Ana Sayfa Blog Sayfa 3915

Katliamdan sonra Soma (1): Vaat edilenler ve gerçekler 

1. Bölüm – Soma unutuldu mu?

Screen shot 2014-08-04 at 10.02.42

Yemyeşil ovaların ve zeytin ağaçlarının arasından Soma’ya ulaşan dar yolu son 2,5 ayda ikinci kez geçiyorum. İlki devletin “kaza”, Soma’nın katliam olarak gördüğü faciadan bir gün sonra, 14 Mayıs’taydı. Karşılaşacağım acının büyüklüğü karşısında ürktüğümü hatırlıyorum. Bu kez kulaklarımda Mayıs’ta farklı farklı ağızlardan duyduğum o ses var: Bizi unutmayın. Soma’ya 301 kişinin öldüğü katliamın üzerinden 2 aydan fazla zaman geçmişken yine gelmemize neden olan da o ses belki. Korktukları başlarına gelmiş mi anlamaya çalışmak için buradayız.

somamezarlık3

Tahir Kılınç
Tahir Kılınç

İlk gelişimizde ziyaret ettiğimiz köylerden biri İzmir’in ilçesi Kınık’a bağlı Elmadere köyüydü. Mayıs ayında köyün girişinde karşılaştığımız Tahir Kılınç “acıların babası oldum ben a kızım” diye anlatmıştı durumunu. Bu küçük köyden 11 madenci öldü. Tahir Amca faciada bir oğlunu, iki damadını, iki yeğenini kaybetmiş. Kendi oğlunun cesedini bulmak için 100 cenazeye tek tek bakmak zorunda kaldığını anlatmıştı geçen görüşmemizde. Ateş yüreğine, evine düşse de acısını yaşayamayanlardan. Çünkü geride bakmakla sorumlu olduğu 7 çocuk kalmış. Bizi yolcu ederken “el ayak çekilince anlayacağız acımızın büyüklüğünü” demişti. Bu kez yine evinin önündeki verandaya buyur ediyorlar bizi. Köşedeki odun ateşinde çay hep kaynıyor. “Son iki ayı nasıl geçirdiniz, nasılsınız?” diye sorunca içini döküyor Tahir Amca, “daha toparlanamadık, üzgünlük, yorgunluk beynimizde, taşıyoruz yani, yapacak da bir şey yok” diyor. Bundan sonrası sessizlik. İzmir’in Temmuz’unda öğle sıcağına ocağın sıcağı ve çaresizliğin ağırlığı ekleniyor. Çocuklar ise bu havanın tamamen dışında. Koşturup yaramazlığa devam ediyorlar. En küçük torun kâh kiremit yığınının tepesinde kâh ocağın yanında, düştü düşecek. Elindeki oyuncakla oyalanıyor kendini bekleyen geleceğin belirsizliğinden habersiz. Tahir Kılınç’ın kızı köydeki çocukların çoğunun babalarının ölümünü kabullendiğini ama kendi oğlunun bunu duymak istemediğini anlatıyor. Psikologlar “kabullenmesi gerek, anlatın” demiş ama küçücük bir çocuğa bunu kim nasıl anlatacak?

Soma’ya yapılan vaatler

Bir yönüyle el ayak pek çekilmemiş aslında köyden. Faciadan iki gün sonra şahit olduğumuz ziyaretçi akını iki ay sonra da devam ediyordu. Siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, tatile gelip giderken yolu düşenler Soma ve çevresini ziyaret ediyor. Halkın madenci aileleriyle gösterdiği dayanışma kayda değer. Çocukların hediye gelen son model bisikletleri, yeni oyuncakları var. Ama Kılınç’ın deyimiyle devlet pek çalmamış kapılarını. “Sadece ölenlerin eşleri sigortaya bağlandı, başka bir şey yok daha. Vaatler var vaatler var da, daha gerçekleşen bir şey olmadı” diyor.

**elmaderecocuklar Vaatler arasında AFAD’ın halktan topladığı ve duyurusunu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı ölen her madencinin ailesine verilecek 154 bin lira ve TOKİ’nin yapacağı ikişer ev var. Bayram öncesi paranın dağıtımına başlandığı haberleri geldi, yerel Karaelmas gazetesi de evler için arazinin tespit edildiğini yazdı. Acıları dindirir mi? Kılınç “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’ndaki tüm parayı verseler oğlumu bana geri vermez” diye anlatıyor duygularını.

Hikmet Kahraman
Hikmet Kahraman

Tek umudu kendisi ölünce – ki 61 yaşında olduğunu en fazla 10 yıl sonra yolun sonunun geleceğini söylüyor – çocuklarının birbirine ve geride kalan torunlarına sahip çıkması. Elmadere Alevi köyü. Soma’ya gelmeden önce Alevilerin daha tepkili olduğunu, Sünni köylerinde ise halkın basına konuşmak istemediğini duymuştuk. Elmadere’den çıkıp Kınık’ın bir başka köyüne, ormanlar içindeki Köseler’e varıyoruz. Köyün camiinin önünde namazdan çıkan kalabalığa denk gelip onlarla köy bakkalının önündeki iki üç masalı kahveye geçiyoruz. 100 haneli köyde 14 madenci ölmüş. Yüzünde yılların derin çizgilerini taşıyan Hikmet Kahraman oğlunu kaybetmiş. Oğlunun banka borçlarını ödemek için madencilik yaptığını anlatıyor. “Sizin nesil nasıl geçindi tarımdan da şimdikiler geçinemiyor” diye sorduğumuzda “biz pantolonumuzu yama yapar yıllarca giyerdik, şimdikiler her şeyi görüp istiyor” diye sitem ediyor. Kahvenin hemen yanındaki evde Türk bayrağı asılı. Ölen madencilerin aileleri kendilerine “şehit ailesi” diyor, kapılarda bayraklar var. Kapıyı çalıyoruz, kilimler ve minderlerle kaplı küçük serin avluya buyur ediyorlar bizi. 24 yaşındaki Tayyibe Çakır hem eşini hem babasını kaybetmiş. Boynunda eşi Sadık’ın adının yazdığı bir kolye var. Her Pazar olduğu gibi köye vardığımız Pazar günü de mezarlık ziyaretine gitmişlerdi. 3 yaşındaki kızı Ecrin babasının yanında kumlarla oynadığını anlatıyor. Hafta boyunca olan biteni anlatıyormuş babasına mezarının başında. ‘Kaza’dan hemen sonra geldiğimde de yeni yeni konuşmaya başlayan çocukların ağzından “babam öldü” lafını duymuş, ölümün anlamını bilmediklerini düşünmüştüm. Şimdi yokluğu biraz daha kavramış gibiler. Ama gün içinde olan bitenleri babalarının fotoğraflarına anlatıyorlar. Ölen babaları geride kalan çocuklar için artık fotoğraflarda yaşıyor.

Ecrin babasının ve dedesinin fotoğrafıyla
Ecrin babasının ve dedesinin fotoğrafıyla

Ağıtlar dinmiş, fotoğraflar çerçevede

İki ay önce köylerde tüm cenaze evlerinden kadınların ağıtları yükseliyordu. Erkeklerin duygularını belli etmemesinin yüceltildiği bir toplumun içinden yetişen onlarca genç ve yaşlı erkeğin ağladığına tanıklık etmiştim. Şimdi artık ağıtlar dinmiş. Ama nasılsınız diye sorar sormaz gözyaşları dökülüyor yine. İnsan acılarını deştiği için vicdan azabı duyuyor ama Tayyibe “zaten her gün böyleyiz, ağlamaktan yaş kalmadı gözlerde” diyor. Basında bahsedilen “konuşmama” hali yok bu köyde. Aksine her evde çaylar ikram ediliyor, kapılarının çalınmasından, dertlerinin dinlenmesinden mutluluk duyuyorlar. Yaşlı teyzeler bizi sarılarak karşılıyor, dualarla yolcu ediyor. En temel beklenti hediye falan değil, içlerini dökmek ve acıyı paylaşmak. Ne kadar paylaşılırsa. Evlerde televizyon açılmıyor, müzik ve eğlence yok. Köylerdeki genel kasveti kelimelere dökmek zor ama evlere girer girmez yüzünüze çarpıyor. Biz sohbet ederken Ecrin babasının ve dedesinin çerçevelenmiş fotoğraflarını getiriyor bize göstermek için. Her evde süslü çerçevelerden var artık. Düğün, nişan, askerlik fotoğrafları sandıklardan çıkarılmış, büyütülüp evlerin en görünen yerlerine asılmış. Girdiğimiz pek çok evde de özellikle anneler ölen çocuklarının tüm eski fotoğraflarından oluşan albümleri gösterdi bize. Ölenlerin gencecik olduğunu bilmek başka, o umutla bakan gözlerin artık olmadığını bilmek başka türlü vuruyor insanı. Toprağın altına 301 madenciyle nice hayaller, umutlar gömülmüş. Tayyibe Çakır katliamdan sonra annesinin yanına yerleşmiş. Anne Arife Kaynak 47 yaşında. O yaşta hem katliamda ölen kocasının acısıyla baş etmek, hem de eşini kaybeden kızına destek olmak zorunda. İki kadın omuz omuza verip hayata tutunmaya çalışıyor. Tek destekçileri Arife Hanım’ın 21 yaşındaki oğlu Ramazan. O da madenci. 18 yaşını doldurur doldurmaz faciada ölen babasının teşvikiyle girmiş maden işine. Babasının vardiyası biterken onunki başlarmış; maden girişinde karşılaşıp şakalaşırlar babası “haydi haydi uyuma çabuk çabuk yürü” dermiş. “Bir daha asla girmem madene, yakınından bile geçmemeye çalışıyorum, babamı hatırlatıyor” diyor. Annesi de zaten “asla salmam, bir tek oğlum kaldı” diye lafa giriyor. Ramazan askere gidip gelince başka bir iş bakacak. Tüm ailenin umudu madenci ailelerinden bir kişiye devletin iş sağlayacağı sözü.

