Ana Sayfa Blog Sayfa 3938

Çevre felaketi, Boko Haram şiddetini nasıl daha da kötüleştiriyor? – 1

Fotoğraf: AP Boko Haram Nisan ortasında kız çocuklarını okuldan kaçırdı.
Fotoğraf: AP
Boko Haram Nisan ortasında kız çocuklarını okuldan kaçırdı.

Nijerya, Nisan ortasında Boko Haram örgütü tarafından kaçırılan kız çocukları ile dünya gündemine oturdu. Mother Jones Washington mühabiri Erika Eichelberger’in, ülkenin içinden geçtiği ekolojik kriz ile yaşanan çatışmalar arasındaki doğrudan bağlantıyı anlattığı  yazısını Yeşil Gazete okuyucuları için çevirdik: 

Blessing, Nijerya’nın doğusundaki Bukakotto Köyü’nde  dizlerini göğsüne çekmiş boş bir odada, yerde oturuyor. 40 küsur yaşlarında ama 25’inde gibi gözüküyor. Yüzünde bebeklikten kalma, jiletle yapılmış bir takım kabile işareti izleri var. Bir gün önce, kız kardeşi öldürülmüş. Tercüman aracılığıyla anlatıyor; yakacak odun almak için çiftliğe gitmişti, göçebe çobanlar maşatla bıçaklamışlar, onu delik deşik etmişler”

Konuşurken kafasındaki pembeli beyazlı örtüyle oynuyor, boşluğa bakıyor; “cesedini dün alıp gömdük”.

Blessing’in kız kardeşi, Nijerya’da Müslüman ve Hıristiyan çobanlar arasında uzun zamandır süren arazi mücadelesinin neden olduğu bir diğer kayıp. Gittikçe artan bu vahşet, 300 kız çocuğunu kaçıran Boko Haram’ın terör hareketi yanında sürüp gidiyor. Yüzeyde, geçen birkaç sene içinde yüzlerce insanın ölümüne neden olan bu iki çatışma birbirinden alakasız görünüyor. Biri radikal İslam etrafında, diğeri mera ve su etrafında dönüyor. Ama biraz daha derine baktığınızda ikisinin de ülkenin kuzeyindeki umutsuz yoksulluğu yaratan ağır ekolojik krizle bağlantılı olduğunu göreceksiniz.

Yüzlerce yıl, göçmen Fulani halkı hayvanlarını, Sahara Çölü’nün güney uzantısı olan Sahel’de doğu-batı ekseninde güderdi. 20.yy’ın başında yaşanan birkaç kuraklık vakasından sonra, Fulaniler, göç rotalarını kuzey-güney ekseninde değiştirdiler. Ve göçmen Müslüman ve Hıristiyan çiftçiler arasındaki ilk arazi savaşları 60 yıl önce rapor edilmeye başlandı. 1960ların başında başlayan bir dizi kuraklık vakası arından kavrulan kuzey, daha fazla çiftçi ve çobanı daha uzun süreler için güneye sürüklenmesi çatışmaların yoğunlaşmasına neden oldu.

“İklim değişikliğinin kuzeydeki doğası nedeniyle [güneye] geldiler ” diyor Fulani çobanı ve Nijerya Hayvan Ticareti Odası Başkanı Mohammed Husaini, Nijerya’nın Garaku kentindeki hayvan vitamini satan basit dükkanında otururken. Dışardan öğleden sonra sıcağına Kuran okuyan genç bir erkeğin sesi geliyor.

“Kuzeyli Fulani göçmenler, Aralıktan Mayısa kadar zamanlarını ülkenin ortasında geçirirdi. Artık Aralıktan Haziran ya da Temmuza kadar kalıyorlar, hatta bazı Fulani göçmenleri burada kalmaya karar verdi.” Diyor Husaini. Neden? Çünkü kuzeydeki çayırlar artık tam olarak büyümüyor, diye açıklıyor.

Kuraklığın yanında, Nijerya’daki nüfus patlaması da – nüfus, son 50 sene içinde 125 milyon kişi arttı – arazinin kapasitesi üzerinde kullanılmasına neden oldu  ve 35.000 ha arazi işe yaramaz bir toz yığına dönüştü. Nijerya’nın kuzeyindeki 50 yıl öncesine kadar işlenebilir arazilerin %35’i artık ekilebilir durumda değil.

Suları şu an kurumuş durumda ama bir zamanlar çiftlikleri ve meraları besleyen Nijerya’nın en kuzeydoğu ucundaki Chad Gölü, %90 oranında küçüldü. Her ne kadar son dönemde azalsa da bu küçülmenin temel nedeni tekrarlayan kuraklıklar. Bu kadar önemli bir diğer konu da insanların gölün suyunu kritik düzeylerde çekmiş olması; 1983-1994 yılları arasında başarısız sulama hamleleri gölün yarı yarıya küçülmesine neden oldu.

İklim değişikliği de, derecesi bilinmese de Kuzey Nijerya’daki çevresel değişime katkıda bulundu. Örneğin, bilim insanları küresel ısınmanın son bir kaç on yıllık sürede yağış miktarını ne kadar etkilediği konusunda emin değil. Net olan, Nijerya’nın havası 20.yy ortasından beri 0,7 derece Celcius, kuzeyinde ise daha da fazla arttı. Artan sıcaklıklar suyun Chad Gölü’nden daha da hızlı şekilde buharlaşması demek, BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPPC) raporunun yazarlarından Chris Lennard’a göre ki buharlaşmanın etkisinin, kuraklık ve sulamanın neden olduğu korkunç duruma göre görece çok daha küçük olduğunu da söylüyor.

Kuruyan göl, balıkçılık sektörünün çökmesi, mera ve ürünlerin susuzluktan ölmesine neden olarak binlerce Nijeryalıyı yerinden etti.

