Ana Sayfa Blog Sayfa 3953

4 + 1 Soruda Ecce Homo – Ömer Madra

“Birşey biyotik topluluğun bütünlüğünü, istikrarını ve güzelliğini korumaya yöneldiğinde doğru, bunun  aksine yöneldiğinde yanlıştır.”

Aldo Leopold, A Sand County Almanac, 1949

 3 forest_destruction

İlk soru: Neler oluyor yahu?

Cevabı galiba hepimiz biliyoruz ama – korkudan olsa gerek– çokluk bilmezden geliyoruz. Ne var ki, korkunun ecele faydası yok. Olan şu: Gezegenimiz kozmik boyutta bir şantiyeye dönmüş durumda. İnsanlık, medeniyet inşaatını dev iş makineleriyle sürdürüyor. Tüm akarsular bentleniyor, nehirler, göller barajlanıyor, dağlar kazılıyor, kayalar çatlatılıyor, denizler taranıyor, deniz canlıları radarlarla tüketiliyor, deniz diplerine, ovalara, dağlara, yaylalara su kuyuları açılıyor, taş ocakları, kum ocakları, kömür ocakları çalıştırılıyor, boksit, altın, bakır, koltan madenleri, diğer metaller, nadir metaller çıkartılıyor, petrol boruları, katran kumu boruları, doğal gaz boruları döşeniyor, demiryolları, karayolları, köprüler, havalimanları yapılıyor, arklar açılıyor, kanallar kazılıyor, yaylalar düzleniyor, yağmur ormanları kesiliyor, orman tabanları ateşe veriliyor, küller ve molozlar denizlere, derelere, çaylara boca ediliyor, geniş topraklarda dev makineler tek kültür tarımı yapıyor, mahsulü ekiyor, biçiyor, ürünü topluyor, ambalajlıyor, gemilere, kamyonlara, trenlere dolduruyor, satıyor ve aldığı paralarla yeni kazılar, yeni inşaatlar, yeni yollar ve köprüler yapıyor…

İnsanlığın ve medeniyetin arş-ı âlâya yükselmesi için yürütülen bu muazzam faaliyet sonucu, dünyayı battaniye gibi saran “sera gazı” salımları da arşa yükseliyor, karbon molekülleri birikiyor, iklim değişiyor ve yeryüzünün “suyu ısınıyor” – hem de müthiş bir hızla! 2014 Nisanı’nda yeni rekor kırıldı! Gerçek bir dünya rekoru: İnsanlık tarihinde ilk kez bütün bir ay boyunca atmosferdeki karbon yoğunluğu milyonda 400 parça seviyesini (400 ppm) aştı![1]

Şimdi de ikinci soru o zaman: Peki, ne olacak bu kâinatın hali?

Kelimenin her anlamıyla canalıcı olan bu iki soruyu kafasında dolandıranlar için gayet aydınlatıcı bir “görsel” dolanıyor şu sıralarda sanal âlemde. Çevre Bilimleri Araştırmaları İşbirliği Enstitüsü adlı kuruluş (CIRES), gezegen atmosferinin insanoğlu (ya da kızı) tarafından mahvedilmesini 90 saniyelik bir “animasyon-grafik” ile gözler önüne seriyor.[2] Küresel Isınma 101 dersi gibi! Derste zaman tüneline giriyoruz ve faltaşı gibi açılmış gözlerle grafikteki hareketi izliyoruz: Bir buçuk dakika içinde karbondioksit ve diğer sera gazlarının yoğunlaşmasının tarihine bakakalıyoruz. Son çeyrek yüzyıl içinde de en az 800 bin yıldır benzersiz bir yükselişe, bir kozmik “rekor”a tanık oluyoruz!

Bu korku filmi ya da “şaşı bak şaşır” gösterisi, kadim zamanlar içinde iniş çıkışlara raslanmış olsa da, bu yükselişin kesinlikle biricik olduğunu bize öğretiyor. İklim bilimciler, son 2 bin yılda CO2 gazının üç aşağı-beş yukarı 280 ppm civarında sabit kaldığını, ama Endüstri Devrimi’nden başlayarak günümüze kadar müthiş bir “karbona hücum” yaşandığını, seviyelerin durmadan yükseldiğini bildiriyorlar.[3]

İnsanlık, dünyanın en önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen’in kıyametin tavanı olarak belirlediği 350 ppm “dönemecini” ta 1989’da aşmıştı zaten! Artış hızı o tarihten beri ayrıca ivme kazanmış durumda. ABD Okyanus ve Atmosfer Araştırmaları Merkezi (NOAA) Yıllık Seragazı İndeksi’nin son verilerine göre: 2012-2013 arasında CO2 artışı dünya çapında % 1,5 olmuş. Anlamı şu: İnsan kaynaklı uzun ömürlü sera gazları bir yılda yüzde 1,5 artarken, 1990’dan beri, yani son çeyrek yüzyıldan kısa sürede % 34 artmış – buyrun, buradan yakın.

Bilim dünyasının neredeyse tamamının tutarlı ve giderek artan uyarıları karşısında insanlık meseleyi her geçen gün daha da içinden çıkılmaz getirmekte yekta bir tutum sergiliyor. Yeryüzü sistem araştırmacılarından biri şöyle özetliyor: “Sonuçlarının ne olacağını bilmeden ‘elektrikli battaniye’nin ibresini yükseltip duruyoruz … ama ibreyi aşağı çekmek gittikçe zorlaşacak.”[4]

İnsanlığın, Endüstri Devrimi’nden bu yana, yaklaşık 200 senedir, doğanın “dizginlenmesi”, “boyunduruk altına alınması”, “altedilmesi” yönünde hareket ettiği ve “doğal kaynaklar” diye adlandırdığı şeyleri, yani doğanın ta kendisini sonsuza kadar tüketmeye yönelik olarak önü alınmaz bir koşuda olduğu açıkça görülüyor. Bilim dünyası, şu anda içinde bulunduğumuz çağa antroposen (“anthropocene”) demeye başladı: Yani, yaşayan dünya üzerinde insan etkisinin başat güç olduğu çağ.

Ama, bu dehşet çemberinin başlangıç noktası gerçekten Endüstri Devrimi midir, orası biraz kuşkulu. Yeni araştırmalar, insanlığın merhamet nedir bilmediğini, ve iki milyon yıldır doğal dünyanın amansız düşmanı olduğunu ortaya koyuyor maalesef.[5] Antroposen, çok daha erken bir tarihte, bundan 2 milyon yıl önce bir katliam zinciri ile de başlamış olabilir pekala. Afrika savanlarında iki ayağı üzerinde doğrulan yaratık, daha işin başından itibaren “dünyaları yokeden” idi.