Suya düşen hayaller

Ramazan’a gelecek hayallerini soruyoruz, evlilik planı olduğunu, ev ve araba almak istediğini anlatıyor ama ekliyor “şimdi hepsi suya düştü, ben babamla hayal ettim her şeyi.” Şimdi kendini “darmadağın” hissediyormuş. Hem eşini hem babasını kaybeden ablası Tayyibe de daha toparlanamadıklarını söylüyor. Öldükleri an ve o acı aklından çıkmıyor. Unutulmuş hissediyorlar mı sorusuna yanıtı Elmadere’den Tahir Amca ile aynı. “Gelen giden vatandaş çok var Allah razı olsun. Devlet de bir maaş bağladı, bir kere aldık, inşallah kesilmez böyle devam eder ama hiç sanmıyorum.” Asıl kızdığı kocası ve babası ölmeden önceki ihmaller. Her üçü de bize madenin faciadan önce ısındığını ve madencilerin bu durumu üstlerine söyleyemediklerini örneklerle anlatıyor. Madencilerin iş dönüşü çamaşırlarının terden sırılsıklam olduğunu, madene yolladıkları yemeklerin sıcaktan bozulduğunu, güvenlikçiye durumu söylediklerinde “çalışılır burada, devam” dediğini söylüyorlar. Tayyibe “devlet zamanında, onlar ölmeden sahip çıkacaktı, şimdi maaşları artırıp çalışma saatlerini kısaltacaklarmış, bu kadar kişinin ölmesi mi gerekiyordu? Kaç kişi kaldı arkalarında? Kaç anne kaldı?” diye soruyor. Soma ve çevresinde ölen madencilerden geriye 432 çocuk kaldı. **köselermezarlık20 Evden sonra sokakta bisiklet süren çocukların yardımıyla madenciler için açılan mezarlığa gidiyoruz. İlkokul çocukları yeni bisikletleriyle arabamızın önünde mezarlığa kadar bize rehberlik ediyor. Ölümün trajedisi, Soma’da hayatın her anında çarpıyor yüzümüze. Ormanın bir kenarı onlara ayrılmış. Sessizliği rüzgâr ve cırcır böcekleri deliyor. Ağaçların arasında siyah #SOMA yazan bir t-shirtle Türk bayrağı sallanıyor. Facianın yaşadığı günlerde sosyal medyada sıkça kullanılan DirenSoma hashtagini hatırlatırcasına. Somalı direnmeye çalışıyor acısına.  Mezarların üzerinde babalara yazılan mektuplar ve çizilen resimler var. Muhtemelen her hafta değişiyor. Rengârenk futbol takımı formaları göze çarpıyor. Ölümü kabullenememe ve gidenleri yaşatma arzusu mezarlara yansımış. Yörük köyü Köseler’de duyduklarımız ve karşılaştığımız manzara Elmadere ile hemen hemen aynı. Acının mezhebinin olmadığının ispatı. Köseler’den akşamüzeri ayrılıp gün batarken virajlı ve yemyeşil dağ yolundan kuş sesleri arasında aşağı iniyoruz. Bu köyde yaşayan madenciler de her gün bir saat, bu cennet gibi yoldan gidiyor, sonra yerin yüzlerce metre altındaki zifiri karanlığa, cehennem dedikleri madene giriyorlar. “Neden” sorusunun tek cevabı “mecburiyet”. 11 madencinin öldüğü Elmadere köyünün hemen yanına yeni bir maden açmak için Polyak Madencilik şirketine ruhsat verildi. Tahir Kılınç “maden açılıyor, iyi mi kötü mü olduğunu bilen yok, ama köylümüzün hepsi başvurdu, 60 yaşındakiler bile, çünkü çaresiz kalmışlar, acılar bir yere kadar” diyor. 11 madencinin öldüğü bu küçücük köyden onlarca kişi daha madene girmek için iş beklemesi çaresizliğin ispatı. SOMA Çaresizler çünkü bir zamanlar verimli arazilerinde tarım yapılan, tütün yetiştirilen Soma’da tarım artık para kazandırmıyor. Konuştuğumuz madencilerin tamamının bankalara kredi borcu var. Kimi küçük bir köy evi yaptırmak, kimi içine eşya alabilmek, kimi bir yandan madende çalışıp bir yandan tarlasını ekebilmek için kredi çekmiş. Soma Holding’e ait üç maden ‘kaza’dan bu yana kapalı. Soma, sonu belirsiz bir bekleme halinde.

Haber : Işıl Sarıyüce     /    Fotoğraf: Enis Durak                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 

Yarın: Madenler daha güvenli hale gelecek mi?

 *Bu yazı dizisi Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı kapsamında hazırlanmıştır    Screen shot 2014-08-04 at 10.02.42

Yurttaşlar ! – Yunus Muluk

Dostlar, Nova Romalılar, Ankyralılar, Smyrnalılar ve Ülkenin Tüm Polislerinde YaşayanYurttaşlar, Dinleyin…

Tarihinin en büyük güvenlik tehdidiyle karşı karşıyayız. Kentlerimiz kuşatma altındadır. Bebek mamasından GDO’lu ürün çıkacak kadar güvenliğimiz tehlikededir.. Bizlerden ne olduğunu bilmediğimiz ürünlerle beslenmemiz beklenecek kadar gıda güvenliğimiz bulunmamaktadır. Ülkenin en büyük şehrinin bir aydan az suyu kalabilecek kadar susuzluk gerçeğiyle karşı karşıyayız. Küresel iklim değişikliği ve ekolojik kriz en fazla kentleri tehdit etmektedir. Bu tehdit gelecekte de artarak devam edecektir.

Kentlerden çıkın ve bulduğunuz, kolay ulaşabileceğiniz, imkanlarınızın el verdiği, gidebileceğiniz toprak parçasına sahip olun, kiralayın, birlikler kurun, kooparatifler kurun, kırda yaşayanlarla ortaklıklar kurun, kentte kazandığınızı kıra aktarın, ürünlerinizi marketler yerine yerel üreticilerden alın, kendi ürününüzü yetiştirin, yetiştiremediklerinizi köylerden temin edin, yetiştirdiklerinizle yetiştiremediklerinizi takas edin, bilgi ve deneyimlerinizi paylaşın, toprakla yeniden tanışın, çocuklarınızı tanıştırın, dokunun, haftasonlarınızı ve tatillerinizi oralarda geçirin…

Kentte başınızı sokacak bir evinizin olması yerine doğayla sağlıklı bir ilişki kurabileceğiniz, tamamını değilsede ihtiyaçlarınız olan ürünlerin bir kısmını yetiştirebileceğiniz toprağımızın olması başımız için daha sağlıklıdır. 20-30 metrekare kat bahçesine sahip olduğu için yüzbinlerce liralık konutlar almak yerine bu paranın onda birine veya beşte birine kırsalda birkaç dönümlük araziye sahip olacağımız gerçeği ortada dururken, gelecek yatırımı adı altında yaptığımız tüm hesaplar bir aldatmacadır.

Kentleri dönüştüremediğimiz için kırsala dönmek bir romantizmin ötesine geçerek bir zarurete dönüşmeye başlamıştır. Ekolojik krize, gıda güvenliği ve küresel iklim değişikliği gibi tehditler de eklenince gelecekte en güvenli olanlar; kırsalda olanlar ve kırsalla bağını koparmayanlar olacaktır.

Vazgeçemediğimiz ancak mevcut halinden rahatsız olduğumuz; kentler ve romantik duygularla uzaktan seyredip bir gün orada olmak istediğimiz yada koşulları yaratamadığımız için gidemedeğimiz; kırsal. Değişmeye ihtiyacı olan iki yaşam alanımızdır. Bir ayağımızı kırsala uzatmadığımız sürece ne kenti nede kırsalı dönüştürmek mümkün görünmemektedir. Daha arada yaşamlar kurmak zorundayız.

