Dış Köşe

Artan zulüm – Semih Bilgen

semih bilgenSon birkaç aydır, 2013 Haziran’ından ama özellikle de 17 Aralık 2013’ten sonra olan biteni saymaya girişsek sayfalar almayacak. Baskıcı iktidarın zulmü inanılmaz boyutlara ulaştı.

Hangi birini sayalım:

Roboski’de 34 insanın savaş uçaklarıyla bombalanarak katledilmesinin sorumluları hâlâ korunuyor. Geçen hafta, aralarında iki yıl önceki bombardımandan kurutulanların da bulunduğu 7 kişinin sınıra yapılan güvenlik yolunu protesto etmeleri nedeniyle bir sabaha karşı baskınıyla kapıları kırılıp dövülerek göz altına alınmaları sırasında insanlar “bize neden bunlar yapılıyor!” diye acıyla soruyorlardı.

Cemaat-AKP çatışmasında ortaya saçılan pislik görülmemiş boyutlara ulaştı. Görevden alınan savcıların, yargıçların, polislerin hesabını tutabilen kalmadı. Her gün yeni bir soruşturma açılıyor, her gün bir yenisi kapatılıp soruşturmayı açanlar takibata uğruyor.

Mahkeme kararlarının uygulanması artık iyice olağan dışı sayılıyor. İdari yargının durdurduğu uygulamalar bir omuz silkişiyle aynen devam ediyor. Savcının emrini kolluk görevlileri dinlemiyor, emre uyan jandarma ertesi gün soruşturmaya uğruyor.

MİT silah kaçakçılığı yoluyla Türkiye’nin uluslararası düzeyde verdiği sözlerin değerini sıfıra düşürürken AB’si, ABD’si bu düzeyde güvenilmezliğin kabul edilemeyeceğini tekrarlayıp duruyorlar.

Başbakan her gün yeni bir uluslararası komplo bulup yeni ve daha sert güvenlik önlemleriyle ülkede “d”si kalmamış demokrasiyi daha da kökten kazımanın yollarını açıyor.

En masum sivil gösteriler zalimce ve hınçla eziliyor; TOMA ve AKREP denen ilkel canavarlar günlük yaşamımıza girmiş durumda.

Bugün yarın devletin sanat kurumlarına verdiği güdük destek de kaldırılacak. Tiyatro, opera, sanat para kazandırmıyormuş; öyleyse olmasa da olur! Yok insan olmak sanat olmadan söz konusu değilmiş; devletin en önemli görevleri arasında bireylerin varoluş koşullarını, düşünme, duyma, anlama, soru sorma olanaklarını zenginleştirmek varmış; bırakın bunları!

Hekimlik mi dediniz? Hipokrat yemini mi? İnsan sağlığının her şeyden öncelikli sayılması mı?! Geçin bunları, geçin! O eskidendi. Artık hekimler ilk yardım uygulamalarında bile devletten izin almak zorundalar; inanılmaz gibi gelebilir, ama öyle. Yasa çıktı. Artık “demokratik, sosyal hukuk devleti” ifadeleri falan tümüyle tarihe karıştı. Artık devlet yalnızca güvenlik devletidir; hepsi bu!

Fransız düşünür Gilles Deleuze özellikle Fransa’daki 1968 olaylarından ve Batı dünyasında Vietnam savaşından sonra oluşan toplumsal düzene “Denetim Toplumu” diyordu, şimdi nitelik daha da açıkça ortadadır: Güvenlik Devleti. Sermayenin güvenliğini sağlar; iktidarın elindeki sermaye olanaklarını korur; gerekli gördüğü sermaye aktarımlarının engellenmeden gerçekleşmesine yönelik önlemleri alır; o kadar! Gerisi güvenlik sorunu sayılır; gelsin biber gazı, gitsin basınçlı su!