Homo erectus adlı atamızın, kendisini yenilmez yapan özellikleri vardı: zekâ ve yaratıcılık, işbirliği yaparak sorun çözme, darda kaldığında yiyeceğini değiştirebilme esnekliği, ve bir de, fırlatma becerisi olan kollar. Böylece, uzak mesafeden savaşma yeteneği, insanlık tarihinin hem temel göstergesi, hem de belirleyicisi oldu: dev etobur yırtıcıları avlarından uzaklaştırırken, otobur canavarları da bitkin düşürüp yoketti.[6] Megafauna (dev hayvanlar) üzerine çalışan bilim insanları, son zamanlarda, insanların gezegen üzerindeki etkisine dair yeni bir anlayışın haritasını çizdiler: Buna göre, atalarımız nereye gittilerse, canlılar âleminin (biyosferin) işleyiş tarzını değiştirip harikalar diyarını silip süpürmüşler.[7]

Ve, insanlık asla durmadı, dur durak bilmedi.

Yok etmeye devam etti ve ediyor da. Şu anda içinde yaşadığımız gerçekten olağandışı dönem hakkında Altıncı Yokoluş – Doğal Olmayan Bir Tarih adlı harika bir kitap yazmış olan Elizabeth Kolbert, atalarımızın yokeden ve “yaratan” ikili doğasına ilişkin müthiş ironiye dair çarpıcı gözlemler yapıyor. Biz 40 bin yıl kadar önce oraya geçmeden Avrupa’da en az 100 bin yıl yaşayan ve herhangi bir omurgalıdan daha fazla iz bırakmayan kardeşlerimiz Neanderthal’leri önce cinsel olarak becerip, sonra da “göz açıp kapayıncaya kadar” kısa sürede tümden halletmemizin, ve şimdi de yeniden “yaratmaya” kalkmamızın traji-komik hikâyesini şöyle anlatıyor:

“DNA’mızın içinde bir yerlerde, bizi diğerlerinden ayıran kilit mutasyon (veya mutasyonlar) yatıyor olmalı: Bizi, en yakın akrabasının kökünü kazıyabilecek, ardından da kemiklerini topraktan çıkarıp genom haritasını yeniden düzenleyebilecek türden bir yaratık yapan mutasyon(lar).”[8]

Sumatra gergedanlarını boynuzlarını öğütüp kokain gibi burnuna çekmek için öldürüp yok oluşun eşiğine getirdikten sonra, son kalan dişilerden Suci çiftleşsin diye içine elle ultrason cihazı sokmak ya da son kalan Hawaii kargası erkeklerinden Kinohi’ye mastürbasyon yapıp binlerce kilometre ötedeki dişiye meni gönderme patetik çabaları içindeki insan, insanı duyarlandırmıyor değil.

Ne var ki, Kolbert’a göre asıl önemli olan, insanların dünyayı değiştirme kapasitesi. Bu elbette moderniteden önce başladı, ama tam ifadesine modern çağ’da endüstri devrimi ile ulaştığı şüphe götürmez. Bu kapasite, muhtemelen bizi insan yapan niteliklerden, o kıpır kıpırlığımızdan, yaratıcılığımızdan, dil kullanımımızdan, sorun çözmek ve karmaşık görevleri başarmak için işbirliği yapma kaabiliyetimizden ayırt edilemez.

“İnsanlar, doğal dünyayı temsil etmek üzere işaret ve semboller kullanmaya başladıkları andan itibaren o dünyanın sınırları dışına taştılar.”[…] ‘İletişim toplumları bir arada tutar ve insanların evrimden kaçmalarını mümkün kılar.’ […] Eğer insanların öteki türler için neden o kadar tehlikeli olduğunu tahayyül etmek istiyorsanız, Afrika’da omuzunda Kalaşnikofla bir fil avcısını, Amazon’da elinde elektrikli testereyle bir kereste tüccarını ya da, daha iyisi, kucağında kitapla koltukta oturan kendinizi gözünüzün önüne getirin, yeter.”[9]

Dünyayı işaretlerle ve sembollerle temsil etme kapasitesi ile birlikte, onu değiştirme kapasitesi de “bonus” olarak geliyor ve değiştirme de, artık nasıl oluyorsa, aynı zamanda yoketme kapasitesi demek oluyor. “Bizi Neanderthal’lerden ayıran şey, sadece minik bir dizi genetik çeşitlemeden ibaret, ama bütün farkı da işte bu yaratıyor.[10]

Kolbert’le birlikte Amerikan Doğa Tarihi Müzesi Biyoçeşitlilik Salonu’nun zeminine gömülü plaketten okuyoruz:

“Bundan 500 küsur milyon yıl önce karmaşık hayvanların evrilmesinden bu yana, iklim değişikliği ve başka sebeplerle 5 büyük kitlesel yokoluş yaşandı […] Şu anda Altıncı Yokoluş’un tam ortasında bulunmaktayız – ki, bu sefer bunun tek sebebi, insanlığın ekolojik manzarayı baştan başa dönüştürmesinden başka birşey değil.”

Önce kendi aile ağacımızı budamakla işe başladık: Neanderthallerle Denisovanları hacamat ettikten sonra şimdi birinci ve ikinci derece kuzenlerimiz şempanzeler, bonobolar, orangutanlar, goriller üzerinde çalışıyoruz … Maaşallah, megafauna da elimizden kurtulmuyor: Bir zamanlar Türkiye’den Çin sahillerine kadar her yerde serazad dolaşan Asya fillerinin % 97’sini – dişlerinden güzel süs eşyaları yapmak uğruna –  filler cennetine gönderdik. (Ki, mesela, filler yağmur ormanlarında yüzlerce ağaç türünün tohumlarının dağıtıcısı durumunda; filler olmadan, bu ağaçlar işlevsel bakımdan soyu tükenmiş sayılıyor.) Asya gergedanlarının yüzde 99’unu da – boynuzlarından kudret macunu yapmak için – bitirdik.[11]

Üçüncü soru: Biz bu muyuz yani?