2014 yılının yaz aylarında aynı anda yaşadığımız seller ve kuraklık, gezegenimizin geldiği durumun göstergesi durumundadır. Şu an itibari ile ürettiğimiz ekonomik büyüme, ulaştığımız teknoloji, sahip olduğumuz bilgi, yaşam biçimimizin sürdürülemez olduğuna işaret ederken “kırsala dönüş” bugünün ve geleceğin kavramı olarak hayatımıza girmiştir. Ekolojik pek çok yaklaşım ve kavram gibi “kırsala dönüş” de kalkınma ve büyüme sevdalıları tarafından geriye gitmekle özdeşleştirilmeye çalışılmaktadır. Modern bilim, yaşadığımız sel, kuraklık gibi afetlerle endüstriyalizm arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarırken doğal afetlerin o kadar doğal olmadığını öğrendiğimiz bugünlerde hangi fikrin gerici olduğu yeniden düşünülmelidir.

Yunus Muluk

 

 

Yunus Muluk

 

 

Kayseri’de bir organik pazar daha

Kayseri’de geçtiğimiz haftalarda yeni bir ekolojik pazar açıldı. Talas’ta açılan  %100 Ekolojik Pazar, Kocasinan pazarıyla birlikte şehrin organik sebze/meyve ihtiyacını karşılayan ikinci pazar oldu.

Kayseri'de geçtiğimiz sene ilk olarak Kocasinan Organik Pazarı açılmıştı.
Kayseri’de geçtiğimiz sene ilk olarak Kocasinan Organik Pazarı açılmıştı.

Kayseri İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü tarafından yürütülen “Organik Tarımın Geliştirilmesi ve Yaygınlaştırılması” projesi kapsamında, Kayseri İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, Kocasinan Belediyesi , Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve Kapadokya Organik Tarım Üreticileri Birliği Derneği işbirliği ile açılan Kocasinan Erciyes Evler %100 Ekolojik Pazarı geçtiğimiz yıl temmuz ayında hizmet vermeye başlamıştı.

Üreticilerin üretim sezonunun sonlanması sebebi ile Kasım ayına kadar süren Kocasinan %100 Ekolojik Pazarda geçtiğimiz yıl, sezon boyunca domates, biber, salatalık, fasulye, patlıcan gibi sebzeler ve kayısı, elma, üzüm, çilek kiraz gibi meyveler satıldı.

Kayseri’de şu an toplam 10 ilçede, 63 üretici organik tarıma geçiş metotlarıyla üretim ve organik tarım üretimi yapılıyor.

(Buğday/ Yeşil Gazete)

Bir bakmışım ki dönmüşüm

Bir Bakmışım ki Dönmüşüm

En başta belirtmem gerek; bu bir gezi yazısıdır. Kimi sevmez hani böyle yazılar okumak, kimi kıskanır ben neden gezemedim diye. Bu konuda hiç kaygılanmayın çünkü Ortada kıskanılacak cinsten bir gezi yok.

Her şey benim de kervana katılıp bayram tatili için bir yerlere gitmeye karar vermemle başladı. Kız arkadaşım ile uzun süredir konuştuğumuz, beklediğimiz tatili yapmak için İzmir’e ve ilçelerine gidelim, sırt çantamız ve çadırımız olsun, hem mütevazı hem de ekonomik bir tatil olsun dedik. Her şey Kamil Koç’tan bir bilet almamızla başladı.

Şimdi firma bana kızacaktır ancak bana kızmadan önce şoförlerine biraz yavaş ve dikkatli gitmelerini gerektiğini tembihlemeli. Ani frenler, çılgınca sollamalar. Gerçi bu ülkedeki tüm taşıma firmalarının sorunu sanırım. Son derece uzun bir yolculuk için son derece kötü bir otobüs tahsis edildiğini de belirtmeden geçmeyeyim.

Velhasıl İzmir’e vardığımızda oldukça sıcak bir gün bizi karşıladı. Biraz yürüyüş yaptık, çantalarımızı bıraktık, aslında oldukça güzel bir gün geçirdik. Çimlerde günbatımının ardından demlenmek, sohbet etmek gerçekten de çok güzeldi. Ardından türlü talihsizlikler sonucu sabah 02:00 gibi oradan ayrılmak ve artık otogara gidip yolculuğa devam etmek gerekti. İşler bu noktada sarpa sarmaya başladı desek yeridir.

Otogara ulaşmak için çaresizlik içerisinde taksiye binmek zorunda kaldıktan ve bir servet ödedikten sonra İzmir’in kuzey ilçelerine öyle istediğiniz her saatte herhangi bir ulaşım bulmanızın mümkün olmadığını öğrenmiş olduk. Bu durum son derece anlaşılabilir. Sonuçta kim gecenin bir yarısı araç sürmek ister. Ve biz de sabahı beklemeye başladık. Sabah olduğunda araç bulduk ve yola koyulduk. Otogar içerisinde de hiçbir yön işareti olmadığını belirtmekte fayda var. Sormadan bulmanız mümkün değil.

Eski Foça’da

Eski Foça’ya vardığımızda doğruca yakınlardaki kamp alanlarını öğrendik ve yola koyulduk. İlçenin denizi, muhteşem sahilleri harika ancak bundan çadırlı tatilcilerin faydalanmasını pek arzu etmemiş olsalar gerek ki çadır alanları bir o kadar kötüydü. Beş yıldızlı tatil istemeyenlere harika bir armağan. Çadır kent görünümünde, yetersiz tesisleriyle bir takım kamp alanlarında kalmak arzu etmediğimiz için mecburen dönüverdik Eski Foça’ya. Tarih günlerden bayram tatilinin ilk günü. Tabii ki pansiyon bulmak aslanın ağzında. Bir düzine kadar yer gezdikten sonra yerleşmeyi başardık ancak o da ne. Bu sefer de aynı pansiyonun ertesi gün için yeri olmadığını öğrendik. Bizim için sorun olmazdı tabii bulurduk başka bir yer geze geze. Ancak bayram sebebiyle fiyatlar fahiş. Serbest piyasa ekonomisini bir yere kadar anlayabiliyorum ancak bu konuda sabit bir tarife üretemeyen sektörün insanları yolmak adına yaptığı çeşitli cin fikirliliklerden de rahatsız oluyorum. Sonuçta oda aynı, hizmet aynı. Gün mü mesele bir tek? Her neyse, akşam vakti güzel başka bir yer daha bulmayı başardık. Söylemeden geçmeyeyim, Eski Foça gerçekten de çok güzel bir yer. Kesinlikle herkesin görmesini tavsiye ederim.

Burada tesislerden bahsetmek gerekirse; liste kabarıyor. Dükkânlar tipik turistik yer dükkânları, mimari şık, lokantalar çeşitli ancak vejetaryen yiyecek her şehirde olduğu üzere pide, kumpir, meze gibi sınırlı bir yelpazede. Mekân sahipleri herkesin balık yediğinden çok emin olsa gerek. Ancak bu konuda bir şeyler söylemem yanlış olur, sonuçta müşteri bol ve talep o yönde. Konaklama imkânları da o ölçekte bir yer için oldukça geniş. Fakat bir devlet hastanesi var ki burada eleştiriyi devlete kaydırmak lazım. Sokaklarda tonla hamile insan gördüğüm halde ve malum bir jinekoloğu ancak ve ancak hamile kalmak suretiyle ziyaret etmek gibi bir kaide olmadığından biz de kendisiyle tanışma ihtiyacı duyduk. Fakat ne gezer, bayramda jinekolog yokmuş. Gelenleri Menemen’e yönlendiriyorlar. Çok acil olsa ambulans kaldırırlar mıydı bilmiyorum fakat toplu ulaşımla oraya gitmek arzusundaysanız yarım saatte bir kalkan dolmuşlarla Menemen otogarına oradan da başka bir dolmuşla hastaneye gitmelisiniz. Mesafeler de uzun olduğundan fiyatlar biraz yüksek gelebiliyor.

Menemen

Biz de mecburen dolmuşu bekleyip yola koyulduğumuzda oldukça kalabalık yeni model J9’lardan birinde bulduk kendimizi. Ayakta tonla yolcu var tabii ve bir de poşet içerisinde, tahminimizce ücretsiz olarak kavuştuğu balığıyla insanları taciz eden bir yolcu. Kızların üzerine çıkmak suretiyle tacizini eyleyen bu arkadaşa kızlar dâhil kimsenin ses etmemesi de cabası. Ben biraz geri çekebildim kendisini ama nafile. Böylece Menemen’e vardık.

Aciller hep fena sonuçta, birçok yaralı insan ve yakını acilde bekliyor. Uzuvlarını kırmış birçok çocuk, yaşlılar. Biz de bu grup içerisinde yerimizi aldıktan ve muayene hızla tamamlandıktan sonra röntgen odasının kapısında yerimizi aldık. Önce gelen yaralı çocuğa sırasını veren kız arkadaşım ve ben bu noktada Kosmos’un bize yolladığı işareti anlamalıydık ama o sırada bu namümkündü. Çocuğun röntgeni çekildikten sonra cihaz arızalandı ve yedek tabii ki yok. Bekledik biz de, alet çalıştı. Sonuç, İzmir’e gitmemiz lazım çünkü Menemen’de de jinekolog yok. Biz de durur muyuz yola düştük.

