Ana Sayfa Blog Sayfa 4057

5 Şubat 2014

Bilgisayar Korsanlarından Merkel’e suç duyurusu

Bilgisayar korsanlarının en büyük örgütü olan Chaos Computer Club (CCC), Uluslararası İnsan Hakları Birliği ve insan hakları derneği Digitalcourage ile birlikte, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve kabine üyeleri hakkında “yasa dışı istihbarat faaliyetleri ve yataklıktan” Federal Savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Muhalafetten yetki kısıtlama çağrısı

Ukrayna’da muhalefet vekilleri, devlet başkanının yetkilerini kısıtlayan 2004 anayasasına dönülmesi için harekete geçti.

Pakistan ve Taliban anlaşmaya varamıyor

Pakistan’da hükümet ile Taliban arasında, kasımda çıkmaza giren ve dün başlaması planlanan müzakereler yine ertelendi. 2007’den bu yana Pakistan Talibanı ile ordu arasındaki çatışmaları sonlandırmayı amaçlayan görüşmelerin ilk ayağının ertelendiğini Başbakan Navaz Şerif’in danışmanı İrfan Sıddıki duyurdu.

Afganistan’da aile içi şiddete davetiye çıkaran yasa

Parlementodan geçmiş olan, Başbakan Hamid Karzai’nin imzasını bekleyen yasa kabul edilirse, eşlerine, kardeşlerine ve çocuklarına şiddet uygulayan erkekler herhangi bir adli cezaya tabi tutulmayacak. Ceza yasasındaki değişiklik, aynı zamanda aile üyelerinin sanık karşısında ifade vermesini de yasaklıyor. Afganistan’daki şiddet olaylarının çoğu ailede gerçekleşiyor. Eğer yasa geçerse hem şiddet mağdurları hem de şiddete tanık olanlar sessizleştirilmiş olacak.

Anbar’lı siviller evlerini terk ediyor

Irak’ın Anbar bölgesinde militan gruplar ve Iraklı güvenlik güçleri arasındaki çatışmalarda kalan siviller güvenlikleri için bölgeyi terk etmeye başladı. Ordunun haftalarca Anbar’ı kuşatması sonucu ana ikmal yolları savaş alanlarına dönüşmüş ve gıda, yakıt ve tıbbi malzeme kıtlığı ciddi boyutlara ulaşmış durumda.BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) raporuna göre ülkesinde yerinden edilmiş kişilerin sayısı 140 bini buldu.

Libya: Kimyasal silahlar imha edildi

Libya Dış İşleri Bakanı Mohammed Abdulaziz, ülkede kimyasal silahların imha edildiğini açıkladı. Kaddafi döneminden kaldığı iddia edilne kimyasal silahlar, Kaddafi 10 sene önce BM kimyasal silahları sözleşmesine imza atmasına rağmen ülkede bulunuyordu.

Kamboçya’da yıllar sonra yeniden otobüs seferleri

Kamboçya’nin Phnom Penh şehrinde, uzun zamandan sonra ilk kez otobüs başladı. Bir buçuk milyon kişinin yaşadığı şehirde, toplu taşıma sistemi trafik sıkışıklığını çözmek için tekrar başladı. Pilot bölgede başlayan seferlerde 10 tane klimalı otobüs bulunuyor. En son 2001 yılında denenmiş olan otobüsler, halkın ilgi göstermemesi gerekçesiyle iptal edilmişti.

 

Engelli Kadın Derneği: ENG-KAD – Cengiz Çiftçi

  Farklı iki alan üzerinde çalışan sivil toplum örgütü örneği Türkiye’de çok fazla görülmez. Hak temelli çalışan “hak örgütleri” 1980 sonrası dönemde başlar. Temel olarak birincil haklar üzerinden gelişen hak temelli yaklaşım Toplumsal cinsiyet (Kadın, LGBT), Çocuk, Çevre, Kültür, gibi alanlarda gelişerek aşamalı olarak ikinci kuşak haklara doğru bir gelişim göstermektedir.

Hak temelli sivil toplum örgütleri mevcut dernek ve vakıflar arasında azınlığı oluştururken gün geçtikçe farklı bir alanda yeni kurulan örgütlerin sayısı artmaktadır. Diğer yandan mevcut örgütler arasında vizyon değişikliğine giderek hak temelli çalışmaya katılan örgütlerin sayısında artış gözlemlenmektedir. Ancak buna rağmen çoğu örgüt tek bir alan ile ilgili çalıştığı için farklı sosyal guruplar ile ilgili hak ihlalleri varlığını sürdürmektedir.

Engellilik sivil toplumda yaygın örgütlenmesi bulunan alanların başında gelmektedir. 99.040 derneğin %1,4’ü engellilik alanında çalışmak için kurulmuştur. Bu derneklerin ve vakıfların çoğu yaygın örgütlenme ile şubeler kurarak ulusal düzeyde çalışmalar yürütmektedirler.  Engelli sivil örgütlenmeler, çalışma yaklaşımları bakımından daha çok sosyal yardım, sosyal hizmetler, sağlık alanlarında yoğunlaşmaktadırlar.  Hayırseverlik ve yardım mantığının hâkim olması hak arama süreçlerinde bu alanda veri eksikliğine neden olmuştur. Yapılan hizmetlerin bir lütuf gibi sunulması bu güne kadar genel kabul görmüştür.

Çifte ayrımcılığa Karşı Engelli Kadın Derneği

“Engelli kadınların mevcut durum ve problemlerini tespit ederek, onların; evrensel insan hakları, adalet ve hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde siyasi, hukuki, sosyal ve ekonomik varlıklarını geliştirecek teorik ve pratik çözümler üretmek” üzere kurulan Eng-Kad engelli alanında çalışan farklı engelli-kadın aktivistleri tarafından 2011 yılında kuruldu.

