlıklar devam ederken, başkent Şam’da Filistinliler’in kaldığı Yermuk mülteci kampında insanlar açlıktan ölmeye devam ediyor. Londra merkezli ‘Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nden yapılan açıklamaya göre ‘rejim güçlerinin iki yüz gündür ambargo altına tuttuğu Yermuk kampında, gıda ve tıbbi malzemelerin eksikliği ve insani durumları kötüleşmesi nedeniyle 6 kişi hayatını kaybetti. Gözlemevi ölenlerin arasında iki kadın ve bir çocuk olduğunu açıkladı. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi verilerine göre; sekiz ayda açlık ve tıbbi malzemelerin eksikliğinden ölenlerin sayısı 75’e ulaştı, bunların 24’ü kadın, 4’ü de çocuk.
BM’ye göre 18 bin kişinin yardım beklediği Yermuk Kampı’nda yaşanan engeller nedeniyle bugüne kadar sadece 138 kumanya dağıtıldı.
Üç senede 100 binden fazla kişinin öldüğü, 9,5 milyon insanın göç etmek zorunda kaldığı Suriye iç savaşında hükümet ve muhalifler konferansın amacı konusunda farklı görüşlere sahip. Suriye hükümeti temsilcileri, görüşmelerin amacının “yabancıların desteklediği terörizmi durdurmak” olduğunu söylüyor. Bununla tüm silahlı muhalefet kastediliyor.Muhalefet ise geçiş idaresi kurulması çağrısı yapan Cenevre I konferansının temel alınmasını istiyor.
Mısır’ın devrik lideri Muhammed Mursi 2011’de 20000 kişinin hapisten kaçması olayıyla ilgili yargılanmak üzere başkent Kahire’ye getirildi. Öte yandan, dün İçişleri Bakanlığı’nda görevli General Muhammed Said silahlı kişilerce düzenlenen saldırıda vurularak öldürüldü.
Ukrayna’da Başbakan Azarov İstifa Etti
Ukrayna’da Başbakan Mykola Azarov, Başbakanlık basın dairesince yapılan açıklamaya göre ‘ülkede iki aydır süren gösterilerin ekonomiyi tehdit ettiği’ gerekçesiyle istifa etti.
Dünya Bankası Başkanı Fosil Yakıtlara Sert Çıktı
Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim, Davos’ta süren Dünya Ekonomik Forumu’nda hükümetlerin fosil yakıtlardan yatırımlarını çekmeyi düşünmesi gerektiğini söyledi.
Sırbistan’da Erken Seçim Kararı
Geçen hafta AB ile üyelik müzakerelerine başlayan Sırbistan’da ‘üyelik için gerekli reformların meşruiyeti için’ erken seçim kararı alındı.
DDT Alzheimer Bağlantısı
JAMA Neurology dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmaya göre sıtma kontrol ilacı olarak hala dünyanın bazı yerlerinde kullanılan DDT, Alzheimer’a yol açıyor olabilir. ABD’de yapılan araştırma, Alzheimer hastalarının vücudunda sağlıklı bireylere oranla dört kat daha fazla DDT bulunduğunu ortaya koydu. Ancak, araştırmacılar DDT’nin kesin olarak Alzheimer’a yol açtığını söylemek için erken olduğunu belirtiyorlar.
Filipinler’de 17 Ölü
Flipinler’de ordu güçleri ve isyancı Müslüman gruplar arasındaki çatışmalarda 17 militan öldürüldü.
Londra’dan Dünyanın En Büyük Güneş Enerjisi Köprüsü
Londra’da toplam 4400 güneş paneli ile kaplanan Blackfriars köprüsü ‘dünyanın en büyük güneş enerjisi köprüsü’ oldu. Köprünün Blackfriars tren istasyonunun enerji ihtiyacının yarısını karşılaması bekleniyor.
Avustralya’da Kömür Eylemleri
Dünyanın en büyük kömür ihracatçılarından Avustralya’da 120 aktivist, Maules Creek kömür madeninde çalışmaları engellemek için kendilerini iş makinalarına zincirledi.
