Geçen gün bir tartışma programında değerli bir akademisyen memleketin son durumu üstüne yorumlarda bulunurken dayanamayıp birçok meslektaşı tarafından onaylanacak bir saptamayı dillendiriverdi. “Kürtler de çıtayı düşürdü”.
Kürt siyasi hareketi, eleştirilemez değil elbet. Eleştirilmeli de. Ama her milli buhran döneminde dönüp “Kürtler”in hatalarından dem vurma refleksinin Türk solunun hemen her katında görülmesi bir şeyleri anlatmıyor mu?
Kürtlerin şehirlerde, dağlarda, Suriye’de ve dünyanın her yerinde bir sorun olarak karşımıza dikilmesinin ardındaki hepimize yerleştirilmiş-sarsılmasına izin verilmeyen hakikati dile getirmeye çalışırken durmadan George Orwell’in “alt sınıflar üstüne yazdıklarından ödünç alma ihtiyacı duyuyorum. Bize de atalarımıza da Kürtler pis kokar diye öğretildi. Orwell, Britanya’nın değişen sınıfsal çelişkilerini anlatırken üst-orta sınıftan gelme bir Britanyalı olarak şöyle diyordu: “Bize böyle öğretildi: alt sınıftan insanlar kokar. Bu noktada da, şurası çok açık ki aşılamaz bir hudut sözkonusu. Çünkü, hiçbir hoşlanma ya da hoşlanmama duygusu “fiziksel” bir duygu kadar asal değildir. Irk nefretinin, dini nefretin, bilgi, duygusal örgütlenme, eğitim farkının, hatta ahlaki ilkelerdeki farkların bile üstesinden gelinebilir ama fiziksel tiksintinin üstesinden gelinemez.”
Kürtlerin pis koktuğu bilgisiyle mücehhez bir ulus olarak ne kadar demokrat kaygılarına aboneysek de gün geliyor Kürtlerle konuşurken ses tonumuza ekmeği geç getiren kapıcıyla konuşuyormuşuz gibi bir tını yerleşiyor. Sıkıldığımıza karar veriveriyoruz. Sokma akılla ne kadar yol alınabilirse sonradan edinilmiş demokratlıkla da o kadar yol alınabiliyor. Karşılarında boyun büküp ‘Ben bu tarafta fazla bir şey yapamıyorum, sen de artık bir süre daha böyle idare et’ demiyorsak, onların akılsızlığından, siyasi hatalarından bezmiş olarak yanlarından çekiliveriyoruz. Üstelik vicdanımız da rahat.
Kürtlerin Cemaat ile AKP arasındaki büyük savaşta ille de bir taraf olmaya zorlanması, AKP’yi bitirecek olan son darbe ile görevlendirilmesi de kanımca aynı üstten bakışın bir yansıması. Kürt siyasi hareketinin soğukkanlı, kendi geleceğini hesaba katan bir duruş sergilemesi herkesin canını sıkıyor. Bütün savaşlarda olduğu gibi “Kürt Memet nöbete!” diye haykıranlar korosuna kalırsa “Kürtlerin” yapabildikleri de yapamadıkları da suç.
Acı ve zulümle yazılmış Kürt tarihinin tanık olduğumuz kadarı karşısında ‘biz ne yaptık’la başlamalı belki de düşünmeye. Hepimiz seyrettik; kimimiz tiksintiyle yüzünü buruşturarak kanal değiştirdi, kimimiz köklü devlet politikamızın dayattığı sinizmle inanmadı-ciddiye almadı-provokasyon okuması yaptı, kimimiz daha da sindi.
Burada çok önemsediğim için uzun bir alıntıyı birlikte okuyalım istiyorum. Zygmunt Bauman, “Modernite ve Holocaust”da şöyle diyor: “Unutmamak gerekir ki soykırıma katılanların çoğu, Yahudi çocuklara kurşun sıkmış ya da gaz odalarına gaz vermiş değildir… Çoğu bürokrat notları düzenlemiş, taslakları hazırlamış, telefonda konuşmuş ve konferanslara katılmıştır. Onlar masalarında oturarak tüm bir halkı yok edebilirler. Görünürde zararsız gayretlerinin nihai sonucunu bilselerdi, bu bilgi kafalarının uzak girintileri içinde kalırdı ancak. Yaptıklarıyla kitle katliamları arasındaki neden-sonuç ilişkisini bulmak zordu. İnsanların, gereğinden fazla kafa yormaktan kaçınma ve dolayısıyla neden-sonuç zincirini en uç bağlantılarına dek gözden geçirmeye yanaşmama gibi doğal eğilimleri ahlaksal yönden pek ayıplanamazdı. Bu hayret verici ahlaksal körlüğün nasıl mümkün olabildiğini anlamak için, silah fabrikasında çalışan, yeni büyük siparişler sayesinde fabrikalarının ‘idamının durdurulmasına’ sevinen, ama Etiyopyalılarla Eritrelilerin birbirlerine yaptığı toplu katliamlara gerçekten üzülen işçileri düşünmek; ya da ‘hammadde fiyatlarındaki düşüş’ dünya çapında iyi bir haber olarak karşılanırken ‘Afikalı çocukların açlıktan ölmesi’ne aynı şekilde, dünya çapında ve içtenlikle ağlamanın nasıl mümkün olabildiğini düşünmek yararlı olabilir.”
İşte, soluklanıp yeniden başlamamız gereken sıfır noktası budur.
Biz, Türkiye’de yaşayan insanlar olarak seninle harika vakit geçirdik. Sen bize, başka hiçbir yerden öğrenemeyeceğimiz birçok şey öğrettin. Seninle çok güzel anılarımız oldu. Ne zaman ihtiyacımız olsan yanımızdaydın. Ama artık hoşçakal demek zorundayız.
Türkiye Parlamentosu seni öldürecek bir yasayı onayladı. Belki seni tam olarak öldürmeyecek ama öyle bir sakatlayacak ki bir daha asla istediğimizi yapamayacağız. Hala çok küçük de olsa bir umut var – Cumhurbaşkanı vetosu- ama dediğim gibi bu çok küçük bir şans.
Biliyorum, buna hazır değilsin. Ama sana bunun hemen gerçekleşeceğini söylemek zorundayım. Biliyorum, bunu duymak sana acı veriyor ama hazırlıklı olmalısın. Çünkü bu durum kaçınılmaz görünüyor.
* Arttık istediğimiz her şeyi konuşamayacağız. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) hoşuna gitmeyen her şeyi sansürleyebilecek. Bu hükümetin her şeyi sansürleyebileceği anlamına geliyor. Ve mahkeme kararına ihtiyaçları olmayacak.
* “Zararlı” konular hakkında konuşma suç sayılacak. Eğer “zararlı” bir konu hakkında konuşur ya da bu konuda bir içeriğe yer sağlarsak suç işlemiş olacağız.
* Erişim Sağlayıcıları Birliği internetteki tüm trafiğimizin kaydını yıllarca tutacak. Ve hükümet istediği anda bu kayıtlara ulaşabilecek.
* Seni URL bazlı sansürleyecekler. Yani, eğer ki Medium’daki makalelerim “zararlı” sayılırsa, diğer insanlar Medium’u ziyaret edebilecek ama benim makalelerime asla ulaşamayacaklar. Ve çoğu insan bunu fark etmeyecek bile.
* Derin Veri Analizi (Deep Package Inspection-DPI) kullanacaklar. Yani istedikleri zaman ne yaptığımızı görebilecekler. Gizli hiçbir şey yapamayacağız.
Daha pek çok şey değişecek, ama bence sen meseleyi kavradın.
Lütfen senden vazgeçtiğimizi düşünme. Seni tekrar geri kazanmak için mücadele edeceğiz. Ve kolayca da pes etmeyeceğiz.
Ama şu anda olan bu. Sonuçlarını düşünmeden yasalar yapıyorlar. Bizi ya da seni umursamıyorlar. Senin herhangi bir medya organı gibi kontrol etmeleri gereken bir mecra olduğunu düşünüyorlar. Çünkü sen onlar için bir “tehdit”, “çirkin bir teknoloji”den başka bir şey değilsin.
Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorlar, sadece bizim hakkımızda daha fazla şey bilmek istiyorlar.
Ne yazık ki bu bir veda. Hem ifade özgürlüğü, hem özel hayatın gizliliği hem de bildiğimiz anlamda internete bir veda. Umarız bu kısa sürer.
Ahmet Sabancı
* Bu yazı Ahmet Sabancı’nın Medium.com’daki makalesinden bianet için Bianet tarafından Türkçeleştirilmiş.
Kuzey Ormanları Savunması ve 22 Aralık İstanbul Kent mitinginde bir araya gelen inisiyatifler bugün “Yağmaya, talana, ranta karşı Kuzey İstanbul’u savunacağız” sloganıyla, Üçüncü Havalimanı ihalesini alan Cengiz, Kalyon Limak, Ma-pa, Kolin konsorsiyumunun bir parçası olan Kalyon grubu tarafından satın alınan ATV-Sabah gazetesi önüne bir yürüyüş ve basın açıklaması düzenledi.