Yılın yarısını ülkenin kuzeyinde geçiren 24 yaşındaki çiftçi ve çoban Hassan Garaba, oralara “bakyau” yani kötü. Geçen 3 yıl boyunca 30 torba mısır hasat ederken bu sene 20 torba hasat edebilmiş. Tercüman aracılığıyla, ürünün gittikçe kötüleştiğini, bir kısmının öldüğünü söylüyor.

ABD Tarım Dairesi’ne göre son 3 yılda, elverişsiz iklim koşulları ve Boko Haram şiddeti yüzünden ülkenin kuzeyinde geniş alanlarda yapılan mısır üretimi 1,6 milyon ton düştü. Gene daha çok kuzeyde yetiştirilen buğday verimi, aynı dönemde 15.000 ton düştü.

Kuzeyin bozulan toprakları, hem çiftçileri hem de çobanları aşağıya güneye sürdü. Husaini, Fulani göçmenlerinin güneye göçünün son birkaç yıl içinde yarı yarıya artığını söylerken yakın çevrenin önder çiftçisi olarak şunu da ortaya koyuyor  “ama arazi genişlemiyor”. Geçen yıl, arazi rekabeti nedeniyle, Husaini’nin halkı ilk çiftçi-çoban çatışmasını yaşadı. Çatışma tam bir ay sürdü.

Yakubu Mama’nın 10 akrabası, Eggon kabilesinden çiftçiler tarafından katledildi. 42 yaşındaki çoban Mama, Eggon milislerinin akrabalarını bıçaklayarak teker teker öldürdüğünü, kurbanların ailelerinin cesetlerini gidip toplayamayacak kadar korktuklarını, domuzların ve köpeklerin cesetleri yediğini anlatıyor.

Husaini, 2013 Ocak ayındaki terör sırasında Mama’nın akrabaları dışında 200 Fulani çobanının öldürüldüğünü, Eggon tarafında da ağır kayıplar olduğunu söylüyor. Dini, etnik ya da politik sahte bahanelerle de maskelenen çobanlar ve çiftçiler arasındaki bu kavga Uluslararası Kriz Grubu’na göre 2005’ten bugüne kadar 8000 kişinin ölmesine neden oldu.

Serinin ikinci yazısı yarın! “Köşeye sıkıştıkça, genç Müslüman Fulanilerin Boko Haram ayaklanmasının içine çekilme olasılıkları da artacak.”

Çeviri: Selda Bozbıyık, Özlem Katısöz

(Yeşil Gazete)

‘HES’çi şirket, Şavşat’ı terk et’

Artvin Şavşat İlçesi’ne bağlı Veliköy Köyü’nde Mirya Deresi ve Mensurat Çayı üzerinde kurulması planlanan Armutlu HES projesi için yöre halkının Rize İdare Mahkemesi’ne açtığı davada yürütmeyi durdurma kararı veren mahkeme heyeti, bölgede bilirkişi incelemesi yaptı. Bölge halkı bilirkişi heyetini yol boyunca yan yana dizilerek HES karşıtı sloganlarla karşıladı, inceleme sırasında vadide oturma eylemi yaptı.

şavşat

Arten Enerji tarafından yapımı planlanan 12.61 megavat kurulu gücündeki Armutlu Regülatörü ve HES projesi için yöre halkı yargıya başvurdu. Rize İdare Mahkemesi’nde açılan davada mahkeme heyeti geçen ay ‘yürütmeyi durdurma’ kararı verdi ve bölgede bilirkişi incelemesi için karar aldı. Bölgeye dün gelen bilirkişi heyetini yol boyu yan yana dizilerek ve ‘HES’çi şirket, Şavşat’ı terk et’ sloganları atarak karşılayan yöre sakinleri, bilirkişi incelemesi boyunca HES yapılması planlanan vadide oturma eylemi yaptı. Köylüler adına bilirkişi heyetine savunma yapan avukat Halis Yıldırım, projenin bölgedeki diğer projeler gibi doğal yaşam alanlarının gerçeklerini görmeden hazırlanarak vadilere dayatıldığını belirterek hukukun üstünlüğüne olan güvenlerinin sürdüğünü ifade etti.

Şavşat Derelerin Kardeşliği Platformu adına konuşan Güngör Tekgümüş de vahşi kapitalizmin, parasına para katmak için sözde enerji üretimi bahanesiyle binlerce HES, onlarca termik ve nükleer santral projesini, zehir ve ölüm saçan madencilik çalışmalarını, yüksek gerilim hatlarını ve taş ocaklarını kanser virüsü gibi bütün vadilere enjekte etmeye çalıştığını belirtti:

“Tüm canlıların yaşam kaynağı olan su, salt bir enerji üretim ve para kazanma aracı olarak görülemez, bu amaçla ticarileştirilemez. Su, ticari bir mal – meta değil, tüm canlıların yaşamını sürdürebilmek adına ulaşma hakkının olduğu doğal bir varlık, ekosistemin vazgeçilmez hakkıdır. Sadece insanın değil tüm canlıların sudan yararlanma hakkı vardır. Hiçbir canlı, su ihtiyacının ve suya ulaşma hakkının diğerlerinden daha öncelikli olduğunu ileri süremez, iddia edemez. Bulunduğu ortamın asli unsuru olan suyun yatağı hiçbir şekilde değiştirilemez, bulunduğu alandan başka bir alana taşınamaz. Doğal yaşam ile su ilişkisini dikkate almayan hiçbir karar, uygulama ve yasal düzenleme kabul edilemez. Bütün karar vericiler ve taraflar; başka canlılar, gelecek kuşaklar olmayacakmış gibi sürdürdükleri bu bencil davranışlardan, anlayışlardan vazgeçmelidir. Şavşat’taki tüm HES projeleri derhal iptal edilmelidir. Dereler özgürdür, özgür akmalıdır.”

(ozgurgaste.com / Yeşil Gazete)

Dersimiz gazetecilik, konumuz ekoloji – Pelin Cengiz

 

Yeryüzünün aslında ısınmadığına, hatta mini buzul çağının yaklaştığına ilişkin haberler sizce neden bu kadar yaygın?

