Ana Sayfa Blog Sayfa 3972

12 Mayıs 2014

Ali İsmail davasının 2. duruşması başlıyor
Eskişehir’de Gezi Parkı protestoları sırasında dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın davasının 2. duruşması bugün gerçekleşiyor.Kayseri’de devam eden duruşmada 4’ü polis 8 sanığın yargılanıyor. Duruşmada gün içerisinde, Ali İsmail Korkmaz’la aynı sokağa giren Doğukan Bilir adlı genci döven polis Selçuk Bal ile sivil Serkan Kavak’ın tanık olarak ifade vermesi bekleniyor. Yapılan yoklamaların ardından saat 10.15 itibariyle celse başlıyor.

AİHM de Kıbrıs için karar günü
Kıbrıs Türkiye’nin Kıbrıs’ı işgali davasının tazminatla ilgili bölümü bugün AİHM’de görülecek. Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’ye karşı 1994 yılında açtığı devletlerarası davada Rum Yönetimi, Türkiye’nin 1974’te Kuzey Kıbrıs’a gerçekleştirdiği askeri harekât sonrası kaybolan Kıbrıslı Rumlar, yerlerinden edilmiş kişilerin ikametgâh, mülkiyet ve seçim yapabilme hakları, Kuzey Kıbrıs’taki Rumların yaşam koşulları ve Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslı Türkler ve Çingenelerin durumlarını gerekçe göstererek tazminat istiyordu.

Yeni yargı pakaeti konuşulacak
Meclis’in bu haftaki gündemini Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı yeni yargı paketi oluşturacak. Hükümetin bu hafta Meclis’e sunacağı ve kısa sürede yasalaştıracağı tasarı, kadın ve çocuğa şiddet, cinsel istismar, hırsızlık ve uyuşturucu suçlarına ciddi oranda ceza artırımı getiriyor.Yaklaşık 100 maddelik yeni yargı paketinde, hasta tutukluların elektronik kelepçeyle korunması, hırsızlığa yönelik caydırıcı yeni cezaların da yer alması öngörülüyor.

Vatandaş köprüde yürüyor
Çağlayan’da meydana gelen bir kaza nedeniyle Boğaziçi köprüsü’nün Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçişinde trafik kilitlendi.Sabah erken saatlerde işlerine gitmek için yola çıkan vatandaşlar trafik durunca çareyi araçlarından inip Boğaziçi köprüsü üzerinde yürümekte buldu.

Oya Baydar: Cumhurbaşkanı aranıyor kampanyası, ‘Irak’ta işgale hayır’ diyen hareketin devamı”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yaklaşık üç ay kala, aday spekülasyonlarının etrafta uçuştuğu bu bol bulutlu günlerde ‘Cumhurbaşkanı aranıyor’ kampanyası sessiz sedasız kendini duyurmaya başladı. Kampanyanın sözcülerinden Oya Baydar’la arayışın nedenini ve nasılını konuştuk.
13995317732459hb

Bu yaz her açıdan sıcak geçecek. Türkiye siyasi tarihinde bir ilkin yaşanacağı Ağustos ayında ülkenin Cumhurbaşkanı ilk defa vatandaşlar tarafından seçilecek. İki turda gerçekleşecek seçimler için aday belirleme süreci ise 29 Haziran’da bitiyor. Yani yaklaşık bir buçuk ay içinde vatandaşlar, kime neden oy vermesi gerektiğini ölçüp tartacak. Geleneksel siyasetin siyah beyaz çigilerle ilerleyen mesaisi ise devam ediyor. “Erdoğan cumhurbaşkanı adaylığını koyacak mı?” ya da “CHP’nin adayı kim?” sorularının ötesine geçme amacıyla bir grup vatandaş harekete geçti ve seçim öncesi bir grup vatandaşın reis-i cumhurdan taleplerini sıraladı.

Gencay Gürsoy, Melek Taylan, Emine Uşaklıgil, Mebuse Tekay ve Aydın Engin gibi isimlerin de katılımıyla oluşan ‘Cumhurbaşkanı Aranıyor’ kampanyası geçtiğimiz hafta internet sitesiyle kendini duyurmaya başladı. Aynı zamanda bir manifesto olan imza kampanyası herkese açık, talepleri akla yatkın bulanlar tarafından imzalanabilir. Girişimin nasıl oluştuğunu öğrenmek için kampanyanın temsilcilerinden Oya Baydar’a bağlandık.

  • “Siz kimsiniz?” Vatandaş inisiyatifi olarak ortaya çıtığı için kampanyanın anonim olmasına özen gösteriliyor sanırım; yine de şimdiye kadar destek veren parti, kitle örgütü, STÖ ya da meslek odaları gibi bileşenler oldu mu?

Biz kim miyiz? Yerinde bir soru bu. Biz: Ayşe, Fatma, Ahmet, Mehmet, sıradan yurttaşlarız. Tek özelliğimiz; dünyanın, memleketin, halkın hallerini dert etmek ve yurttaş sorumluluğumuzla, hem tek tek hepimizi, hem de toplumu etkileyecek belli gelişmeler karşısında tavır almaktan, tepki göstermekten, çözüm aramaktan kaçınmamak. Siyasal partilerle, örgütlerle organik bağı olmayan, bağımsız, özgür bireylerin belli bir fikir ve eylem etrafında biraraya gelmeleriyle oluşan bu türden yurttaş girişimlerine bizim toplumumuz pek de alışık değildir. Bu yüzden de başta mesafeyle, hatta kuşkuyla bakılır çoğunlukla. “Kim bunlar” sorusu, “Ne diyorlar, ne istiyorlar”ın önüne geçer. Herkesin istediği gibi katılabileceği, işin ucundan tutacağı, kafası basmadığı zaman fikrini özgürce söyleyeceği, istediği zaman çıkıp gideceği gevşek yapılanmalardır yurttaş girişimleri.
‘Cumhurbaşkanı Aranıyor’ kampanyasını örgütlemeye çalışanların önemli bölümü, 1998’de Türkiye’nin en yaygın ve ses getiren kampanyası “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemini örgütleyen Yurttaş Girişimi’nden geliyorlar. Daha sonra Irak savaşı sırasında aynı kişiler, yeni arkadaşların da katılmasıyla Barış Girişimi’ni oluşturdular ve “Irak’ta savaşa, işgale hayır” diyerek aynı çizgideki bütün partilerle, örgütlerle, siyasetlerle birlikte savaş karşıtı hareketin yaygınlaşmasını sağladılar. Bugün de iyi bir cumhurbaşkanı adayı arıyorlar işte…

“Herşey ‘cumhurbaşkanlığı için bir kadın aday önerebilir miyiz?’ sohbetiyle başladı”

  • Kampanyanın hazırlık sürecinden bahsedebilir misiniz biraz? Ne zaman karar verildi, Cumhurbaşkanı adayı kıstaslarının belirlenmesi süreci ne zamandan beri devam ediyor?