Tekrar İzmir’de

İZBAN’a vardığımızda yepyeni bir şey daha öğrendik. Meğer tüm sistemi mesai saatinden sonra sadece İzmirlilere çalıştırıyorlarmış. Neden mi? Çünkü bizim kent kartımız yok. Bayramda belediye insanlar kucaklaşsın, küsler barışsın diye tarifeyi düşürmüş ancak bilet satan birini koymayı unutmuş. Biz de bir kızdan yardım isteyip içeriye geçtik. Sonrasında tabelalarda yazan 20 dakikaya üzülmüş olsak da birkaç dakika içinde gelen tren bizi sevindirdi. Metro kalitesinde trenmiş sonuçta. Bu sebeple sanırım tabelalara da doğru saatleri yazmak gerekmiyor.

Yolculuk tabii ki epeyce sürdü. Ardından yine anlayamadığım bir şekilde kent karta muhatap olmak suretiyle metroya geçtik. Bu sanırım metro için metrobüslerde olduğu gibi ulaşım bedelinin fazlasını almak için. Ancak bizim alacak fazlamız yokken biraz garipsemedik değil. Laf arasında aynı anda birkaç kişi kullanınca o kartları bir kişinin para üstünü geri ödüyorlar ki oldukça çirkin.

Ege Üniversitesi hastanesi gerçekten çok oldukça temiz bir yer. Kısa süre önce yenilenmiş sanırım ve bu nedenle her şey düzgün ilerliyor. Ancak yine yön okları koymayı unutmuşlar ya da açıklayıcı bir takım yazıları. Hasta kabul bankosunda bekledikten sonra aslında önce doktoru görmemiz sonra müracaat etmemiz gerektiğini söylediler. Bir nebze anlaşılabilir bir sebep ama yazın arkadaş onu bir yerlere.

Muayene ardından bunun bir yanlış alarm olduğu ve son 6 saatimizin gerçekten bir hiç uğruna yollarda geçtiğini öğrendiğimizde otogara geri dönmeye, oradan da Eski Foça’ya giden bir araç bulmaya karar verdik.

İzmirli dolmuşçularla yerel halkın iletişimi gerçekten çok hoş. Birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini çoğunlukla küfürle ya da araç kaportasını hor kullanıp yumruklamak suretiyle gösterdikleri, gerçekten çok etkili bir dilleri var. Üzerinde pek durmadık. Çünkü otogarda bizi yeni bir sürpriz bekliyordu. Gece saatlerinde kalkmayan dolmuşlar meğer 21:15’te otogarı günün ilk ışıklarına kadar terk ediyorlarmış. 21:25 civarında otogara varıp son dolmuşu kaçırdığımızı öğrendikten sonra ne mi? Sonra yine Menemen dolmuşu, sonra yine metro kalitesinde banliyö, sonra ESHOT otobüsü. ESHOT ilginç bir fikre imza atmış. Faydası olmuş mudur bilmem ancak çok söylenen gördüm. Metro ya da metro kalitesinde banliyöyle bir yerlere kadar gidilip bir yerlerde aktarma araçlarına biniliyormuş. Biz de hangi araca binmemiz gerektiğini tabeladan öğrendik. İşin ilginci sadece Eski Foça ve Yeni Foça yazıyordu, kalanlarını bilmek için falcı olmaya gerek var (Ya da akıllı telefon demeyin. Herkesin bir akıllısı yok ve bu yılda hala bir otobüsün kalkış yerini ve saatini birilerine soruyorsak sistemde ciddi bir sorun var demektir). Velhasıl yepyeni bir aşka evrilebilecek yeni bir tanışıklığa da sebep vermedik değil trende.

ESHOT kısmına gelirsek; otobüs şoförü gecenin bir yarısı dolambaçlı dar ve bozuk yollardan aracını aşırı hızlı kullanmaktan geri durmuyordu. Bir takım itirazlar yükselmedi değil bu hız için ancak onlar da çocukları içindi. Yani sanırım otobüste çocuk olmasa sorun yok. Ardından itiraz edenlerden biri otobüsten inerken şoförü kendisinin de bir şoför olduğu, o kadar hızlı kullanmanın yanlış ve tehlikeli olduğunu belirtti. Fakat bu noktada hiç beklemediğim bir şey oldu. Yolcular hızdan memnun olduklarını ve zaten geç kaldıklarını hep bir ağızdan söyleyerek adamın süratle otobüsten inmesini sağladılar. İlginç işler sonuçta.

Ah Karaburun

Ertesi gün vapurla Karaburun’a gitmek, hayatımda gördüğüm en muhteşem denizde yüzmek, miskinlik etmek ve kamp yaptığımız alanın ilginç sinsiliğine hayret etmek dışında pek kayda değer bir şeyler olmadı. Bu sinsilikten biraz bahsetmek istiyorum. Belediye bir takım şezlonglar yayıp bunları tenteler altına konumlandırmış. Ve kimse gelip kimseden haraç kesmesin diye üzerlerine ücretsizdir yazmış. Banka bile yazmışlar ki haramilik ne boyutlarda belli olsun. Bir tuvalet, duş, soyunma kabini inşa etmişler. Çadır kurmak için çimlik alan hazırlayıp yollar döşemişler. Bir arkadaş da dünyanın en tatsız domateslerinden bir tarla kurmuş arkaya o ayrı (Affetsin bizi iki tane aldık). Bir başkası ise gelip araya bir bar inşa etmiş ve çadır kuranlardan para kesip, sahilden para almaya başlamış. Kime diş geçirebilirse artık. Biz para vermedik mesela.

Bir de Karaburun’daki insanların aşırı dostane olduklarını ve bizi arabasına alan Nuri Kaptan’ı buradan anmam gerekir.

Hayatta en sevdiğimiz şey zırt pırt İzmir’e gitmekmiş

Ertesi gün de akşama kadar günü aynı şekilde ilerletip akşam olduğunda bize katılmış yeşil gazete yazarlarından Güneş Akçay’la birlikte yola koyulduk. İzmirliler biraz hızlı sürüyorlar arabalarını ve yollar da ilin her yerinde otoban değil malum. Aracına bindiğimiz iki gencin, şakalar komiklikler yaparak seri katil oldukları üzerinde dönen pek tatsız muhabbetleri ve aşırı süratleri eşliğinde bu sefer oldukça erken bir şekilde Urla otogarına vardık. Ama yine Çeşme’ye giden dolmuş yoktu. Bunlar hep işaret de işte n’aparsın. Mecbur Üçkuyular’a giden bir başka dolmuşa bindik, Üçkuyular’da başka bir otobüse binip Çeşme’ye vardık. Otobüsün muavini olan opera eski dekor şefi, bizi devletin emekli memurlarına ne kadar iyi baktığı konusunda düşündürdü elbette.

Çeşme’ye vardığımızda önce Ilıca’daki kamp alanlarına bakmak için yola koyulduk. Başlarken söyleyeyim; Çeşme’ye boş yere çadırla gitmeyin. Gerek yok. Emekli bir öğretmen bizi aracına alarak ilk noktaya servis etti. İlk yer, eskiden ismi V-Camp olan deniz kenarındaki ormanlık alandı. Bir takım tekinsiz genç bizi hayretler içerisinde karşıladı. Biz sorular sorarken onlara sürekli yenileri ekleniyordu ve aracı yavaşça çevrelemeye başladılar. Mekânda artık sadece bungalovlar varmış ve bunların hiçbiri kiralık değilmiş. Sadece personel kalıyormuş ki bu personelin kim olduğu tamamen muğlak. Bu şekilde bir zamanlar Orman ve Şehircilik Bakanlığına ait olan oldukça güzel kamp alanının birilerine peşkeş çekildiğini görmüş olduk. Ardından diğer yere gittik ve o da tabii ki hüsran.

Çeşme merkezde gezinip Çeşme’deki kamp alanlarına nasıl ulaşabileceğimizi düşünürken iki genç bizi çadırlarımızdan tanımış olacaklar ki nerede kamp yapabileceklerini sordular. Biz de bilgilerimizi paylaşınca bu sefer Altınkum plajına doğru yola çıktık.

Vardığımızda arabadan inmeye gerek bile kalmadı. Güvenliği olmayan, karanlıklar içerisinde, tamamen yetersiz tesisleriyle bizi harika bir kamp alanı karşıladı. Ne denli tekin bir yerse hemen jandarma kim olduğumuzu sormaktan geri kalmadı. Sonuçta orada kalamazdık, kumsalı ne kadar güzel olursa olsun fark etmezdi.

Bu sırada arabasında olduğumuz arkadaşlardan da Alaçatı’daki kamp alanlarının da ölü olduğunu öğrenmiş bulunduk. Bir tanesinin bekçisi akşam olduğunda içeridekilerin üzerine metal kapıları örtüp gidiyormuş mesela. Girmek istediklerinde içeridekiler kapının üzerinden atlamalarını söylemişler.

Yine yeni yeniden İzmir

Bu artık sondu ve bu kadar talihsizlikten ve yollara verilen servetten sonra eve dönmeye karar verdik. Tabii yine otobüs yok. Bekledik bizde, önce İzmir otogar sonra yine Kamil Koç’un otobüsü.