Kuzey Ormanları Savunması’nın çağrıcılığını yaptığı eylem saat 15:30’da Abbasağa parkında başladı. Sabah Gazetesi binasına doğru yürüyüşe geçen yaklaşık 150 kişilik gruba mahalleli destek verirken, Kuzey köylerinden Ağaçlı’dan gelen köylüler de eyleme katıldılar. Sabah gazetesi önüne varıldığında gruptakilerin sayısı 200’ü buldu.
Barbaros Bulvarı’nda trafiği yavaşlatan kitle “Kuzey köyleri yanlız değildir”, “Ormanıma suyuma mahalle dokunma”, “Hırsız var” sloganlarını attı. Yoldan araçlarıyla geçen vatandaşların da eyleme destek verildiği görüldü.
Kuzey Ormanları Savunması adına okunan basın açıklaması, Sabah Gazetesi’ni işaret ederek atılan “İşte burası hırsızların yuvası” sloganlarıyla sık sık kesildi. Basın açıklamasının ardından söz alan Ağaçlı köyünden Sibel Ateş ise köylerini terk etmeyeceklerini söyleyerek “Her yeri talan ettiler. Başbakan kendini Hitler sanıyorsa biz de ölmeye hazırız” dedi.
Kuzey Ormanları Savunması’nın basın açıklaması şöyle:
Artık yeter! Buradayız!
Yağmaya, talana, ranta karşı Kuzey İstanbul’u Savunacağız!
Değerli basın mensupları, sevgili İstanbul halkı,
Merkezinde Kuzey İstanbul’daki mega yağma projelerinin bulunduğu büyük yolsuzluk skandalı, halkın adalete zerre kadar inancının kalmamasıyla sonuçlanırken, iktidarın yolsuzluk suçlarını soruşturmak yerine, 3. Rant Köprüsünün yükselen ayaklarıyla övündüğü; adalet isteyenleri “vatan hainliğiyle” suçladığı bir ülkede yaşıyoruz. Evet, ne yazık ki adaletin olmadığı ülkemizde, İstanbul’un Kuzey Ormanlarında telafisi mümkün olmayan yaralar açan 3. Köprü inşaatı, yasa dışı biçimde devam etmekte; yine aynı adaletsizlik yüzünden, 3. Köprü Cinayetine, İstanbul’u, hatta bütün Marmara bölgesini felakete sürükleyecek son derece şaibeli yeni projeler eklenmektedir. Bu kadar büyük bir yolsuzluk ortalığa dökülmüşken, hırsızlıklar ortaya saçılmışken, adaletin olduğu, halka saygı gösterilen normal bir hukuk devletinde, en azından gözden geçirilmesi gereken bu şaibeli projeler fiilen uygulanmaya konulmaktadır.
Kuzey Ormanları Savunması’nın basın açıklamasından
İktidarı ve bu kenti yönetenleri uyarıyoruz: 3.Havalimanı, Kanal İstanbul, Yeni İstanbul projeleri, halka, doğaya, adalete ve tarihe karşı işlenmiş büyük suçlardır. Altında hala bu kentin belediye başkanı olduğunu iddia eden Kadir Topbaş’ın imzası olan, “İstanbul Anayasası” dedikleri, 2009 tarihli İstanbul Çevre Düzeni Planı, İstanbul’un kuzeyinin mutlak korunması gereken doğal bir ekolojik koridor olduğunu kayıt altına almışken, bu bölgeyi topyekun imha edecek projeleri yürürlüğe koyanlar, bugün bu hukuksuzluklara devam etseler de, halkın vicdanında çoktan hüküm giymişlerdir.
İktidarı ve bu kenti yönetenleri uyarıyoruz 3. Köprü Cinayetine eklenmekte olan hukuk dışı 3. Havalimanı projesi, büyük bir şaibeye dönüşmüştür. Yolsuzlukları etrafa saçılan; marifetlerini kendi ağızlarından dökülen, “bu milletin… “ diye başlayan galiz ifadelerle itiraf eden Limak, Kolin, Cengiz, MA-PA ve Kalyon Grup tarafından oluşturulan konsorsiyumun kendisi, katliamı planlayan yetkililerle birlikte, İstanbul’un sonunu getirecek kentsel ve doğal yıkımın altında kalacaktır.
Bizler, İstanbul’u ve doğayı savunanlar; bu katliamın tanıkları olarak, İstanbul’un kuzeyinin yok edilmesine seyirci kalmıyoruz. İlan ediyoruz: Madem ki adaletsizlik kol geziyor; bizler İstanbul halkı olarak, bu projelerde Kuzey ormanlarını, Kuzey orman köylerini ve kentimizi yağmalamakta ortaklaşan Cengiz, Kalyon Limak, Ma-Pa, Kolin grubunun suçlarına izin vermeyeceğiz; her yerde peşlerinde olacağız. 3. Havalimanı projesinin şaibeleri içinde, görünüşte Kalyon grubu, ancak gerçekte konsorsiyumun tamamı tarafından “banka kredili havuz” usulüyle satın alınan ve basın meslek etiğinin yüz karalarından biri olan ATV-Sabah emlak reklam ofisinin önünde, İstanbul halkına söz veriyoruz: Kuzey İstanbul’un ormanlarına, su havzalarına, yaban hayvanlarına, tarım alanlarına, köylerine sahip çıkmaya devam edeceğiz; bu cinayet projelerini durduracağız.
Uyarıyoruz: Ülke tarihinin en büyük ve karanlık projesi haline gelen 3. Havalimanı projesi, neo-liberal kent yağmasının en net biçimde ortaya çıktığı ucubelerden biridir. Köy-kent ayrımı olmadan İstanbul ve İstanbullu için gerçek anlamda sonun başlangıcıdır.
Kuzey Ormanları Savunması tarafından hazırladığımız raporda, projenin baştan sona hukuk dışı, şaibeli, halkı aldatmayı amaçlayan yalanlarla dolu bir süreçte ilerlediği açıkça görülmektedir. Yetkililer havalimanının ormanlık alana değil eski maden ocakları bölgesine yapılacağını söyleyerek halkı yanıltmış, yer seçiminde 2009 tarihli İstanbul Çevre Düzeni Planı ihlal edilmiş, yıkımı teyit eden ÇED raporu projeyi olumlamış, ihale ÇED süreci tamamlanmadan sonuçlandırılmış ve davalar sürüncemede bırakılmıştır.
İktidarın Kuzey İstanbul’da ne yapmaya çalıştığı, 3. Havalimanı ÇED raporundaki bir skandalla çok net biçimde görünmektedir. 3. Havalimanı ÇED raporu, projenin dolgu sorununun, herhangi bir resmi projesi kamuoyu tarafından bilinmeyen, bilim insanlarının İstanbul, Marmara ve Karadeniz için tam bir felakete yol açacağını ilan ettikleri ‘’Kanal İstanbul’’ projesinden çıkacak hafriyatla çözüleceğini idda etmektedir! Esas dehşet verici manzara ise emlak sitelerinde ve Mega Projelerin sözcülüğünü üstlenen ATV-Sabah grubunda çıkan haberlerde ortaya çıkmaktadır. İstanbul’un kuzeyi, 3. Köprü, 3. Havalimanı, Kanal İstanbul, Yeni İstanbul; yat limanları, özel sağlık kampüsleri gibi, hepsi aslında tek bir mega proje olan “oldu bitti projelerin’’ fiili saldırısı altında, bir emlak spekülasyonu cennetine dönüştürülmüştür.
Açıklıyoruz: 3. Köprü ile başlayan, 3. Havalimanı projesi ile devam eden gerçek mega proje: ‘’Kuzey İstanbul Yıkım ve Yağma Projesi’’dir. İstanbul’un akciğerlerini ve hayatla eş anlamlı olan su havzalarını barındıran bu bölge, kentine ve doğasına sahip çıkmak için adalet talebini yükselten İstanbul halkının engel olmaması halinde, çok kısa sürede taammüden yok edilecektir. Bu korkunç senaryoda sadece 3. Havalimanı için katledilecek ormanlık alan 20 bin futbol sahası büyüklüğündedir. Yaşam verdiği 70 canlı türüyle İstanbul’un en sulak bölgesi, dereleri ve gölleriyle betondan bir cehenneme dönüştürülecektir. Terkos-Haliç-Çekmece ekoloji koridoru, Küçükçekmece, Büyükçekmece ve Sazlıdere Havzaları yok olacaktır.
Buradan İstanbul halkı olarak; insanca yaşama ve doğa hakkımızı rant politikalarına kurban edenlere; insanı, bilimi ve hukuku hiçe sayarak doğayı yağmalayacak öz malı sayanlara sesleniyoruz: KARŞINIZDA BİZ VARIZ! İSTANBUL HALKI VAR! Kuzey İstanbul Yağma, Yıkım ve Rant Projesi’nin parçaları olan 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul projelerini derhal durdurun!