Her şey, bundan iki ay kadar önce bir kadın arkadaşımızın ofisinde kadın kadına biraraya geldiğimizde ortaya atılan “cumhurbaşkanlığı için bir kadın aday önerebilir miyiz?” sohbetiyle başladı. Yerel seçimlere doğru gidilen günlerdi, hepimiz toplumdaki ayrışmadan, kutuplaşmadan kaygılıydık. Gerçekçilik ağır bastı; bir aday aramak yerine Çankaya’da nasıl bir cumhurbaşkanı görmek isterdik, hangi niteliklere sahip olmasını arzu ederdik sorusu üzerine yoğunlaşmanın daha anlamlı olduğunu düşündük. Barış Girişimi’ndeki arkadaşlarımıza haber verdik, 10-12 kişi biraraya geldik. İş “kadın işi” olmaktan çıktı, genişledi. Daha geniş bir toplantı yaparak çok çeşitli kesimlerden kişilerin, arkadaşların da fikrini alalım; böyle bir çabaya girişmeye değer mi diye soralım dedik. Bir kaç arkadaş acele bir toplantı düzenledik. Çeşitli çevrelerden ilk aklımıza gelen adları çağırmak istedik; kimisine ulaştık, kimisine ulaşamadık, biraz hababam işi oldu doğrusu. Bu yüzden de alınanlar, darılanlar, işin içinde “kumpas” arayanlar, hatta girişim konusunda kuşku yaratmaya çabalayanlar oldu, hâlâ da sürüyor bu. O ilk toplantıda bir mail grubu kurduk, toplantıya katılmamış bildiğimiz adresleri de ekledik. Kıstasları internet ortamında tartışarak oluşturduk. Tabii ki herkes her maddede mutabık değildi ama ana çizgilerde mutabakat vardı. Özellikle de adayların seçildiklerinde halkın bir kesiminin değil yüzde 100’ünün cumhurbaşkanı olması konusunda.
Tek metin üzerinde uzlaştığımızda, metni siteye yerleştirdik.

page_oya-baydar-pekin-kitap-fuari39nda_026328537

“Saydığımız özelliklere sahip bir cumhurbaşkanı toplumu geren havayı dağıtabilir”

  •  İmzaya açılan metnin maddeleri, manifesto niteliğinde olduğu için genel bir çerçeve çiziyor. Ama evrensel hukuka vurgu, kuvvetler ayrılığı, laiklik gibi demokratik siyaset taleplerinin yanı sıra; Kürt meselesi ve özerklik, kent ve doğa talanı karşıtlığı ya da ‘tarihle yüzleşme’yle Ermeni Soykırımı’na göz kırpan, memleketin önemli gündemine dair maddeler de bulunuyor. Manifestoyu bu açıdan yurttaşlar için kapsayıcı buluyor musunuz?

Evet; Kürt meselesinin çözümü, ülke kaynaklarının, doğal zenginliklerimizin talanı, tarihimizle yüzleşme gibi birkaç madde; öğrenilmiş ve algı yönetimi konusu edilmiş önyargıların toplumun çeşitli kesimlerindeki yaygınlığı nedeniyle yüzde yüzü kapsayamayacaktır. Ama herkes barış ister, herkes doğanın korunmasını ister, tarihten gelen kamburlardan kurtulup hafiflemek ister. Öncelikle, mesele bu konularda farkındalık yaratabilmektir, çünkü çoğunlukla bilmediğimizden, farkında olmadığımızdan, ya da yanlış bilgilendirildiğimizden karşı oluruz bazı şeylere. Bir diğer nokta da; saydığımız özelliklere sahip bir cumhurbaşkanının kitleleri bir adım öteye taşıyabileceği, toplumu geren, bölen, cepheleştiren şu zehirli havayı dağıtmaya katkıda bulunabileceği gerçeği.

  • Siteden son baktığım kadarıyla 586 imza atılmıştı. Bir yandan da forum kısmında seçmenler adaylarını öneriyor. Bu kampanyanın amacı bir yandan da 29 Haziran’a kadar bir ortak adayın çıkarılmasını sağlamak mıdır?

Kampanya bir aday çıkarmayı hedeflemiyor; olsa olsa aday gösterecek siyasal partileri saydığımız nitelikleri taşıyan bir aday çıkarmaları yönünde uyarıyor. Biz yurttaşlar, ancak böyle bir adayı destekleyeceğimizi ifade etmiş oluyoruz. Bu saydıklarımızı önemsediğini, öyle düşündüğünü söyleyen ve taahhüt eden bir adaya oy vereceğiz diyoruz. Artık kendileri bilirler. Seçmen yurttaşın boykot hakkı her zaman vardır.

“Seçildikten sonra cumhurbaşkanının tavrını denetlemek gibi bir niyetimiz yok”

  • Bu kampanyanın benzeri, ‘İstanbul Bizim’ sözleşmesinde de yapılmış,  yerel seçim adaylarından bu sözleşmeyi imzalaması beklenmişti. Eğer kampanyanın tahhatürleriyle ilgili taahhütte bulunan bir cumhurbaşkanı seçilirse kararlarının denetlenmesi nasıl sağlanacak, bununla ilgili bir projeksiyon var mı? Ve belki en başta sormam gereken, ‘İstanbul Sözleşmesi’ ve sizin kampanyanız arasında bir anoloji kurmakta bir sakınca var mıdır?