Otobüs İzmir’den ayrıldıktan sonra pek ilerleyemedi ancak. Turgutlu otogarında arızalanan otobüsün tazesini bir saatten çok bekledikten sonra yola devam edebildik. Otobüs içerisinde olanlar ise alabildiğine zengin. Uçan bir balon üzerinden bize bakan Pamuk Prenses mi dersiniz, yer kavgası yapıp birbirini geren mi ya da herkese laf atan muavin mi. Saat başı gelen kek, çay, içecekle sorunumuz yoktu tabii ki ta ki Afyon Otogarında mola vereceğini sandığımız otobüs sadece beş dakika için orada durana kadar. Bu aşamadan sonra tüm otobüs açlıkla terbiye edilmeye başladık. Yiyebileceğimiz kekler sayılı olduğu için yolda bir boğazın eksilmesi tabii ki iyi olabilirdi eğer o boğaza sahip yolcuyu otogarda unutmamış olsak. En azından otobüsün arkasından birkaç yüz metre koşarak şehirlerarası, oldukça işlek bir yolu sağ salim geçmeyi başarması hepimizi mutlu etmedi değil. Bundan sonrası hepimiz için açlık, yolcularla muavin arasında bitmeyen gözdağı vermeler ve her 2 dakikada bir zaten oldukça kötü olan filmler arasına giren Kamil Koç’u seçtiğimiz için ne denli mutlu olduklarını belirten reklamlar şeklindeydi.

Bu yolculuktan neler mi öğrendik peki? Aslında çok şey.

1 İnternette gördüklerine kayıtsız şartsız inanma.

2 İzmirliler iyi şoförler aslında, biz sadece çok panik insanlarız.

3. Bayram tatillerinde acile gitmeniz gerektiğinde ilçe acillerinde zaman kaybetmeden il hastanelerinden birine koşturun.

4 Bu memlekette çadır tatili bitmiş, en azından İzmir ve civarında.

5 Kamil Koç halk arasındaki lakabını hak ediyor.

Kırsala Dönüş [5]: Balonlar ve konfetiler

Kırsala Dönüş dizisinin bu 5. yazısıyla, dizinin ilk bölümü olan “sözlük” sona eriyor. Anlattığımın bir kelimeler topluluğu olmanın ötesine geçip, kavramlar arası bağlantıların ve bağlamların çıplak çıplak ifşa edildiği bir algoritmaya dönüşebilmesi için olmazsa olmaz gördüğüm bu sözlük çabasının tam veya doğru olduğunu iddia tabi ki etmiyorum.

Kendi içinde tutarlı olduğunu iddia etmem ise işten bile değil.

Kırsala dönüş şenliğinin, zemini patlamış balonlarla ve içi geçmiş konfetilerle kaplı bir sabaha-karşı-düğün-salonuyla aynı buruk kaderi paylaşmaması için, ekoloji camiası ve özellikle ekolojik yerleşkeler cemaati olarak bu türden zanaat kanadına daha fazla ağırlık vermemizin kritik önemde olduğunu düşünüyorum.

Kırsala Dönüş” dizisinin ilk yazısı “Başlıyor”u şu adresten okuyabilirsiniz.

Dizinin ikinci yazısı “Algoritma”yı şurada okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş dizisinin 3. yazısı “Sözlük”ü şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş dizisinin 4. yazısı “Kapkara”şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş yazı dizisinin 6. yazısı “Dört Yol”u şu adresten okuyabilirsiniz.

***

Komün: Ortak yaşam, mekan ve ekonomiye sahip sosyolojik birim. “Beraber”liği temel alan kolektiften farkı, “ortak”lığın üzerine inşa edilmesidir. Pratikte, kolektife göre kişisel alanların mekansal, mülki ve davranışsal olarak daha dar olması, bireyden çok topluluğu önplana çıkarmasıdır. “Bireysel alanın darlığı” halini somutlaştırmak için, 2000’lerin başında İstanbul’da var olmuş bir komünde, odaların kapılarının sökülmüş ve haliyle “mahrem” kavramının bozuma uğratılmış olduğunun rivayet edildiğini örnekleyebiliriz. Kolektiflerde veya çiftliklerde de komün/ortak alanlar ve araçlar (mekansal, ekonomik ve topluluksal) olabilir – burada belirleyici olan, topluluk tasarımının, bireylere ne kadar “özel” alan (mekansal, ekonomik ve psikolojik) sağladığı.

Şenlikli, yeni-köylü, yatay kurum. Foto: Ormanevi Kolektifi
Şenlikli, yeni-köylü, yatay kurum. Foto: Ormanevi Kolektifi

Köylü: Kırsal kalkınma lüteratüründe, özellikle de Türkiye gibi “geçiş” ülkelerinde, köylü, çiftçi ve üretici kavramlarının hangi kriterler ışığında kategorilendirilmesi gerektiği tartışılıyor. Bu bağlamda en sağlıklı bulduğum yaklaşım, kendine yeterlilik ve haliyle meslek sahipliği göstergeleriyle hareket etmek. Bu anlamda köylünün tanımını “hane ihtiyaçlarını üretme ve üretim araçlarını yeniden üretme süreçlerinde dikey kurumlardan nispeten bağımsız olan kişi” olarak yapıyorum. Köylü olmanın somut ve genel göstergeleri şöyle sayılabilir: Üretimde çeşitlilik ve küçül ölçek; üretim araçlarını yeniden üretme konusunda bilgi, yetenek ve altyapı; kişinin veya hanenin toplam refahının, kişi veya hanenin toplamda elinden geçen (kazanılan, harcanan, kenara konulan, borçlanılan) para miktarına oranının 0.5’den düşük olması.

 

  • Çiftçi: Meslek olarak tarımsal üretim yapan, ve bunu küçük-orta ölçekte ifa eden, genelde kırsalda veya taşrada yaşayan (üretim yapılan arazinin ölçeği büyüdükçe taşrada yaşama oranı da artar), yıl boyunca düzenli çalışanı olmayan kişi. Çiftçi olmanın somut ve genel göstergeleri şöyle sayılabilir: Üretimde çeşitliliğin köylüye göre düşük olması; üretim araçlarını geleneksel ve doğaçlama yollarla yeniden üretme konusunda köylüye göre nispeten bilgi veya niyet/istek eksikliği, üretimde dış girdilere yüksek bağımlılık; toplam refahın, kişi veya hanenin toplamda elinden geçen (kazanılan, harcanan, kenara konulan, borçlanılan) para miktarına ortanının 0.5 ile 0.8 arasında olması; üretim çeşidinin az olmasına (ve haliyle, o yılın başta iklim olmak üzere koşullarına) ve gıda fiyatlarıyla dış girdi maliyetlerindeki dalgalanmalara bağlı olarak bazı yıllarda (artık nadiren) yüksek, bazı yıllarda ise (artık çokça) düşük kazanç; finansal stabilite eksikliği.
  • Üretici: Meslek olarak tarımsal üretim yapan, ve bunu orta-büyük ölçekte ifa eden, genelde taşrada, şehirde veya modern/konforlu çiftlik evlerinde yaşayan, üretimini yıl boyunca düzenli çalışanlarla ve sermaye-yoğun yöntem ve araçlarla gerçekleştiren kişi. Üretici olmanın somut ve genel göstergeleri şöyle sayılabilir: Üretimde çeşitliliğin asgari ve ölçeğin orta-büyük olması; üretim araçlarının bakımı ve yeniden üretimi konusunda dışa ve işletme-içi uzmanlara bağımlılık; toplam refahın, kişi veya hanenin toplamda elinden geçen (kazanılan, harcanan, kenara konulan, borçlanılan) para miktarına oranının 0.8 ile 1 arasında olması; dış girdilere tam anlamıyla bağımlılık; olası finansal stabilite eksikliğinin finansal araçlara (hibe, kredi, destek) ulaşmada nispeten geniş imkanlarla karşılanıp yumuşatılabilmesi.

 

Kurum: Bireyler arası, topluluk-içi, topluluklar arası ve toplum-içi etkileşimlerin var oluş şekil, yöntem ortamlarını (“medya”) belirleyen yapısal beklenti ve normların genel ismi. Uzatılan bir elin sıkılması, “selamın aleyküm-aleyküm selam”, mahkemeler, eğitim sistemi, babanın yanında sigara içilmemesi, birisinden emanet alınan eşyanın eksiksiz ve çalışır halde teslim edilmesi, gibi.

Muhabbet birliği: Bir arada (beraber, ortak veya işbirliği halinde) hareket eden insanların, bu “bir arada hareket” haline bir konudaki ortak düşünceleri nedeniyle değil, aralarındaki etkileşimden ve muhabbetten aldıkları doyum nedeniyle geçmesi durumu. “Bir arada hareket” halinin nesnesinin, gündelik hayatta kapsadığı mekansal ve zamansal küme büyüdükçe, muhabbet birliğinin önemi ve olmazsa olmazlığı da artar. Bu anlamda klasik anlamda dernek, şirket, platform ve siyasi partiler için nispeten görmezden gelinebilir (ve ama görmezden gelinmemesini tavsiye ettiğim) bir etmen, kolektif, komün ve ekoköy gibi oluşumlar içinse en kritik öneme sahip “olmazsa olmaz”dır.