Böyle soruyor Monbiot. “Hiçbir kapıyı kapalı bırakmayan, hiçbir saklanacak yeri tarumar etmeyen, uzun zaman önce karalar üzerindeki büyük yırtıcılara yaptığımızı şimdi de denizlerin büyük canlılarına yapan küçük boyutlu bir canavardan ibaret miyiz biz?” Sonra da cevap bulmaya çalışıyor: “Yoksa, durmasını bilecek miyiz? İki milyon yıldır yaratıcı bir biçimde yıkmak için kullandığımız pratik zekâmızı, evrim tarihimize meydan okumak için kullanabilecek miyiz?”[12]

Cevap hiç kolay değil. Son araştırmalar gösteriyor ki, insanlar zenginleştikçe ve tüketimi artırdıkça daha benmerkezci, başka canlıların hayatına karşı daha umursamaz oluyor. Yükselen tüketimin doğrudan zararları bir yana, ekonomik büyümenin gezegeni nasıl koruyacağı büyükbir muamma. Dolayısıyla bir kısır döngünün kıskacı içindeyiz. Monbiot bir başka yazısında bunu şöyle anlatıyor.

“Doğaya ne kadar zarar verirsek, o kadar daha umursamaz oluyoruz; aşırı tüketicilik ilişkileri, toplulukları ve Yeryüzünün fiziki dokusunu ne kadar tahrip ederse, hayatlarımızdaki büyüyen boşluğu gidermek için o kadar daha çok alışveriş yapıyoruz. Bütün bunlara, bir de, basın ve politikacıların zengin Anglofon ülkelerdeki aşırı neoliberalizmi yüceltmesini, finans ve fosil yakıt sektörlerindeki büyük güç temerküzünün değişimi önleme yolundaki sert lobisini ekleyelim…”[13]

Peki biz ne olacağız?

Dördüncü soru da bu. Kolbert’e göre bunun muhtemel bir cevabı, bindiğimiz dalı kestiğimiz, yani “ekolojik manzarayı baştan başa dönüştürdüğümüz” için, kendi soyumuzu da tüketeceğimiz. (Öteki olasılık, insan zekâsı ve teknoloji kendi yarattığı sorunu nasıl olsa çözecektir diyen bakış açısı. Nâm-ı diğer: “Bize birşey olmaz ağbi!” yaklaşımı.)

Öyle ya, evrimin kısıtlamalarından kendimizi kurtarmış olmamız, yeryüzünün biyolojik, fizik ve jeokimyasal sistemlerinden bağımsız kaldığımız anlamına gelmiyor. Tropik yağmur ormanlarını kesip, atmosferin bileşimini değiştirip, okyanusları asit çukurlarına dönüştürerek bu sistemleri bozunca, kendi hayatta kalma şansımızı da ciddi şekilde tehlikeye atıyoruz. Altıncı Yokoluş kitabı şu cümlelerle sona eriyor:

“Jeolojik kayıtlardan çıkarttığımız birçok ders var, bunlardan en ciddi olanı belki de şu: Hayatta da, tıpkı yatırım fonlarında olduğu gibi, geçmişteki performansın gelecekte aynı sonuçları vereceğinin hiçbir garantisi yok.  […] Antropolog Richard Leakey uyarıyor: ‘Homo sapiens altıncı yokoluşun sadece aktörü olmakla kalmayabilir, onun kurbanı olma riski de vardır.’ […] Bizim için “şu an” olan o şaşkınlık verici an itibarıyla ve pek farkında olmaksızın, hangi evrim patikalarının açık kalacağına, hangilerinin de sonsuza kadar kapanacağına karar vermekteyiz. Şimdiye kadar bunu başarabilen hiçbir yaratık olmadı. Ve, ne yazık ki bu bizim en kalıcı mirasımız olacak. İnsanlığın yazdığı, çizdiği, resmettiği, inşa ettiği herşey toz olup gittikten ve yeryüzü dev farelere miras kaldıktan – ya da kalmadıktan – sonra, çok uzun bir süre yeryüzünde hayatın gidişâtını Altıncı Yokoluş belirleyecektir.” [14]

Doğru söze ne denir?

Kısır döngüyü nasıl kıracağımız, insanları nasıl uyandıracağımız ve onları dünyayı kurtarmak üzere muktedirlere karşı nasıl topyekûn mücadeleye sokacağımız meselesi önümüzde duruyor. Bu da beşinci, bonus soru.

Cevabı bilen beri gelsin.

(*) ODTÜLÜ Dergisinin 52. sayısında (Nisan – Haziran) yayımlanmak üzere hazırlanıp gönderilmiş yazının, birkaç küçük değişiklik içeren halidir.

Kaynaklar:

[1] “Concentrations of the greenhouse gas carbon dioxide in the global atmosphere are surpassing 400 parts per million (ppm) for the first time in human history,”  http://keelingcurve.ucsd.edu/

[2] Time history of atmospheric carbon dioxide from 800,000 years before until Jan 2014,  https://www.youtube.com/watch?v=UatUDnFmNTY

[3] Brian Kahn, http://www.climatecentral.org/news/the-meteoric-rise-of-co2-in-1-video-17398

[4] “Humanity’s Destruction of Earth’s Climate…”https://www.commondreams.org/headline/2014/05/06

[5] Ayrıntılar için bkz.: George Monbiot, “Is this all humans are? Diminutive monsters of death and destruction?”http://www.theguardian.com/commentisfree/2014/mar/24/humans-diminutive-monster-destruction

[6] Ibid.

[7] Paleontologlar Lars Werdelin and Margaret Lewis’in çalışmalarından alıntılar ve Mart 2014 Oxford’daki Megafauna konferansından gözlemler için, bkz.: Ibid.

[8] Elizabeth Kolbert, The Sixth Extinction – An Unnatural History, Henry Holt & Company, 2014, s. 240

[9] Ibid., s. 266

[10] Ibid. s. 258

[11] Bkz.: Monbiot, agy

[12] Ibid.