Bilmem dikkat ettiniz mi, son yıllarda Türkiye’de farklı şehirlere ilişkin giderek daha fazla çevre, doğa ve kent tahribatından, ülkeyi baştan sona zapt eden fosil yakıt endüstrilerinin yarattığı kirlilikten, kentlerin sorunlarını çözmek yerine yeni rant ve talan alanları açan ulaşım projelerinden söz ediyoruz. Gündemimiz bir gün herhangi bir bölgedeki orman katliamı olurken, hemen ertesi gün endüstriyel atıkların nehirleri kirletmesi ya da HES, termik santral, nükleer karşıtı mücadele verenlerin uğradığı zulüm veya madenlerde yüzlerce insanın katledilmesi oluveriyor. Hızla kalkınan, büyüyen bir ülkede tüm bunlar normal bir sürecin parçası gibi görülürken, tanıklık ettiğimiz bu yakıcı gerçeklikleri en fazla bir hafta sonra unutuyoruz.

Kuraklıktan, su kaynaklarının kirlenmesinden ve giderek yok oluşundan, tarımın içinde bulunduğu çıkmazdan, sel baskınlarından, soyu tükenen türlerden, aşırı iklim olaylarından, atmosfere saldığımız karbon emisyonlarından, bir türlü değiştirmek için adım atmadığımız üretim ve tüketim alışkanlıklarımızdan konuşmak, günlük alışkanlıklarımızı sorgulamak pek işimize gelmiyor. Örnekleri çoğaltılabilecek tüm bu saydığım konularla ilgili genel algılarımız ve kanaatlerimiz, şüphesiz farklı medya araçlarından edindiğimiz bilgilenme ile gerçekleşiyor. Tam bu noktada, spesifik olarak ekoloji ve medya ilişkisini, medyada çevre, doğa ve kent haberciliğini, medyanın bu meseleleri kendi içinde algılayış ve sunuş biçimini detaylandırmak istiyorum.

Bu saydığım ekolojiye dair meselelerin çok büyük bir bölümü günümüz dünyasının kapitalist ekonomik modelinin bir sonucu olarak ortaya çıktığı için, bu haberler genellikle ekonomi sayfalarının, kısmen dış haberlerin ya da toplum/yaşam sayfalarının konusu oluyor. Ekonomi gazeteciliği disiplininden gelen biri olarak, topyekün ekolojiyi ilgilendiren haberlerin hangi ezberlerle, hangi doğru bilinen yanlışlarla ele alındığını anlatmaya çalışacağım.

Ekonomi haberciliği, klasik iktisat teorisinin bize anlattıklarından çok farklı icra edilmiyor. Ülkelerin ne kadar büyüdüğüne, o ekonomilerin yatırım çekip çekemediğine, ne kadar istihdam yarattığına, cari açığına, para biriminin güçlü olup olmadığına, üretim, tüketim ihracat, ithalat ve tasarruf rakamlarına bakarak, haberin içeriğini oluşturuyorsunuz. Dünyadaki genel algının bir uzantısı olarak, Türkiye’de de ekonomiyi büyütmek, istihdam yaratmak için gerekli olan şeylerin temelde yeni sanayi ve enerji yatırımları olduğu düşüncesi hâkim. Hemen her gazetedeki inşaat, gayrimenkul, enerji sayfaları da bu yapıyı destekler nitelikte.

Ekonomi ile ekoloji arasında birbiriyle çelişen bir ilişki varmış gibi bir algı yaratılmasının ardında, doğanın metalaştırılarak ekonomik düzenin kâr hırsına teslim edilmiş olması yatıyor. Endüstrileşme ile gezegenin kapasitesinin sınırlarına dayandığımızı ne kadar fark edebiliyoruz? Fark ettiğimiz noktada üretim ve tüketimde gelenekselleşmiş alışkanlıkları değiştirmek için ne yapıyoruz? Burada ortaya çıkan en büyük çelişki, doğal kaynakların sonsuz olduğu ve ekonomik kalkınma için doğanın insanın kullanımına sunulduğu temel yanılgısıdır. Bu yanılgıyı aşabilmenin birinci adımı, doğal kaynakların sonsuz olmadığını, çevresel konuların tüm insanlığın meselesi olduğunu, evrenin de herkesin müşterek yaşam alanı olduğunu kabul etmekten geçiyor. Bir diğer önemli yanılgı da, ekolojiyi içeren konulardaki hassasiyetlerin ekonomik büyümenin önündeki en büyük engellerden biri olarak görülmesi.

Haberlerin verilişinde de birkaç unsur öne çıkıyor. Bunların en belirgin olanları arasında, sayfalarda haberleri kısa veya küçük görme, sayfada boş kalan yerler için dolgu malzemesi olarak kullanma, haber dilini magazinleştirme, propaganda malzemesi haline getirme, konuyu gerçek boyutundan ve bağlamından koparma gibi unsurları sayabiliriz. Bu haberlere gereken duyarlılığı göstermek, farkındalık yaratmak ve medyanın temel görevi olan kamuoyunun bilgilendirme görevini yerine getirmek zorundayız. Bu haberleri sayfalarda kısaltmak, kesip biçmek aslında bir anlamda geleceğimizi kısaltmak demek.