Seçildikten sonra cumhurbaşkanının tavrını, icraatını denetlemek gibi bir niteyimiz ve hazırlığımız bu aşamada yok. Gerekirse bir başka yurttaş girişimi yapar bunu.
İstanbul Sözleşmesi ile bu kampanya arasındaki benzerlik ikisinin de siyasal parti ve yapılardan bağımsız yurttaş girişimleri olması. Hedefleri, amaçları farklı; hatta belki kompozisyonları da…

  •  Bu kampanyanın taleplerinin dalga dalga genişleyebilmesi, sadece internet kullanıcıları ya da süreci aktif takip edenler dışına da ulaşabilmesi için neler yapılmalı sizce?

Internet ortamı dışında kampanyanın yaygınlaşmasının manivelası bana göre şu anda görsel ve yazılı medya. Cumhurbaşkanı Aranıyor kampanyası gazetelerde, televizyonlarda yer bulabilirse, haber olabilirse, köşe yazarları yazar, TV programcıları konuyu ve bizleri programlarına taşırsa yol alabiliriz… Herkese, hepimize iş düşüyor.

Kampanyanın taleplerini öğrenmek ve imza vermek için adres: cumhurbaskaniaraniyor.com 

(Gözde Kazaz / Yeşil Gazete)

Yunanistan Yeşilleri’nden AP için ilk müslüman aday

25 Mayıs’ta yapılacak Avrupa Parlementosu seçimlerine Ekolog Yeşiller Partisi 24 aday çıkardı. Bu adaylardan biri olan  Anna Stamou 30 yaşında müslümanlığı seçmiş bir aktivist. Stamou, AP’ye seçilirse müslüman ayrımcılığına karşı mücadele edeceğini ve dini azınlıkların eşit haklara sahip olmasını sağlayacağını söylüyor.

selanik_headline

Avrupa Yeşilleri’nin Avrupa’daki kolu Ekolog Yeşiller Partisi’nden (Oikologio Prasoinoi) aday olan Anna Stamou, aynı zamanda Yunanistan’dan aday olan ilk müslüman.

İşletme eğitiminin ardından yoga öğrenmiş ve işitme engelliler için yoga dersi vermiş olan Stamou, 30 yaşından müslüman olduktan sonra siyasetle ilgilenmeye başladı. Yunanistan Müslüman Birliği’nin basın ilişkilerinden sorumlu olan Yeşiller partisi adayı, news247‘ye yaptığı açıklamada farklılıklar arasında dayanışma kurabilmek için siyasetle ilgilendiğini söylüyor. Yeşiller’e girdikten sonra ‘politik ekoloji’ kavramını benimseyen Stamou doğa, toplum ve değerler sistemini korumak için siyaset taktiklerini kullandığını belirtiyor.

Stamou, kendisini aday olarak gösteren Yunanistan Yeşiller Partisi’ne fikirlerini yansıttığını düşündüğü için katıldığını ifade ediyor. Yunanistan Yeşilleri’nin Suriye’den gelen kimyasal silahların İtalya, Malta ve Yunanistan arasındaki denizde yok edilecek olmasına karşı verdiği mücadele Stamou için epey etkileyici olmuş. ‘Arnavutluk ve Tunus gibi ülkeler buna hayır dedi ama Yunanistan kabul etti. Bütün bu gelişmeler benim için çok üzücü’ diyor.

Anna Stamou, seçildiği takdirde Yunanistan’daki Müslümanların eşit vatandaşlık haklarına sahip olması için çalışacak.

10.7 milyon nüfuslu Yunanistan’ın yüzde 1,3’ü Müslümanlardan oluşuyor. Buna rağmen Atina Avrupa’nın camii olmayan tek başkenti.

(greekreporter/news247/Yeşil Gazete)

HDP’nin çapaklı görüntüsü – Ezgi Özcan

0

Üniversitedeyken tiyatro kulübüne başlayınca, kulüp eşrafıyla tanışmaca faslından sonra temel oyunculuk eğitimine geçilirdi. Sahne duruşundan sonra sahne gerginliğinin atılması ve sahnede nasıl davranılması gerektiğini öğreten doğaçlama çalışmalarıyla devam ederdi. Doğaçlama çalışmalarının da iki safhası vardı. Sessiz doğaçlamalar ve sesli doğaçlamalar…

Çalıştırıcılarımız, “Sessiz doğaçlamalar özellikle beden kullanımını öğrenmek için çok önemli.” derlerdi. Doğaçlama için önce sahneye çıkacak gönüllüler isterlerdi. Gönüllülere basit bir konu verir ve sahnede bunu sessiz doğaçlama yoluyla anlatmalarını isterlerdi. Doğaçlamayı yaptıktan sonra sahnedekiler sahnenin kenarına oturur; izleyenlerin ve çalıştırıcının doğaçlamaya dair eleştirilerini dinlerdi.

Eleştirilerin can alıcı noktası şu olurdu: “Hareketlerinizde çapak olmasın. Neyi ne maksatla yaptığınız anlaşılsın. Siz sahnedeyken kafanızdaki şeyi bedeninizle anlattığınızı düşünürsünüz. Ama genelde bu, seyirciler açısından bu çapaklı ve anlaşılmayacak kadar küçük bir harekettir. Bedenimizi iyi algılamanız; hareketlerimizi seyircinin algılayabileceği netlikte ve büyüklükte yapmanız gerekir.”

Siyasi partilerin de tiyatro sahnesindeki oyunculardan farklı konumda olmadığını düşünüyorum bu noktada. Partiye dahil olan kitle de seyirci konumunda… Kanaat önderlerinin –partinin tanınan yüzlerinin de diyebiliriz- beyanına bakarlar. Örgüt mekanizmasının, kendilerine hissettirdiği şekilde hareket ederler. Eğer kanaat önderlerinin tavrı ya da mekanizmanın verdiği hissiyat belirsiz ve “çapak”lıysa kitlenin de kafası karışır

Ki bu yazının konusu olan “kitle” sadece partiye dahiliyeti olan insanlar değil bütün Türkiye halkıdır…

Kendimizi (HDP) çatı partisi olarak tanımlayarak ülke siyasetine adım attık. Kendi içimizdeki “bileşen” yapılanması, bugüne kadar bambaşka öğrenmişlikleri olan insanlar (ben de dahil olmak üzere) için anlaşılması zor ve karmaşık bir konu. O nedenle HDP’nin yapılanması, yapılanmasının amacını ve gitmek istediği yeri insanlara anlatılırken çok dikkatli olunması gerekiyor. Hamlelerin ölçülüp tartılarak yapılması ve tasarlanması lazım.