Neden-sonuç zinciri: Eylem ve davranışlarla (ve eylemsizlik ve davranış yokluğu durumlarıyla) bunların yarattığı sonuç ve çıktılar arasındaki mantıksal ve somut ilişkiler. “El arabasını yağmur öncesi “düz” bırakırsan, içi su dolar ve paslanarak çürümesi hızlanır”, gibi. Yaşam Destek Ünitesi’nin varlığı ve gücü arttıkça, neden-sonuç zincirlerinin farkına varılması, sağlıklı biçimde analiz edilmesi güçleşir.

Köylü ve çiftçi. Foto: Chris Kerston, Ormanevi - Savory Enstitüsü
Köylü ve çiftçi. Foto: Chris Kerston, Ormanevi – Savory Enstitüsü

Onarıcı (tarım): Amaç olarak ekosistemleri ve ekosistem süreçlerini onararak iyileştiren tüm 1) üretici 2) madden uygulanabilir arazi kullanım ve tarım pratikleri. Buradaki “üretici” sıfatı, pratiğin bir üretim çıktısı da olması gerektiğini, “uygulanabilir” sıfatı ise pratiğin ve pratiğin tasarlanarak uygulandığı yöntemselliğin toplumsal ve ekonomik anlamda uyarlanarak tekrar edilebilir olması gerektiğini belirtir. Bu anlamda onarıcı tarım, odağına ekosistemleri alıyor gibi gözükse de, meselenin ekonomik ve toplumsal ayağını gözardı etmemeyi temel ilke kabul eder. Dünyanın farklı köşelerindeki bir çok birey ve grubun (Carbon Farmers, permakültürcüler, Bütüncül Yönetim’ciler, vb.) gerçekleştirdiği onarıcı arazi kullanımı ve tarım pratiklerinin geneline verilen isimdir. Dünyaca ünlü permakültür ve Bütüncül Yönetim (Holistic Management) uzmanı Darren Dohorty’nin kurucusu olduğu “Regrarians” facebook grubu, onarıcı tarımcıların buluştuğu ağlardan biridir.

Şenlikli: Ivan Illich’in ingilizce “convivial” kavramının Türkçe çevirisi. Araç ve kurumların, endüstriyel toplum bağlamında, oluşturulma sebepleri ve/veya varlıklarına meşru zemin olarak gösterilen amaçların dışına çıkarak bu zemin ve amaçlara engel olan yapılara dönüşmesini eleştiren Ivan Illich, insani ölçekte kalarak anlamsal, işlevsel ve yapısal yataylığını koruyan, insanın nesnesi değil öznesi olduğu yapılanmaları tanımlamak için “şenlikli” sıfatını kullanıyor.

Illich’in özgün tanımı ve görüşleri için başta Okulsuz Toplum ve Şenlikli Toplum olmak üzere kitaplarını önereyim öncelikle. Ayrıca Yeşil Gazete’de Türkiye’nin en iyi Ivan Illich-bilenlerinden Ümit Şahin imzalı “şenlikli siyaset nedir?” yazısını da tavsiye ederim. Bendenizin “Zombi kıyameti ve Şenliklilik” yazısını da şuraya sıkıştırayım.

Sürdürülebilirlik: 1972’de yayımlanarak büyük ses getiren Roma Kulübü – Büyümenin Sınırları Raporu’nun ardından kopan patırtıda şekillenerek 1980’lerin sonunda Brundtland Raporu’yla “sürdürülebilir kalkınma” kavramıyla feyk atarak resmiyete dökülen, temelde herhangi bir sistemin zamansal düzlemde varlğını koruyarak sürdürebilme kapasitesine atıfta bulunan kavram. Sürdürülebilirlik, günümüzdeki kullanımıyla, herhangi bir sistemin bu kapasitesinin “dış etkiler” (ekosistemler özelinde, insan faaliyetleri) yüzünden asgari bir eşiğin altına düşme riskine karşı uyarı niteliği taşır. Var olanı korumak (ya da, daha kötüye gitmesini engellemek, diyelim) vurgusu nedeniyle, günümüz koşullarında geçerliliğini yitirmiş ve kavramsal olarak yetersiz bir direnç noktasını işaret eder hale gelmiştir, bence. Yine bence, daha zor gibi gözükse de anlamlı bir mücadele alanı yaratan “onarıcılık” yaklaşımına göre bireysel ve toplumsal mobilizasyon yaratma kapasitesi çok daha düşüktür. Bu nedenlerle, kavram olarak değil ama eylem/strateji olarak tedavülden kaldırılarak onarıcılıkla ikame edilmelidir.

Yatay (kurum): Topluluktaki/toplumdaki etkileşimlerin (duygu, diyalog, fikir alışverişi, haberleşme, güvenlik, ticaret, vs.) bireyler arasında doğrudan ve/veya bireysel ölçekte somut olarak etkilenip değiştirilebilir “medyalar” aracılığıyla yapılması hali. Etkileşimin vuku bulduğu “medya”nın (ortam) nesnesi değil öznesi olunması hali, yatay kurumların belirleyici özelliğidir. Örnek olarak mahalle kavgaları, evde akşam yemeğine beraber oturulması, takas şenlikleri, köy imeceleri verilebilir. Yatay kurumlar, algısal (kimlik) ve pratik (ekonomik) düzeyde “bir arada yaşayan” insan sayısının, birbiriyle doğrudan etkileşimde olabilecek üst sınırları aştığı durumlarda giderek azalarak yerlerini dikey kurumlara bırakırlar.

Sarımsak ekmek, köylülüğün göstergelerindendir. Foto: Chris Kerston, Ormanevi - Savory Enstitüsü
Sarımsak ekmek, köylülüğün göstergelerindendir. Foto: Chris Kerston, Ormanevi – Savory Enstitüsü

Yaşam Destek Ünitesi: Öznenin eylem ve davranışlarının (ve eylemsizlik ve davranış yokluklarının) sebep olduğu sonuç ve çıktılardan, özellikle de öznenin konforuna halel getirecek olanları törpüleyerek yumuşatan/yokeden mekanizmalar, (dikey) kurumlar ve aygıtlar toplamı. Bir mekan ve sistem olarak şehrin en belirgin özelliğidir. Kırsala dönüş gerçekleştiren bireylerin yaşadığı (ve sıklıkla vazgeçmelere sebep olan) en büyük zorluk da, şehirde varlığına alışılan ve hatta “normal” kabul edilen Yaşam Destek Ünitesi’nden ani ayrılışın getirdiği algısal, bedensel ve ruhsal şoktur.

Yeni-köylü: 1960’lardaki “back to land” (toprağa dönüş) hareketinin ortaya-çıkarayazdığı, 2000’lerde başlayarak 2010’lardan itibaren hızla yükselen ikinci (şahsi nitelememle) “forward to rural” (kırsala gidiş) dalgasıyla ise daha somut olarak ete-kemiğe bürünen yeni habitus. Doğma-(çoğunlukla veya tamamen) büyüme şehirlilerin, kırsalda yeni bir yaşam kurma serüvenlerinde belli bir eşiği geçtikten sonra evrildikleri noktaların ortak kümesini tarif eder. Genel özellikleri üretimde ve üretim araçlarının yeniden üretilmesi sürecinde kendine yeterliliğin giderek artması, dışarıya (şehir) yönelik işler yapılmaya devam edilmesi, iyi ve aktif internet, sosyal medya ve bilgisayar kullanımı, yeşil/sol/liberal dünya görüşü, şehirle kırsal arasında ekonomik, algısal ve dilsel köprüler oluşturmalarıdır. Kırsala dönen herkes, kırsala döndüğü an itibariyle “yeni-köylü” olmaz; bu noktaya gelmek için “kırsalda ikamet”ten “köylü”lüğe dönüşümün belli bir aşamaya varması, içinde ve/veya yakınında yaşanan köylerde nev-i şahsına münhasır da olsa “içeriden” bir birey olarak kabul görmüş olmak ve Yaşam Destek Ünitesi’nden ani kopuşun yarattığı şoktan çıkmış olmak gerekir.

Vafketmek, kararlı bir onurla diz çökmek. Foto: Ormanevi Kolektifi
Vafketmek, kararlı bir onurla diz çökmek. Foto: Ormanevi Kolektifi

Vakfetmek: Bir düşünce, ideal veya amaca kendini teslim etme durumu. Tanım itibariyle topluluklar değil, bireylerin gerçekleştirebileceği bir haldir. Emel – niyet – amel aşamalarının tamamının varlığını gerektirir. Fanatizmden şu noktalarda ayrışır: Vakfedilen şeye yönelik düzenli veya düzensiz sorgulama döngülerinin devam ediyor olması, başkalarının neye inandığı veya ne yaptığına değil, bizzat kendinin neye inandığı ve ne yaptığıyla ilgilenmesi (bu anlamda, vakfetmeme veya farklı vakfetmelere karşı “ama”sız ve eksiksiz saygı), somut bir çıktı beklentisi yerine sürecin ta kendisine odaklanma, vakfetme kararının bir emel-niyet-amel üçlemesiyle, iradi bir eylem olarak gerçekleşmesi, vakfedilen meselenin etrafında toplanan “cemaat” dışında toplumsal çemberler, ortamlar, sosyal ilişkilere sahip olmaya devam etme hali – ve hatta, vakfedilen mesele etrafında, klasik anlamda bir cemaat oluşmaması.