Talan için yalan söylemeye, rant için talan etmeye doymayan tüm siyasiler ve şaibeli 3. Havalimanı Projesi’nin sahipleri Cengiz, Kalyon, Ma-Pa, Limak, Kolin sözümüz size: İstanbul’un son verimli toprağı, son temiz suyu, son nefes kaynağı; İstanbul’un kalbi Kuzey Ormanları’nı katletmenize izin vermeyeceğiz! Ormanın mahremiyetine yaptığınız saldırılara karşı, İstanbul halkı olarak birbirimize kenetleniyoruz ve haykırıyoruz: Kuzey Ormanlarını ve köylerini sizlere yedirmeyeceğiz!
SERMAYENİN OYUN PARKINA ÇEVİRMEK İSTEDİĞİNİZ KENTİMİZİ VE DOĞAMIZI SİZLERDEN KURTARANA KADAR MÜCADELEYE DEVAM!
İstanbul’da Taksim ve İstiklal caddeinde akşam saatlerinde başlayan internet sansürü eylemine polis çok sert müdahalede bulundu.
Akşam 19:00’da başlaması gereken eyleme hemen gaz bombaları ve plastik mermilerle müdahale eden polis kuvvtleri binlerce gösterciyi dağıtmaya çalışıyor. Müdahale Sıraselviler, Cihangir ve İstiklal caddesinin ara sokaklarında devam ediyor.
Bu akşam Cihangir. Kaynak: 140Journos
Müdahalede gaz bombasıyla yaralanan çok sayıda kişi olduğu, sadece Alman hastanesinde 6 yaralı bulunduğu bildiriliyor.
Taksim ve İstiklal caddesinde yoğun gaz bombası kullanımı nedeniyle fenalaşanlar olduğu, polisin insanların gazdan kaçarak sığındığı kafe gibi kapalı yerlere de gaz bombası attığı haberleri geliyor.
Doğan Haber Ajansı, İstiklal caddesinde 6 aylık bir bebeğin de gaz bombasından etkilendiği ve babası tarafından hastaneye yetiştirildiği bilgisini geçti.
Kaynak: 140Journos
Öte yandan Taksim’deki gösteri ve müdahale yoğun polisi şiddetine rağmen ana akım medya tarafından verilmiyor.
Reuters ve CNN gibi uluslararası haber ajansları ve televizyonlar ise internet sansürüne karşı gösteriye polis müdahalesini son dakika haberi olarak veriyor.
Göstericiler Meclis’te geçen hafta kabul edilen ve Cumhurbaşkanı’nın imzasına sunulan internet sansürünü protesto etmeyi amaçlıyordu.
İşte Hülya, kendinden geçmiş bir şekilde masal anlatıyor. Kimbilir nerde, kimbilir kimlere. Önemli mi, elbette değil. Bu fotoğrafı paylaştıktan sonra altına yazdığım şekil düşünüyorum hala, “Hülya aslında masal olmuş, kendini anlatıyor.”
Bir mucize kabilinden tanıştığım Hülya’ya, Burcu’ya, Emre’ye, onların yaptıklarına baktığımda aklıma Derviş Zaim‘in çok sevdiğim filmi (her filmini severim, ayrı) Filler ve Çimen‘in final sahnesi tersinden bir kurguyla geliyor. O filmde devletin düştüğü çirkef hale kendi gözleri ile şahit olan komiser telefonunu açıp rastgele numaraları çeviriyor ve her denk geldiğine, “Bu ülkede çok kötü şeyler oluyor, lütfen bir şeyler yapın, bunu herkesle paylaşın” diyordu ya benim de içimden telefonumdan rastgele numaralar tuşlayıp her denk geldiğime HülyaBurcuEmregillerin yapıp ettiklerini ballandıra ballandıra anlatasım, “Bu ülkede, bu dünyada çok ama çok güzel şeyler de oluyor, lütfen siz de katılın, bunu herkesle paylaşın” diyesim geliyor.
Ama aklımdaki soru işaretleri, yüreğimde “acaba, nasıl ama, olur mu ki?” tereddütleri de durduğu yerde duruyor.
Gelin ben size Hülya‘nın, Burcu‘nun, Emre‘nin ne yaptıklarını, dünyayı ne güzel bir hale çevirmek istediklerini kısaca bir anlatayım o esnada da tereddütlerimi imleyeyim.
Para ile işimiz yok diyor onlar, ihtiyacımız olanından gayrı. İhtiyacımız olanı da gün günden azaltma çabasındayız diye ekliyorlar. Eskiden para mı vardı iddiasındalar.
“Paylaşmak” diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Neyi mi? Nazım ustanın dediğinin hemen hemen aynısını, “Yarin yanağından gayrı her şeyi”
Gönüllü bir paylaşım ama onların bahsettikleri, bir sistem kurulsun herkese eşit üleştirsin, gık diyenin tepesine çöksün değil hayal ettikleri.
Misal Hülya, masalları paylaşalım diyor. Gidip bu konuda Judith’den masal anlatma dersleri alıyor. Judith’in masal atölyelerine katılan başkaları ile kadim çağlardan insanlığa miras olmuş bir geleneği gün yüzüne çıkartıyor. Storyteller diyor buna İngilizce konuşanlar, Dengbej demekte Kürtçe kelam edenler, Masal anlatıcılığı diyor Türkçe söz söyleyenler.
Siz de Hülya gibi Masal anlatıcısı olmak isterseniz Judith’in Masalhane‘deki masal anlatma atölyelerine katılabilirsiniz
Nazım Hikmet Kültür Merkezi‘nin anlatılmaz yaşanır çay bahçesinde heyecanlı heyecanlı anlatıyor bana atölyeyi, Judith’i, masal anlatma işçiliğini. “Tamam da Hülya” diyorum ben de en şeytan avukatı kuşkularımla, “Bu devran nasıl dönecek? Sen işinden ayrıldın, “parasız gönlümce yaşayacağım” dedin. Şu an hayatının en mutlu, umutlu günlerini yaşamaktasın, eyvallah, tamam da, bu hep böyle nasıl sürecek. Senin çalışman, “para kazanman”, hayatını sürdürmek için yapmak istemediğin işlerde zaman öldürmen eninde sonunda gerekmeyecek mi?”
Yüzü bulutlanıyor Hülya’nın. Aynı kuşkuların kendisinde de olduğunu söylüyor. Ama şu an istediklerimi yapıyorum, hayatımı, kelimenin tam manası ile “hayatımı yaşıyorum” diyor ve ekliyor, “Benim için önemli olan da bu”
Sonra Burcu, afilli akademik geçmişine, önüne serilmiş “gelecek”! fırsatlarına bakmadan kalkıyor Ege’de bir köye yerleşiyor.
Yetmiyor Anadolu Jam‘den yoldaşı Hülya’yı da takıp koluna Anadolu’yu köy köy geziyor. Uğradıkları her köyde çocuklara masallar anlatıyor. Onlardan o köye özgü oyunları öğreniyor sonra gidip diğer köydeki çocuklara öğretiyor. Her köyde çocuklara diğer köydeki arkadaşları için mektuplar yazdırıyor. Mersin Arslanköy’den başladıkları “Bohçamda Anadolu” seyyahlığını şimdilik kaydı ile Kars köylerinde sonlandırıyor.
Burcu bunları yapıp ederken, sonra internette yazarken, benim gibi dostları arkadaşları ile paylaşırken gözleri mutluluktan ve umuttan o denli çakmak çakmak parlıyor ki ona diyemiyorum bile, “İyi de Burcu bu işin sonu neye varacak” diye. Bugün, yarın tamam ama ertesi gün de bu devranı döndürmeyi başarabilecek misiniz diye.
Derken Emre giriyor sahneye. Emre, Hülya ile Burcu’nun arkadaşı. Arkadaşımın arkadaşı benim de arkadaşım pisagor teorimi vesilesi ile hoşbeş ediyoruz kendisi ile. Daha yüzyüze iki lafın belini kırmış değiliz, gereği de yok zaten. Kalp kalbe karşı durumlar yaşamaktayız yüreğimizin bizi götürmek istediği yolları bizimle beraber arşınlamaya teşne yoldaşlarımız ile.
Emre de işinden ayrılıyor, ben gezmeyi, seyahat etmeyi, otostop çekip, hayatın bana sunduğu ile yetinip gönlümce yaşamayı isterim diyor ve iki yıla yakın zamandır da bu şekilde yaşıyor. Kıt kanaat denir ya, işte o da kıt kanaat geçiniyor. Ama Emre kıt’ın da kanaat’in de anlamlarını endüstri devrimi öncesi zamanlara taşıyor. Kıt, yetersiz demek değil onun indinde, Kanaat’ı, gönül böyle olsun istemezdi ama elden ne gelir manasında kullanmıyor. Ekolojistlerin Ekonomistlere söyleyegeldiği durumu yaşayarak deneyimliyor. Dünyanın kaynakları sınırlı ise ben de kendi sınırım kadar kullanırım, ne kadar az ihtiyacım var ise o kadar mutlu, o kada huzurlu, o kadar gönlümce yaşarım diye iddia ediyor.