Bu noktada tiyatrodaki çalıştırıcılarımızın eleştirisi devreye giriyor: “Bedenimizi iyi algılamamız ve hareketlerimizi seyircinin algılayabileceği netlikte ve büyüklükte yapmanız gerekir.”

Özellikle seçim dönemindeyken, tv ve radyo programlarında partili yüzler HDP’yi anlatmaya uğraşırken en çok maruz kaldıkları sorular şunlar oldu: “Şimdi HDP Kürt partisi mi? Çatı partisi ne demek? Şimdi siz işbirliği yapınca diğer partiler kapanmış mı oldu? Kapanmadılarsa niye kapanmadılar? E siz öyle böyle diyorsunuz ama bu resmen BDP’nin yeni ambalajla sunulmuş hali…”

Söyleyen kişiye gore değişmekle birlikte , bu tarz eleştiriler sırf algı yönlendirmek, HDP gerçekliğini çarpıtmak maksadından dolayı gelmiyordu. Aynı zamanda HDP’nin ne olduğunu anlamaya çalışan insanların, sahnedeki “çapaklı” anlatım ve hareketlerimizden dolayı geliyordu. Kendimizi ya da anlatmak istediğimizi karşı tarafa ulaştıramıyor oluşumuzun da çok büyük etkisi vardı. Blok adayları, sonrasında HDK sürecinden itibaren başlanarak gelinen partileşme süreci, biz partililer ve sürece şahit olanlar tarafından bile zor akılda tutulurken; seçmenin bu kadar malumatı akılda tutmasını beklemek ne kadar gerçekçi olurdu?

Kısaca özetlemek gerekirse: HDP’nin kuruldu. Kendini çatı partisi olarak tanıttı. Daha çatı partisinin ne olduğu tam anlaşılmadan BDP’de bulunan dört vekilin, (Sebahat Tuncel, Sırrı Süreyya Önder, Levent Tüzel ve Ertuğrul Kürkçü) HDP’ye geçmesi kafaları karıştırdı. BDP’nin HDP bileşenlerinden olduğu anlatılmaya çalışıladursun, bu durumun anlaşılmaması bile niyeyse bizim cenahta hırçınlığa yol açtı. Oysa “çatı partisi” kavramı, anlaşılabilir biçimde somutlanmadan, hedef kitlenin algılama parametreleri düşünülmeden, çıplak bir şekilde insanların önüne sunulmuştu. Buna ragmen herkesin hemen bu yapıyı anlayıp, benimsemeleri beklendi.

Seçimden sonra ise, Selahattin Demirtaş ve Sırrı Sakık hariç herkes, BDP’li vekiller HDP’ye toplu geçiş yaptı. BDP, başka bir formda çalışmalarına devam edeceğini açıkladı. İnsan okurken (hatta yazarken) bile yoruluyor.

Peki bu karmaşık süreci, insanlara öz,yalın bir şekilde anlatmak için ne yapıldı?

Parti kademelerindeki yönetici, görevli, aktivist arkadaşların algı ihtiyaçlarını baz alarak oluşturduğumuz tanıtma yolları ne kadar işe yaradı? Kendimizi anlatma, insanların hatırlarında iz bırakma, somutlama amacımızı ne kadar gerçekleştirebildik? Sadece “bizi” tatmin edecek “ayrıntılılıkta” hamleler, açıklamalar, anlatımlar gerçekten seslenmek istediğimiz kitlede ne kadar karşılık buldu? Sürecimizi algılanmaya ve özümsenmeye hazır hale getirecek özetlemeler, somutlamalar yapabildik mi? Hareketimizin özünü çıkarıp algılanmaya hazır hale getirdik mi? Yoksa “Biz kendimizi en ince ayrıntısına kadar anlatalım da anlayan anlasın.” mı dedik?

Sahnede sergilenen oyunun birçok “ bileşeni” yani bir bütünü oluşturan birçok ögesi var. Her şey yetenekten ibaret değil. Yeteneğin, kurgunun ortaya çıkıp parlamasını sağlayan teknikler de kullanılmakta… Işık gibi, ses efekti gibi, müzik gibi, oyunculuk gibi, oyuncunun ses kullanımı ve beden hakimiyeti gibi, replikleri tonlama yöntemi gibi… Bunlar aynı zamanda teknik konulardır. Yoğun, disiplinli ve sistematik bir çalışma gerektirirler. Teknik olmadan “yeteneğin” gösterilebilir olması zordur. Sadece bir an için parlaklığını gösterir. İnsanların damağında vasat bir tat bırakmaktan öteye gitmez.

Biz HDP olarak bu teknikleri ne kadar önemsedik? Sahnedeki doğaçlama anlarımızda, hareketlerimiz ne kadar netti? Bedenimizi ne kadar iyi kullanabildik? Sesimiz gerçekten en arkadaki seyirciye ulaşacak kadar gür ve net miydi? Anlatılması güç olabilecek şeyleri “seyirci”ye ulaştırmak için nasıl sahneleme teknikleri benimsedik? Ya da gerçekten bir “teknik” derdimiz var mıydı?

Bunca zaman sonra bizi heyecanlandıran bir “öz”de buluşmanın mutluluğu ve motivasyonuyla yazdım bu satırları. Bu “öz” ün tüm toplum kesimlerinin katılımını sağlayacak iletişim stratejisiyle taçlandırılması gelecek döneme dair en büyük muradlarımdan biri.