Engelli sivil toplum örgütlerindeki erkek egemen bakış ve hayırseverlik yaklaşımının engellilerin yaşamlarına iyileştirilmesine bir katkı sunmadığını, kadın hakları alanında çalışan kuruluşların ise engellilerin haklarına uzak oldukları tespiti ile çalışmaya başlayan derneğin hedefleri hak temelli bir çalışma çerçevesinde oluşturulmuştur.

  • Kadınlar arası diyalog, iletişim, dayanışma ve yardımlaşmayı sağlamak, toplumun her kesiminden engelli ve engelsiz kadınlarla onurlu bir yaşam ortak paydasında bir araya gelip, yasalara uygun çeşitli faaliyetler ve çalışmalar yapmak.
  • Farklı engel gruplarından olan ve engelli olmayan kadınların iş birliği ile toplumda ve özellikle kadınlar arasında fikir birliğini, dostluk ve yardımlaşmayı sağlayarak kadının özellikle de engelli kadının konumunu güçlendirmek
  • Engelli kadınların, sosyal ve ekonomik alanda fırsat eşitliği ilkesi gözetilerek gelişmesine yardımcı olmak ve bu alanlardaki faaliyetlere katılımlarını teşvik etmek.
  • Engelli kadınların çağdaş koşullar altında ve ayrımcılıktan uzak bir biçimde eğitim almalarına katkıda bulunmak ve yaşam boyu eğitime destek vermek.
  • Ulusal ve uluslar arası düzeyde engelli kadınları en iyi şekilde temsil etmek
  • Engelli kadınların güçlü yanları ve sorunları hakkında toplumda farkındalık uyandırmak ve bu amaçla etkinlikler düzenlemek

Eng-Kad bir yandan engelli sivil toplum örgütlerindeki kadınlar yönelik çalışmalar yaparak engellilik ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına yönelik yeni bir kuşak oluşturmaya çalışırken diğer yandan kadın örgütlerine yönelik engelli kadınlar alanında bir farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Çifte ayrımcılık ve dışlanmaya yönelik iki alandaki çalışmalarını yapıcı bir diyalog ile buluşturmak için kaynaştırma etkilikleri düzenliyor. Sabancı Vakfı’ndan aldığı destek ile başladığı çalışmalarını Adana, Bursa, Çanakkale, Gaziantep, İzmir, Kocaeli, Samsun ve Trabzon illerinde yaygınlaştırmaya çalışıyor. Yatay örgütlenme ilkesi ile katılımcılığı öne çıkartan dernek bir sonraki yazının konusu olacak Engelli Hakları İzleme Grubu’nun üyesi olarak farklı bilgi edinme süreçleri ile engelli kadınların maruz kaldıkları ayrımcılığı ortaya çıkarmaya çalışıyor.

Ayrıntılı bilgi için http://www.engellikadindernegi.org linkinden bilgi alabilirsiniz.

Bu yazı ilk olarak t24.com.tr/ de yayınlanmıştır

cengiz-ciftci

 

 

Cengiz Çiftçi

05 Şubat 2014

Ocak’ta erkekler 23 kadını öldürüldü

Bianet’in yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre, erkekler Oca ayında 23 kadın öldürdü, altı kadına tecavüz etti, 45 kadını yaraladı, beş kadına cinsel tacizde bulundu.

TIR’lar Bulgaristan’a geçemiyor

İhracat yüklerini Bulgaristan üzerinden götürmek isteyen TIR sürücülerinin dozvola (yol geçiş belgesi) olmadığı için Kapıkule Sınır Kapısı ve yakınlarındaki TIR parklarında bekleyişi sürerken, bu araçlarda yüklü ürünlerin risk altında olduğuna dikkat çekildi.

Adliye’de Gezi’ye destek eylemine dava

Radikal gazetesi muhabiri İsmail Saymaz’ın haberine göre Gezi Parkı gösterileri başladıktan hemen sonra görev yaptıkları İstanbul Anadolu Adliyesi içerisinde, kırk kadar hukukçu ve memurla birlikte, eylemlere destek açıklaması ve alkışlı protesto yapan Kartal Hukukçular Derneği (KHD) Başkanı Mehmet Ümit Erdem ve yardımcısı Osman Zeki Erdoğan’a 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nu muhalefet suçundan dava açıldı.

MHP: “Ali İsmail Korkmaz insandı”

MHP Genel Başkan Yardımcısı Tuğrul Türkeş partinin internet sitesinden yaptığı açıklamada Ali İsmail Korkmaz’ın öldürülmesiyle ilgili:

“Bazı çevreler yüzsüzce bu utancı meşru kılmak adına harekete geçtiler. Diyorlar ki “Ali İsmail Korkmaz solcu idi”, Diyorlar ki “Ali İsmail Korkmaz Alevi idi”, Diyorlar ki “Ali İsmail Korkmaz ateist idi”… Biz de Milliyetçi Hareket Partisi olarak onlara cevaben diyoruz ki: Ali İsmail Korkmaz insandı ve aynı Ali İsmail Korkmaz, sizin-bizim gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eşit vatandaşı idi.”

Dedi.

Taksim Dayanışması iddianamesi hazırlandı

Gezi olaylarıyla ilgili Mücella Yapıcı’nın da aralarında bulunduğu 26 şüpheli hakkında iddianame hazırlandı. 26 kişiye yöneltilen suçlamalardan biri “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet”. İddianame mahkemeye gönderildi.

[Özel Haber] Bakana cevap: “Çevre, mal değil emanet”

Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’nin son açıklaması, çevre kavramının bambaşka bir boyutta yorumladığını ortaya koydu. Açıklamayı kısaca hatırlatalım: Güllüce, Mimar ve Mühendisler Grubu’nda yaptığı konuşmada “bazı ülkelerin Türkiye’yi rakip gördüğünü, çevre bilincinin gelişmesini kırbaç olarak kullandıklarını” söylemiş, ardından “Çevre, Müslümanların özbeöz anasının ak sütü kadar helal, kendi mallarıdır. Kimse Müslümanlara, Türkiye’deki insanlara ne çevreciliği öğretmeye kalksın ne de çevrecilik edebiyatı yapsın” diye eklemişti.