Kosta Rika Karbon Nötr Olma Yolunda
Ülkeye milyonlarca hektar ormanlık alanı geri kazandıran Kosta Rika şimdi de 2021 itibariyle tümüyle karbon nötr olma yolunda yerel karbon pazarı kuruyor.
21 Kasım 2013’de Avrupa Birliği (AB) ile Ortaklık Anlaşması’nın askıya alınmasıyla birlikte başlayan ve 16 Ocak’ta meclisten özgürlükleri kısıtlayan torba yasasının geçmesiyle alevlenen eylemlerin sonunda dört yıldır görevde olan Ukrayna Başbakanı Mikola Azarov bugün istifa ettiğini açıkladı. Azarov açıklamasında “Ülkedeki çatışmalara barış getirmesi amacıyla kişisel bir karar alarak Cumhurbaşkanına istifamı sundum” dedi.
Kiev’in merkez meydanı ve hükümet binalarını işgal etmiş olan göstericiler ise Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç istifa etmeden alanları boşaltmayacaklarını ve eylemlerine devam edeceklerini söylüyorlar.
Amerikalı şarkıcı, şarkı sözü yazarı, folk müzik toplayıcısı ve aktivist Pete Seeger 94 yaşında öldü. Seeger, folk müzikle toplumsal dönüşümü savunan bir kuşağın sesi olmuştu.
Ailesi, Seeger’ın hastalanarak kaldırıldığı New York’taki bir hastanede hayata gözlerini yumduğunu açıkladı.
ABD’de 1948 yılında kurulan The Weawers grubuyla üne kavuşan Seeger, 60 yıl boyunca şarkı söylemeyi sürdürdü.
Ünlü folk sanatçısının bazı şarkıları 1950’lerde solcu içerikleri nedeniyle kara listeye alınmıştı. O ise televizyona çıkmak yerine, üniversitelerde konserler vermeye yöneldi.
100’ün üzerinde albüm kaydetmesine rağmen, ticari başarıyla yıldızı hiçbir zaman barışmamış olan Seeger, ününü uğruna mücadele ettiği değerleri duyurabilmek ve geleneksel şarkıları korumak için kullandı.
Bruce Springsteen ve Joan Baez gibi sanatçıların ilham kaynağı olan Seeger, nükleer silahsızlanmadan 2011’deki Wall Sreet’i İşgal hareketlerine kadar birçok politik kampanyaya aktif destek vermişti.
Kendisiyle 2009’da yapılan bir söyleşide “Benim işim, dostlara dünyada çok iyi müzikler olduğunu göstermek” diyordu, “ve eğer iyi yolda kullanılırsa bu şarkılar gezegeni kurtarmaya yardım edebilir”
Hakkında koruma kararı olan bir kadın daha öldürüldü
Hüseyin Tarman eşi cezaevinde olan 5 çocuk annesi Y.T’yi oğlunun gözü önünde öldürdü. İddialara göre Tarman Y.T’yi kaçırmıştı. Tarman’dan kurtulan genç kadın polise giderek şikâyetçi olmuştu. Hakkında koruma kararı da aldıran kadın, dün oğlu F.D. ile Karatay E Tipi Kapalı Cezaevi’ndeki eşini ziyarete giderken Hüseyin Tarman kadını öldürdü. Ağır yaralanan Y.T. kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Olay yerinden kaçan Hüseyin Tarman Özel Harekat ekiplerince yakalandı.
Şişli Belediyesi’ne silahlı saldırı
Dün saat 23.30 sıralarında meydana gelen olayda, belediyenin yakınındaki parktan silah sesleri yükseldi. Uzun namlulu silahlarla açılan ateşte Büyükdere Caddesi’nde bulunan Şişli Belediyesi binasına mermiler isabet etti. Olay üzerine belediyeye çok sayıda polis ekibi sevk edildi. Yapılan incelemede 15’e yakın boş kovan bulundu.