Ezgi Özcan 

Belediye Eskidji’yle anlaştı, Sulukulelilerden alınan binalar 8 katına satılıyor

Danıştay’ın da onadığı iptal kararlarına rağmen yapılan ‘Sulukule Konutları’nı satmak için Fatih Belediyesi, müzayede şirketi Eskidji‘yle anlaştı. Sulukulelilerden metrekaresi 500-800 lira arasında değişen kamulaştırma bedeleriyle alınan binaların metrekaresi en az 4 bin liradan satılacak. Üstelik 2886 numaralı Devlet İhale Yasası’na tabi olan belediyelerini yetkilerini devretmesi söz konusu değil.

490-254

Fatih Belediyesi, Eskidji Müzayedecilik Ticaret ithalat ve ihracat A.Ş. taracılığıyla Sulukule’deki yapımı bitmiş 31 binadan oluşan dört bloğun satışını 22 Mayıs’ta açık artırma ile gerçekleştirecek. Metrekare birim fiyatlarının 4 bin TL’den başlayacağı ihalede 79- 109 metrekare arasındaki daireler 316 bin 200 TL – 438 bin 600 TL fiyat aralığında satılacak.

Nostaljik turistik alan!

Eskidji, daha önce de TOKİ tarafından yıkılan Sulukule’de yapılan 19 konutu açık arttırmayla satmıştı.

Milliyet Gazetesi ‘tarihi dokusu bozulmadan ve siluete zarar verilmeden yükseltilen’olarak tanımladığı bokların satışıyla ilgili olarak Eskidji Genel Müdürü Hakan Berktaş‘la konuştu. Berktaş, “daha önce satın alınan binaların Apart Hotel yapıldığını,nostaljik turistik alanın yeni apart otellerle değerlendirilebileceğini söylüyor.”

Açık arttırma 22 Mayıs saat 14.00’te internet üzerinden ve şirketin ofislerinden gerçekleştirilecek.

490-395

AİHM davası bekliyor

Dünyanın ilk Roman yerleşimi olan 700 yıllık Sulukule için “Kentsel Dönüşüm Projesi” kapsamında 2006’da “Acele Kamulaştırma Kararı” çıkarılmış, bekleyen davalara rağmen 2009’da mahalle yıkılmıştı.

Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleri’nde oturan ve yıkımda çıkarılan 3 bin 500 Roman vatandaşın bir kısmı yine TOKİ’nin inşa ettiği, şehre uzak Kayabaşı’ndaki konutlara yerleştirilmiş; konut taksitlerini ve elektrik-su paralarını ödeyemeyen vatandaşların çoğu bu haklarını yine haraç mezat satarak şehirdeki akrabalarının yanına dağılmıştı.

Kültürel dokuya UNESCO’nun belirlediği sur bandı koruma kararlarına uymadığı ve Danıştay’ın da onayladığı iki yürütmeyi durdurma kararı çıkan inşaat belediyenin projeyi sürekli değiştirmesiyle devam etti. Projenin mülkiyet hakkı ve adil yargılama hakkını ihlal ettiği, özel yaşamın korunmadığı ve Romanlara ayrımcılık yapıldığı gerekçesiyle AİHM’e açılan dava ise henüz görüşülmedi.

(Yeşil Gazete)

‘Klarneti ağlatan adam’ öldü

Klarnet üstadı Selim Sesler, İstanbul’da dün gece hayatını kaybetti. 57 yaşındaki Sesler, 2011 yılından beri kalp yetmezliği yaşıyordu.

Selim-playing1-300x250

Tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden sanatçının cenazesi bugün öğle vaktinde Edirne’nin Keşan ilçesinde bulunan İki Minareli Çarşı Camii’nde kılınacak; ardından Enez Yolu Mezarlığı’nda toprağa verilecek.

Müzisyen bir ailede doğan ve küçük yaşlardan itibaren profesyonel olarak klarnet çalan Sesler, özellikle 90’lı yıllarda Brenna Mccrimon’la Trakya bölgesi türkülerini ve Roman müziği eserlerini arşivledi; dünyanın pekçok ülkesinde konser verdi. Fatih Akın’ın ‘Crossing the Bridge’ belgeseliyle daha geniş bir müziksever kitlesi tarafından tanınan Selim Sesler’in  ‘Oğlan Bizim Kız Bizim’, ‘Keşan’a Giden Yollar’, ‘Ayılana Gazoz Bayılana Limon’ ve ‘Karşılama’ gibi albümleri bulunuyor.

1923’te mübadele sonucu Dramada’n Keşan’a gelen bir ailede doğan Selimm Sesler,  önce zurna çalmayı öğrendi, ancak 1960’larda davul-zurnacı ailelerden gelen birçok genç, ince çalgı enstrümanlarını öğrenmeye başladığı sırada o da klarnete geçti. 14 yaşındayken köy düğünlerinde ve panayırlarda çalmaya başladı. 1980’lerde, daha büyük merkezlerde çalmaya giden Roman müzisyenlerine katılarak, müzik yeteneğini geliştirmek üzere İstanbul’a gitti. İstanbul’da, restoranlarda fasıl heyetlerinde, Ferhan Şensoy tiyatrosunun müzikallerinde, ve düğünlerde çaldı, birçok kayıt yaptı.

1998’de Brenna MacCrimmon ile birlikte Kanada turnesine katılan Sesler, zengin müzikal deneyimleri sonunda, bölgeye ait zengin bir repertuar ve çalma tarzı edinerek, canlı bir arşiv niteliği kazandı. Fatih Akın’ın Duvara Karşı ve İstanbul Hatırası filmlerinde müzikleri yer almaktadır.

2011 yılından beri kalp yetmezliğinde mustarip olan ve yeni bir kalp bekleyen Sesler için sanatçı arkadaşları destek konserleri düzenlemişti.

TRT’ye hazırlanan ‘Sessiz Olmaz’ isimli müzik belgeselinin Selim Sesler’i konuk ettiği bölümünü aşağıda seyredebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Anneler kocaman yüreklidir de mutfak robotu değillerdir

Reklamların mevsimselliği var.

Ramazan’da gazlı içecek reklamları coşar, Şeker Bayramı’nda ağlak şeker reklamları…

Nisan sonu Mayıs başı gibi de küçüklü büyüklü ev aletleri reklamlarında bir şenlenme oluyor. Eh malum, anneler günü.