Haliyle kafamız karıştı. Kim kime çevreciliği öğretiyordu? “Düşman ülkeler”in ülkemizi engellemek gibi bir emeli varsa bunun için neden çevreyi kullansınlardı?Ve çevre neden müslümanlara ak sütü kadar helaldi? İnsan içine doğduğu doğayı nasıl malı olarak görebilirdi?

Soruların içinden çıkamayınca, özellikle islamiyet ve ekoloji konuları üzerine çalışmalar yapan ya da “mücadelenin içinde” olan kişilere danıştık:

“Müslümanların abdest alırken bile suyu fazla kullanmaları yasaktır”

ibrahim özdemir
İbrahim Özdemir

Prof. Dr. İbrahim Özdemir  (Gaziantep Hasan Kalyoncu Üniversitesi kurucu rektörü, ilahiyat profesörü. İslam perspektifinden ekolojiyle ilgili pek çok makalesi bulunuyor.)

Öncelikle belirteyim, Çevre Bakanı makamını biz çevrecilere borçludur. Şu anda dünyada devam eden çevre mücadelesi ve bunun için çaba sarf eden insanların katkısı sayesinde çevre bakanlıkları kuruldu. Sanıyorum sayın bakan konuya vakıf değil. Ben ekoloji konusunda Ortadoğu’da doktora yaparken çevre bakanları bizimle görüşürdü, söylediklerimizi dinlerdi.

Birçok Müslüman yazar ve düşünür, “Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk (fesat) ortaya çıktı, nizam bozuldu.” (30/Rûm, 40), ayetini çevre sorunlarına işaret bağlamında anlamaktadırlar. Zira tabiattaki ilahi dengeyi bozan en büyük etkenin başta aşırı tüketim, israf ve doğal kaynakları kendini yenileyemeyecek şekilde tahrip etmek olduğunu biliyoruz.

Şimdi, “Batının komplosu, batı islam ülkelerinin kalkınmasını istemiyor” söylemi var. Kalkınmak için çevreyi tahrip etmemiz gerekmiyor. Etraftaki her şey Allah’ın bize emaneti.

Associated Press ajansı Çevre Günü’nde bir araştırma yapmış, Katar’daki vaazlarla ilgili. Katar’daki camilerde iklim değişikiliği, çevre tahribatı, bunlarla ilgili vaaz yok. Denilebilir ki “Müslümanların o kadar acil sorunları var ki, çevreye sıra gelmiyor”. Halbuki Mevlana’dan Yunus Emre’ye, Hacı Bektaşi Veli’ye o kadar çevreci unsur var ki dinde.

Dünyadaki diğer canlıların bize güvenebileceği bir varlık olmalıyız. Müslümanların abdest alırken bile suyu fazla kullanmaları yasaktır. Evindeki çiçeklerin, hayvanların susuz ve aç bırakılmasından insan sorumludur. Velhasıl dindarlık sorumluluk getirir. Kalkınalım da keselim demekle olmaz. 

‘Çevrecilik doğaya uyumdur’

İhsan Eliaçık (Antikapitalist Müslümanlar’dan)

ihsan eliaçık
İhsan Eliaçık

İnsanların herhangi bir yeri sahiplenmesi caiz değildir. Tabiatın mensubu gibi davranmalıyız. Bu yüzden çevreye alabildiğine saygılı olmalıyız. Bağlar, bahçeler, şelaleler, tarlalar, hepsi Allah’ın emanetidir. Bunlar hibe demek değildir. Yani mal da mülk te Allah’ındır, bizim olan birşey yok. Sadece emanet, istendiği zaman da geri vermemiz gerekir. Emanete ihanet diye bir kavram var, aldığın emaneti zamanında geri ödeyeceksin.

Bakanın beyanlarından anlaşıldığı gibi bunlar çevreyi hibe olarak anlamışlar. Böyle birşey yok.

Hud suresi 87. ayet sahip olduğunuz malları dilediğiniz gibi kullanamayacağınızı söyler, buna çevre de dahildir. Yani, yeraltı tüneli kazmamalısın, balıkların göç mevsimini beklemelisin.

Başbakan’ın kendisi “çevreci tipler” diyor. Çiçek ekmeyi, ağaç ekmeyi çevrecilik zannediyor hükümet; halbuki çevrecilik doğaya uyumdur, doğal yaşamın kendisidir. İslamiyet bi taraftan doğalı bir taraftan barışı ima eder. Doğaya bakın, doğal olmayan birşey İslama uymaz. Üçüncü Köprü yapacağım diyorsun, binlerce ağaç kesilecek kanalın geçeceği yerler iktidar yandaşları tarafından parseleniyor. Yağma, talan hepsi var. O nedenle çevre duyarlılığı göremedim ben şimdiye kadar.

“Helalse malımıza başkalarının haram eli uzanmasın”

cengiz hava
Cengiz Hava

Cengiz Hava (Tavşanlı Çevre Platformu Sözcüsü)

Çevre Bakanı, çevreyi Müslümanların malı olarak tanımlıyorsa, biz de malımızı  zehirletmemek için çabalıyoruz. Tavşanlı’daki tehlikeli atık bertaraf tesisi sermayenin ak sütü kadar helal de, bizim için mi haram? Bakış açısı önemli. Bizim köyü 16 ilin, üç bölgenin tehlikeli atık yapma bölgesi haline getirmek itsiyorlar.

Bizi, burada atık tesisi istemeyenleri vatan haini ilan ettiler. “Tavşanlı’nın geleceğine ipotek koyan vatan hainidir” diyen köylüler var. Eğer ekolojik düzeni bozmayan bir fabrika geldiğinde karşı çıkıyorsak eleştirin bizi. Ama buraya 16 ilin atığını gömmek suretiyle kapatmak istiyorlar. ÇED raporu Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın önünde. Şirket devamlı baskı yapıyor. Biz de siyasilere bastırıyoruz. Bakanın söylediklerine şu anlamda katılıyorum: Çevre Müslümanın ak sütü gibi helalse, malımıza başkalarının haram elinin uzatmasını istemiyoruz.