[13] http://www.theguardian.com/environment/georgemonbiot/2014/may/09/why-we-couldnt-care-less-about-the-natural-world

[14] Kolbert, s. 267-269

 

Bu yazı ilk olarak acikradyo.com.tr/ de yayınlanmıştır

77 Ömer Madra

 

 

Ömer Madra

Yaşamın korunması ‘Çevre Günü’ne sığar mı? – Arif Ali Cangı

5 Haziran “Dünya Çevre Günü” geliyor, o gün yaklaşırken beni bir sıkıntı sarar, yılın 364 günü “çevre”yle hiç ilgilenmeyenler, hatta çevreyi olabildiğince kirletenler, kirlenmeye yol açanlar bir günlüğüne “çevreci” kesilirler. Bir anda herkes çevreye ilişkin bir şey yapmak ister, toplantılar yapılır, bu toplantılar için yana yakıla “çevreci” konuşmacı aranır, süslü püslü laflar edilir ve bu şekilde dünya çevre günü “kutlanır”. Ardından 6 Haziran sabahı kalınan yerden devam edilir, doğa unutulur, diğer canlılar unutulur, dünyanın geleceği unutulur. Bu tür samimiyetsizlik sizi rahatsız etmiyor mu?

“Çevre hakkı”nın aslında “yaşamın korunması” olduğu fark edilmeden, dünyadaki yaşamın sürdürülebilirliğini tehlikeye sokan kirlenmenin, yok oluşun nedenleri sorgulanmadan bu samimiyetsizliğin önüne geçilebilir mi?

Bugün uygulanan politikaların insan emeğinin yanı sıra doğal varlıkları da sömürdüğü ortada. Sürekli ve hızlı büyümeyi hedefleyen endüstrileşmenin geldiği aşamada, yenilenemeyen doğal varlıklar hızla tükeniyor, oluşan atıklar çevrenin taşıma kapasitesinin çok üzerinde kirlilik oluşturuyor. Teknolojik gelişmeler bu olumsuz gidişi kolaylaştırıyor, dünya çevre günü kutlamaları ile birlikte ekolojik yıkıma doğru hızla ilerliyoruz. “Ne pahasına olursa olsun büyüme” anlayışından vazgeçmeden bu yıkım durdurulabilir mi?

Herkesin konuştuğu “Çevre Günü” için birkaç not düşmeye ne dersiniz?

En son yaşanan Fukuşima felaketinden sonra, dünya nükleer santrallerden kurtulmaya çalışırken, Türkiye Akkuyu’da, Sinop’ta nükleer santral kurmak için anlaşmaları yaptı, bakanlar üçüncüsünü de yapacaklarını böbürlenerek anlatıyorlar. Diğer yandan İzmir’deki nükleer atıkların nereden geldiği konusunda açıklama yapılamıyor, yasadışı yollarla gelen bu atığın bile bertarafı konusunda acizlik yaşanıyor, iki mahalle, Karabağlar, Gaziemir ve İzmir tehlike altında. Eski uranyum madeni ocakları yöresinde kanser sıradanlaşmış.

Dereleri kurutan, yaşamı yok eden Hidroelektrik Santraller (HES)’e karşı yaşam alanlarını savunan köylülere Jandarma dayağı atılıyor.

Bergama ile başlayan, Uşak-Kışladağ, İzmir-Efemçukuru, Kozak Yaylası, Kazdağları, Artvin, Erzincan, Gümüşhane, Niğde-Ulukışla, Dersim-Ovacık ve pek çok yerde yerin altındaki “altın” için yerüstündeki yaşam tehlikeye atılıyor.

Yüzlerce emekçinin canı feda edilerek yeraltından çıkartılan kömür, küresel iklim değişikliğine yol açıyor, insan eliyle kıyamete gidiliyor.

Ormanlar, sulak alanlar, meralar, yaylalar endüstrileşmeye, yağmaya, talana açılıyor, ekosistemler yok ediliyor.

Halkın katılımı olmadan yürütülen çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreçleri işletiliyor, bu yetmiyormuş gibi ÇED muafiyetleri genişletiliyor.

Köylülerin geçimlik arazileri zorla ellerinden alınıyor doğayı mahvedecek faaliyetler için şirketlerin mülkü haline getiriliyor, yoksulları mülksüzleştiren, yerinden yurdundan eden acele kamulaştırmalardan geçilmiyor.

Yaşam alanlarını korumak için yola koyulanlara akla hayale gelmeyecek suçlamalar yöneltiliyor, ceza ve tazminat davaları açılıyor.

Toprağı, havayı, suyu, yaşam alanlarını koruyan yasalar, yönetmelikler değiştiriliyor.

Adına “çılgın projeler” denen lüzumsuz devasa yatırımlarla, her alanda sömürüyü derinleştiren, yaşamı yok eden düzen sürdürülmeye çalışılıyor ve bunu durduracak yaşamın siyaseti bir türlü örgütlenemiyor.

Bu olumsuzluklar uzatılabilir, bu kadarı yetmez mi?

Bütün bu yaşananlar karşısında yılda sadece bir gün “çevre”nin konuşulması sizi rahatsız etmiyor mu?

Sahi sizin uykularınız kaçmıyor mu?

Bu yazı ilk olarak izmirizmir.net/ de yayınlanmıştır

arif ali cangı

 

 

Av. Arif Ali Cangı

Tiananmen Katliamı’nın gizli kalmış gerçekleri

Demokratik eylemleri sırasında öldürülen binlerce  insan, Tiananmen Katliamı’nın 25. Yılında Hong Kong’da binlerce kişinin katılımıyla anıldı. Her sene 4 Haziran’da gerçekleşen eylemlerin perde arkasıyla ‘Nation’ Dergisi’nde yayımlanan bir makale ise katliamın asıl nedeninin göründüğü gibi olmadığını söylüyor.

tiananmen
Katliam, bu sene de binlerce kişinin katıldığı eylemle hatırlandı.

Bugün Hong Kong’ta onbinlerce kişinin katıldığı Viktoria Park’ındaki anmada, ölenler anısına mum yakıldı, parka bir “Demokrasi Anıtı” getirildi. Oturma eylemiyle devam eden anma, “Hong Kong İttifakı” adındaki bir grup tarafından organize edildi.

1989 yılının Nisan ayında öğrencilerin demokratik talepleri için başladıkları ve açlık greviyle devam ettikleri eylemler 4 Haziran’da devlet şiddetiyle bastırılmış; Çin hiçbir zaman resmi sayıyı açıklamasa da Kızılhaç’ın verdiği bilgiye göre iki bin civarında insan hayatını kaybetmişti.

Tiananmen Katliamı, aradan geçen 25 yıla rağmen rejim için hala bir ‘tabu’. Her yıl 4 Haziran’da anma eylemi gerçekleşse de hükümet birkaç ay önceden başlayarak katliamla ilgili sansürü arttırıyor. Geçtiğimiz aylarda Tiananmen anmasıyla ilgili konuşan, etkinlik organize eden Gu Yimin gibi pek çok vatandaş gözaltına alındı, sorgulandı hatta tutuklandı.