* * *

Dünyaca ünlü düşünür Giorgio Agamben benzer gelişmelerin tüm dünyada 21. yüzyıl başından bu yana yaygınlaştığını vurguluyor (Le Monde Diplomatique, Ocak 2014, s.22-23.) ABD’de 11 Eylül 2001 günü yaşanan saldırılar belki o yönde bir dönüm noktası sayılabilir ama daha önce de, örneğin 2001 Temmuz ayında Genova’daki G8 zirvesi sırasında bir eylemcinin polis tarafından öldürülmesi gibi olaylar hep devletlerin şiddet yoluyla toplumları denetim altında tutma stratejilerinin göstergeleri olarak değerlendirilebilir. Şiddetin gerekçesi de her zaman güvenlik olarak sunuluyor. Bu Türkiye’de de böyle, tüm dünyada da… Belki bugün yurdumuzdaki “uluslararası komplo” iddiaları ve içinde yaşadığımız “operasyon enflasyonu” bize biraz daha “uçuk” geliyor olabilir ama artık tüm “uygar dünya”da 24 saat terör tehlikesine karşı her türlü insan hakkını askıya alabilme yetkisiyle donanmış devletlerin gittikçe daha fazla hoşgörüldüğünü yadsıyabilir miyiz?

Önceleri yalnızca cezaevlerinde uygulanan 7/24 video gözetimi son yıllarda hızla tüm kamusal alanlara yayılmakta.

Havaalanlarında yolcu olarak maruz kaldığımız baskıya hepimiz koşulsuz boyun eğiyoruz; “ama bunlar hep bizim güvenliğimiz için, değil mi?”

Agamben, yukarıda değindiğim yazısında, artık insanların isimleriyle ve yaşam boyu oluşturdukları kişilikleriyle değil, giderek daha büyük ölçüde, kimlik numaraları ve biyometrik özellikleri (avuç içi taraması, parmak izi, göz bebeği taraması, vb yöntemler) gibi herhangi bir kişilik özelliği içermeyen fiziksel öğelerle tanındığını, fişlendiğini vurguluyor. Adınız, soyadınız, varsa ünvanınız, mesleğiniz, toplumsal konumunuz vb değil, artık önemli olan bir makina parçası gibi sizi kodlayan ve ömür boyu değiştirilmesi olanaksız, toplumsal yerinizle, yaptıklarınızla, ürettiklerinizle hiç ama hiç ilgisi olmayan birtakım sayısal verilerle izleniyorsunuz. … ve bu da tümüyle güvenlik gerekçesiyle; devlet organlarının sizi hatasız biçimde izleme olanağına kavuşması için zorunlu görülüyor.

***

Güvenlik gereği, bir ömür boyu oluşturduğumuz kişiliğimiz elimizden alıyor; şuradan şuraya gideceğiz diye birtakım cihazlarla anadan doğma gözden geçirilmeye boyun eğebiliyoruz, en azından her yolculukta birkaç kez ayakkabımıza kadar soyunup giyinme zorunluluğunu tartışmadan kabul eder olduk; yazışmalarımız, konuşmalarımız, düşüncelerimiz sürekli izleniyor… Güvenlik için her türlü bireyselliğimizden vazgeçebiliyoruz. Bütün bu izlemeler sonucunda bazan şu ya da bu nedenle ortaya saçılan pislikler de güç sahiplerinin tercihleri doğrultusunda kovuşturuluyor ya da göz ardı ediliyor… Ama güvenlik tüm dünyada yaşam tarzımızı belirleyen belki de birinci etmen… Her an bir başka komploya maruz kalabiliriz; aman uyanıklığı elden bırakmayalım!

Pekiyi ama demokrasiden bu denli köklü şekilde vaz geçmeye ne zaman karar vermiştik?

1980’li yıllardan bu yana patlatılan nice bomba, gerçekleştirilen nice suikast, hepimize “lanet olsun, özgürlük, mözgürlük, insan hakları, saygınlık, hiçbirini istemiyoruz; her türlü baskıya razıyız, yeter ki büyüklerimiz hepimizin küçüçük ve sığ yaşamlarımızı güvence altına alsın; başka bir şey istemiyoruz” dedirtmiş miydi? Bu kararı verdiğimizi anımsıyor muyuz?