Bu da yetmiyor arkadaşlarına bir çağrıda bulunuyor Emre, beni biliyorsunuz diyerek ekliyor, “Benim bu yaşantıma sponsor olmak ister misiniz? Gönlünüzden ne koparsa bu çorbaya katık eder misiniz?”
Tabi ben bu talebi görünce irkiliyorum bir, kimseye muhtaç olmadan “kendi ayaklarının üzerinde” durabilmenin fazileti ile yetiştirilmişim ömrüm boyu. Ezberimi bozuyor Emre’nin talebi. “Nasıl yani?” diyorum içimden, “Ben şimdi bu ademe her ay ya da ne zaman istersem o zaman para göndereceğim, beyimiz de vur patlasın çal oynasın yaşayıp gidecek öyle mi? İyiymiş valla”
Daha sonra bu talep üstüne daha derin düşünüyorum. Emre’nin yerine koyuyorum kendimi. Ne zor iş aslında onun bu kalkıştığı. Ben öldür allah kimseden böyle bir şey isteyemem. “”İstemek ya da isteyememek… işte bütün mesele bu” dese sanki daha punduna getirecekti meseleyi Shakespeare abi.
Ardına düşüncemi geliştiriyorum, hadi tamam istedim ya sonra. Bana insanlar para verdikten sonra nasıl olacak? Ben zaten manyağın önde gideniyim, “Bana para da veriyorlar bak, bunu hakketmem lazım” diye iki aya kalmadan sıyırmaz mıyım, sıyırırım. Emre’nin bu kalkıştığı ne zor, ne meşakkat bir iş aslında duygusu çörekleniyor omzuma.
Bu 3 insan hayatın bir lütfu kabilinden benim hayatıma tesadüf edenler. Kimbilir daha kaç insan, kaç oluşum, kaç topluluk var hem dünyayı hem hayatı hem de kainatı tamir etmek, onarmak isteyen.
Yeni Türkü ile başladık (ne güzel bir grup ismidir bu da, isim ile bile masal anlatılabildiğinin en sade kanıtı) onlarla bitirelim. “Baba” kısımlarını “Abla” diye ünleyerek ama. Hülya bize masal olmuş kendini anlatıyor varsayarak…
Ama burda parçayı Oya-Bora’nın Oyas’ı söylüyor ismi ile müsemma sesi ile
Bilim insanları Çatalhöyük yakınlarındaki Hasan Dağı’ndaki patlama ile Neolitik çağda yapılmış resim arasında bağlantı kuruyorlar. Kaliforniya Üniversitesi’nden Axel Schmitt ve ekibinin araştırma sonuçlarına göre Çatalhöyük’de yaşanan volkanik patlama ile “lav püskürten volkan resmi”nin zamanları çakışıyor.
Yeni kanıtlar 8600 yıllık resmin dünyanın en eski manzara resmi olduğunu kanıtlayabilir. 1960 yılındaki kazılarda kerpiç bir evin duvarında keşfedilen, bir yerleşim yeri üzerindeki iki tepeli volkanın lav püskürtmesini gösteren, üç metre genişliğindeki MÖ 6600 tarihli resim Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde tutuluyor.
MÖ 8000 ile MÖ 6000 arasında yerleşim yeri olan 13 hektarlık Çatalhöyük, insanlar avcı-toplayıcılıktan tarım topluluğuna geçiş aşamasındayken kuruluyor. Çatalhöyük yerleşim yerinde 8000 civarında insan yaşadığı tahmin ediliyor. Arkeolojik site İstanbul Üniversitesi ile birlikte çalışan İngiliz arkeolog James Mellaart tarafından keşfediliyor.
2013 yılında Schmitt’in ekibi Hasan Dağı’na yolculuk ediyor ve Çatalhöyük’ün 130 km kuzeydoğusunda bulunan iki tepeli volkanın olduğu bölgede yerleşimin olduğu dönemde volkanın patlayıp patlamadığını kanıtlayacak bir kanıt arıyor. Volkanın tepesinden ve eteklerinden topladıkları volkanik taş örneklerini analiz ettiklerinde volkanın MÖ 6960 civarlarında aktif olduğunu keşfediyorlar. Bu tarih Çatalhöyük yerleşim yeri iken yaşayanların bir volkanik patlamaya tanık olduğunu gösteriyor.
Bazı şüpheciler resmin başsız bir leopar derisi olabileceğini belirtse de Schmitt ve ekibinin sonuçları hipoteze bir ağırlık koyuyor.
Schmitt araştırma ile ilgili “Biz, resmin Çatalhöyük’teki volkanik patlamayı gösterdiği hipotezini test ettik. Sonuç olarak jeolojik kayıtlar bu hipotezi destekliyor” açıklamasını yaparken çalışmanın ayrıca Hasan Dağı volkanının faaliyete geçebileceğini gösterdiğini de sözlerine ekliyor.
Etrafımıza dikkatli bakmamız gereken günlerdeyiz, KOSKS geldi.Her sene uğrayıp bizi yalnız bırakmayan Kış Ortası Su Kuşu Sayımı günlerindeyiz. KOSKS,ülkemizde 1967 yılında yurtdışından gelen kuş gözlemciler ile başlamış olan, 2004’ten itibaren Doğa Derneği‘nin aracılığıyla ve Türkiye’deki kuş gözlem topluluklarıyla beraber gerçekleştirilen bir alan izleme çalışması.
Foto: Emrah Çoraman
Bu sene de Ocak ayının 17’sinde başlayıp 29’unda sonlanan bu çalışma, bize ülkemizde kışlayan sulak alan kuşlarını tanıtmayı amaçlıyor. Şu sıralar hazır havalar da soğumuş iken eline dürbünü almış birkaç kuş gözlemciyi sulak alan çevresinde görebilirsiniz. Bu alan deniz olabilir, tatlı ya da acı göl olabilir, yapay ya da doğal yollarla oluşmuş büyük su birikintileri olabilir.Yeter ki soğuk olsun,kış olsun ve su olsun. Asıl önemlisi, etrafımıza biraz daha dikkatli baktığımız takdirde dürbünlü insanlardan daha fazla anlam ifade eden su kuşlarını görebiliriz. Flamingolardan pelikanlara, yağmurcunlardan kumkuşlarına, ördeklerden balıkçıllara birçok su kuşu tüm farklılıklarıyla ve tüm endamlarıyla bizleri bekliyor. Gelsinler de benim burada olduğumu görsünler diye gün doğumundan batımına değin sulak alanlarda poz verircesine duruyor bu kuşlar.
KOSK bu sene Ocak ayının 17’sinde başlayıp 29’unda sonlandı
Türkiye’de toplamda 465 farklı tür kuş gözlemlenebiliyor. Türkiye coğrafi konumundan ötürü önemli tür çeşitliliği ve endemizme sahip. Bu verimli yapısından dolayı kuş ve diğer türler için de vazgeçilmez noktalardan birisi. Halihazırda böyle bir yapı var iken koruma çalışmalarını da yürütmek daha kolay olmalı desek de ne yazık ki kuş gözlemciler de çoğu doğa korumacılar gibi tanınmadıkları için yaptıklarının önemi de pek bilinmiyor.
Bir alanı korumanın birçok yolu vardır. Bu yollardan birisi de türleşme olan bölgeleri belirleyip ona göre bir alan koruma çalışması başlatmak. Sulak alan kavramını bu koruma çalışması altında daha iyi irdeleyebiliriz. Bu terim Türkiye 1994’ten beri tarafı bulunduğu 1971 Uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile belirlenmiş durumda.
KOSKS’a (Kış Ortası Su Kuşu Sayımı) geldiğimizde ise, bu sayım her sene soğukların yoğunlukta olduğu dönemlerde birçok su kuşu Türkiye’ye göç etmişken yapılıyor, özellikle de ördekler. Türkiye’nin toplamda 75 alanında KOSKS çalışması yapılıyor.Bu çalışmalar tek bir elde toplanarak bir rapor oluşturuluyor. Geçmiş yıllardaki veriler, sıcaklıklar göz önünde bulundurularak bir değerlendirme yapılıyor. Bu değerlendirme yurtdışındaki çalışmalarla kıyaslanıyor ve bu kıyas sonucunda nesli tehdit altında olan bir tür var ise ve bu kuş bu sayım yapılan alanların birinde üreme, kışlama gibi herhangi bir önemli aktivitede bulunuyorsa alan koruma çalışmaları başlıyor. Bu alan artık “ÖKA” yani Önemli Kuş Alanı ilan ediliyor.