Ekoloji meselesine ilişkin haberlerin sunumuna yönelik yukarıda saydığım yanlışlara gerek uluslararası alandan gerekse Türkiye’den birkaç çarpıcı örnek vermek istiyorum. Medyanın en sevdiği haberlerin başında küresel iklim değişikliğinin olmadığını iddia eden haberler geliyor. Yeryüzünün aslında ısınmadığına, hatta mini buzul çağının yaklaştığına ilişkin haberler favoriler arasında. Bunlar, ağırlıklı olarak iklim değişikliğinin en büyük müsebbibi konumundaki fosil yakıt endüstrisine ait şirketler tarafından finanse edilen kuruluşların sözümona bilimselmiş gibi sızdırdığı haberler oluyor. Bu tür haberlerin, genellikle güvenilirliği son derece tartışmalı, asparagas haberciliğin kalesi konumundaki Daily Mail gibi gazetelerde yer alması da tesadüf olmasa gerek. Türk medyasının anlı şanlı gazetelerinin de herhangi bir sorgulamaya, uzman görüşü almaya gerek duymadan bunları manşetlerine taşıdığına yılda birkaç kez tanık oluyoruz. Yine bir diğer örnek de Kuzey Kutbu’ndaki buzulların erimesine ilişkin. Buzulların erimesiyle yeni enerji rezervleriyle ilgili daha rahat arama çalışması yapılabilecek olması ya da Uzakdoğu’dan Batı’ya giden gemilerin rotalarının kısalacak olması müjdeli bir haber olarak sayfaları süslüyor.

Buzulların eriyip suların yükselmesiyle haritadan silinecek küçük ada devletleri çok uzakta ve iklim değişikliği sadece onları ilgilendiriyormuş gibi yapmak işimize gelirken, Gökçeada’nın sele ve su taşkınlarına esir olmasının iklim değişikliğinin bir sonucu olduğunu kimse aklından geçirmiyor. Yine aynı şekilde Keban Barajı Gölü’nün 40 yıl sonra kuraklık nedeniyle kuruması sonucu daha önce balıkçılık yapanların şimdi kuruyan alanda tarım yapıyor oluşunun iyi bir haber gibi sunulmasının ardındaki, yine medyadaki bilinç ve bilgi eksikliğinden başka bir şey olmasa gerek…

Çevre alanında habercilik yapmak üzere yola çıkan gazetecilerin hemen hepsi kendi kişisel ilgi alanlarını profesyonelliğe çevirmiş gazetecilerden oluşuyor. Ekoloji gazetecileri, hem kamuoyunu bilgilendirme hem de farkındalık ve bilinç yaratma işlevini aynı anda icra ediyor. Uzmanlaşma için hem uluslararası alanda hem de yerel düzeyde bilgi sahibi olmak, hukuksal ve yasal süreçleri takip etmek, bu alana ilişkin raporları değerlendirmek, literatür bilmek gibi gerçek anlamda bilgiyle donanmak zorunda. Ama bu bilgilerin ve raporların pek çoğu el altında bulunmuyor, neredeyse bir akademisyen gibi ya da bir arkeolojik çalışma gibi iğneyle kuyu kazarak, bilgiye erişmek, eriştiği bilgiyi süzerek ondan kamuoyunu aydınlatmaya yönelik bir haber oluşturmak çok kolay değil. Bilgilendirme görevini ifa ederken Türkiye gibi ülkelerde hain, kalkınma, büyüme karşıtı, ülkenin gelişmesini istemeyen lobilerin adamı yaftalarına maruz kalmak da cabası.

Özetle, Türkiye’de gazetecilik giderek zor icra edilen bir düzlemde ilerlerken, iktidarın futürsuz kalkınmacı politikalarına çomak sokan ekoloji gazetecilerinin işi çok daha zorlaşıyor.

Pelin Cengiz – www.platform24.org

Tarihle yüzleşme: Bir başka bahara! – Taner Akçam

 

Toplumsal olayları doğa olayları ile kıyaslamak iyi oluyor.

Deprem nasıl ki bir enerji birikimi ve sıkışmasının sonunda bir kırılma ile oluşuyor, toplumsal olaylar da öyle.

Ergenekon, Balyoz benzeri davaları depreme benzeterek açıklayabiliriz.

Türkiye 2008’den başlayarak 2012’ye kadar kendi tarihi ile bir nevi yüzleşme yaşadı. Bu davalar Türkiye toplumun 90 yıldır biriktirdiği enerjinin, sıkışmanın sonucu idi. Patlama veya deprem yargılamalarla oldu.

Elbette bu yüzleşmeye, Kenan Evren ve ekibinin 12 Eylül nedeniyle yargılanmasını ve de Diyarbakır’da görülmekte olan fail-i meçhul davalarını eklemek gerekir.

Tablonun tamam olmasını istiyorsanız, PKK-BDP çizgisi de dâhil, kendisine sol diyen çevrelerin Evren ve 12 Eylül ve özellikle de faili meçhuller ile ilgili yargılamalar konusunda takındıkları tutumu da ekleyin.

Bu çevreler için, yargılamaların ve bu anlamda tarihle yüzleşmenin önünü açacak Anayasa değişikliklerine evet demekten daha önemli, daha ciddi başka öncelikler vardı.

Sonuç basit: Demek ki bu kadarmış!

Balyoz ve Ergenekon davaları Türkiye’nin tarihi ile yüzleşebilme yeteneği konusunda bize yeteri kadar ipucu veriyor.

Türk’ü ile Kürt’ü ile galiba milletçe özetle söylediğimiz şudur: “Bizden bu kadar”, “bizden daha fazlasını beklemeyin.

Geldiğimiz nokta itibarıyla, geçmişle çok yüzleşmiş vaziyetteyiz, hatta biraz yorgun düştüğümüzü de itiraf etmemiz gerekir.

Şimdi milletçe barışma dönemine girdiğimiz kesin.

Hatta bunun üstüne bir Genel Af, ekmek kadayıfının kaymağı gibi çok iyi olur!

Acaba bundan sonra, Türkiye’de bir daha tarihle yüzleşme için yeni bir enerji birikimi olur mu? Olursa kaç yıl sürer?

Arjantin’e benzetiyorum Türkiye’yi.

Önce askerî darbe döneminin faili meçhullerini bulmak için bir komisyon kurulmuş, sonra komisyon meşhur Nunca Más (Bir Daha Asla) raporunu yayınlamıştı. 1985’te darbeci generallerin yargılanmasına başlanmıştı.