_JCP0432.JPG

Neden işçileri susturmak mıydı?

Tiananmen Katliamı’na ilişkin, rejimin asıl korkusunu gösteren ve Batı medyası tarafından gözden kaçırılan bir başka ayrıntı ise Nation Dergisi’nde yayımlanan bir makalede gizli. O gün yaşananların bizzat tanığı olan dergi muhabiri Robin Munro , sonrasında medya tarafından aktarıldığı gibi katliamın meydanda değil, Pekin’in bağlantı yollarında gerçekleştirildiğini; öldürülenlerin ise sanıldığı gibi çoğunlukla öğrenciler değil onlara destek olan işçiler olduğunu söylüyor.

Munro, eylemin bittiği ve yaklaşık 3 bin kişinin güvenle meydanı terk etmeye başladığı saatlerde gerçekleşen katliamda Komünist Parti’nin asıl korkusunun genç eylemcilere destek olan işçilerin başlatacağı bir ‘işçi sınıfı isyanı’ olduğunu vurguluyor.

“Çin’in öğrencilerinin ve işçi sınıfının davalarına hizmet etmenin tek yolu gerçekleri olanca açıklığıyla anlatmak” diyen Munro şöyle devam ediyor: “ Tiananmen Meydanı’nın boşaltılması gerçeğini yanlış bir versiyonla sunan Batı eleştirelliği, Pekin kasaplarının BM’de ve başka yerlerde zafer propagandalarını daha kolay yapmalarını sağladı”

Son yıllarda, bu sene gerçekleşen anmalarda olduğu gibi hükümet eyleme ‘çağdaş’ bir bağlamda destek oluyor. Gazeteci Sophie Beach’in belirttiği kadarıyla, özellikle son 10 senede Komünist Parti desteğiyle gerçekleşen eylemlerde protestocular artık Komünist Parti’yi değil, Kosova Savaşı sırasında Belgrad’taki Çin Büyükelçiliği’ni bombalayan NATO ve ABD ordusunu hedef alıyor. Beach’in gözlemine göre, Parti, NATO protestolarını, Tiananmen Katliamı’nın neden olduğunu hatırlatmak isteyenleri susturmak için kullanıyor.

(Yeşil Gazete)

Bisiklet Festivali’nde İstanbul turu

Bu sene ilk defa düzenlenen İstanbul 1.Uluslararası Bisiklet Festivali kentin bisikletlileri birlikte tur atacak. Çeşitli sunumların ve yarışmaların da olacağı festival bu haftasonu gerçekleşiyor.

bisiklet

İstanbul Valiliği, Bakırköy Belediyesi, Avrupa Bisiklet Federasyonu ve Bisikletliler Derneği işbirliği ile düzenlenen  festival Bakırköy’ü mesken alarak şehrin çeşitli yerlerine uzanacak.

6 Haziran Cuma günü Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda yapılacak açılışın ardından bisikletliler saat 20.00 “Pedallar bu gece Soma için dönüyor”  başlıklı bir tur düzenleyecek.

Cumartesi günü sabah saat 09.00’da tarihi yarımadaya yapılacak seyahatin ardından Bakırköy’deki Botanik Park’a gidilecek. Burada katılımcıları Bisiklet Futbol Turnuvası, Bisiklet Polo Turnuvası, BMX Yarışması, Artisitik Bisiklet Akrobasi gibi çeşitli etkinlikler bekliyor.

Pazar günü ise Bakırköy Belediyesi Atatürk Spor ve Yaşam Köyü’nden hareket edecek Bisikletliler, Lütfü Kırdar Kongre Merkezi’nin önünde toplandıktan sonra saat 11.00’de “Dünya Çevre Günü Kıtalararası İstanbul Bisiklet Gezisi” için hareket edecekler ve saat 11.30’da Boğaz Köprüsü Geçişi yapacaklar. 15 bin bisikletseverin katılması beklenen gezi Harem-Üsküdar Otoparkında son bulacak.

(Yeşil Gazete)

Atık yönetimi fuarına giriş bileti çöp

10. Geri Dönüşüm, Çevre Teknolojileri ve Atık Yönetimi Uluslararası Fuarı (REW İstanbul) 12 Haziran’da İstanbul’da başlıyor.

kağıt

İFO Fuarcılık’tan yapılan açıklamaya göre, “katı atık, atık su, atık gaz ve yeşil enerji” ana başlıkları altında düzenlenen fuara giriş davetiye ya da biletle değil, çöple olacak.

Organizasyonun 10. yılı dolayısıyla başlatılan atık bilet uygulaması kapsamında ziyaretçiler, yanlarında getirdikleri kağıt, cam, metal ya da plastikleri, giriş kapıları önüne konulan dört gözlü ayrıştırma kutularına atarak, içeriye girebilecek.

TÜYAP Beylikdüzü’ndeki 3 salonda toplam 20 bin metrekare alanda gerçekleştirilen REW İstanbul, su ve atık su arıtmadan bio-enerjiye, atık toplama ve taşıma araçlarından ayırma, arıtma ve presleme makinelerine, geri dönüşüm sistemlerinden geri kazanım tesis ve ürünlerine, yenilebilir enerji teknolojilerinden kentsel çevre temizlik araç ve gereçlerine kadar farklı kategorilerde ürünlerin tanıtılmasını amaçlıyor.

(Yeşil Gazete)

GDO analizleri ne kadar güvenilir? – Ali Ekber Yıldırım

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) tartışması yeniden alevlendi.

Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Bursa’da yaptığı rutin gıda denetiminde dünyaca ünlü bir markanın bebek mamasında (sütlü tahıl karışımı)GDO tespit ettiklerini açıkladı. GDO içeren ürünün toplatılarak, üretici firma hakkında suç duyurusunda bulunuldu.

Bakanlık bu olaydan sadece 2 gün sonra, 2010 yılında çıkardığı GDO Yönetmeliği’nde çok önemli bir değişiklik yaptı. Ürün analizlerinde ” GDO var” veya ” GDO yok” olarak bilinen sıfır tolerans yerine 0.9(binde 9) oranında bir eşik değer getirildi. Bir üründe binde 9 GDO tespit edildiğinde bu “bulaşma” kabul edilecek.

Bebek mamasında GDO nasıl tespit edildi ve yönetmelik neden değiştirildi?