“İnsan sahip değil”

Ahmet Tiryaki (Gerze’de termik santral yapılmak istenen Yaykıl köyünün muhtarı)

Çevre kimsenin kendi malı değil, bu topraklardan ekmek yiyen insanlar var. Devletin de bize verdiği tapu vardı. Burada ÇED dosyasıyla bakanlığa müracaat ettiler, Orman Genel Müdürlüğü dedi ‘burada 1. derece arkeolojik sit alanının yarısından fazlası devlet ormanı olduğundan bir faaliyet yapılamaz, ormana zarar verecek’. Termik santral alanı durduruldu. Biz bu işi başardık, halkın gücünü kimsenin yenme şansı yok.

Deniz Ataç (TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı)

İnsan doğanın bir paçasıdır, kesinlikle sahibi değildir. Sahibi olduğunu düşünerek devam ederse de gezegen varlığına insansız devam edecektir.

(Yeşil Gazete)

Artan zulüm – Semih Bilgen

semih bilgenSon birkaç aydır, 2013 Haziran’ından ama özellikle de 17 Aralık 2013’ten sonra olan biteni saymaya girişsek sayfalar almayacak. Baskıcı iktidarın zulmü inanılmaz boyutlara ulaştı.

Hangi birini sayalım:

Roboski’de 34 insanın savaş uçaklarıyla bombalanarak katledilmesinin sorumluları hâlâ korunuyor. Geçen hafta, aralarında iki yıl önceki bombardımandan kurutulanların da bulunduğu 7 kişinin sınıra yapılan güvenlik yolunu protesto etmeleri nedeniyle bir sabaha karşı baskınıyla kapıları kırılıp dövülerek göz altına alınmaları sırasında insanlar “bize neden bunlar yapılıyor!” diye acıyla soruyorlardı.

Cemaat-AKP çatışmasında ortaya saçılan pislik görülmemiş boyutlara ulaştı. Görevden alınan savcıların, yargıçların, polislerin hesabını tutabilen kalmadı. Her gün yeni bir soruşturma açılıyor, her gün bir yenisi kapatılıp soruşturmayı açanlar takibata uğruyor.

Mahkeme kararlarının uygulanması artık iyice olağan dışı sayılıyor. İdari yargının durdurduğu uygulamalar bir omuz silkişiyle aynen devam ediyor. Savcının emrini kolluk görevlileri dinlemiyor, emre uyan jandarma ertesi gün soruşturmaya uğruyor.

MİT silah kaçakçılığı yoluyla Türkiye’nin uluslararası düzeyde verdiği sözlerin değerini sıfıra düşürürken AB’si, ABD’si bu düzeyde güvenilmezliğin kabul edilemeyeceğini tekrarlayıp duruyorlar.

Başbakan her gün yeni bir uluslararası komplo bulup yeni ve daha sert güvenlik önlemleriyle ülkede “d”si kalmamış demokrasiyi daha da kökten kazımanın yollarını açıyor.

En masum sivil gösteriler zalimce ve hınçla eziliyor; TOMA ve AKREP denen ilkel canavarlar günlük yaşamımıza girmiş durumda.

Bugün yarın devletin sanat kurumlarına verdiği güdük destek de kaldırılacak. Tiyatro, opera, sanat para kazandırmıyormuş; öyleyse olmasa da olur! Yok insan olmak sanat olmadan söz konusu değilmiş; devletin en önemli görevleri arasında bireylerin varoluş koşullarını, düşünme, duyma, anlama, soru sorma olanaklarını zenginleştirmek varmış; bırakın bunları!

Hekimlik mi dediniz? Hipokrat yemini mi? İnsan sağlığının her şeyden öncelikli sayılması mı?! Geçin bunları, geçin! O eskidendi. Artık hekimler ilk yardım uygulamalarında bile devletten izin almak zorundalar; inanılmaz gibi gelebilir, ama öyle. Yasa çıktı. Artık “demokratik, sosyal hukuk devleti” ifadeleri falan tümüyle tarihe karıştı. Artık devlet yalnızca güvenlik devletidir; hepsi bu!

Fransız düşünür Gilles Deleuze özellikle Fransa’daki 1968 olaylarından ve Batı dünyasında Vietnam savaşından sonra oluşan toplumsal düzene “Denetim Toplumu” diyordu, şimdi nitelik daha da açıkça ortadadır: Güvenlik Devleti. Sermayenin güvenliğini sağlar; iktidarın elindeki sermaye olanaklarını korur; gerekli gördüğü sermaye aktarımlarının engellenmeden gerçekleşmesine yönelik önlemleri alır; o kadar! Gerisi güvenlik sorunu sayılır; gelsin biber gazı, gitsin basınçlı su!

* * *

Dünyaca ünlü düşünür Giorgio Agamben benzer gelişmelerin tüm dünyada 21. yüzyıl başından bu yana yaygınlaştığını vurguluyor (Le Monde Diplomatique, Ocak 2014, s.22-23.) ABD’de 11 Eylül 2001 günü yaşanan saldırılar belki o yönde bir dönüm noktası sayılabilir ama daha önce de, örneğin 2001 Temmuz ayında Genova’daki G8 zirvesi sırasında bir eylemcinin polis tarafından öldürülmesi gibi olaylar hep devletlerin şiddet yoluyla toplumları denetim altında tutma stratejilerinin göstergeleri olarak değerlendirilebilir. Şiddetin gerekçesi de her zaman güvenlik olarak sunuluyor. Bu Türkiye’de de böyle, tüm dünyada da… Belki bugün yurdumuzdaki “uluslararası komplo” iddiaları ve içinde yaşadığımız “operasyon enflasyonu” bize biraz daha “uçuk” geliyor olabilir ama artık tüm “uygar dünya”da 24 saat terör tehlikesine karşı her türlü insan hakkını askıya alabilme yetkisiyle donanmış devletlerin gittikçe daha fazla hoşgörüldüğünü yadsıyabilir miyiz?