Durukan Dudu

Kırsala Dönüş” dizisinin ilk yazısı “Başlıyor”u şu adresten okuyabilirsiniz.

Dizinin ikinci yazısı “Algoritma”yı şurada okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş dizisinin 3. yazısı “Sözlük”ü şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş dizisinin 4. yazısı “Kapkara”şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş yazı dizisinin 6. yazısı “Dört Yol”u şu adresten okuyabilirsiniz.

Şimşirli’deki HES ateşe verildi

Rize’nin İkizdere İlçesi Şimşirli Köyü’nde iki ay önce protesto eylemlerinde çıkan olayların ardından, yapım çalışmalarının durdurulduğu Şimşirli Hidroelektrik Santrali’nin şantiyesi ateşe verildi. Şantiyedeki araç ve gereçler hasar gördü, olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

fft81_mf2324410
15 Mayıs’ta Şimşirli Hidroelektrik Santrali önünde eylem gerçekleşmiş, jandarma müdahalesi sonucu 15 kişi yaralanmıştı.

Olay Şimşirli Köyü’nde dün gece meydana geldi. Kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce ateşe verdilen Şimşirli HES şantiye sahasındaki konteyner ile araç ve gereçler, büyük zarar gördü. Konteynerde bulunan proje evrakı yandı, araç ve gereçler kullanılamaz hale geldi. Enerji şirketi yetkililerinin suç duyurusunda bulunmasının ardından olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Gelişmelerden üzüntü duyduğunu belirten enerji şirketinin sahibi İlyas Ekşi, kendisinin de İkizdereli olduğunu belirterek, “Bölge halkı projeye karşı çıktı, çalışmamızı engelledi. Bölgede bir takım olaylar yaşandı. Bu olaylar sonrası Rize Valiliği’nin talimatı ile çalışmaları durdurduk ve HES tüneli ile şantiyeye geçen köprü girişini kapattık. Ancak gece birileri gelip şantiyeyi ateşe verdi. Tüm evraklar, araç ve gereçler kullanılamaz hale geldi. İş makinelerimiz zarar gördü. Yaklaşık 1 milyon lira hasarımız olduğunu tahmin ediyoruz. Böyle bir olaya ne gerek vardı? Biz zaten çalışmayı durdurmuştuk. Projeyi durdurmamıza rağmen bu vicdansızca saldırıya maruz kaldık” dedi.

Şimşirli’deki olay 31 Mayıs Cumartesi günü meydana geldi. HES yapımı için ağaçların kesilmesine ve dinamit patlatılmasına tepki gösteren köylüler, şantiye önünde oturma eylemi başlattı. Eylem sürerken bölgeye gelen jandarma ekipleri, kalabalığa dağılması uyarısında bulundu, ancak köylüler eylemi sürdürünce, önce gerginlik, ardından da arbede çıktı. Jandarmanın oturma eylemi yapan kadınları kalkanlarla ittirmesi olayları büyüttü, 5’i kadın 15 kişi çeşitli yerlerinden hafif yaralandı. Köylüler hastanede gerekli tedavileri yapılıp, taburcu edildi. Olay sonrası gözaltına alınan 6 kişi de ifadelerinin alınmasının ardından serbest bırakıldı.

(DHA)

Demirtaş’a oy vermek için beş neden – Ahmet Asena

Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça Tayyip Erdoğan ve Ekmelettin İhsanoğlu arasında sıkışmak istemeyen seçmenlerin kafasında kime oy verecekleri sorgulaması derinleşiyor. Özellikle sol eğilimli seçmenler için bu sorgulama kritik bir eşik niteliği taşıyor. İhsanoğlu’nu içine sindiremeyen bu seçmen kesimi için tek seçenek Selahattin Demirtaş ama bu otomatik bir sonuç değil. Diğer seçenekler düşünüldüğünde solcu, laik, demokrat, doğaya duyarlı insanların Demirtaş’a oy vermeleri doğal gözükse de bu zorunlu değil. Seçmenin kafasında bazı sorular olduğunu kabullenmek ve buna göre davranmak gerekiyor.

Bir başka deyişle bugüne kadarki söylemi ve mesajlarıyla toplumda sempati uyandıran Demirtaş’ın bunu birebir oya çevirmesi için secmenin kimi korkularını glderecek ve gelecek icin umut duymasını sağlayacak bir seslenişe ihtiyaç olduğu görülüyor.

Demirtaş’a oy vermenin beş temel nedeni olabilir gibi gözüküyor. Bunların ilki bu ülkede dil, din, mezhep, etnisite, cinsiyet gibi ayrımlara karşı olduğumuzu dile getirmek diye tanımlanabilir. Kürt siyasetinden gelen birisi olarak Demirtaş bu konudaki iradesini her vesileyle dile getirmektedir. Bu irade aslında Kürt seçmeninin birlikte yaşama çağrısının dışa vurumu olduğunun görülmesi de gereken bir durumdur. Bu çağrıya olumlu yanıt vermesi gerekenlerin başında ise kendini solcu ve demokrat olarak tanımlayan ama ülkenin ” bölünmesini” istemediğini söyleyen seçmenler gelmektedir. Bu kesimin Demirtaş’a vereceği her oy birlikte ve eşit yaşamak isteyen insanlar olduğumuzu Kürtlere de gösterecektir.

Demirtaş tercihinin ikinci nedeni olarak AKP hegemonyasının kırılması yönündeki en kuvvetli adım olması gösterilebilir. Toplumda giderek güçlenen bu hegemonyanın sürekli sağ seçmene açılma politikası izleyen bir ana muhalefet partisiyle kırılamayacağı ortadadır. Ehven-i şer politikasından bıkmış, yeni bir yaşam isteyen çok fazla sayıda insanın var olduğunu görmek ve göstermek hegemonyanın kırılması için herkese bir umut verecektir.

Demirtaş’a verilecek oylar, bununla bağlı üçüncü bir sonuç daha doğuracaktır. Barış ve kardeşlik içinde birarada yaşama, eşitlik, demokrasi, özgürlük ve emeğin hakları yönündeki taleplerin gücü açıkça görülecektir. Herkesin bildiği gibi bu ülkede bu talepleri savunan insan sayısı yüzde yedinin çok üstündedir ama baraj korkusu her seçimde kerhen oy vermeye itmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde korkusuzca kullanılacak olan oylar yeni bir seçeneğin mümkün olduğunu herkese gösterebilecektir.

Demirtaş tercihi için dördüncü bir neden de bu tercihin seçim sonuçlarını olumsuz yönde değiştirmesinin imkansız olduğunun görülmesidir. Siyasal ortam ikinci turun Erdoğan ve İhsanoğlu arasında geçeceği ihtimalini göstermektedir. Bu durumda seçimi Erdoğan’in alacağı en kuvvetli tahmin olarak dile getirilmektedir. Dolayısıyla Demirtaş’a verilecek oylar sonucu etkilemeyecektir. Birinci turda ikinci en yüksek oyu Demirtaş’in alması halinde ise Türkiye’de yeni bir dönemin başlayacağını görmek için de kâhin olmaya gerek yoktur.

Son olarak Demirtaş’ın ikinci turda Erdoğan ile pazarlığa oturacağını düşünen seçmenlerin de bu ihtimali ortadan kaldırmak için Demirtaş’a oy vermesi gerekecektir. Yüzde on seviyesini aşmayı başaran bir Demirtaş, bunun sadece Kürt oylarıyla gerçekleşmediğini bilecek kadar akıllı bir politikacı olduğunu bugüne kadar bir çok vesile ile göstermiştir. Böylesi bir pazarlık halinde bu oyların bir daha dönmemek üzere kaçacağını görecek ve ona göre davranacaktır. Bu anlamsız korkuyu yaşayan seçmenler, güçlü bir Demirtaş’ın pazarlık ihtimalinın daha düşük olacağını görmelidir.

Bütün bunlar aslında bize tek bir şeyi göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimi 2015 seçimlerinin de kaderini belirleme potansiyelini taşımaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde barajı aşan veya aşmaya çok yaklaşan bir Demirtaş’in başkanlığındaki HDP’nin listesinden 2015 yılında TBMM’ye yüzün üstünde demokrat, solcu, emekçi, farklı etnik kökenlerden ve dinlerden gelen, cinsel kimlikleri farklı insanın girdiğini hayal etmek bile bence Demirtaş’a oy vermek için yeterli bir nedendir. Umarım umutlar korkulara ağır basar ve hayallerimiz gerçek olur.