1- Biyogüvenlik Yasası’na göre Türkiye’de, genetiği değiştirilmiş ürünlerin ekimi, gıda amaçlı olarak ithalatı yasak. Bugüne kadar yemde kullanılmak üzere 16 mısır ve 3 soya genine izin verildi. Danıştay, 2 mısır geni ile ilgili izni iptal etti.

2- Genetiği değiştirilmiş ürün ve ürünlerinin gıdada,bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasak.

3- Türkiye’ye ithal edilen ve genetiği değiştirilmiş ürün kullanılması muhtemel ürünlerde GDO analizi yapılmadan ülkeye girişine izin verilmiyor. Bebek mamaları da bu kapsamda.

4- Yasak olmasına rağmen bebek mamasında genetiği değiştirilmiş ürün tespiti bu anlamda çok önemli. Bu ürün Türkiye’ye nasıl girdi?

5- Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, bebek mamasında genetiği değiştirilmiş ürün tespiti üzerine yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, “başta bebek mamaları olmak üzere içerisinde GDO olabilecek bütün gıda maddeleri ithalat aşamasında GDO analizine tabi tutulmaktadır. Bu kapsamda, Milupa Aptamil Sütlü Tahıl Karışımı (Parti No ve STT: 28.03.2015) adlı üründen ithalat aşamasında numune alınarak GDO analizi yapılmış ve üründe GDO varlığı tespit edilmediği için ürünün yurda girişine izin verilmiştir.” görüşüne yer verildi.

6- Bakanlık açıklamasından da anlaşılacağı üzere ithal bebek maması analiz ediliyor ve GDO içermediği için ülkeye girişine izin veriliyor.Ülkeye girişte tespit edilmeyen GDO, bebek mamasına nasıl girdi? Aynı ürün için iki farklı analiz sonucu var. Birinde GDO var, diğerinde yok deniliyor. Her iki analizi de Bakanlık yapıyor. O zaman akla şu soru geliyor. GDO analizleri ne kadar güvenli?

7- Bebek mamasında, gıda ürünlerinde GDO kullanılması yasaya göre suç. Bebek mamasında tespit edilen GDO oranı açıklanmadığı için bulaşma olup olmadığı bilinmiyor.

8- GDO’ lu olduğu iddiasıyla bir partisi piyasadan toplandığı belirtilen bebek maması, marketlerde satılıyor. Ambalajındaki bilgilere göre, ürünün bileşiminde, soya lesitini, kanola yağı,mısır irmiği,fruktoz var. Soya,mısır ve kanola dünyada üretimi en yaygın GDO’ lu ürünlerdir. Bu ürünlerden soya ve mısır yem amaçlı olarak Türkiye’ye de ithal ediliyor. Dolayısıyla “bebek mamasında kullanılan soya,mısır ve kanola ürünleri GDO’lu mu?” sorusunu akla getiriyor. Ya da Türkiye’ye yem amaçlı ithal edilen mısır veya soyadan bulaşmış olabilir.

9- Benzer bir olay daha önce ithal pirinçte de yaşanmıştı. Amerika’dan Mersin Limanı’na getirilen ithal pirinçte GDO olduğu tespit edilmiş, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olaya müdahale edince analiz sonuçlarının doğru olmadığı, pirinçlerin GDO’lu olmadığı açıklanmıştı. O konuda yargı süreci devam ediyor.

10-Bebek maması tartışması ile eş zamanlı olarak GDO Yönetmeliği’ de değiştirildi. Son günlerin moda deyimi ile zaman manidar.Bu tür değişiklikler için hazırlıklar çok önceden başlar. Bebek mamasında GDO tespiti ile eş zamanlı yönetmelik değişikliği doğal olarak “gıda ürünlerinde de GDO’ ya izin veriliyor” görüşünü haklı çıkardı. Ayrıca, tepki yükselince Bakanlık açıklama yaparak yönetmelikteki binde 9 eşik değerinin sadece yem amaçlı izin verilen genleri kapsadığını duyurdu. Yönetmelik değişikliğinde “yem amaçlı gen” tanımlaması yerine “ürün” olarak belirlenmesi de ayrıca manidar.

11- Binde 9 eşik değeri ilk kez gündeme gelmiyor. Biyogüvenlik Yasası kabul edilmeden bir yıl önce 2009′da ilk kez GDO Yönetmeliği çıkarıldı. Bu yönetmelikte GDO’ lu ürünler için binde 9 eşik değeri vardı. Toplumdaki tepki üzerine Başbakan Erdoğan ve Bakan Mehdi Eker, “biz GDO’yu yasaklamak için bu yönetmeliği çıkardık” demişlerdi. Daha sonra Danıştay yönetmeliği iptal etti. 2010′da Biyogüvenlik Yasası kabul edildi ve aynı yıl yeni bir GDO Yönetmeliği çıkarıldı. O yönetmelikte eşik değere yer verilmedi. Özellikle yem sanayicileri ve gıda firmaları eşik değerin belirlenmesi için yoğun kulis çalışmaları yaptı. Şimdi 5 yıl öncesine dönüldü ve binde 9 eşik değer kabul edildi.

12- Eşik değer belirlendiğine göre, yasada ve 2010′da çıkarılan GDO Yönetmeliğine göre etiket sitemine de geçilmesi gerekiyor. Ürünlerin etiketinde GDO olup olmadığı mutlaka yazılmalı. Tüketici o zaman tercihini yapar.

Özetle, genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili tartışmalar önümüzdeki günlerde de sürecek. Analiz sonuçları hep tartışılacak. Oysa, sahip olduğu tarımsal potansiyel değerlendirildiğinde, Türkiye’nin genetiği değiştirilmiş hiç bir ürüne ihtiyacı olmayacak.