Önceleri yalnızca cezaevlerinde uygulanan 7/24 video gözetimi son yıllarda hızla tüm kamusal alanlara yayılmakta.

Havaalanlarında yolcu olarak maruz kaldığımız baskıya hepimiz koşulsuz boyun eğiyoruz; “ama bunlar hep bizim güvenliğimiz için, değil mi?”

Agamben, yukarıda değindiğim yazısında, artık insanların isimleriyle ve yaşam boyu oluşturdukları kişilikleriyle değil, giderek daha büyük ölçüde, kimlik numaraları ve biyometrik özellikleri (avuç içi taraması, parmak izi, göz bebeği taraması, vb yöntemler) gibi herhangi bir kişilik özelliği içermeyen fiziksel öğelerle tanındığını, fişlendiğini vurguluyor. Adınız, soyadınız, varsa ünvanınız, mesleğiniz, toplumsal konumunuz vb değil, artık önemli olan bir makina parçası gibi sizi kodlayan ve ömür boyu değiştirilmesi olanaksız, toplumsal yerinizle, yaptıklarınızla, ürettiklerinizle hiç ama hiç ilgisi olmayan birtakım sayısal verilerle izleniyorsunuz. … ve bu da tümüyle güvenlik gerekçesiyle; devlet organlarının sizi hatasız biçimde izleme olanağına kavuşması için zorunlu görülüyor.

***

Güvenlik gereği, bir ömür boyu oluşturduğumuz kişiliğimiz elimizden alıyor; şuradan şuraya gideceğiz diye birtakım cihazlarla anadan doğma gözden geçirilmeye boyun eğebiliyoruz, en azından her yolculukta birkaç kez ayakkabımıza kadar soyunup giyinme zorunluluğunu tartışmadan kabul eder olduk; yazışmalarımız, konuşmalarımız, düşüncelerimiz sürekli izleniyor… Güvenlik için her türlü bireyselliğimizden vazgeçebiliyoruz. Bütün bu izlemeler sonucunda bazan şu ya da bu nedenle ortaya saçılan pislikler de güç sahiplerinin tercihleri doğrultusunda kovuşturuluyor ya da göz ardı ediliyor… Ama güvenlik tüm dünyada yaşam tarzımızı belirleyen belki de birinci etmen… Her an bir başka komploya maruz kalabiliriz; aman uyanıklığı elden bırakmayalım!

Pekiyi ama demokrasiden bu denli köklü şekilde vaz geçmeye ne zaman karar vermiştik?

1980’li yıllardan bu yana patlatılan nice bomba, gerçekleştirilen nice suikast, hepimize “lanet olsun, özgürlük, mözgürlük, insan hakları, saygınlık, hiçbirini istemiyoruz; her türlü baskıya razıyız, yeter ki büyüklerimiz hepimizin küçüçük ve sığ yaşamlarımızı güvence altına alsın; başka bir şey istemiyoruz” dedirtmiş miydi? Bu kararı verdiğimizi anımsıyor muyuz?

Benzer gerekçelerle 1980 sonrasında bir 12 Eylül dönemi yaşadık ki evlere şenlikti. İdamlar, işkenceler ayyuka çıktı. Bugünkü başbakan bile yakın geçmişte o dönemin kurbanları için gözyaşı dökmekten kendini alamamıştı.

Ama o ne? Yine güvenlik gerekleri bastırmaya başladı; yine demokrasi askıya alınıyor. Yargı, yasama, hepsinin denetimi yürütmenin eline geçmiyor mu?

***

Uzatmayayım. Vurgulamak istediğim şudur: Baskıcı devlet, güvenlik devleti, devlet şiddeti ne yenidir, ne de yalnızca Türkiye’ye özgüdür. Bunu görelim. Doz farkı olabilir; bir 12 Eylül rejimi Avrupa’daki devlet baskılarının “zarafeti” yanında biraz bizim askercil Osmanlı geleneğimizle uyumlu şekilde kaba kaçmış olabilir; ama özgün olduğu söylenemez. Tayyip Erdoğan’ın da hiçbir özgünlüğü yoktur. Olsa olsa benzerlerinden daha Kasımpaşalı, daha abartılıdır, o kadar.

Öyleyse insan olmanın, birey olmanın, toplum içinde var olmanın, toplumu oluşturmanın gerekleri de evrenseldir. Demokrasinin gerekleri evrenseldir.

“Polis” Yunanca kent demektir. Politika da tüm kentlileri etkileyecek toplumsal kararların oluşumudur. Demokrasi, o kararların halkın katılımıyla alınmasına verilen addır. Sandık yalnızca yöneticilerin seçilmesine yönelik araçtır; demokrasi tanımında belirleyici değildir. Toplumsal kararlarda, o kararların hepsinde halkın katılımı olmazsa o kararlara demokratik denilemez. Başka bir deyişle, yönetimin oluşumu demokratik yolla olsa bile kararların her birinin alınma ve uygulanma süreçleri demokratik değilse bir toplumda demokrasinin varlığından söz edilemez. Toplumsal kararların demokratik yollarla alınmasından, toplumsal düzenin kurulmasından sonra o kararların uygulanmasını kollayacak, o düzeni koruyacak güce de aynı etimolojik kökenden gelen “polis” adı verilir. Yani polis, antidemokratik yollarla alınan kararların uygulayıcı gücü haline gelirse polisliğinden çıkar, kent haklarını kollama işlevini yitirir, olsa olsa yönetimin zorba tetikçisi haline gelir.