Hakkını verelim reklamlar muazzam kaliteli. Bir de “Tipik bir Türk(iyeli) anne, hem dırdırcı hem sevecen. Bizim analarımız bile bir başka” ana fikri ile kabaran milliyetçi duyguları da güzel yakaladılar, birkaç senedir bu fikir üzerinden insanları kah güldürüp kah ağlatıyorlar.

Öncelikle “bizim” analarımızla “diğer” analar arasında pek bir fark yok hani. Biyolojik olarak yavrusunu korumak içgüdüsünün kültür ve toplum değerleri ile yoğurulmuş halinden “bizim” dediğiniz şey çıkıyor. Kaldı ki bizim analarımız çok düşkün, sevecen, ilgili diye durduk yere milliyetçi gururlara kapılacaksak yavrularına düşkünlükleriyle kitaplara konu olan Hindistanlı anaları ne yapacağız?

Bu anneler günü temalı reklamların temel falsosu bu da değil aslında.

Benim bu reklamlardan anladığım kadarıyla anaların asli görevi doğurmak, emzirmek, temizlemek, başında beklemek, yürütmek, konuşmak, taşımak, yemek pişirmek, bulaşık yıkamak, çamaşır yıkamak, ütü yapmak ha bir de çay yapmak.

Biz yavruların görevi de para kazanacak kadar (eşşek kadar) olduğumuzda onlara asli görevlerinde yardımcı olacak küçük ve büyük ev aletlerini temin etmek. Bu hediyeleri verenlerin de genelde erkek evlat olmalarına şans mı diyelim yoksa “erk”e hizmet eden kadınların yine “erk” tarafınca mükâfatının ekranlara yansıması mı?

Yahu bu reklamlara inanmayın. Anneniz “Ben size hizmet etmekten zevk alıyorum” diyebilir (benimki diyor cidden), kanmayın. Eve çok az gidiyorsunuz, belki azıcık rahatı görürseniz daha sık eve gidersiniz de gül cemalinizi daha sık görürler diye söylüyorlar onu.

Önümüzdeki ay ise reklamlarda babalar günü sezonu başlayacak. O zaman da babalarımıza kravat almamızı öğütleyecek reklamlar jinglelarıyla babaların evin bankası, direği ve karar mercii olduğunu söyleyecek kulağımıza.

Bu reklamlar kadınlara ataerkil düzenin yüklediği çocuk bakma, temizlik ve yemek pişirme temelli ev işleri rol ve sorumluluklarını “anneler hizmet etmeyi severler” fikri ile dayatmaya çalışıyor. Bir de hizmet etmedikleri, işlerin paylaşıldığı bir ortak yaşam alanını yaratalım mı? Bir şey deneyeceğiz de…

Acaba anneler gerçekten hizmet etmeyi mi seviyor yoksa koşullandırılmış kadınlar toplumun onlara biçtiği rolleri kabullenmek zorunda mı kalmış. Bakım emeğinin kadına yüklendirilmesi ve haksız iş bölümünün “ama anneler kocaman yürekli kraliçelerdir” temalı reklamlarla teşvik edilmesinin ise hiçbir tutulur yanı yok.

Evet anneler kocaman yüreklidirler de mutfak robotu değillerdir.

Aksaray metrosunda saldırıya uğradı, ne polis ne ambulans görevlisi yardım etti

İstanbul’da Aksaray-Atatürk Havalimanı metro hattında bir vatandaş saldırıya uğradı. Durumu daha da vahim yapan şey, saldıranların metroda çalışan görevliler olması. Üstelik mağdur vatandaş yardım istemesine rağmen ne ambulans görevlilerinden ne de polisten yardım alabildi.

ozel-guvenlik-dovdu-ambulanstan-indirildi-polis-karakoluna-goturulmedi049bff456cdc196302e6

Saldırıya uğrayan Gökcan Serhan‘ın aktardığına göre, saldırı olayı 6 Mayıs akşamı meydana geldi. Metroda uyuya kalan Serhan, metro görevlileri tarafından tartaklanarak uyandırıldı ve istasyonun dışına atıldı. Yardım istemek için gittiği ambulanslardan hastaneye götürmelerini istemesi üzerine  “götüremeyiz sen evine git” dediler; mağdurun şikayet edeceğini duyduklarında olay yerinden kaçtılar.

Fakat olaylar bununla da sınırlı kalmadı; gerisini Serhan şöyle anlatıyor:

“Bir polis ekibi geldi, onlara durumu anlattım. ‘Beni hastaneye, karakola götürün, metroda bana vurdular sonra yaralı ve
baygın vaziyette istasyonun önüne attılar, şikayetçiyim’ dedim. Polisler gidip metro durağındaki güvenlikçilerle konuşup yanıma
geldiler. Bana, “Bu güvenlikçiler hep böyle, sen boş ver evine git. Bir şey yapamazsın” dediler. Ben ısrarla, şikayetçi olduğumu ve beni
karakola götürmelerini istedim. Polis aracıyla yola çıktık, beni karakola götürmek yerine, metrobüs durağında indirip uzaklaştılar.

Yaralı halde metrobüse bindim ve İncirli durağında indim. Kartaltepe Emniyet Müdürlüğü’nü telefonla aradım, telefonda benimle dalga geçerek
telefonu yüzüme kapattılar. Önüme çıkan bir polis aracını durdurdum. Olayı anlattım “şikayetçiyim, beni karakola götürün” dedim. Beni
“koltuklara kan bulaştırma” diye tembihleyerek araca aldılar ve Bakırköy Devlet Hastanesine varmadan yolda indirdiler.

Doğruca hastaneye gittim, acil serviste doktorlar beni tedaviye aldılar. Kaşım açıldığı için dikiş atıldığını, göz retinamda yırtık olduğunu, göz çevresinde kırık olduğunu söylediler. Doktorlara olan biteni anlattım, sabah saatlerinde bana evine gidebilirsin dediler, ben “polis yok mu?” dedim. Şikayet etmek istediğimi söyledim, “Şu anda polis yerinde yok” dediler. Bunun üzerine evime döndüm.