Bu yazı ilk olarak tarimdunyasi.net/ de yayınlanmıştır

27 Ali Ekber Yıldırım

 

 

Ali Ekber Yıldırım

Nasıl bir Cumhurbaşkanı istiyoruz

Türkiye, ilk turu 10 Ağustos’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanırken, nasıl bircz cumhurbaşkanı istiyoruz sorusuna yanıt arayan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi diğer bir çok ilde konuya ilişkin yaptığı etkinliklerin bir yenisini de İstanbul’da yapıyor. Siyasetten , sivil toplumdan, çeşitli cemaatler ile etnik kimliklerden konukların bir araya gelecekleri bir forum tasarlayan YSGP İstanbul il örgütü, ortaya çıkacak tanımın toplumsal hafızada önemli bir başlangıç noktası olmasını bekliyor. Kişiler yöntemler ve stratejiler yerine toplumun en geniş kesiminin özellikle de söz söyleme hakkı sınırlandırılmış olanların yaptığı tarifin daha önemli olduğunu düşündüklerini dile getiren YSGP İstanbul il eş sözcüleri İnci İşbulur ve Savaş Çömlek sözü olan herkesi foruma davet ediyorlar.İlk bölümde davetli konukların söz alacağı forumun ikinci bölümünde katılımcılar  serbest kürsüde görüşlerini dile getirebilecekler.

KONDA Araştırma Şirketi Genel Müdürü Bekir Ağırdır, işadamı İbrahim Betil, Türk Tabipler Birliği Başkanı Özdemir Aktan, Mor ve Ötesi’nden Harun Tekin, Doğan Bermek, Tarhan Erdem ve Aydın Enginden oluşan ve ”nasil bir Cumhurbaşkanı istiyoruz?” sorusuna yanıt arayan bir grup aydın ve sanatçının da benzer temalı girişimi devam ediyor.

Girişim, aynı zamanda imzaya açık bir manifesto da yayınladı. www.cumhurbaskaniaraniyor.com sitesinde cumhurbaşkanında bulunması gereken nitelikleri sıralayan metinlere ulaşmanın yanı sıra katılmak isteyenlerin imzalarıyla destek vermeleri ve sözlerini söylemeleri olanağı da yer alıyor. cumhurbaskaniaraniyor sitesine bağlı sosyal medya hesapları da aktif. https://twitter.com/Cb_Araniyor https://www.facebook.com/CumhurbaskaniAraniyor?fref=ts

Yeşil Gazete

İstanbul 2 gün susuz

İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresinden (İSKİ) yapılan açıklamaya göre, Ayamama Deresi ıslahı kapsamındaki çalışmalar nedeniyle 4 Haziran Çarşamba günü saat 10.00’dan 5 Haziran Perşembe günü 22.00’ye kadar toplam 36 saat süreyle İstanbul’un bazı ilçelerine su verilmeyecek.

pabucderekapak-680x448
İstanbul’un su kaynaklarından Pabuçdere Barajı, Şubat ayı itibariyle kurumuştu.

İlçeler ise şöyle: Küçükçekmece Tevfikbey, Kartaltepe ve İnönü mahalleleri, Bahçelievler Kocasinan, Şirinevler, Zafer, Hürriyet, Soğanlı, Siyavuşpaşa, Çobançeşme ve Yenibosna merkez.

Ayrıca, bakım ve yenileme çalışmaları nedeniyle 4 Haziran’da 08.00 ile 24.00 saatleri arasında Fatih Cankurtaran, Kumkapı, Namık Kemal, Samatya, Yedikule, Fındıkzade, Eminönü, Sultanahmet, Aksaray, Saraçhane, Topkapı ve Edirnekapı civarları, Zeytinburnu’nun tamamı, Bakırköy İncirli, Ataköy, Zuhurat Baba, Osmaniye, Kartaltepe, Cevizlik, Yeşillik mahalleleri ve civarları, Güngören Merter, Tozkoparan, A. Nafiz Gürmen, M. Nesih Özmen mahalleleri ve civarlarında su kesintisi uygulanacak.

Pendik, Kartal, Maltepe ve Adalar ilçelerinde de 5 Haziran’da 08.00 ve 24.00 saatleri arasında kesinti yapılacak.

Screen shot 2014-06-04 at 10.36.06

İlçelere iki gün su verilmeyecek olmasının gerekçesi ‘bakım ve yenileme’ olarak sunulurken, İstanbul’da son dönemdeki yağışlara rağmen su sıkıntısı yaşanıyor. Barajların sadece yüzde 26.44’ü dolu.  Barajların doluluk oranı 21 Mayıs’tan itibaren Yüzde 29’dan yüzde 26’ya düştü. 2013 Mayıs’ında barajların doluluk oranı yüzde 88.5’ken geçtiğimiz Mayıs’ın doluluk oranı 26.89 olmuş. Yani geçen senenin neredeyse üçte biri oranında azalma var.

(Yeşil Gazete)

4 Haziran 2014

Suriye seçimlerine tepki
Suriye’deki devlet başkanlığı seçimi, dünyanın farklı ülkelerinde protesto edildi. İngiliz Parlamentosu’nun önündeki meydanda toplanan bir grup, ellerinde çeşitli pankartlar taşıyarak Esed rejimini ve yapılan seçimi protesto etti. New York’ta da BM Genel Merkezi’nin karşısındaki Dag Hammarskjold Park’ta Suriye’de öldürülen 100 bin kişinin isminin okunduğu bir eylem gerçekleştirildi.

Darbeden 11 ay sonra Cumhurbaşkanı
Mısır’da geçen hafta yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminin galibi ilan edilen Abdülfettah Sisi halktan, “ülkede istikrarı sağlama” çabasına destek istedi. Resmi sonuçlara göre, Cumhurbaşkanlığı seçimine katılım oranı yüzde 47,45’te tıklayın kaldı. Sisi’nin yüzde 74’lük destek hedefine ulaşılması için oy verme süresi üçüncü güne kadar tıklayın uzatılmıştı.

Tayland cuntasından ‘turizm kıyağı’
Tayland’da ülke yönetimini elinde bulunduran askeri konsey, ülkedeki üç ünlü turistik bölgede gece sokağa çıkma yasağını kaldırdı. Ordunun 22 Mayıs’ta yönetime el koymasının ardından gece yarısından sabah 04.00’e kadar sokağa çıkma yasağı getirilmişti. Konsey, ünlü tatil mekanları Pattaya, Phuket ve Koh Samui’de sokağa çıkma yasağını kaldırdığını duyurdu.

Tecavüze karşı mitinge şiddet
Hindistan’ın Uttar Pradeş eyaletinin Badaun bölgesinde birbirleriyle kuzen olan iki kız çocuğunun tecavüz edildikten sonra ağaca asılı halde bulunmaları ülkeyi sarstı. Tecavüze karşı sokağa dökülen yüzlerce kişiye polis basınçlı su ve biber gazı ile müdahale etti. Çoğunluğu kadın olan protestocular devlet bakanı Akhileş Yadav’ın ofisi önünde toplanmıştı.