Foto: Sercan Bilgin
İklim Değişikliği ve Yasak Avlanma
Bu sene yaptığımız KOSKS’tan da birkaç tümce aktarmak istiyorum. Öncelikle ilk göndermem sayın iklim değişikliğine; Ocak ayının ortasında yukarıda da bahsettiğim tarihlerde gerçekleştirdiğimiz KOSKS’lardaki sıcaklık en fazla 2-3°C olurken bu sene 18°C’yi buldu. Çok soğuklarda ülkemizde bulunan Pufla, Kara Ördek, Pasbaş Patka vb. birçok tür hatta daha kolay görebileceğimizi düşündüğümüz Su Tavuğu,Yeşilbaş,Suna gibi türler bizlere yüzlerini zar zor gösterdiler. Bu da küresel iklim değişikliğinin dengeyi ne denli etkilediğinin bir kanıtı olsa gerek.
İkinci göndermem ise sayın diyemeyeceğim yasak avcılara; gittiğimiz alanların önemli bir tehdidi ise yasak avlanma. Bu yasak avlanma nedeni ile yorulan kuşlar dinlenmek için konacağı yere dahi konmuyorlar. Konduklarındaysa tüfek seslerinden, av köpeklerinden kendilerini koruyamıyorlar. Çalışma yaptığımız alanların birçoğunda kuşlarla ilgilendiğimiz kadar avcıların da peşindeydik. Bu sene alanlara gitmemizde yardımcı olan Doğa Koruma ve Milli Parklar’ın da desteği ile birçok yasadışı avcılık yapan insanı da uyarmış bulunmaktayız.Umarım ki rast gelmeyiz bir daha.
“Sayıyonuz da noluyo?”
Üçüncü ve son göndermem ise merakıyla her zaman bizi güldüren vatandaşımıza; birbirimizin deneyiminden yararlansak ne kadar da yaşanır bir dünyada oluruz değil mi? Kısa bir diyalog aktarabilirim.
-Merhaba, merhaba. Napıyonuz siz burda? Kimsiniz?
-Merhaba abicim/ablacım. Bizler kuş gözlemcisiyiz. Burada alan koruması için kuşları tespit edip kuşları sayıyoruz.
-E sayıyonuz da noluyo? Biz de eskiden çok vururduk bunları etleri de pek güzelmiş.
-İşte siz vurup vurup yediğiniz için bu kadar azaldı sayıları.
-hıı.. İyi iyi kolay gelsin!
KOSKS’la ilgili daha detaylı bilgilere ulaşmak isterseniz Marmara Bölgesi’nin gözlem raporları yavaş yavaş İstanbul Kuş Gözlem Topluluğunun sitesi olan ikgt.org sitesinde yayımlanıyor. Diğer bölgeler de olsun derseniz diğer kuş gözlem topluluklarıyla iletişime geçebilirsiniz. Bundan sonraki gözlemlere de gelmek isterseniz açıkçası yeni kuş gözlemciler aranıyor da denebilir, benimle iletişime geçebilirsiniz.
Bir Sonraki KOSKS’ta ya da gözlemlerde görüşmek ümidiyle.
Hava kirliliği, gürültü, trafikte boşa harcanan saatler, AVMler, tıklım tıkış otobüsler, ağaçsız çiçeksiz haneler, meyvenin sebzenin süpermarket depolarında yetiştiğini sanan şehir çocukları, betonarme tarlalarında geçen hayatlar… Kısaca, bugünün kent deneyimi.
Ütopyalarıyla sadece mekanı değil toplumu da yeniden tasarlamaya niyetlenen 19.yy ve 20.yy ütopyacıları tüm bu meseleleri yıllar önce görüp ideal şehirleri tasarladılar. Hiç biri inşa edilmedi belki ama bugünü etkiledikleri kesin. Belli başlı şehir ütopyalarını Gerçekleşememiş 10 Ütopya Şehir’de anlatan Annalee Newitz ve Emily Stamm‘ın hazırladığı yazıyı sizin için çevirdik:
1. Vejetaryan Ütopya Sekizgen Kent
1856’da Vejetaryen Göç Kurumu Octagon City Kansas’ta (ABD)Sekizgen Şehrikurdu. Amaçları tamamen vejetaryenlerden oluşan bir yerleşim kurmak idi ama işler umdukları gibi gitmedi.
Şehrin tasarımı, ünlü frenolojist Orson Squire Fowler tarafından öne sürülen “bilimsel” bir fikirden ilham almış; Fowler’a göre sekizgen, en fazla miktarda ışığın içeri girmesini sağladığı için evler için en pratik şekil.
Vejetaryen bir aktivist olan Henry Clubb şehri tasarlarken merkezdeki sekizgen şehir meydanından çıkan 8 cadde hayal etmişti. Bu haliyle şehir 4 sekizgen köyden, köyler de sekizgen ev, çiftlik ve kamu binalarından oluşacaktı. Sonuç olarak tüm ülkeden toplam 6 aile Sekizgen Şehir’e taşındı ama buldukları 16×16’lık penceresiz kabinden ibaret bir binaydı. Taşındıktan sonra sorunlar yaşamaya başladılar; şehrin su kaynağının kurumasıyla susuzluk, sivrisinekler ve hastalıklar… Bugün şehirden geri kalan birşey yok ama Clubb’ın mirası, ABD ve Kanada’da kalan bir avuç sekizgen evde yaşıyor.
2. Makine Şehir Ville Radieuse
Fransız-İsveç mimar Le Corbusier’in ideal kente dair büyük planları vardı. 20.yy’ın başlarında “Purizm” akımını başlattı. İnandığı mimari, modern zamanın endüstriyel makineleri kadar efektif ve basit olmalıydı. Bu kavramdan ilham alarak makine kent fikrine dayanan iki modern şehir ütopyasını planladı: Parlak Şehir (Ville Radieuse) ve Çağdaş Şehir (Ville Contemporaine). İkisi de zengin-yoksul milyonlarca insanı barındıracak dev gökdelenlerdi. Üretim ve boş zaman alanları ile beraber parklar ve yeşil alanlar bu iki dev şehri birbirinden ayıracaktı.
Görsel: io9.com Le Corbusier’in makina şehri
Dikey bahçe şehir olarak da adlandırılan Parlak Şehir’in bir toplumsal planı da vardı. Binaları, Fowler’ın sekizgenleri gibi bolca doğal ışık ve havanın içeri girmesine izin veriyordu. Binalarda aynı zamanda, hem çatı bahçeleri ve plajları hem de yemek katı ve her ailenin kullanımı için profesyonel kreş de olacaktı. Le Corbusier’in hayalindeki şehirde her bina günde 5 saat çalışan ve hepsi toplu taşımayla evlerine ulaşan 2700 kişiyi barındıracaktı.
İki bina da inşa edilmedi ama Parlak Şehir bir yapıya ilham verdi.
Le Corbusier, Marsilya’daki Unité d’Habitation’u (Konut Üniteleri) tasarlarken makine şehir ilkelerini baz aldı. Bina duruyor, hatta bazı bina sakinleri eşsiz tasarım mekan dairelerini ziyarete açıyorlar.
3. Yeşil metropol Bahçe Şehir
“Bir grup dumansız, gecekondusuz şehir!” Daha iyi ne olabilir ki? 1902’de toplumsal reformcu Ebenezer Howard Garden Cities of To-morrow (Yarının Bahçe Şehirleri) tezini yayınladı. Tezini insanların doğayla uyum içinde yaşadığı planlı bir toplumsal şehir fikri üzerine kurmuştu. 4.000 dekarında 32.000 kişiyi barındıracak binaları ile 24.200 dekarlık bir arazi üzerine bir şehir… Geri kalanı geniş yollarla park, çiftlik ve yeşil alanlar olacak.
Görsel: io9.com Kitabından alınan bu çizimde görüldüğü gibi, Howard merkezi şehrin etrafında uydu bahçe şehirler öngördü, Londra gibi. Uydu şehirler birbirilerine kara ve demir yolları ile bağlanacaktı.
Howard iki bahçe şehrin inşa edilmesini başardı: Welwyn Bahçe Şehir ve Letchworth Bahçe Şehir, ikisi de Hertforshire’da (İngiltere). Howard’ın fikirleri ayrıca fikrinin temelini atan bahçe şehir hareketine, Bahçe Şehir konseptindeki düşük yoğunluklu uydu şehirler düşüncesine de esin kaynağı oldu.
4. Broadacre Şehir’de her şey yerel
Görsel: io9.com Broadacre Şehrin taslağı
1932’de Frank Frank Lloyd Wright, Parlak Şehir’in planlarını gördü ve gördüğü an nefret etti. Sonra da İngiltere’nin geniş ve açık çayırlarına olan sevgisinden yola çıkarak kendi ideal kentini tasarlamaya girişti. Bu kent hayali hayatı boyunca Wright’ın takıntısı olarak da kaldı.