Saldırıya uğradıktan sonra yasal şikayet hakkını bir türlü kullanamayan Serhan “Bizlerin güvenliği, sağlığı, ulaşımı, eğitimi için vergilerimizle görev alan insanlar, pervasızca bize saldırıyor, her seferinde”insanlık dışı muamele ile karşılaşıyoruz. Bizi yönetenler, bu tutumlara göz yumuyor ve suçluları koruyorlar”dedi.

İHD’nin takipçisi olduğu saldırıyl ilgili olarak bugün Aksaray metrosu önünde basın açıklaması yapıldı.

(Yeşil Gazete)

Sakalsız bir oğlanın tragedyası ya da sol ve homofobi – Levent Pişkin

Geçen haftalarda bir trans arkadaşımız daha Tarlabaşı’ndaki evinde öldürüldü. Bu, son beş sene içinde duyduğumuz rakamla 1375, yazıyla bin üç yüz yetmiş beşinci trans nefret cinayetiydi. (Transgender Europe Verileri – 2008-2013) Bu istatistiki bilgiyi verirken bir mağdur dili yaratmaktan kaçındığımı özellikle vurgulamak isterim. Ne de olsa, LGBTİ hareketin temel meselelerinden biri de özne olma ve kendi sözünü üretebilme mücadelesi. Ve kuşkusuz, mağduriyet dili ve/veya mağdur yaratma girişimleri bu mücadelenin önündeki en büyük engel. Bu bağlamda toplumların “norm dışı” olana karşı gösterdiği “hassasiyet”, deyim yerindeyse (en azından son beş yıl verilerine bakıldığı vakit) düşük yoğunluklu bir savaşı andırıyor.

Bu savaşın elbette ki pek çok sebebi var. Ve fakat bizi şimdilik ilgilendiren Pir Sultan Abdal’ın o veciz dizesinden belirttiği “ille dostun bir tek gülü yaralar beni” kısmı… Bilen bilir, Pir Sultan Abdal darağacına doğru götürülürken, Hızır Paşa herkesin taş atmasını, taş atmayanın kellesinin uçurulacağını salık verir. Halk Pir Sultan’a taş atarken, Pir Sultan’ın yoldaşları taş atmasalar da korkudan gül atarlar. Rivayet odur ki, Pir’in dudaklarından bu dize dökülür.

Bu mecazla devam edersek, kuşkusuz egemenin beslediği muhafazakârlık, bildiğimiz Hızır Paşa. Alevi öğretisinde musahip olarak geçen bizim yoldaş olarak bildiğimiz, misalde “gül atanlar” olarak geçenler ise sol sosyalist hareket. On yıllardır çağdaş Hızır Paşaların LGBTİ’lere yönelik de inkâr, imha ve asimilasyon politikaları (zorunlu heteroseksüellik) malumun ilamı. Ancak iktidara karşı mücadeleyi yol edinmiş olan, yollarında yoldaş bellediğimiz birtakım yapı ve hareketlerin bu mevzuda iktidardan çok da farklı düşünmediği, iktidar taşa atıyorsa, bunların da gül ve dahi yer yer taş attığı ne yazık ki gerçekliğimiz. Şöyle ki, çok değil birkaç yıl evvel eşcinselliği kapitalizmin hastalığı olduğu sol çevreler tarafından ‘bilimsel verilerle’ ispat edilmeye çalışılmıştı. Keza Gezi Direnişi’nde “rüştünü/erkekliğini/dövüşebilirliğini” ispat ettikten sonra, “Bu ibneler ne delikanlıymış” minvalinde bir bakış açısıyla LGBTİ mücadelesinin bir biçimde sahiplenilip dayanışma gösterildiğini idrak halindeyiz. Ancak biliyoruz ki, mevzu “genel ya da devrimci ahlaka” geldiğinde başa sarıyoruz. “Ama”larla başlayan cümleler solun çocukluk hastalığının geçmediğini yine yeniden ispat ediyor. Seks işçiliği yapan biyolojik ve trans kadınlara karşı yürütülen kampanyalar, onlara çekilen muamele, kullanılan söylemsel düstur veya seks işçiliği yapan trans kadınları “zavallı/düşmüş/kurtarılmayı bekleyen” olarak görme hali, toplumsal nefreti doğrudan ya da dolaylı olarak destekliyor.

zekimureniseviniz

 

 

Tam da bu noktada yakınlarda ölüm yıldönümü olan Arkadaş’ın dizelerini hatırlatmakta fayda var: “Siz inanmayın bir gün değişir elbet/güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü”. Kuşkusuz ki, o günden bugüne sol cenahta rüzgârın yönü değişti. Değişmeyen şeylerden bir tanesi ahlak, bir diğeri ise Arkadaş’ın kitabının adı… Daha doğrusu adıydı. Sina Akyol’un aktardığına göre, Arkadaş yayımlayacağı ilk şiir kitabının adının “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” olmasını arzu etmişti. Ancak yine Sina Akyol’un aktardığına göre, kendisi Arkadaş’ın şiirlerine bu adı yakıştıramamış. Ve bu vasiyeti kendinde saklı tutmuş. (Bu yazı yazılırken başka bir yayınevi tarafından kitabın bu isimle basıldığını dolayısıyla Arkadaş’ın vasiyetinin çok geç de olsa yerine geldiğini gördük.)

Aslında bu yakıştırmama hali, bir hareketin tarihinin homofobi ile imtihanın özeti. Zira Merhaba Canım şiiri yayımlandığında Arkadaş yalnızlaştırılmış ve kimileri ona ters bakmaya bile başlamıştı. Çünkü “Zeki Müren’i seviniz” demek, bir varoluş manifestosunun ifadesiydi. Ve zamanının çok önündeydi çünkü toplumcu gerçekçi şiirden uzakta, inkâr edilen bireysel varoluşunu esas alarak şiirler yazdı Arkadaş. Topluma örnek olması gereken devrimci imajına uymadı. Hem sisteme hem de sisteme muhalif bir harekete karşı mücadele etti. Aşkla inatla…

Şimdi Arkadaş’ın zamanının ilerisinde bir yerde mücadeleler ortaklaştı. Ama bitti mi? Hayır, hayat ve muhalefet hâlâ trajik bir homoseksüel.