Bunlarla mücadele etmek, var olmanın, vatandaş olmanın koşuludur. Türkiye’de de öyle, dünyanın her ülkesinde de öyle. Var olmak, vatandaş olmak, insan olmak, bir kimlik numarasından, göz bebeği karakteristiklerinden, kişiliksiz bir sayısal kimlikten ibaret olmayı kabul etmek değildir. Güvenlik toplumunun kişiliksiz birer dişlisi değil bağımsız bireyler isek her birimizin toplumsal kararlarda, kent hakkı adı verilen, yaşama alanımızı ve dolayısıyla o alan içinde ortaya çıkan kimliğimizi oluşturmada doğrudan yetkimiz ve sorumluluğumuz vardır. Bugün, burada, yarın şurada bu haklar ve sorumluluklar elimizden alınabilir; ama insan olmak o haklarımıza sahip çıkmadan olanaklı değildir.

Güvenlik devletinin tebası değil özgür ve bağımsız toplumun farklı ve eşit üyeleriyiz. Buna göre yaşayacağız. Devletin bizi kişiliksiz dişliler olarak biçimlendirmesine razı değiliz; biz devleti kendi demokratik toplum tanımımız doğrultusunda örgütleyeceğiz. Bunu yaparken de güvenlik devletinin değirmenine su taşımayacağız. Şiddet kullanmayacağız; şiddeti hoşgörmeyeceğiz. Yolumuz uzun olabilir; ama biz de çoğunluktayız; çok büyük farkla çoğunluktayız.

 

Semih Bilgen – www.turnusol.biz

 

 

Akkuyu’da inşaat faaliyeti durdu

Akkuyu’da ÇED raporu olmadan başlayan inşaat çalışmaları hakkındaki suç duyurusu sonuç verdi.

AkkuyuInsaat3

Bugün Mersin Nükleer Karşıtı Platform’un facebook sayfasında yayınladığı bilgilendirmede şöyle denildi:

“Akkuyu sahasında Çed Raporu alınmadan izinsiz olarak başlatılan inşaat çalışmalarının durdurulması için, geçen hafta Cumhuriyet Savcılığına yaptığımız suç duyurusu sonuç vermiştir. Büyükeceli’ye 02 Şubat Pazar günü yaptığımız ziyarette Akkuyu NGS Şirketinin inşaatı durdurduğunu ve tüm çalışanlarını işten çıkardığını öğrendik.”

Akkuyu yer lisansının iptali için dava açılıyor

Platform bugün Akkuyu Nükleer Santralinin inşaatının başlayabilmesi için 1976 yılında verilen ve Aralık 2013 tarihinde yeniden güncellenen “Akkuyu Yer Lisansının “iptali için bugün saat 12.30 da Mersin İdare Mahkemesi’ne dava açacak. Dava öncesinde gerçekleştirilen basın açıklaması şöyle:

“Akkuyu Nükleer santrali için 1968 yılından beri yapılan yer seçim çalışmaları, Türkiye’de Nükleer santral yeri seçimi kararı için en önemli kriterin deprem riski olduğunu göstermiştir.Akdeniz Bölgesinin Akkuyu kesimi o tarihlerde teknik donanım yetersizliği nedeni yeterince bilimsel olarak incelenemediğinden  deprem riski açısından Türkiye’deki en güvenli bölgelerden birisi diye ilan edilmişti.Fakat o tarihte deprem raporuna imza atan Prof.Dr.Ahmet Ercan bugün Akkuyu bölgesine Türkiyede depremden en fazla etkilenecek bölgeler arasında olduğu bilimsel gerçeklikle bugün Akkuyu nükleer santraline itiraz etmektedir.Yine 1976 yılında Akkuyu yer lisansını onaylayan Prof.Dr.Tolga Yarman bugün Akkuyuda yapımı planlanan nükleer santrale itiraz ederek Dünyada fukuşima nükleer santral felaketinden sonra nükleer santral kazalarının % 1 e indiğini bilimsel olarak ıspat etmiştir.”

10 akkuyu...

“Tarım ve balıkçılık ana geçim kaynağı”

“1976 yılında Akkuyu Yer Lisansı Akdeniz kıyısının bu bölgesinde santral etrafındaki nüfus yoğunluğunun ve dağılımının seyrek bir yapıya sahip olması ve etrafının turizm, sanayi ve tarım gibi sektörler açısından nispeten geliştirmeye uygun olmaması, nedeniyle onaylanmıştı.Fakat bugün Akkuyuya yakın bölgelerde insan nüfusu çok kalabalıklaşmış,tarım çok gelişmiş özelikle Silifke, Aydıncık,Bozyazı ve Anamur da  sera tarımı ihracatı Akdeniz tarım ihracatında çok önemli bir yer almaktadır.Özellikle bu bölgede balıkçılık insanların en önemli geçim kaynağı olmuştur.”

“Argümanlar bilim dışı”

“1976 den günümüze kadar değişmeyen   nükleer santral yapımı gerekçeleri olan,

-“Elektrik enerjisi tüketimi hızla artmaktadır, … yılına kadar eğer nükleer santrali yapmazsak enerji açığı oluşacaktır.”

-“ülkemizde arz güvenliğinin sağlanması, artan elektrik talebinin karşılanması,ithal enerji kaynaklarına bağımlılığın ve cari açığın azaltılması”

-Akkuyu NS’in yapılmasında üçüncü gerekçe olarak Akkuyu NS’in kurulması Türkiye’deki enerji üretimi nedeni ile oluşan karbon salımlarının artışının yavaşlamasına neden olacağı hususu gibi kullanılan tüm argümanlar bilim dışıdır.”