Ahmet Asena – www.turnusol.biz

‘Tecavüz komik değildir’

Lise arkadaşlarının davet ettiği bir partide gizlice uyuşturucu verilen ve tecavüze uğrayan 16 yaşındaki genç kız, bir de sosyal medyada  saldırıya uğrayınca ortaya çıkıp mücadele etmeye karar verdi. Yerel medyaya yaşadıklarını anlatan Jada’nın mesajı açık ve net: “tecavüz komik değildir.”

Ekran Resmi 2014-08-01 13.17.04

Teksas’ta yaşayan Jada, lise arkadaşlarının davet ettiği bir partide içkisine uyuşturucu katıldıktan sonra bilinçsiz hale getirildi ve tecavüze uğradı. Saldırganlar Jada yerde bilinçsizce yatarken fotoğraflarını çekip sosyal medyada yaydı ve bundan sonra genç kız için başka bir saldırı başlatıldı. Jada’nın bilinçsiz yatarken görüldüğü pozu taklit eden ve görüntüyü #jadapose etiketiyle twitter’da paylaşan insanların ortaya çıkmasıyla genç kız neler yaşadığını televizyonda anlatmaya karar verdi.

KHOU 11 kanalına konuşan Jada, yüzünün ve bedeninin zaten teşhir edildiğini, fotoğraftaki hali gerçeği yansıtmadığı için konuşma ihtiyacı hissettiğini söylüyor. “Sadece kızgınım” diyen Jada, eğitimine evde  devam etmek istiyor. Televizyon kanalına konuşan Jada’nın annesi ise ‘kimsenin çocuğu, hiçbir  insan evladı böyle davranılmayı hak etmez” ifadelerini kullandı.

Cinsel saldırının ortaya çıkmasının ardından twitter’dan ‘Ben Jada’yım’ ve ‘tecavüz komik değildir’ yazılarıyla Jada’ya detsek gelmeye başladı.

Polis henüz saldırının faillerine ulaşabilmiş değil. Şüpheli durumda olan ve Jada’ya bilinçsiz hale getiren evsahibi ise suçlamaları kabul etmezken, Jada’yı ‘ispiyonculukla’ suçluyor.

ABD’de sosyal medyanın da alet edildiği cinsel şiddet vakaları yeni değil. 2012 yılında, Ohio’da bir lise öğrencisi, aynı okulda okuduğu erkekler tarafından tecavüze uğramış ve şiddet görüntüleri sosyal medya aracılığıyla yayılmıştı.

(Yeşil Gazete)

Toplumsal cinsiyete duyarlı mültecilik statüsü geliyor

Türkiye ’nin ilk imzacısı olduğu Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi bugün yürürlüğe girdi. Sözleşme kapsamında 10 Avrupa ülkesi, şiddet gören kadına ‘mülteci’ statüsü verebilecek.

Kadın-Şiddet

Avrupa Konseyi’nce Mayıs 2011’de imzaya açılan İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan Türkiye, Kasım 2011’de de parlamentosunda onayladı. Sözleşmenin yürürlüğe girmesi için gerekli 10 imza, ülkelerin değerlendirme süreçleri nedeniyle üç yılda tamamlandı. Son olarak Andora’nın parlamentosundan geçen sözleşme, daha önce Arnavutluk, Avusturya, Bosna-Hersek, Danimarka, İtalya, Karadağ, Portekiz, Sırbistan’da onaylandı. Fransa ve İsveç’te ise bazı rezervler nedeniyle sözleşme 1 Kasım’da yürürlüğe girecek.

CHP Ankara Milletvekili ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi üyesi Gülsün Bilgehan, bugün başlayan süreçle ilgili şunları söyledi: “Kadına şiddet gelişmiş ülkelerde de bir sorun. Geçen yıl İsveç’te 80, İspanya’da 45, Portekiz’de 36 kadın öldürüldü. Ancak Türkiye’de karşı karşıya bulunduğumuz tablo çok daha vahim. Böyle bir dönemde kadınların uluslararası koruma altına alınması önemli. Türkiye için bu kritik sözleşmenin sözde kalmaması çok önemli. Avrupa Konseyi’nin tam üyesiyiz. Bu sözleşmenin uygulanmasında da tam bir kararlılık göstermeliyiz. Sözleşmenin öngördüklerinin yaşama geçirilmesi için hemen bir eylem planı uygulamaya konulmalı.”

Sözleşme neleri öngörüyor?

Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, kısaca imzaya açıldığı yer olan İstanbul’un adıyla biliniyor. Sözleşmenin hükümleri özetle şöyle:

– Aile içinde veya hanede, mağdur faille aynı evi paylaşsa da paylaşmasa da, eski veya şimdiki eş veya partnerler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik şiddet aile içi şiddettir.

– Taraf devletler, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti bir zulüm biçimi olarak kabul eder ve mülteci uygulamasında toplumsal cinsiyete duyarlı yorum getirir.

– Şiddete maruz kalan veya zulümden korkulduğu durumda kadına mülteci statüsü verilir. Şiddet nedeniyle eşinden ayrılan kadın, o ülke vatandaşı olmasa da sınır dışı edilemez ve ikamet izni verilir.

– Taraflar, kültür, örf ve âdet, gelenek, din veya sözde ‘namus’un herhangi bir şiddet eylemi için mazeret oluşturmamasını sağlar. Özellikle cinsel suç faillerinin tekrar suç işlemesini engelleyen tedavi programlarının oluşturulması için yasal veya diğer tedbirleri alır.

– Zorla gerçekleştirilen evliliklerin, mağdura aşırı mali ve idari yük olmaksızın sona erdirilmesi sağlanır.

Ayrıca aynı sözleşme kapsamında psikolojik şiddet ile kadın sünneti de yasalarda cezaya bağlanacak. Kadına yönelik şiddete yataklık edenler de cezalandırılacak. Devlet radyo ve televizyonlarında her ay en az 90 dakika toplumsal cinsiyet eşitliğine dair yayın yapılacak. İlk ve orta öğretim müfredatına, kadının insan hakları ve kadın-erkek eşitliği konusunda eğitime yönelik dersler konulacak.

(Hürriyet)

Ormansızlaşma Ebola salgınının yayılmasını hızlandırıyor mu?

Dünyanın gelmiş geçmiş en kötü ebola salgını devam ediyor. Batı Afrika’da ortaya çıkan virüs nedeniyle son belirlemelere göre 600’den fazla kişi hayatını kaybetti; binden fazla kişiye virüs bulaştı. Salgının yayıldığı Gine, Liberya ve Sierra Leone’nin dünyanın en yoksul ülkeleri olması ise salgını daha trajik hale getiriyor. Sağlık altyapısının çok sınırlı olduğu bu ülkelerde tedaviyi ‘Sınır Tanımayan Doktorlar’ gibi sivil toplum örgütleri üstlenmiş durumda.Sierra Leone’de ise hükümet virüsün görüldüğü bölgeleri karantina aldı ve ‘insanları bu karantina bölgelerinde tutmak için gerekirse kolluk kuvvetlerinin desteğine başvuracağını’ duyurdu.

ebolav3
1976 yılından bu yana Ebola salgının neden olduğu can kayıplarının istatistiği.

Aylardır devam eden ve şimdiye kadar azalma belirtisi göstermeyen Ebola virüsüyle ilgili en çok merak edilense insanlar arasında nasıl yayılmaya başladığı. The Vox dergisinde çıkan bir makale, ormansızlaşma ve virüs arasında ilginç bağlantıyı ortaya koyuyor.

Yarasa etinden bulaştığı düşünülüyor

Ebola, insana genellikle yarasa ve goril gibi memelilerden bulaşan bir vürüs. Bazı uzmanlar, yarasa etinin sıklıkla kullanıldığı Batı Afrika’da, salgının başlangıcının virüslü bir yarasanın yenmesi veya kanına temasla olabileceğini düşünüyor. Bir başka teoriye göreyse, insandan insana geçen virüsün böylesine yayılmasına neden olabilecek şey bir cenaze töreninde virüslü bir cenazeyi yıkayanlara bulaşan virüs olabilir.

ebola virus[4]

Ormansız kalmış bir ülke

Vox’tan Brad Plumer’ın haberine göreyse ebola virüsünün yayılmasının nedeni orman alanlarının azalması nedeniyle kendine insanlar arasında yeni bir habitat kuran yarasaların nüfusunun artması olabilir. Örneğin sadece Liberya’da 40’dan fazla tehlike altına canlı türüne ev sahipliği yapan ormanların yarısından fazlası endüstriyel ağaç kesimi için satılmış durumda.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) verdiği bilgiye göreyse Sierra Leone’de ormansızlaşma öyle bir boyuta ulaştı ki 2018 yılında ülkede hiçbir ormanlık arazi kalmayacağı tahmin ediliyor. Şu anda sadece yüzde 4 oranında orman varlığına sahip olan ülkenin sonunu getirense ısınma ihtiyacını karşılamak için kesilen ağaçlar oldu.

Uzmanlar, ormanlık alanların yok olmasının insanlar ve hayvanlar arasında daha yakın temasa neden olduğunu, bunun da virüs gibi bulaşıcı hastalıkla söz konusu olduğunda ölümcül olabileceğini belirtiyor.

(The Vox/ Yeşil Gazete)