Benzer gerekçelerle 1980 sonrasında bir 12 Eylül dönemi yaşadık ki evlere şenlikti. İdamlar, işkenceler ayyuka çıktı. Bugünkü başbakan bile yakın geçmişte o dönemin kurbanları için gözyaşı dökmekten kendini alamamıştı.

Ama o ne? Yine güvenlik gerekleri bastırmaya başladı; yine demokrasi askıya alınıyor. Yargı, yasama, hepsinin denetimi yürütmenin eline geçmiyor mu?

***

Uzatmayayım. Vurgulamak istediğim şudur: Baskıcı devlet, güvenlik devleti, devlet şiddeti ne yenidir, ne de yalnızca Türkiye’ye özgüdür. Bunu görelim. Doz farkı olabilir; bir 12 Eylül rejimi Avrupa’daki devlet baskılarının “zarafeti” yanında biraz bizim askercil Osmanlı geleneğimizle uyumlu şekilde kaba kaçmış olabilir; ama özgün olduğu söylenemez. Tayyip Erdoğan’ın da hiçbir özgünlüğü yoktur. Olsa olsa benzerlerinden daha Kasımpaşalı, daha abartılıdır, o kadar.

Öyleyse insan olmanın, birey olmanın, toplum içinde var olmanın, toplumu oluşturmanın gerekleri de evrenseldir. Demokrasinin gerekleri evrenseldir.

“Polis” Yunanca kent demektir. Politika da tüm kentlileri etkileyecek toplumsal kararların oluşumudur. Demokrasi, o kararların halkın katılımıyla alınmasına verilen addır. Sandık yalnızca yöneticilerin seçilmesine yönelik araçtır; demokrasi tanımında belirleyici değildir. Toplumsal kararlarda, o kararların hepsinde halkın katılımı olmazsa o kararlara demokratik denilemez. Başka bir deyişle, yönetimin oluşumu demokratik yolla olsa bile kararların her birinin alınma ve uygulanma süreçleri demokratik değilse bir toplumda demokrasinin varlığından söz edilemez. Toplumsal kararların demokratik yollarla alınmasından, toplumsal düzenin kurulmasından sonra o kararların uygulanmasını kollayacak, o düzeni koruyacak güce de aynı etimolojik kökenden gelen “polis” adı verilir. Yani polis, antidemokratik yollarla alınan kararların uygulayıcı gücü haline gelirse polisliğinden çıkar, kent haklarını kollama işlevini yitirir, olsa olsa yönetimin zorba tetikçisi haline gelir.

Bunlarla mücadele etmek, var olmanın, vatandaş olmanın koşuludur. Türkiye’de de öyle, dünyanın her ülkesinde de öyle. Var olmak, vatandaş olmak, insan olmak, bir kimlik numarasından, göz bebeği karakteristiklerinden, kişiliksiz bir sayısal kimlikten ibaret olmayı kabul etmek değildir. Güvenlik toplumunun kişiliksiz birer dişlisi değil bağımsız bireyler isek her birimizin toplumsal kararlarda, kent hakkı adı verilen, yaşama alanımızı ve dolayısıyla o alan içinde ortaya çıkan kimliğimizi oluşturmada doğrudan yetkimiz ve sorumluluğumuz vardır. Bugün, burada, yarın şurada bu haklar ve sorumluluklar elimizden alınabilir; ama insan olmak o haklarımıza sahip çıkmadan olanaklı değildir.

Güvenlik devletinin tebası değil özgür ve bağımsız toplumun farklı ve eşit üyeleriyiz. Buna göre yaşayacağız. Devletin bizi kişiliksiz dişliler olarak biçimlendirmesine razı değiliz; biz devleti kendi demokratik toplum tanımımız doğrultusunda örgütleyeceğiz. Bunu yaparken de güvenlik devletinin değirmenine su taşımayacağız. Şiddet kullanmayacağız; şiddeti hoşgörmeyeceğiz. Yolumuz uzun olabilir; ama biz de çoğunluktayız; çok büyük farkla çoğunluktayız.

 

Semih Bilgen – www.turnusol.biz

 

 

Kategori: Dış Köşe