Aradan çok vakit geçmeden de frene basmıştı Arjantin. Yargılamaları durdurmaya yönelik iki büyük yasa çıkarmıştı. 1986’da Ley de Punto Final diye bilinen ve askerî rejim dönemine ilişkin soruşturmaları durduran yasayı, 1987Ley de Obediencia Debidadiye bilinen, üste itaat edenlerin yargılanamayacağı yasası takip etmişti.

1986 ve 87 yıllarında çıkan bu yasalardan sonra, Cumhurbaşkanı Menem askerlerle birlikte solcu örgüt Montonerosüyelerine yönelik af çıkarmış, böylece Arjantin tarihiyle yüzleşmesi macerasının bir dönemini bitirmişti.

Arjantinlilerin, tarihle yüzleşme için yeni enerji birikimleri büyük ekonomik krizle birlikte yeniden ortaya çıktı. Arjantin Anayasa Mahkemesi daha önceki yasaları ve affı 2005 yılında Anayasa’ya aykırı buldu ve yargılamalar 2006’ten sonra yeniden başladı.

Yani yedi- sekiz yıl aradan sonra, yeni bir tarihle yüzleşme dalgası başladı Arjantin’de ve o günden bugüne yüzlerce sorumlu, Arjantin’de soykırım olarak da adlandırılan, askerî rejim döneminde işlenen cinayetler nedeniyle hesap verdi, veriyor.

Bu yüzleşmenin en güzel sembollerinden birisi de, Buenos Aires şehir merkezindeki askerî darbenin en önemli merkezi Deniz Kuvvetleri’ne ait binaların Hafıza Müzesi olarak düzenlenmesi oldu.

Biraz utangaç da olsa, sanki Arjantin’in 1986-7 yıllarını yaşıyoruz. Ergenekon ve Balyoz suçluları dışarıda, KCK da aynı süreç ve çapta olmasa bile yavaşça bunu takip ediyor.

Bir tek eksik olan 1989 affı. Bir de ona uygun bir şeyi bir çıkartırsak süreci tamamlamış oluruz.

Soruyu tekrar sorayım: Acaba, bizde tarihle yüzleşmenin yeni bir enerji birikimi olur mu?

Hiç zannetmiyorum. Niçin mi?

Türk’ü ile Kürt’ü ile sırtımızdaki kamburun büyüklüğü nedeniyle.

Nihayetinde 1980 sonrası ile sınırlı ve sadece “aile içindeki” bir haksızlıkla uğraşmayı ancak bu kadar becerebilen bir topluluk; sonunda “tüm ailenin” suçlanması ile sonuçlanabilecek, vaktiyle nüfusunun yüzde 30’unu oluşturan Hıristiyan nüfusun imhası sorunuyla yüzleşmeye yetecek moral enerji birikimine sahip değil.

Sanki böyle bir yüzleşme hiç olmayacak gibi…

 

Taner Akçam – Taraf

Tokyo şehir merkezinde inek krizi

Fukushima’nın öfkeli çiftçileri, üç yıl önce yaşanan nükleer kazasını izleyen süreçte hayvanlarında oluşan ve tanımlanamayan bir deri hastalığının devlet görevlileri kanalıyla araştırılıp teşhis ettirilmesini istiyor.  Cuma günü Tokyo şehir meydanına uzunara içerisinde büyükbaş hayvan getirdiler.

inek

“Kibo no Bokujo” (Çiftliğin Ümidi), adında bir sivil toplum kuruluşu hasta hayvanı Tarım Bakanlığı’nın önünde araçtan indirerek bu hastalığın araştırılmasını , reaktör patlamasından sonra hayvanlarının derilerinde oluşan beyaz noktaların gerçek sebebinin ortaya çıkarılmasını istediklerini duyurdular.

Çiftlik , Fukushima Nükleer sahasından sadece 14 km uzaklıkta ve radyoaktif kirlilik sebebiyle sahiplerinin bölgeyi terk etmek zorunda kaldığı alanda 350 hayvanı barındıryor .

Bakanlığın önünde medyaya yaptığı açıklamada “Bu hayvanlar et olarak pazarlanamaz ! Onlar yayılan radyasyonun kanıtları ,” diyor Masami Yoshizawa destekçileriyle birlikte . Bir diğer Fukushima çiftçisi Naoto Matsumura ise “Peki bu hastalıklar insanlarda da başlarsa ne olacak ? Bu hastalığın sebeplerini araştırmak ve insanları bu hayvanlara ne olduğuna dair bilgilendirmek zorundasınız .”diyor.

Fukushima’da geniş arazisi olan çiftlik de , nükleer kazadan sonra, on binlerce insanın bambaşka lokasyonlardaki prefabrik evlerde yaşamak için evlerini terketmek zorunda bırakan ağır radyoaktif kirliliğin altında kaldı . Devlet görevlileri, bölgenin radyoaktif kirlilikten temizlenmesinin bir kaç on yılda mümkün olduğunu söylerken bilim insanlarına göre bazı alanlara bir daha geri dönülemeyecek .

(Japantoday /Yeşil Gazete)

Zeytinlikleri bitirecek tasarıya zeytinciler tepkili

Enerji Bakanlığı’nın hazırladığı ve TBMM’ye gönderilen zeytinliklerin enerji yatırımlarına açılmasını öngören kanun tasarısına, zeytinin ana vatanından sert tepki geldi.

09zeytinlik

Türkiye zeytin üretim alanlarının yüzde 80’ine sahip Ege Bölgesi’ndeki üreticiler ve sivil toplum kuruluşları, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından hazırlanarak TBMM’ye gönderilen taslağın geri çekilmesini istiyor. Zeytin bahçelerinin sökülerek termik santral inşa edilmesinin zeytin üretimine büyük darbe vuracağına dikkat çeken ve tasarıyı ihanet olarak nitelendiren sektör temsilcileri, “Zeytinlik alanların tahribatının yıllar boyunca yerine konulamayacağı bir gerçek. Binlerce yıl hizmet edebileceği bilinen böyle bir varlığın 20-30 yıllık bir zaman dilimi için harcanması da doğru olamaz.” diyor.