“Yapılan anket çalışmalarında Mersin,Adana ve Antalya halkının Nükleer Santrallere karşı  olduğu bilinmektedir.Akkuyunun nükleer çöplük olmasını engellemek,kamu sağlığımızı ve kamu kaynaklarımızı korumak için bugün açacağımız davada1976 yılında onaylanan yer lisansının güncellenmesini ve  iptalini sunduğumuz bilimsel gerekçelerle talep edeceğiz.Dün hukuksuz olarak Akkuyu sahasında başlayan inşaatın durdurulmasını hep birlikte nasıl başardıysak bugünde Yer lisansının iptal edilmesini hep birlikte başararak Akkuyu Nükleer Santralinin kurulumunu engelleyeceğiz”

(Yeşil Gazete)

WHO: Kanserlerin yarısı engellenebilir

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 20 sene içinde kanser vakalarının yüzde 75 artacağını öngörüyor. Vakaların yarısını engellemek için besin rejiminin gözden geçirmek ve fiziksel olarak aktif kalmak önemli.

Yılda 14 milyon kişiye kanser teşhisi konuluyor. WHO’nun  2014 Dünya Kanser Raporu’na göre, varolan besin rejimi devam edersen bu sayı 2025’de 19 milyona, 2035’de 24 milyona çıkabilir. WHO, hastalığın önlenmesi için İngiltere’de sigara, içki ve obezite konusunda engelleyici önlemler almak gerektiğini savunuyor. Dünya Kanser Araştırma Fonu (WCRF) ise beslenme tarzının kanser riskinde oynadığı önemli rolün altını çiziyor.

cancer

Araştırmaya göre önlenebilir kanser vakalarının nedenleri şunlar:

– Sigara

– Enfeksiyon

– Alkol

– Güneşten ve tıbbi X-Ray cihazlarından yayılan radyasyon

– Hava kirliliği ve diğer çevresel faktörler

–  İleri yaşlarda çocuk doğurmak, emzirmemek

Kanser vakalarının çoğu aileden değil yaşam tarzından kaynaklanıyor

WHO’nun Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı’nın başında bulunan Dr. Chris Wild, “kanser tedavisinin maliyeti, yüksek gelirli ülkelerde bile korkutucu boyutlara ulaştı. Önleyici tedbirler kritik önemde ve şimdiye kadar göz ardı edildi” açıklamasını yaptı.

WCRF’in İngiltere’de 2 bin 46 kişiyle yaptığı anket ise kamuoyunun, önlenebilir kanser konusunda pek de fazla bilgiye sahip olmadığını ortaya koyuyor.  Ankete katılanların yüzde 49’u, beslenme şeklinin kanser riskini arttırdığını bilmiyor. Katılanların üçte biri kanserin temelde genlerden geldiğini düşünürken, WCRF kanser vakalarının sadece yüzde 10’unun aileden geldiğini ortaya koyuyor.

cancer 1

“insanlar sağlıklı kalarak kanser riskini azaltabilir, ama devletin de bunu sağlama zorunluluğu var”

WCRF genel müdür Amanda McLean, “İngiltere’de en sık rastalanan kanserlerin üçte biri sağlıklı kiloda kalmak, sağlıklı beslenmek ve fiziksel olarak aktif olmakla önlenebilir” diyor . McLean, Sebze, meyve ve tam tahıllıların yenmesini, alkol ve kırmızı eti azaltmayı ve işlemden geçirilmiş eti tamamen hayatımızdan çıkarmayı öneriyor.

İngiltere Kanser Araştırmaları’nın tütün ürünlerinin başında bulunan Jean King’in uyarısı önemli: “İnsanlar sağlıklı yaşam seçimleri yaparak kanser riskini azaltabilir; ama devletin ve toplumun bu sağlıklı hayat tarzlarına imkan sağlayacak bir ortam yaratmakla sorumlu olduğunu unutmamalıyız.”

(BBC, Yeşil Gazete) 

 

İller toplumsal cinsiyet eşitliği karnelerini aldı

Görsel: bianet.org
Görsel: bianet.org

Türkiye Ekonomik ve Politik Araştırmalar Vakfı (TEPAV), illerin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Karnesi’ni hazırladı. Karnenin amacı kadın erkek eşitliğini il düzeyinde ölçmek ve illerin durumunu kadınlar açısından değerlendirmek.

Rapor, illerin notlarını iki endeks üzerinden hesaplıyor. Birincisi, kadın-erkek arasındaki eşitsizliği hesaplayan Yereller için Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Endeksi. Bu endeks Birleşmiş Miletler (BM) tarafından kullanılan Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’nin (GII) illere uyarlanmış bir versiyonu. Bu endekse göre eşitsizliğin en az olduğu il İstanbul. İstanbul’u Tunceli, Bolu, Düzce ve Eskişehir izliyor. Türkiye’nin büyükşehirlerinden Bursa 9., Ankara 15., İzmir 24., Antalya 26., Adana 62. sırada. Endeksin parametrelerini belediye meclisinde temsil, lise ve üniversite mezunu kadın nüfus, ergen yaşta annelik, anne ölüm oranı, kayıtlı istihdam verileri oluşturuyor. Endekste kadınların durumu erkeklerin durumu ile birlikte ele alınıyor ve eşitsizlik düzeyine göre iller sıralanıyor.

İkinci endeks, Yereller için Toplumsal Cinsiyet Güçlenme Endeksi. Bu endekste sadece kadınların güçlenme düzeyine bakılıyor, erkeklerle karşılaştırma yapılmadan iller sıralanıyor. Bu endekse göre de kadınların en güçlü olduğu il İstanbul. İstanbul’u Tunceli, Tekirdağ, Ankara ve Eskişehir izliyor. Muğla 13., Antalya 16., İzmir 19., Adana 60. Sırada yer alıyor.

İki endekste de son iki sıra Ağrı ve Bitlis’in.

Toplumsal cinsiyet açısından Türkiye nerede?