Mardin’de Hristiyan olan genci akrabaları öldüresiye dövdü
Radikal gazetesi muhabiri İsmail Saymaz’ın haberine göre Mardinli D.G. geçen yıl inanç değiştirip Hristiyan oldu. Yılbaşına iki gün kala, 29 Aralık’ta akrabalarınca kaçırıldı ve boğazına bıçak dayanarak, tekrar Müslüman olması söylendi. D.G. de ölüm korkusu nedeniyle Kelime-i Şehadet getirdi. Hristiyan olduğu tüm çevresine yayılınca kilise önderi E.P.’den yardım istedi. E.P., 24 yaşındaki D.G.’yi kurtarmak için gelip arabasına bindirdiğinde etrafları sarıldı, dövüldüler. Polis, geç de olsa iki Hristiyan’ı kurtardı.
Merkez Bankası enflasyon beklentisi yüzde 6.6
Merkez Bankası, yüzde 5.3 olan enflasyon beklentisini yüzde 6.6 olarak revize etti
Merkez Bankası bu gece olağanüstü toplanıyor
Para Politikası Kurulu, bu gece TL’nin Dolar ve Euro karşısındaki rekor değer kaybı ve piyasadaki gelişmeleri değerlendirmek üzere bir ara toplantı yapacak ve sonuçlarını 24.00’da açıklayacak. Ara toplantı kararının ardından dolar 2,38’li seviyelerden, 2,33 seviyelerine geriledi.
Soframızı hayvanları yememek kararı üzerine kurunca sofradakilere daha da dikkat etmek gerekiyor. Eskiden o kadar dikkat etmezdim yediklerimin vitamin değerlerine. Bu değerlere göre tabağımı az çok şekillendiriyorum. Ancak bazı vitamin var ki eksikliğinden muzdarip oluyorum. Şu B1, B6 ve B12 vitaminlerini nasıl alacağız yok mudur bitkisel kaynaklar? Derdime derman ol n’olur.
Fasulyeden Nimet.
Yanıt 1
Selamlar,
Bu konu gerçekten de vejetaryenliğe geçiş yapan pek çok kişi için ciddi bir sorun. Sanırım vejetaryenlikle ilgili yapılmış araştırmalın pek çoğunun konusu da B grubu vitaminlerdir.
Bu vitaminler zaten vejetaryenlerin baş belasıdır. Et yedikleri için vicdan azabı çekenlerin de en güzel gerekçesidir. Neredeyse bütün sorunlar bu vitaminlerin başının altından çıkar! Sinir sistemi bozuklukları, kas-iskelet sistemine ilişkin sorunlar, saç dökülmesi, hafıza kaybı, yaşlanma… İnsanoğlunun an itibariyle en nefret ettiği sağlık problemleri…
Bir kere şunu söyleyelim B12yi ayrı bir başlığa atarsak, bütün B vitaminlerini et dışı ürünlerden almak mümkün. Tam tahıllar ve yeşil sebzelerle. Buradaki kilit nokta etin çok konsantre bir gıda olmasında saklı. Beslenmeye vakit ayıramayacak bir insansan et en kestirme beslenme. Garantili her türlü vitamin, mineral, proteini, yağı alırsın. O kadar otu ben de yesem ben de alırım zaten!
Nitekim alıyorum. Çiğ yeşil sebze, hatta sebze suyu, çimlendirilmiş buğday hatta buğday çimi suyu; buğday ruşeymi ve tam tahıllardan yapılmış harika lezzetlerle B vitamini sorunu çözülebilir. Yeter ki dengeli bir biçimde beslenilsin.
Gelelim B12’ye.
B12 vücutta depolanan bir vitamin. Çok eser miktarda bulunması yetiyor. Ancak depolarda tükenmeye başladığında sinir hücrelerinin kılıfları aşınmaya başlıyor, hücre bölünmesi işlevi zayıflıyor ve motor sistemimiz, hücre yenilenmesi gibi konularda vücudumuz teklemeye başlıyor.
Fakat bazı bünyelerde B12 ağızdan alındığı halde midedeki bir enzimin eksikliğinden ötürü emilemiyor. Yani kilolarca et yiyen biri de B12 eksikliği çekebilir eğer midedeki enzimi yoksa. Bu enzim bazı etmenlerle birden bire yok olabiliyor. Bu durumda da B12 yi almanın tek bir yolu var, o da dışarıdan takviye ile.