Aydın Ticaret Borsası Başkanı Adnan Bosnalı “7 yıllık süreçte Türkiye, dünyada zeytin varlığı açısından İspanya ve İtalya’dan sonra 3.sıraya yükseldi. Önümüzdeki 5 yılda 650 bin ton zeytinyağı üretimiyle de dünya ikinciliğine oturacağı öngörülüyor, ancak zeytinliklerin enerji yatırımlarına açılması, Türkiye’nin dünyadaki bu konumuna ciddi darbe vuracak. Akhisar’da 450 bin dekar zeytinlik bulunduğunu ve kayıtlı 27 bin 393 çiftçinin zeytin yetiştirdiğini aktaran Akhisar Ticaret Borsası Başkanı Alper Alhat, “Gelirimizin en büyük kısmını, zeytin ve zeytinyağı tescilleri oluşturuyor. Zeytinliklerin azalması, hem şehir hem de ülke ekonomisine zarar getirebilir.” dedi.

Borsa Başkanı Bosnalı, tasarının kanunlaşması halinde zeytinciliğin büyük darbe alacağına dikkat çekerek şunları söyledi: “Zeytinlikler sürekli gündeme geliyor. O zaman zeytinlikleri imara açalım, kurtulalım. Böyle bir tasarının yasalaşması, sektöre büyük darbe olur. Zeytin hassas bir ağaç ve her yerde yetişmiyor. Böyle bir kanunu kabul etmiyoruz.”

Aydın Ticaret Odası Başkanı Hakan Ülken de “Enerji politikalarımızı doğru belirleyip Türkiye’nin kendi enerji ihtiyacını karşılayan ve ihraç eden konuma gelmesi lazım ama bunu yaparken de doğal ve ekolojik dengenin bozulmaması ve tarımsal zenginliklerin kaybedilmemesi lazım. Hele ki zeytin gibi stratejik bir üründe.” dedi. Zeytindostu Derneği Başkanı Abidin Tatlı ise tasarının Meclis’te onaylanması halinde sektör için sonun başlangıcı olacağını söyledi. Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği Başkanı Gürkan Renklidağ da, tasarının çevreyle ilgili tedbir alınmadan yapılması büyük sorunlara yol açacağını söyledi.

Öte yandan , CHP İstanbul Milletvekili Umut Oran’ın, zeytinciliğe darbe vuracak yasa tasarısının TBMM’Ye sevkedilmesi üzerine konuya dikkat çekmek amacıyla Enerji ve Tarım Bakanlarına iki soru önergesi sundu. Bu kapsamda Oran, “Bu tasarıyla ülke zeytinciliğine büyük bir darbe vurulmayacak mı? Geri dönülmez bir biçimde zeytinliklere verilebilecek hasar nasıl önlenecektir?” gibi zeytinin günümüzdeki değerine ve geleceği ile ilgili sorular yöneltti.

(Zaman/ Yeşil Gazete)

Soğanı dolu vurdu

Amasya’da dolu yağışı tarım arazilerine zarar verdi.

soğan

Türkiye’nin önemli soğan üretim merkezlerinden Amasya’da etkili olan dolu, ekili alanlara verdi.

İl merkezine bağlı Oluz köyünde etkili olan dolu yağışı, 10-15 gün içinde hasadı yapılacak erkenci soğanlara zarar verdi.

Soğan üreticisi Kemal Çelik, AA muhabirine daha önce böyle dolu yağışı görmediğini, kayıplarının çok büyük olduğunu söyledi.

Yaklaşık 20 dakika süren dolunun iri taneli olduğunu ve bütün ürünlere hasar verdiğini anlatan Çelik, “Köyümüzde dolu vurmayan yer çok az. Çevre köylerde de aynı durum var. Soğanın nazbı bu bölgede atıyordu. En az 4 bin işçi gelecek ve burada söküm yapacaktı ama bu yıl biraz zor olacak. Zararımız çok büyük” diye konuştu.

Tarladaki ürünün, yağışın ardından toplanmasının çok zor olduğunu belirten Çelik, besleyici dalları kırılan ve yara alan soğanın birkaç gün içinde çürümeye başlayacağını  belirtti.

(AA/ Yeşil Gazete)

Soma faciasında Maden-İş Sendikası’na ilk dava

Manisa’nın Soma İlçesi’ndeki maden faciasında hayatını kaybeden 301 işçi arasında yer alan Sezai Kilinç’in ailesi adına avukat Hamdi Özşarlak, olayda kurusu bulunan şirket ile kamu kurumlarının yanı sıra, Maden-İş Sendikası’na yönelik de ilk kez tazminat davası açtı.

maden iş

Özşarlak, ayrıca Sezai Kilinç’in eşi ile iki çocuğu adına istedikleri toplam bir milyon 50 bin TL’lik tazminat tutarı için, Türkiye Kömür İşletmeleri, TKİ Eli Müessese Müdürlüğü ile yine Maden İş Sendikası‘nın da hesaplarına el konulmasını talep etti.

Hamdi Özşarlak, dava dilekçesinde sendikanın kusuruyla ilgili olarak, “Sendikalar, madenlerdeki işçi katliamlarını ortadan kaldıracak ve iş güvenliği önlemlerini aldıracak asıl güç olması gerektiği yerde, bu olan biteni görmeyip işçiler adına itiraz etmeyerek sendika da katliama ortak olmuştur. Binlerce işçinin üye olduğu Türkiye Maden İş sendikası işverinin işini kolaylaştırıcı faktöre dönüşmüş durumdadır” ifadelerine yer verdi. Sendikanın işçilerin kendisine verdiği denetim ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yönelik görevlerini de yerine getirmediğini ileri süren Hamdi Özşarlak, Sezai Kilinç’in eşi Suna Kilinç ve çocukları Cafer Kilinç ile Arzu Kilinç adına toplam bir milyon 50 Bin TL manevi tazminat davası açtı.