(Zeki Müren’i seviniz)

Levent Pişkin – Kaosgl.com

Türkiye’de bisiklet üzerin(d)e – Mehmet Yakın

“Moralin bozuk olduğunda; günün, karanlık göründüğünde; işin monotonlaştığında; umutlu olmak bile anlamsız hale geldiğinde, bisiklete atla ve yola çık, başka hiçbir şey düşünmeden.”

Sir Arthur Conan Doyle

Türkiye’nin belki Kırkpınar’dan sonra en önemli ve düzenli spor etkinliklerinden biri (olmasına rağmen az bilinen) ve Cumhurbaşkanlığı himayesinde düzenlenen Bisiklet Turu geçen Pazar günü İstanbul-İstanbul etabıyla sona erdi. Turun geçmişi ve de geleceği üzerine yazılabilecekler olabilir ama bizim acelemiz var. İtalya’ya gidiyoruz. Cuma günü bisiklet dünyasının Fransa Bisiklet Turu’ndan sonra en saygın organizasyonlarından olan İtalya Bisiklet Turu (Giro d’Italia) başlıyor a dostlar! İtalya Bisiklet Turu apayrı bir yazının konusu olacak. Giro’ya değinmeden Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nda ne gördük ne geçirdik diye amatör bisikletçi ve spor meraklısı bir seyirci olarak ilkokul öğrencisi titizliğiyle öğrendiklerimi aktarmak istiyorum:

Türkiye’nin cennet köşeleri onca betonlaşmaya rağmen hüzünlü gülümsemesiyle korunmayı ve ziyaret edilmeyi bekliyorlar.

Aslında yollar metal motorlu araçlarla dolmasa bisikletle ziyaret edilebilecek cennet köşeleri de var şehirlerde. Bırakın şehir dışını, şehir içerisinde bile bisikletle kısa süreli gezintiler yapmak, şehir yaşamının karmaşasından kaçmak mümkün.

Bisiklet yazlıklarda gazete almak için, sabah bakkala giderken sürülen demir yığınları değil. Aslında müthiş tanıtım olanağı sağlayan, teknolojinin ve tasarımın birbiriyle yarıştığı ve fiziken durağan yaşamı hızlandıran, zihnen hızla akan hayatı yavaşlatan ve güzelleştiren bir araç.

Bisikletçiler bir yandan fiziksel çabalarını bireysel zaferlerine ulaşmak için sarf ederken bir yandan takım çalışmasının ne kadar akıllıca olduğunu kanıtlayan insanlar. Yarış içerisinde bile takım arkadaşınız olmasa bile başka bir bisikletçinin yardımını görebiliyorsunuz. İnsan kendisini hırslarına kaptırıp kaybolmayabiliyormuş.

Bisiklet aslında hızlı bir araçmış. Medyadan öğrendiğimiz kadarıyla 110 km/saat hıza ulaşıp polis radarına takılanlar olmuş. Alanya-Kemer arası 4 saatte, Kuşadası-İzmir arası 3,5 saatte bisiklet gibi insan gücüne mahkum bir araçla kat edilebiliyormuş. İstanbul içerisinde 120 km.lik bir etabı bisikletle 3 saatte aşmak mümkünmüş.

Organizasyon sırasında ve sonrasında gerek bisikletçiler gerekse yabancı medyanın övgüleri bu sene gerçekleştirilen organizasyonun ne kadar başarılı gerçekleştirildiğine işaret ediyor. Göğsümüzü sporcularımızın başarıları kabartmasa bile organizasyonun başarısıyla mutluluk duyduk. Eurosport’ta gerek Türkiye Bisiklet Turu gerekse önemli bisiklet turları kaliteli bir yayın içeriği ve görüntü kalitesiyle aktarılıyor. TRT, Türkiye Bisiklet Turu’nu yayınlayarak gelecek nesillerimizin daha sağlıklı, doğa içerisinde yaşama isteği duymalarına neden olabilecek bisiklet merakının ve sevgisinin tohumlarını ekti. Kimbilir belki gelecekte yetişebilecek bisikletçiler, Avrupalılara yeniden “Anneciğim Türkler Geliyor!” (Mamma li Turci!) dedirtebilir.

Sosyal medya yaşamın önemli bir parçası. Twitter, sporcuların ve organizasyonun tura nasıl hazırlandığı, yarışın nasıl geçtiği konusunda bilgilerle dolup taştı. Futbolda Ronaldo, Mesut Özil neyse bisiklette bir o kadar yetenekli ve tanınan sporcu İngiliz Mark Cavendish’in organizasyon ve yarışa dair attığı twitler dünya tarafından takip edildi ve binlerce kişiye tanıdıkları bir kişinin gözünden Türkiye’ye bakma olanağı sağladı.

Muhtemelen gelecek senelerde büyük yetenekler olarak büyük turlarda yarışacak genç yetenekler ülkemizin yollarında piştiler. Dereceler elde ettiler. Gelecek yarışların muhtemel starları kimbilir belki ilerleyen yıllarda Türkiye Bisiklet Turu’nun hem güzelliği hem de kariyerleri açısından önemini yad edecekler. Tıpkı Marcel Kittel ve Andre Greipel gibi önemli bisikletçilerin ülkemizi kimi zaman andıkları gibi…

Ernest Hemingway’in ““Bir ülkenin kıvrımlarını en iyi bisikletle öğrenirsiniz. Tepeleri inerken ve çıkarken pedal çevirip terinizi akıttığınız için, onları olduğu gibi hatırlarsınız. Oysa bir motorlu araçla giderken sadece yüksek tepelerin farkına varabilirsiniz. Dolayısıyla üzerinde geçtiğiniz toprakları bisikletle olduğu kadar iyi hatırlayamazsınız” sözünden hareketle ülkemizi ve dünyayı tanımak için en iyi yollardan biri bisiklet gibi görünüyor.

Mehmet Yakın – www.t24.com

 

 

Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu İzmir Etabı sırasında kaza geçiren (aynı etabı 2012 yılında kazanmıştı) Omega Pharma Quick Step takımından Iljo Keijse’ye Topsport Vlaanderen takımından Jasper DE BUYST yardım ederken.