Wright, endüstriyel şehirlerden tamamen kurtulmak, yerlerine kırsal ve kentsel kullanımların birarada olduğu kentsel mekanlar yaratmak istiyordu. Broadacre Şehir’de her bir aileye 4000 metrekare (1 acre – İngiliz arazi birimi) arazi verilecek ve en geniş “köy” en fazla 10.000 kişi barındıracaktı. Su ve enerji gibi kamusal ihtiyaçlar kesinlikle özel sektöre ait olmayacaktı.
Hayallerini, Kaybolan Şehir (daha sonra Yaşayan Şehir olarak tekrar basıldı) kitabında şöyle açıklıyordu:
Geniş, peyzajlı yollar hayal edin! Her türlü hizmeti ve konforu sağlayacak kamusal hizmet istasyonlarından geçen, her biri büyük birer mimari eser olan dev caddeler, artık insanın göz zevkini bozmuyor. farklı fonksiyonları – çiftlik birimleri, fabrika birimleri, yol kenarı pazarları, bahçe okullar, yaşam birimleri (her biri kendi 4000 dekarlık arazi içinde ayrı olarak bezenmiş ve işlenmiş alanlar), keyif ve eğlence yerleri – birbirine bağlayan ve birbirinden ayıran caddeler… Birimler öyle bir düzenlenmiş ve bütünleştirilmiş ki geleceğin her bir kent sakini evinin etrafındaki 150 mil (240 km) çaplık bir alanda her türlü üretim, dağıtım, kişisel gelişim ve keyfin her türlü formunu bulabilecekti. Araba ya da uçakla hızlı ve kolayca ulaşacaktı. Bu bütünleşik yapı, tüm ülkeyi kapsayacak kocaman bir kenti oluşturacaktı – yarının Broadacre Şehri.
Her ne kadar Broadacre Şehir, hiç bir zaman gerçekleşmemiş olsa da, ihtiyaç duyulan bütün gıda, enerji ve malzemenin yerelde üretilmesi fikri bugün de şehir plancılarına ilham veriyor.
5. Germanya, the Nazis’ Modernist Dream
Görsel: io9.com Hitler’in rüya başkenti
Hitler, Mimar Albert Speer’i Berlin’i Nazilerin fütüristik başkentine dönüştürme planını hayata geçirmek üzere görevlendirdi. Le Corbusier’in gökdelen konutları fikrinden etkilenen Speer devasa binalarını inşa ederek Berlin’i dünyanın başkentine dönüştürmek istedi. Plan kapsamında 400.000 kişilik devasa bir stadyum ve Fransa’daki Versay’ın Aynalı Salon’unun iki katı büyüklükte bir kançılarya (idari yapı) da vardı. Binalar, Görkem Bulvarı (Prachtallee) boyunca uzanacaktı. Savaş kadar jeoloji de planları aksattı. Berlin sazlık/bataklık bir alan üzerine kurulmuştu, o yüzden Speer bir deneme binası yaparak – Schwerbelastungskörper – binanın zemine ne kadar gömüleceğini görmek istedi. 3 yıl içinde bina 18 cm battı ki bu kabul edilebilir bir miktar değildi. Bina bugün Berlin’de etrafı zincirle çevrili harap bir yığın halinde duruyor.
Germanya’nın gerçekleştirilemeyen anıtsal kenti, Le Corbusier’in hayalinin de ölüm ilanı olmuş oldu.
6. Talihsiz Amerikan Transplantı, Fordistan
Görsel: The Henry Ford
1930larda Henry Ford, Brezilya ormanlarına az biraz Amerikan ruhu getirmeye uğraştı ama işler pek umduğu gibi gitmedi. Fordistan, Amazon’un ortasında büyük bir kauçuk fabrikası ve kentten oluşacaktı. Ford, hem yerelden işçiler istihdam etti hem de Amerikalı işçileri buraya taşıdı. Şehre enerji santrali, hastane, kütüphane, golf sahası ve işçiler için konut alanları yapıldı.
Görsel: The Henry Ford Fordistan’da başlayan ayaklanmalarda fabrikalar da zarar gördü. Parçanalan bir devam kontrol saati…
Ford, hamburger, alkol tüketimi ve evlilik öncesi cinsel ilişki ile ilgili bir takım kuralları içeren “sağlıklı” Amerikan hayat tarzının benimsenmesi konusunda da ısrarcıydı. İşçiler, sabah 9 akşam 5 düzeninde güneşin altında çalışmaktan şikayetçiydi, bunu yerine yerelde alışık oldukları sabah erken, akşam geç saatlerde çalışma düzenini istiyordu. Sonuç olarak şartlar o kadar kötüleşti ki işçi ayaklanmaları başladı.
Kültürel meselelerin yanında, Ford’un kauçuk ağacı yetiştirmek konusundaki bilgisizliği de sorunlara tuz biber ekti. Mühendislerinin kendi çapında tahminleri vardı tabi, ağaçları birbirlerine çok yakın diktiler. Sonuç olarak, arazinin kauçuk ağacı için “uygun” olmadığı anlaşıldı ve 1930ların ortasında Ford, şehri terketti. Ardından, Fordistan’ın yıkıntıları ormanda kendi haline bırakıldı. Tüm bunlara rağmen, Amerikalılar planlama ve çalışma saatleri konusundaki fikirlerini tüm dünyaya ihraç etmeye devam ediyor, ve çoğunlukla da Henry Ford kadar başarılı olabiliyolar.
7. Yüzen Şehir Bulut9
Görsel: io9.com
Bilim -ve bilim kurgu- çoğunlukla kent tasarımcılarını etkiler. Ama hiç kimse 20.yy mucidi Buckminster Fuller kadar fütüristik fikirleri ciddiye almadı. Buckminster, Tokyo’nun aşırı nüfus artışıyla ilgili haberlerden sonra gökyüzünde yüzen şehirler hayal etmeye başladı. STARS (Spherical Tensegrity Atmospheric Research Station – Küresel Gerilim Bütünlüklü Atmosferik Araştırma İstasyonu) ya da Bulut9lar, dev jeodezik küreler olacaktı. Hava dolu haliyle küre, içindeki havanın binde biri ağırlığında olacaktı. Fuller içindeki havayı güneş enerjisiyle ya da insan faaliyetlerinden kaynaklanan enerjiyle ısıtıp kürenin havada kalmasını sağlamayı planlıyordu. Yüzen şehirler dağlara demirleyecek ya da dünya etrafında kendi helinde sürüklenecekti. Hiç bir zaman inşa edilmediler ama Fuller’in Dymaxion Evi dediği jeodezik, prefabrik kubbeli yerleşim fikri hala güncel olan prefabrik konut akımını etkiledi.
8. Nükleer Geçirmez Ulusal Arazi Kullanım Planı, Atomurbia
Görsel: io9.com
Ütopya şehirlerin çoğu, dönemlerinin aşırı kalabalık, sağlıksız yaşam koşulları ve pahalı ithal ürünleri gereksinimi gibi kentsel sorunlara yanıt bulmak için tasarlanmıştı. Ama Soğuk Savaş döneminde, tehditler insanların kafasındaydı. 1947’de LIFE Dergisi’nde Amerikalıları nükleer bir saldırıdan koruyacak yeni bir kentsel tasarımı öven bir makale yayınlandı. Fikrin sahipleri kent merkezlerinde toplaşmak yerine bütün ülkeye dağıldığı bir Amerika öngörüyordu. Buna göre nüfus, satranç tahtası gibi planlanmış yeni yerleşimlere yeniden yerleştiriliyordu.
Planladıkları şerit kentlerin, düz çizgiler boyunca yerleşmesi gerekmiyordu, bazıları peyzajı takip edecekti. Toplamda 20 milyon yeni ev inşa etmeyi ve “Amerika’nın toplumsal ve ekonomik dokusunu yeniden yaratma”yı istemişlerdi. Fikir hiç bir zaman amacına ulaşmasa da kentlerdeki yeraltı sığınak takıntısını öngördüğü kesin.
9.Tamamı kapalı alandan oluşan bir şehir, Seward’ın Başarısı
Görsel: io9.com
1968’de Alaska’daki Prudhoe Körfezi’nde petrol bulundu. Doğal olarak çılgınca komplike, fütüristik şehir planları ortaya çıkmaya başladı. Tulsa’daki Tandy Sanayi de Seward’ın Başarısı(Seward’ın Ahmaklığıifadesinden bozma) projesini planladı; tamamiyle kapalı, iklim kontorollü ilk kent. Seward’ın Başarısı’nın 40.000 sakini şehirde 20 derecelik huzurlu bir havada monoraylar, gökyüzü tramvayları ve yürüyen kaldırımlar üzerinde hareket edecekti. Planlar ayrıca ofisleri, alışveriş alanlarını ve spor arenalarını da kapsıyordu. Trans-Alaska Boru Hattı’nın davalık olmasıyla taşeron firma arazinin kredisini ödeyemedi ve şehrin inşasıyla ilgili planlar aksadı. Her ne kadar henüz tamamı kapalı alandan oluşan bir kent inşa edilmemiş olsa da Las Vegas kent merkezinin çoğu kısmının bu koşulu karşıladığı söylenebilir.