Vejetaryenliğe başlama yaşı ile B12 eksikliğine toleransın doğru orantılı olduğunu iddia eden bilimsel bir araştırmaya da rastlamıştım. Yani küçük yaşta vejetaryen olan bir kişinin B12 eksikliğine toleransı daha yüksek oluyormuş.
Eğer vegan değil isen, süt ürünleri ve yumurta derdimize deva oluyor. Kaldı ki aslında B12 de az miktarlarda tahıllarda bulunmakta. Bir kaynaktan aloe verada B12 olduğunu okumuştum.
Başta da dediğim gibi beslenme işi ciddiye alındığında pek çok çare bulmak mümkün. Bir vejetaryen çantasında çok çeşitli gıdaları her daim taşıyan biridir genelde. Elmalar, kuru meyveler, kuru yemişler, tam ekmek dilimleri, peksimetler…. Afiyet olsun!
Soru 2
Merhaba Güneşin,
Hayvanlara olan saygımdan dolayı 1,5 yıldır et yemiyorum. Yemekleri dışarıda yediğim ve vejetaryen lokantası bulamadığım için, çok çeşitli beslendiğimi de söyleyemeyeceğim. Bir arkadaşım, hemen farkedilmese de zamanla bedende vitamin eksikliği oluşabileceğini söyleyerek beni korkuttu. Vitamin takviyesi almam iyi olur mu sence?
Teşekkürler,
Serhat
Yanıt 2
Selam Serhat,
Bence hap şeklinde vitamin alma. En kolay vitamin alma yolu meyve yemektir. Meyveden daha iyi bir hazır gıda bilmiyorum. Dalında olgunlaşan, pişirilen, bol vitaminli, şekerli, kokulu ve tatlı harika bir besin. Mevsiminde olsun, ekolojik olsun, bence yeter.
Afiyet olsun.
Güneşin
Sor vatandaş sor! Ekolojik yaşamda her soruya beş cevap kampanyası başlıyor!
GÜNEŞİN’E SOR, CEVABINI AL!
Organik ürünler neden bu kadar pahalı? Organik ürünler gerçekten organik mi?, Köyde canınız sıkılmıyor mu?, Buzdolapsız mutfak olur mu?, Evde çöpleri ayırsam ne işe yarar, gittiği yerde hepsi birbirine karışıyor?, Katkılı gıdalar neden zararlı?, Dünyayı ben mi kurtaracağım? Çocuğun karma aşısı geldi, yaptırayım mı?, Cemreler hala düşüyor mu?, Nasıl çiftçi olurum?, Nereden tohum bulurum? Hem yoga yapıp hem et yiyebilir miyim? Akdeniz Fokları yok olsa ne olacak?, Çobanlık trend olmuş, doğru mu? Ben vejeteryan oldum ama annemler bilmiyor, onlara nasıl söylerim?, Yeşil zeytin ile siyah zeytin ağaçları arasındaki 5 fark? Gönüllü çalışasım var ama nerede? Dolunayda saçımı kestirirsem kel mi kalırım? Homeopati mi dedin? Buyur?!….
Ve daha nice enteresan sorunun cevaplarını bulup buluşturacağız bu köşede.
Soruları hazırlayın, [email protected] adresine yollayın ve bekleyin, artık ne çıkarsa bahtınıza…
Kara delikler hakkında en çok şeyi bilen kişilerden birinin Stephan Hawking olduğu şüphesiz. Popüler kültür onu daha çok Evrenin Kısa Tarihi isimli kitabı gibi çok satanlar arasında yer alan eserleriyle biliyor. Bilim dünyasıysa kara deliklerin termal özelliklerini açıklayan 1974 tarihli önemli çalışmasıyla tanımakta. Çalışmaları kara delikler hakkındaki bilgimizin büyük bir kısmını oluşturuyor. Fakat yeni yayınladığı akademik makalede bildiklerimizin tamamen doğru da olmayabileceğini ifade ediyor.