13 Mayıs 2014’te Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’de meydana gelen yangında, 301 madenci hayatını kaybetmiş, facianın ardından başlatılan adli soruşturmada ise, aralarında şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, Genel Müdür Ramazan Doğru ile İşletme Müdürü Akın Çelik’in de bulunduğu 8 kişi de tutuklanmıştı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Teftiş Kurulu müfettişlerinin de yaptığı incelemeler sonrasında, şirkete ait Işıklar ile Ata Bacası maden ocakları, iş sağlığı ve iş güvenliğine uygun bulunmayarak kapatılmıştı.

Olayda hayatını kaybeden işçilerin avukatları, açtıkları tazminat davaları sonrasında Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’nin mallarına tedbir konulması için müracaatta bulundu. Avukatların başvurularını inceleyen Soma 1’inci Asliye Hukuk Mahkemesi, şirketin tüm alacaklarına, banka hesaplarına ve gayrimenkullerine el koydu. Bunun için de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın yanı sıra tüm bankaların genel müdürlüklerine ve yine tapu müdürlükleri yazı yazılmasına karar verdi.

(DHA / Yeşil Gazete)

Batı Şeria’da olağanüstü hal varsa ve kimse bunu konuşmuyorsa yine de var mıdır?

Bethan Parry’nin Mic.’de yayınlanan yazısını yazarımız Özgecan Kara’nın çeivirisiyle yayınlıyoruz.

Gilad Shaer, Naftali Frenkel ve Eyal Ifrach kaybolduğunda Perşembe akşamıydı. Üç İsrailli genç Batı Şeria’daki okullarından eve otostop çekiyorlardı, en son Gush Etzion’da yerleşim bloğu yakınlarında görüldüler, eve hiç varamadılar.

Gençlerin kaybolduğu günden beri Filistin’de hayat korku ve kargaşaya gark oldu. Kayıp gençlerin eve götürülmesi için diye başlayan ama anlaşılan çok daha fazlası için süren İsrail askeri operasyonuyla Batı Şeria’daki askeri baskı cezai gaddarlığa varmasına rağmen küresel medyadan ilgi görmedi.

İsrail medyasında gençlerin kaçırıldığı varsayıldı, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Hamas’ı suçladı. Hamas iddiaları kabul etmesede olay Hamas terör saldırısı olarak basına duyuruldu. Geçtiğimiz haftasonu basının ilgisinin tamamı kaçırılma üzerineydi.

Kaybolan üç İsrailli gencin anneleri
Kaybolan üç İsrailli gencin anneleri

Filistinliler içinse baskı yeni başladı. Pazar gecesi Batı Şeria şehri El Halil tamamen kapatıldı, askerler tek tek evleri aradılar. Çiftler gecenin bir yarısı başlarına dayatılan silahlarla uyandırıldılar, evlerin salonda erkeklerin gözleri bağlandı ve elleri kelepçelendi. Kapılar patlatılarak açıldı ve 8 yaşında bir çocuk şarapnelden ciddi şekilde yaralandı. Jalazon göçmen kampında 20 yaşındaki Ahmad Sabarin’in göğsüne kurşun isabet etti, Sabarin hastanede öldü.

resim2
Öldürülen Ahmad Sabarin’in cenazesi

İlk gece kaçırmayla ilişkili terör şüphelisi olmak suçuyla 150 kişi tutuklandı. Ama ne bu ne de orantısız askeri kuşatma küresel manşetlere ulaşmadı. Amerika’daki editörler için kuşatma, kaçırılmanın yanında ufak bir not olarak kaldı.

Geçtiğimiz birkaç saatte Mahmut Duddeen adındaki 14 yaşındaki çocuk ve 22 yaşındaki Mustafa Aslan İsrail kuvvetlerince vurularak öldürüldü.  Bethelem’den Jenin’e tüm geceler askerler sokaklarda gezerken ve evlere baskınlar yaparken, taş atan gençlere canlı ateş ve ses bombalarıyla saldırırken patlamalarla bölünüyor. Gazze’de hava saldırısı devam ediyor ve 18 Haziran’da Filistin’in en iyi üniversitelerine saldırıldı. Hem İsrailliler hem de Filistinlilerce Batı Şeria’daki seferberlik 2. İntifada’dan beri görülen en büyük seferberlik.

Öldürülen 15 yaşındaki Mahmud Dodeen'in cenazesi
Öldürülen 15 yaşındaki Mahmud Dodeen’in cenazesi

Nablus’daki Balata göçmen kampından Mahmoud Subuh’un Mic dergisine söylediğine göre zaten karamsar bir durumun tamamen çıkmaza sürüldüğü görülüyor. “Çarşamba akşamı 20 ila 30 eve saldırıldı. Bir evin üçüncü katı tamamen tahrip edildi. Buradaki baskı çok ciddi, herkes şakın ve umutsuz. Kimse bu şiddeti tekrar istemiyor.”

Filistinli kadın İsrail baskınından sonra evini temizliyor
Filistinli kadın İsrail baskınından sonra evini temizliyor

Bu karamsar durumun haber değeri var mı? Pek öyle görünmüyor. Amerika medyasında vahşetin şiddeti de göz önünde bulundurulursa çok az yer aldı. Uluslararası medyada ise kınama kaçırılma olayına yoğunlaşsa da Ahmad Sabareen, Mustafa Aslan, Mahmud Dudden veya 7 yaşındaki Ali al- Awoor’un İsrail ateşinde ölmesini kınayan sesler duyulmadı.

Döngü oldukça tanıdık. Eyad, Gilad ve Naftali kaybolduğunda İsrail hapislerindeki 130 mahkum idari tutukluluklarının protestosu için başlattıkları açlık grevinin 50. Günündeydi. En genç protestocu kaçırılan çocuklardan biriyle aynı yaşta, 19 yaşındaydı. Bu veya taş attığı için İsrail hapislerinde olan 196 Filistinli çocuğun hikayesi dünyanın geri kalanında duyulmadı.