Rapora göre Türkiye kişi başına milli gelir esas alındığında dünyanın en büyük 17. ekonomisi olmakla beraber bu ekonomik büyüme farklı kesimlere ve kadınlara eşit ölçüde yansımıyor, sosyal kalkınmayı beraberinde getirmiyor ve bölgesel eşitsizlikleri azaltmıyor. Türkiye Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği (Gender Inequality Index-GII) endeksinde 68. sırada (2012), Dünya Ekonomi Forumu 2013 Cinsiyet Ayrımcılığı Raporu’nda (Global Gender Gap Report) ise 136 ülke içinde 120.sırada yer alıyor.

TEPAV raporda yerel politikaların önemini “Temel Bulgular” bölümünde şu sözlerle  vurguluyor;

Kadınlara karşı ayrımcılığı önlemenin yolu, toplumsal cinsiyete duyarlı politikalar geliştirmekten geçmektedir. Kamunun hem merkez hem de yerel düzeyde oluşturduğu politikaların toplumsal cinsiyete duyarlı bir biçimde, kadınlara etkisinin göz önünde bulundurularak yapılandırılması, kadınlara yönelik politikalara ve hizmetlere öncelik verilmesi cinsiyet eşitliğinin sağlanması açısından gereklidir. Gündelik hayatın biçimlenmesinde yerel düzeyde gerçekleştirilen müdahaleler ve uygulanan politikalar belirleyici önemdedir. Bu nedenle yerellerde üretilen politikaların ve sunulan hizmetlerin toplumsal cinsiyet eşitliğini gözetip gözetmediğini ölçmek, değerlendirmek ve izlemek önem taşımaktadır.

Hülya Demirdirek ve Ülker Şener tarafından hazırlanmış rapora buradan ulaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

4 Şubat 2014

Avustralya’da Büyük Mercan Kayalıkları’na Hafriyat Dökülmesinin Yankıları Sürüyor

Avustralya’da geçtiğimiz haftalarda Büyük Mercan Kayalıkları milli parkına, yakınlarda kömür ihracatı için yapılan liman inşaatı sırasında çıkan 3 milyon metreküp hafriyatın dökülmesine ilişkin yankılar sürüyor. Şimdi de hafriyat dökülmesini onaylayan iki park yönetim kurulu üyesinin kömür madeni şirketi yöneticisi olduğu ortaya çıktı.

 

Suriye’nin Kimyasal Silahlardan Arındırılması

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gennady Gatilov tarafından yapılan bir açıklamaya göre Suriye Şubat ayı içinde ülkedeki kimyasal silahların önemli bir bölümünü ülke dışına gönderecek. Suriye’nin kimyasal silahlardan tamamen arındırılması için üzerinde anlaşılan takvimin tutturulamayacağı ise geçen hafta Reuters haberlerine yansımıştı.

 

Orta Afrika’da Şiddet Sürüyor

Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Müslüman ve Hristiyan gruplar arasında sekter çatışmalar sürüyor. Son olarak Boda kasabasındaki çatışmalarda 75 kişi öldü. Ölenlerin büyük çoğunluğunun Hristiyan olduğu açıklandı.

 

Dünya Sağlık Örgütü’nden Kanser Uyarısı

DSÖ’nün yeni yayınladığı kanser raporuna göre düyadaki kanser vakaları 2035’de 24 milyona çıkabilir. DSÖ bu vakaların yarısının engellenebileceğine dikkat çekti.

 

Ukrayna’da Eski Anayasa’ya Dönüş Çağrıları

Ukrayna’da bugün yeni döneme giren parlamentoda muhalefet milletvekilleri tarafından 2004’te başkanlık makamına verilen yetkilerin geri alınması çağrısı yapılacak.

 

Pakistan’da Taliban ile Barış Görüşmeleri Başlıyor

Pakistan’da Taliban ile Barış görüşmeleri Barış görüşmeleri 4 Şubat Salı günü başlıyor. Ülkede sadece Ocak ayında Taliban saldırılarında ölenlerin sayısı 100’ü buldu.

 

Peru’da Kitlesel Yunus Ölümleri

Peru’nun Lambayeque bölgesinde sahile 400 kadar yunus vurdu. Yetkililer kitlesel ölümlerin nedenini bilmiyor.

Fransa’da ilk Ruanda davası başlıyor

genocide-rwanda-mRuanda’da yaşanan katliamların üzerinden 20 yıl gibi bir süre geçerken, olayların sorumlularından biri ilk kez Fransa’da yargı önüne çıkıyor.

Hutu militanlarını silahlandırıp onları Tutsileri katletmeye yönlendiren Yüzbaşı Pascal Simbikangwa’nın duruşması Paris’te bugün başlıyor.

2008 yılında tutuklanan Simbikangwa, soykırım ve insanlığa karşı suç işlemek suçlamasıyla karşı karşıya.

Ruanda Soykırımı’nda yakınları kaybedenler ise davayı yıllardır sürdürdükleri mücadelenin bir ödülü olarak görüyor.

Ruanda Sivil Davacılar Kolektifi’nden Dafroza Gauthier, “Bu tarihi bir an. Bu 20 yıldır bu davayı bekleyenler için önemli bir an. Sadece yakınlarını kaybedenler için değil, olayların olduğu sırada yanlış bilgilendirilen Fransızlar içinde önemli bir an.” dedi.

Ruanda’daki soykırıma göz yummakla suçlanan Fransa ise kendi topraklarında yakalanan soykırım suçluları için 2012 yılında özel bir mahkeme kurdu.

Uzmanlar Simbikangwa davasının çok önemli bir sinyal olduğunu belirtiyor. Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu avukatı Celemence Bectarte, “Bu davanın mesajı aynı zamanda aradan geçen bunca yıl sonra sonunda Fransa’nın Ruanda Soykırımı şüphelileri için bir güvenli cennet olmayacağıdır.” şeklinde değerlendirmede bulundu.

Eski bir istihbarat subayı olan 54 yaşındaki Pascal Simbikangwa, Birleşmiş Milletler verilerine göre 1994 yılında çoğu Tutsi, yaklaşık 800 bin kişinin soykırıma uğramasında suç ortaklığı olmakla itham ediliyor.

(EN)