Kara delikler
Evrendeki en gizemli fenomenlerden birisi olma ihtimali yüksek kara deliklerin fikrinin ilk ortaya atılması 18. yüzyıla kadar uzansa da genel izafiyet çalışmasıyla Einstein şu an erişilen noktaya ulaşmak için ilk kıvılcımı atan bilim insanı. Onu izleyen yıllarda konuyla ilgili çalışan Karl Schwarzschild, Johannes Droste, Arthur Eddington, Subrahmanyan Chandrasekhar, Robert Oppenheimer gibi 20. yüzyılın önemli fizikçi ve matematikçileriyle gelişen fikir David Finkelstein’ın 1958’de olay ufku olarak isimlendirilen bir membrandan ancak tek yönlü geçiş olabileceği, yani kara deliklerin ancak içine düşülebileceği ile ilgili çalışmasını yayınlamasıyla bilim camiasında çok popüler bir konu haline geldi.
Bilim dünyasının vardığı sonuç üzerine kara delikler uzay zamanda ışığın dahi kendilerinden kaçmasına izin vermeyecek denli büyük yer çekimi sağlayan alanlar şeklinde tanımlanıyorlar. Genel izafiyet teorisine göre böyle bir yer çekimine ancak çok büyük kütleler sebep oluyor. Kara deliklerin çeperinde oluşan olay ufku şeklinde isimlendirilen yüzeyi de geri dönüşü olmayan nokta olarak tanımlamak yanlış olmaz. Neden mi siyah? Çünkü bu alandan ışık bile kaçamıyor.
Kara deliklerin nasıl oluştukları ise ayrı bir muamma. Yaygın görüş çok yüksek kütleli yıldızların ömürlerini tamamladıkları zaman kendi ağırlıklarını taşıyamayarak kendi içlerine çökmeri sonucu oluştukları yönünde. Bir yıldızı oluşturacak kadar yüksek bir kütlenin çok dar bir alana toplanması sonucunda ise süper kütle kara delikler oluşmakta.
Hawking’in 1974’de yayınladığı çalışmaya gelirsek, bazen Jacob Berkenstein’ın da ismiyle anılan ama daha popüler adıyla Hawking radyasyonu olarak bilinen olay ufkunda gerçekleşen kuantum etkisiyle serbest bırakılan radyasyon tanımlanıyor. Cisimler olay ufkundan içeriye düştüklerinde gerçekleşen bu püskürmeden ötürü kara delikleri evrenin çöp öğütücüleri olarak nitelendirmek yanlış olmaz. Kara delik buharlaşması olarak da tanımlanan bu duruma göre dönüş halinde olan kara delikler kütle ve enerji kaybediyorlar.
Peki bu yeni çalışma ne ifade ediyor?
Geçen hafta Hawking’in çevirimiçi yayınladığı, başlığını şaşırtıcı şekilde dünyadan alan “Bilginin korunması ve kara delikler için hava durumu tahmini” isimli makalesine göre olay ufku gerçekte var olamıyor. Hawking’in ortaya attığı yeni tanım ise “görünür” (apparent) ufuk. Makalede belirttiği üzere kuantum teorisine göre enerji ya da mevzu kara delikler olunca daha doğru tabiriyle ışık ve bu enerjiyle alakalı bilgi kara deliklerden kaçabiliyorlar.
Bu çalışmasıyla bir süredir fizik dünyası içinde tartışma konusu olan kara deliklerin güvenlik duvarı çelişkisi (firewall paradox) ortadan kalkmış oluyor. Makelesinde tanımadığı üzere kara delikler olay ufkundan içeriye düşecek her cismi yok edebilecek radyasyon akısıyla çevrili. Hawking’in iddia ettiği üzere kara delikler etrafında fiziksel şartlar olay ufku için bir sınır oluşturamayacak kadar düzensiz, bundan ötürü bir kara delikten kaçmaya çalışan ışık içeriye düşemiyor bunun yerine askıda kalıyor.
Peki bu ne anlama geliyor? Hawking’in açıklamasına göre “Bir olay ufkunun olmaması durumunda kara delikler de var olmuyorlar. En azından bizim şimdiye kadar bildiğimiz şekliyle. Fakat hala varlar ve dikkate değerler.”