Ve tabi ki kubbeli iklim kontrollü bir şehir kurma fikri hala insanların başka dünyalarda kurmayı hayal ettiği bir şey.
10. Akıllı Şehir Songdo
Güney Kore’deki Songdo, Koreli şehir plancıları ve IT firması Cisco tarafından, iklimden iletişime her yönüyle ağ üzerinden birbirine bağlanmış bilgisayarlarla kontrol edilen kusursuz bir akıllı şehir olarak tasarlandı. Şehir ayrıca minimum karbon ayak izi bırakacak şekilde de planlandı. Songdo ilhamını Le Corbusier’in pürist makine şehrinden ve Howard’ın bahçe şehrinden aldı. Aynı Le Corbusier’in gökdelenlerinin vaadettiği gibi Songdo Mastır Planı da okuldan, alışveriş mekanları ve ofislerden parklara, müzelere ve bir hastaneye kadar herşeyi kapsıyor. Ama garanti ettiği sürdürülebilirliğin şehrin yüksek teknoloji altyapısı sayesinde mümkün olması dışında bahçe şehir kavramını hatırlatıyor. “Kutudaki Şehir” olarak da anılan Songdo’da Fuller’in prefabrik şehir fikrinin yansımasını bile görebiliyoruz.
Akıllı şehir, bugün şehir plancıları arasında oldukça popüler bir fikir ve benzer bir çok proje yürütülmekte. Songdo’nun 2015’e kadar tamamlanması bekleniyor ama işletmeleri buraya çekmekle ilgili sıkıntıları var. Kaderi diğer ütopya şehirler gibi olabilir; gerçekte bir başarısızlık ama metropol hayatına dair düşünce biçimizi değiştiren fikirlerin başlangıcı
Görsel: io9.com BoozeTown, burada her saat Happry Hour!
1952’de Mel Johnson bir grup yatırımcıya kusursuz şehre dair planlarını sundu; Alemcilerin şehri, BoozeTown. Her cadde ismini bir içkiden alacaktı, hatta her birinin Boozebucks denen kendi para birimi olacaktı. Şehirde Parti Polisi denen yerel bir polis örgütü çalışacaktı, insanları hapse atmak için değil daha çok onlara göz kulak olma amaçlı çalışacaklardı, sarhoşlara aspirin verecek, evin yolunu bulamayanları evlerine götürecek bir polis örgütü. En önemlisi, BoozeTown’a çocuklar alınmayacak, çocuklu ziyaretçiler çocuklarını şehrin dışındaki kreş ya da yaz kampına bırakacaktı. Tamamlandığında şehir, yürüyen yaya yolları, bira fabrikaları, damıtma atölyeleri, konut alanları ve hatta banliyöleri ile tam bir yaşam alanı olacaktı.
Johnson, potansiyel yatırımcılara tasarım kibrit kutularını ve kokteyl mendillerini verirken;
Tamamen içki kültürü üzerine kurulu bir yerleşim hayal edin! İçme ve bundan kaynaklanan keyfi arttırmak için kurulmuş bir alemci cenneti! Barların, içki dükkanlarının, gece kuluplerinin asla kapanmadığı bir yer! Polisin sarhoşların rahatını bozmak için değil onlara yardım etmek için çalıştığı… Sokak isimleri bile içkilere bizden bir selam gibi: Cin Çıkmazı, Burbob Bulvarı, Skoç Cadde… Eşi benzeri olmayan, yetişkinler için bir oyun parkı… Hayal edin!
Johnson BoozeTown için tabi kifinansman bulamadı ve 1960larda fikrinden vaz geçti. Gene de BoozeTown’un bilmeyerek de olsa WoW Gold gibi kendi para birimi olan sanal oyun dünyasına ilham verdiği söylenebilir ki kabul edelim bunların hepsi tek olayı insanı ziyan etmek!
Çarşamba günü oradaydım. Biraz erken gelmiştik. İçeride 10 kişi kadar vardı. Daha sonra gelen insanların ardı arkası kesilmedi. Galata’da Şifahane adını verdikleri tek göz büyükçe bir odada yan yana alabildiğince doldurduk odayı.
Benim için önemli bir gündü. Buğday bir şekilde hayatıma dahil olmuştu. Nasıl rastlaştığımızı bile hatırlamıyorum. Hiç tanımamış olmama rağmen tüm sıcaklığı ile bakış açımı değiştiren Victor Ananias sayesinde belki de.
Güneşin bize Buğday’ın hikayesini anlatıyor
Ve toplantı başladı. Güneşin kalabalık içinde kendine bulduğu bir yerden bizlere Buğday’ın isminin neden buğday olduğunu anlatıyor. Buğday bitkisinin aslında ne kadar da insana benzediğinden. Bir yandan da kapıda insanlar hala içeri girmeye çalışıyorlar. Çok kalabalığız. Kalabalıklaştıkça seviniyorum. Yeni gelenlere yer açıyoruz, tekrar yerleştik. Bu sefer Duygu bize Buğday Derneği’nin Organik Tarım fuarına ev sahipliği yapacağından bahsediyor. Yapacak ne kadar çok iş var.. Arkasından %100 Ekolojik Pazar sunumu ile Leyla kalkıyor ayağa. Ortam biraz daha heyecanlandı. Merak ettiğimiz çok şey var, ilki de “Organik Üretim Sertifikası alınması neden bu kadar zor?” Leyla açıklıyor; “Evet keşke bu kadar zor olmasa. Sorunumuz çok ama şikayet etmiyoruz , çözümler üreterek adım adım istediğimizi alacağız.”
Ardından diğer projelere geçiyoruz. Bana göre en cezbedeci olanlara..
Tohum Takas Projesi ve TATUTA. Berkay’ın hikayesi ne kadar da hoş . Anlatmaya başlıyor; 5 sene boyunca aslında hepimizin maruz kaldığı çalışma koşullarına sabretmesi, rekabet, ne yapıyorum ben burada soruları derken istifa üzerine istifa ile kendini TATUTA çiftliklerinde bulmuş. Sanırım sen farkına vardıkça sen ne istediğini anladıkça hayat da sana sunduklarını farklılaştırıyor. Tohum Takas Projesini Mehmet anlatıyor bize. Ve Şubat ayı sonunda artık yerel tohumlara takas usulü ile herkesin sahip olabileceği müjdesini veriyor. Ben biraz konsantremi yitiriyorum. Çünkü 2 saattir oturuyoruz. İmdadımıza Güneşin yetişiyor. Meğer söz vermiş toplantıda dans ettireceğine dair. Ama öyle kalabalığız ki kısaca bir ritim çalışması yapıyoruz beraber. Artık dans bir daha ki sefere diyoruz.
Çok kalabalığız. Kalabalıklaştıkça seviniyorum. Yeni gelenlere yer açıyoruz
Buğday benim için olması gerekeni hayata geçirmeye çalışan, bozulmuş düzeni dizginleyen bize bizim yapamadıklarımızı sunmaya çalışan bir oluşum. Sanırım daha önce yaptıklarını bu kadar gönülden, şüphesiz desteklediğim bir hareket olmamıştı.
Buğday’da yapacak çok iş var. Su arkadaşımız da bundan bahsetti bize toplantıda. Anlattıklarının arkasından ben hangi işin ucundan tutabilirim hangi işe dahil olurum da bu kadar inandığım bir harekete azıcık da olsa bir katkım olur diye düşünmeye başladım. Çünkü yapılanlar, belli bir kesim ya da belli bir grup için değil yapılanların hepsi benim için, annem için, 7 yaşındaki yeğenim için, arkadaşlarım için, Anadolu için, ya da kısaca üstünde yaşadığımız toprak ve bütünü için.
Şimdi düşünüyorum. Ben bir şehirde yaşıyorum. Benim yiyeceğim meyveler sebzeler hepsi ayrı ayrı şehirlerden geliyor. Hiç birinin hikayesini bilmiyorum. Ne zaman toplanıldı, nasıl yetiştirildi, hangi çiftçiye hakkı verildi gerçekten, hangisi ürününü değerinden düşük satmak zorunda kaldı? Belki de buna en basit cevabı Toplum Destekli Üretim projesi verecek. Pilot çalışmalarının yapıldığını yine Berkay’dan öğreniyoruz.
Kendimi yalnız hissetmiyorum. Bir köyüm olmadı, neyin özlemini çektiğimi bilmeden, aidiyet duygusunu tadamadan şehir hayatında bir şeylerin eksikliğini hissederek yaşadım. Çok büyük bir sorun değildi. Çünkü sorunun ne olduğunu bilmiyordum. İnsan doğamızın neye ihtiyaç duyduğunu ya da zaten var olan en iyi yaşam alanını kendi elimizle nasıl bozup daha iyi yaptığımızı düşünerek yaşam alanlarımızı mahvettiğimizi farkettikçe Buğday Derneği’nin projeleri benim için daha da anlam kazanmaya başladı.