Kongo’da hapishanede tecavüz ‘rutin uygulama’
İşkenceye uğrayanlarla çalışan ‘Freedom From Torture’ adlı kuruluş, Kongo’da  34 kadın mahkuma ait tıbbi raporların kadınların vahşi bir şekilde toplu tecavüze uğradığını kanıtladığını söylüyor. Kuruluşa göre amaç mahpusları siyasi faaliyetlerinden ötürü cezalandırmak. Kuruluş konu ile ilgili olarak hazırladığı raporda kadınlardan birinin tecavüz karşıtı protesto gösterisi düzenledikten sonra tutuklanıp tecavüze uğradığını söylüyor.

Ekstazi artık öksüz!
Yarattığı duygu durumundan dolayı ‘ekstazi’ (ecstasy: esriklik) olarak adlandırılan MDMA uyuşturucu maddesini meydana getiren kimyacı Alexander Shulgin 88 yaşında öldü. Shulgin, maddeyi önce kendi üzerinde denemiş ve deneyimlerini psikolog Leo Zeff ile paylaşmıştı. Zeff, ‘ekstazi’ maddesini terapilerde yardımcı olarak kullandı ve yüzlerce meslektaşına aynı yöntemi önerdi.

Kırmızı ışıkta geçmek istifa getirdi
İspanya’nın başkenti Madrid’in en işlek caddelerinden Castellana’da motosikleti ile kırmızı ışıkta durmayarak geçmeye çalışan Anayasa Mahkemesi yargıcı Enrique Lopez, polise yakalanınca istifa etmek zorunda kaldı. Lopez’in ayrıca alkollü olduğu bildirildi.

Kadın isimli kasırgaşar daha ‘ölümcül’
Illınois Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, Sandy, Irene ve Katrina gibi kadın ismi verilen kasırgaların daha ölümcül olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre bunun nedeni ise kadın isimli kasırgaların ‘daha az tehditkar görünmesi’

Youtube artık özgür

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), Anayasa Mahkemesi’nin kararı üzerine, video paylaşım sitesi YouTube’a tedbir amaçlı erişim engeline yönelik kararı sitesinden kaldırdı.

youtube

TİB’in internet sitesinde, YouTube sorgulandığında, daha önce “Bu internet sitesi (youtube.com) hakkında 5651 sayılı kanunun 8. madde 1. fıkra b bendi ve 4. fıkrası uyarınca Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından idari tedbir uygulanmaktadır” yazısının bulunduğu sayfada, “Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından uygulanan bir karar bulunamadı” ifadesi yer aldı.

TİB, YouTube’a yönelik idari tedbir kararının kaldırıldığını internet servis sağlayıcılara bildirdi.

Tüm internet servis sağlayıcılardan bugün YouTube’a erişimin sağlanması bekleniyor.

Ne olmuştu?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler’in katılımıyla gerçekleştirilen gizli toplantının yasa dışı dinleme yoluyla alınan kayıtları YouTube’da yayınlanmıştı. Dışişleri Bakanlığı, “ulusal güvenliğe birinci derece tehdit oluşturduğu gerekçesiyle YouTube’a erişimin derhal engellenmesi” için TİB’e başvurmuştu.

TİB de 5651 sayılı Yasa gereği 27 Mart’ta YouTube’a erişimi re’sen engelledikten sonra, Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmuştu. Savcılığın talebi üzerine Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesi, 2014/358 sayısı kararı ile söz konusu video paylaşım sitesine erişimin engellenmesine karar vermişti.

Türkiye Barolar Birliğinin karara itirazı üzerine Gölbaşı Sulh Ceza Mahkemesi 4 Nisan’da YouTube’a yönelik “tüm yayına erişimin engellenmesi” kararını kaldırmış ancak 15 linkle ilgili yayın yasağının devamını kararlaştırmıştı. Bunun üzerine Gölbaşı Cumhuriyet Savcılığı, suça konu içerikler kaldırılmadığı gerekçesiyle söz konusu karara bir üst mahkemede itiraz etmişti.

İtirazı değerlendiren Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesi, söz konusu linklere dair kararın YouTube’a tebliğ edilmesine rağmen yayından kaldırılmaması nedeniyle “suça konu içerikler kaldırılıncaya kadar” erişim engelinin devamına hükmetmişti.

Bunun üzerine YouTube’un avukatı Gönenç Gürkaynak, Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesinin kararına itirazda bulunmuştu. Gürkaynak’ın itirazını görüşen Gölbaşı Asliye Ceza Mahkemesi, video paylaşım sitesi YouTube’a erişimin engellenmesi kararını kaldırmıştı.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ise aynı gün yaptığı açıklamada, YouTube’un kararda yer alan 15 linkteki içeriklerin bir kısmının kaldırıldığını, bir kısım linklerde ise içeriğin tamamen çıkarılmayarak sadece Türkiye’den erişimin engellendiği ancak yurtdışından erişimin mümkün olduğunun tespit edildiğini belirtmişti. BTK ayrıca, Atatürk’e hakaret niteliğindeki içerikler nedeniyle YouTube’a uyarı mesajları gönderilmesine rağmen söz konusu içerikler çıkarılmadığı için 27 Mart 2014’ten itibaren 5651 sayılı Kanunun 8. maddesinin 1 numaralı fıkrasının (b) bendi ile 4 numaralı fıkrası hükümleri uyarınca erişimin engellenmesi tedbiri uygulandığını. söz konusu içeriklerin bir kısmı ilgili sitede yayınlanmaya devam ettiği için erişimin engellenmesi tedbirine devam edildiğini bildirmişti.

Ayrıca Gürkaynak, erişim engelinin kaldırılması için Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunurken, Ankara 4. İdare Mahkemesine de “erişimin engellenmesi işleminin iptali ve yürütmesinin durdurulması” istemiyle dava açmıştı.

Ankara 4. İdare Mahkemesi, Gürkaynak’ın açtığı davada 6 Mayıs’ta idari tedbirin yürütmesinin durdurulmasına karar vermişti. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu uyarınca, BTK ve TİB’in idare mahkemesi kararının 30 gün içerisinde uygulanması gerekiyordu.

Anayasa Mahkemesi, söz konusu 30 günlük süre dolmadan 29 Mayıs’ta video paylaşım sitesi Youtube’a erişimin engellenmesiyle ilgili yapılan bireysel başvuru sahiplerinin haklarının ihlal edildiğine karar vermişti.

(AA)