Kaçırılma olayının ardından korkunç bir tutuklama dalgası da başladı. Gençlerin kaybolmasından beridir en az 300 Filistinli tutuklandı. Hiçbiri bir şeyle suçlanmadı, çoğunlu Hamas üyesi ve çok muhtemel idari tutukluluğa konulacaklar.

Hamas’ın hedeflenmesinin nedeni kaçırılma için sorumlu tutulması. Ama günler geçtikçe ve operasyon yoğunlaştıkça olağanüstü hal ve baskı da artıyor. Operasyonun kaçırılma olayının da önüne geçmesi gizli bir strateji değil. Ordu radyosunda İsrail’in Batı Şeria’daki Hamas’la ilgili her şeye kanal tedavisi uygulayacağı duyuruldu. Ekonomi Bakanı Naftali Bennett Hamas’ın üyeliğini cehenneme giriş bileti olarak değiştireceğine söz verdi. Bir İsrail haber kaynağına göre ise Aman (İsrail Savunma Kuvvetleri) yetkilisi operasyonun çok önceden planladığını ve amacının çocukları bulmak değil ayaklanmayı provoke etmek olduğunu söyledi.

El Halil'de kaçırılan gençleri arayan İsrail askerleri
El Halil’de kaçırılan gençleri arayan İsrail askerleri

İki hafta önce Hamas ve daha ılıman Fatah partisi arasında bir birlik hükümeti kurulacağı duyurulmaya başlanmıştı. Birçokları şüpheli yaklaşsa da seçimler ayarlanmış ve de bu hareket devlet olma yolundaki tıkanmayı açacağı düşünülmüştü. Kaçırılma ve sonrasındaki olaylarla demokratik ittifak hükümeti kurulması zor görünüyor.

İsrail Batı Şeria’da Hamas’ı bitirmee karar verdiyse bunun bedelini sivil Filistinliler ödeyecekler. Ne yazık ki bunların hiçbiri medyanın ilgisini çekmiyor. Hepimiz Gilad, Naftali ve Eyal’ın evlerine güvenle dönmesini umut ediyoruz, ama konuşmadığımız hikayeleri de unutmamalıyız: İsrail hapislerindeki yüzlerce genci, öldürülen binleri ve işgalin dayanılmaz koşullarında mahkum kalmbış yüzbinlercesini.

Batı Şeria’da aileler uyuyamadıkları bir geceden uyanırlarken onları uyak tutan sadece askerler değil. Mic dergisine konuşan insan hakları aktivisti İssa Amro “Gerginiz ve dehşet içindeyiz, ama aynı zamanda hayal kırıklığı ve umutsuzluk içindeyiz” dedi. “Dünyada sadece üç kayıp İsrailli gencin haberi yapılıyor, El Halil’de işgal altında yaşayan 800 bin Filistinlinin haberi yapılmıyor. İsraillilerin niyeti gençleri bulmak değil Filistinlileri cezalandırmak. Bizim kendi ülkemizde özgürlük içinde yaşama hayalimizi yıkıyorlar.”

‘1 taş ocağı 2 HES yeter, 2. taş ocağını istemiyoruz’

Tokat Reşadiye’ye bağlı Yolüstü köyü sakinleri, bir taş ocağı ile iki adet HES santrali olan topraklarında açılmak istenen ikinci taş ocağını protesto etti. Basın açıklamasının ardından bazı köylülerle, ocağın açılmasına izin verdiği iddiasıyla eski Belde Belediye Başkanı Talip Çetin arasında kavga çıktı.

koylu

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından turizm beldesi ilan edilen Reşadiye ilçesi Yolüstü köyü sınırları içerisindeki Er Tepesi mevkiine özel bir firma tarafından taş ocağı kuruldu. Ocağın, hemen yanındaki kanyona büyük zarar verdiğini dile getiren köylüler, ‘Bizim kalbimiz orası, bizim kalbimizi söküyorlar.’ diye tepki gösterdi.

Nüfusu 2 binin altında olması sebebiyle kapatılan belediye önünde toplanan yaklaşık 500 kişi ‘Taş ocağına hayır’, ‘Bu nasıl turizm bölgesi?’ ve ‘Devlet bize ses ver’ pankartı açtı.

Köylüler adına basın açıklaması yapan Fatih Yılmaz, can güvenliklerinin tehlikede olduğunu ileri sürdü. Yılmaz, şöyle konuştu: “Köyümüzde bir adet taş ocağı ve iki adet HES santrali varken, şu an ikinci bir taş ocağı açılmaktadır. Biz bu taş ocağının açılmasını kesinlikle istemiyoruz. Çünkü bölge, Bakanlar Kurulu’nun 23.06.2010 tarih ve 2010/647 sayılı kararnamesi ile turizm bölgesi olarak ilan edilmiş ve Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu taş ocağı ile birlikte bölgede tarım imkansız hale gelmiştir. İçme suyu kaynaklarımız bu bölgeden beslendiği için kurumak üzeredir. Faaliyetin ana kaynağı olan Er Tepesi’nin tam altında HES tüneli mevcuttur ve taş patlamaları ile birlikte bu tünelin patlama riski olup bu tünelin alt kısmındaki ziraat bahçelerimizdeki insanların can güvenliği tehlike altındadır. Bu taş ocağına izin veren yetkililerin, durumu yerinde inceleme yapmadan çalışma ruhsatı ve izni verdiği açıktır. Biz buranın tekrar incelenmesini istiyoruz.”

Yapılan basın açıklamasının ardından slogan atan köylüler arasında gerginlik yaşandı. Taş ocağının açılmasına karşı çıkan grupla eski Belde Belediye Başkanı Talip Çetin arasında yaşanan tartışma, tekme tokat kavgaya dönüştü. Kısa süren arbedede yaralanan olmazken tarafları köylüler ayırdı.

(Zaman/ Yeşil Gazete)