Buğday bir dost evi. Gidip kapısını tıklatıp içeri girdiğim için demiyorum ama bu sıcaklığı bizzat gördüğüm için söylüyorum. Belki bir gün siz de kapısını tıklatırsanız, eminim sizi de gülümseyen birileri karşılayacaktır.
Suça itilmiş, sokakta yaşamak zorunda kalmış iki samimi çalışmanın yazısı bu. Biri Yaşar Kemal’in çocuklarla röportajlarını derleyen “Çocuklar İnsandır”; diğeriyse “Kenarın Kitabı” derlemesinde bulunan Eylem ümit Atılgan’ın Çinçin mahalleli çocuklarla ilgili araştırması.
Kent yoksulluğunun ötekileştiren binbir yüzü varsa, bu yüzlerden en acısı sokakta yaşamak zorunda kalmış, suça itilmiş çocuklar belki de. Sonrasında sistemin çarpık mengeneleri arasında ezilmeleriyle ilgili tespitlerde bulunmak, acımak, merhamet duymak gibi hisler vuku bulsa da, sokakta yaşayan bir çocukla bakışma anını, o ilk anı anlatabilecek herhangi bir duygu, ahlaki bir kanı yoktur sanırım.
Fotoğraf – Ara Güler
Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in 2012 yılında, meclisteki soru önergesine verdiği ‘Türkiye’de 24 sokak çocuğu var’ yanıtı kötü bir şaka olamayacak kadar beyhude bir görmezden gelme çabası. Medyada genelde ya yıllık rakamlarıyla var olan, ya kriminalize edilerek korku unsuru haline getirilen, ‘en iyi ihtimalle’ ibret çıkarılması gerek mazlumlar olarak toplum normlarına malzeme yapılan çocukları gerçekten birey olarak tanıyan çalışmalar da var neyse ki. Bu çalışmaların yakın zamanda yayınlanmış iki örneğinden bahsetmek istiyorum.
“Çocukları çok severim, anlamaya çalışırım daha çok”
İlki, Yaşar Kemal’’in Yapı Kredi Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda yayınlanmış “Çocuklar İnsandır” kitabı. Sadece 20. Yüzyılın en önemli yazarlarından değil, aynı zamanda en iyi röportajcılarından olan Yaşar Kemal’in 1975 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika edilmiş çocuk hikayelerinden oluşuyor bu derleme. Zamanında sınıra gidip aylarca kaçakçılarla yaşayan, yanan ormanların derdini dinleyen, sahaflar çarşısının gizlerini aralayan röportajlarıyla Yaşar Kemal, bu sefer “kimsesiz çocuklar”larla muhabbet ediyor. Yetmişlerin İstanbul’unda, Florya’da, Menekşe Plajı’nda, Eminönü’nde, Dolapdere’de dolaşıyor; bazen bir çalılığın tenhasında, bazen bir balıkçı barınağında, bazen halde sebze meyve tezgahının altında, bazen de Gülhane’deki Çocuk Şube’de karşılaşıyor onlarla. Kaya, Zilo, Osman, Metin, Ali… Yaşar Kemal’in metinlerinde tanımaya yaklaşıyoruz her birini, isimleri rumuz da olsa. 1978’de “Allahın Askerleri” ismiyle ilk basımı yapılan kitabın bu yeni baskısında Cumhuriyet’teki basıma sadık kalınmış, yani Turhan Selçuk’un çizimleri, Ara Güler’in İstanbul fotoğrafları eşlik ediyor her bir arkadaşa.
Arkadaş dedik, Yaşar Kemal’e hürmetten. Röportajlar tefrika edilmeden önce gazetede Kemal Özer’in kendisiyle yaptığı söyleşide anlatıyor Yaşar Kemal çocuklarla ilişkisini.
“Benim romanlarıma hikayelerime bakarsan, ağırlığı olan iki insan tipi var. Biri çocuklar, biri yaşlılar. Ben çocukları çok severim. Onları anlamaya çalışırım sevmekten çok. Bir çocukla ilişkim, dostluğum, arkadaşlığım varsa, o benim arkadaşımdır, çocuk değildir. Çocuk gibi bakmam. Ayrı bir insan türü gibi bakmam. Niye bu böyle? İnanmadım hiçbir zaman çocukların, insanların çocuklara davrandığı gibi çocuk olduğuna. Basbayağı insandır onlar.. Çok şeyler öğrenmemiştir daha, zenginliği azdır yaşlanmış insanlara karşılık, daha az yaşamıştır ama düpedüz insandır”
Turhan Selçuk’un kaleminden Yaşar Kemal ve Zilo
Yaşar Kemal’in dostları
Yaşar Kemal’den alıntılamaya devam edersek, konuştuklarının hepsi evlerinden kaçan çocuklar. Ekonomik koşullardan ve evdeki huzursuzluktan dolayı kaçmışlar evlerinden çoğunlukla. Hepsi yiğit, yaşadıkları koşullarına rağmen, küçük yaşlarında gördüklerine rağmen yine de birbirlerine göz kulak oluyor. Arada kendi tabirleriyle “kurnazlıkları” da var, yani yan kesicilik, ufak hırsızlık. Ama sırf kendilerine yetebilsinler, aç kalmasınlar diye. Yaşar Kemal’i belli ki dünyalarına açıkça kabul etmişler, hepsi hikayesini açık açık anlatıyor yazara. Arada hayal gücü mahsulü bazı senaryolar da giriyor tabii ama çocukların bizden ne üstün varlıklar olduğuna dair en büyük ispat ta hayal güçleri değil mi?
Yaşar Kemal, Kemal Özer’le yaptığı söyleşide çocukların kendilerine büyüklerin baktığı gibi baktığını, bu açıdan koşullandırıldıklarını söylüyor. Hem insan-çocuk ayrımında, hem de “suçlu çocuk” bakışında. Sözünü edeceğim ikinci çalışma da tam bununla ilgili: çocukların damgalanması.
“Çinçin’den subay, polis çıkmış mı ki ben olayım?”
Funda Şenol Cantek’in İletişim Yayınları’ndan çıkmış olan “Kenarın kitabı, ‘Ara’da kalmak, çeperde yaşamak” isimli derlemesinde Ankara özelinde kenara itilenler, yoksullar, azınlıklar anlatılıyor. Seyyar esnafın, Ankaralı Ermenilerin, gecekondudan TOKİ konutlarına taşınmak zorunda kalan kadınların hikayelerini aktaran araştırmalarda bizim konumuza paralel giden önemli bir çalışma da var. Ankara Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Ssoyolojisi anabilim dalında yardımcı doçent olan Eylem Ümit Atılgan’ın “Damgalı Mekanlar” isimli çalışmasının üst başlığı “Çinçin’den subay, polis çıkmış mı ki ben olayım?”. Yazar çocuk şubede tanıştığı 15 yaşındaki bir çocuğun ağzından duymuş bu lafı. Çinçin Mahallesi gibi tehlikeli olarak damgalanmış bir mekanda yaşamanın getirdiği kendini damgalamanın önemli bir ipucu var cümlede.
Çocuklar Kızılay’da dolaşırken polis çevirmelerinde durdurulan onlar oluyor, GBT kayıtlarında yaşadıkları mahalle çıkınca suça karışmamış olsalar da gözaltına alınıyorlar, örneğin. Semt ayrımcılığı ve mekansal damgalanma çocukların kendilerini de damgalamalarına yol açıyor ve şüpheli olarak alındıkları gözaltı ve adli sürecin ardından kendilerini kriminal şahsiyet olarak kodluyorlar. Kendi tabirleriyle “gayri meşhurlardan” oluyorlar, arkadaş gruplarında övünecekleri suçluluk damgasını taşımaya başlıyorlar. Atılgan’ın konuştuğu çocuklardan birinin söyledikleri:
“Kendinden şüphe ettirir devlet”
“89 tane dosyam varmış, polisi bile darp etmişim, öyle yazıyor. Yazıyorsa doğrudur. Devletin mahkemesi diyorsa doğrudur, değil mi?Ama abla..polis seni rahatsız eder abla. Polis gelir karşına sana gözünü diker bakar. Sokakta, kafede yine peşinde..Tipimden midir nedir, her çevirmede beni alırlar bir içeriye. Benim yüzümde mi yazıyor abla? Kendinden şüphe ettirir. Psikolojini bozar devlet. Korku salmaya çalışır, baskı altına alır ki hata yapasın. Eh! Bugün değilse yarın bir hata, illaki yaparsın.”
Atılgan, bir dipnota iliştirdiği notta, “kentliler için güvenlik rehberi” minvalinde bir elektronik postada “tinerci çocuklarla göz göze gelmeyin” uyarısını gördüğünü yazmış. Korkulan, görmezden gelinen bu çocuklarla göz göze gelmezsek kendimizi korumuş mu olacağız yoksa onlardan kaçmış mı, doğrusu bilemiyorum.