Köşe Yazıları

Bir bakmışım ki dönmüşüm

0

Bir Bakmışım ki Dönmüşüm

En başta belirtmem gerek; bu bir gezi yazısıdır. Kimi sevmez hani böyle yazılar okumak, kimi kıskanır ben neden gezemedim diye. Bu konuda hiç kaygılanmayın çünkü Ortada kıskanılacak cinsten bir gezi yok.

Her şey benim de kervana katılıp bayram tatili için bir yerlere gitmeye karar vermemle başladı. Kız arkadaşım ile uzun süredir konuştuğumuz, beklediğimiz tatili yapmak için İzmir’e ve ilçelerine gidelim, sırt çantamız ve çadırımız olsun, hem mütevazı hem de ekonomik bir tatil olsun dedik. Her şey Kamil Koç’tan bir bilet almamızla başladı.

Şimdi firma bana kızacaktır ancak bana kızmadan önce şoförlerine biraz yavaş ve dikkatli gitmelerini gerektiğini tembihlemeli. Ani frenler, çılgınca sollamalar. Gerçi bu ülkedeki tüm taşıma firmalarının sorunu sanırım. Son derece uzun bir yolculuk için son derece kötü bir otobüs tahsis edildiğini de belirtmeden geçmeyeyim.

Velhasıl İzmir’e vardığımızda oldukça sıcak bir gün bizi karşıladı. Biraz yürüyüş yaptık, çantalarımızı bıraktık, aslında oldukça güzel bir gün geçirdik. Çimlerde günbatımının ardından demlenmek, sohbet etmek gerçekten de çok güzeldi. Ardından türlü talihsizlikler sonucu sabah 02:00 gibi oradan ayrılmak ve artık otogara gidip yolculuğa devam etmek gerekti. İşler bu noktada sarpa sarmaya başladı desek yeridir.

Otogara ulaşmak için çaresizlik içerisinde taksiye binmek zorunda kaldıktan ve bir servet ödedikten sonra İzmir’in kuzey ilçelerine öyle istediğiniz her saatte herhangi bir ulaşım bulmanızın mümkün olmadığını öğrenmiş olduk. Bu durum son derece anlaşılabilir. Sonuçta kim gecenin bir yarısı araç sürmek ister. Ve biz de sabahı beklemeye başladık. Sabah olduğunda araç bulduk ve yola koyulduk. Otogar içerisinde de hiçbir yön işareti olmadığını belirtmekte fayda var. Sormadan bulmanız mümkün değil.

Eski Foça’da

Eski Foça’ya vardığımızda doğruca yakınlardaki kamp alanlarını öğrendik ve yola koyulduk. İlçenin denizi, muhteşem sahilleri harika ancak bundan çadırlı tatilcilerin faydalanmasını pek arzu etmemiş olsalar gerek ki çadır alanları bir o kadar kötüydü. Beş yıldızlı tatil istemeyenlere harika bir armağan. Çadır kent görünümünde, yetersiz tesisleriyle bir takım kamp alanlarında kalmak arzu etmediğimiz için mecburen dönüverdik Eski Foça’ya. Tarih günlerden bayram tatilinin ilk günü. Tabii ki pansiyon bulmak aslanın ağzında. Bir düzine kadar yer gezdikten sonra yerleşmeyi başardık ancak o da ne. Bu sefer de aynı pansiyonun ertesi gün için yeri olmadığını öğrendik. Bizim için sorun olmazdı tabii bulurduk başka bir yer geze geze. Ancak bayram sebebiyle fiyatlar fahiş. Serbest piyasa ekonomisini bir yere kadar anlayabiliyorum ancak bu konuda sabit bir tarife üretemeyen sektörün insanları yolmak adına yaptığı çeşitli cin fikirliliklerden de rahatsız oluyorum. Sonuçta oda aynı, hizmet aynı. Gün mü mesele bir tek? Her neyse, akşam vakti güzel başka bir yer daha bulmayı başardık. Söylemeden geçmeyeyim, Eski Foça gerçekten de çok güzel bir yer. Kesinlikle herkesin görmesini tavsiye ederim.

Burada tesislerden bahsetmek gerekirse; liste kabarıyor. Dükkânlar tipik turistik yer dükkânları, mimari şık, lokantalar çeşitli ancak vejetaryen yiyecek her şehirde olduğu üzere pide, kumpir, meze gibi sınırlı bir yelpazede. Mekân sahipleri herkesin balık yediğinden çok emin olsa gerek. Ancak bu konuda bir şeyler söylemem yanlış olur, sonuçta müşteri bol ve talep o yönde. Konaklama imkânları da o ölçekte bir yer için oldukça geniş. Fakat bir devlet hastanesi var ki burada eleştiriyi devlete kaydırmak lazım. Sokaklarda tonla hamile insan gördüğüm halde ve malum bir jinekoloğu ancak ve ancak hamile kalmak suretiyle ziyaret etmek gibi bir kaide olmadığından biz de kendisiyle tanışma ihtiyacı duyduk. Fakat ne gezer, bayramda jinekolog yokmuş. Gelenleri Menemen’e yönlendiriyorlar. Çok acil olsa ambulans kaldırırlar mıydı bilmiyorum fakat toplu ulaşımla oraya gitmek arzusundaysanız yarım saatte bir kalkan dolmuşlarla Menemen otogarına oradan da başka bir dolmuşla hastaneye gitmelisiniz. Mesafeler de uzun olduğundan fiyatlar biraz yüksek gelebiliyor.

Menemen

Biz de mecburen dolmuşu bekleyip yola koyulduğumuzda oldukça kalabalık yeni model J9’lardan birinde bulduk kendimizi. Ayakta tonla yolcu var tabii ve bir de poşet içerisinde, tahminimizce ücretsiz olarak kavuştuğu balığıyla insanları taciz eden bir yolcu. Kızların üzerine çıkmak suretiyle tacizini eyleyen bu arkadaşa kızlar dâhil kimsenin ses etmemesi de cabası. Ben biraz geri çekebildim kendisini ama nafile. Böylece Menemen’e vardık.

Aciller hep fena sonuçta, birçok yaralı insan ve yakını acilde bekliyor. Uzuvlarını kırmış birçok çocuk, yaşlılar. Biz de bu grup içerisinde yerimizi aldıktan ve muayene hızla tamamlandıktan sonra röntgen odasının kapısında yerimizi aldık. Önce gelen yaralı çocuğa sırasını veren kız arkadaşım ve ben bu noktada Kosmos’un bize yolladığı işareti anlamalıydık ama o sırada bu namümkündü. Çocuğun röntgeni çekildikten sonra cihaz arızalandı ve yedek tabii ki yok. Bekledik biz de, alet çalıştı. Sonuç, İzmir’e gitmemiz lazım çünkü Menemen’de de jinekolog yok. Biz de durur muyuz yola düştük.

Tekrar İzmir’de

İZBAN’a vardığımızda yepyeni bir şey daha öğrendik. Meğer tüm sistemi mesai saatinden sonra sadece İzmirlilere çalıştırıyorlarmış. Neden mi? Çünkü bizim kent kartımız yok. Bayramda belediye insanlar kucaklaşsın, küsler barışsın diye tarifeyi düşürmüş ancak bilet satan birini koymayı unutmuş. Biz de bir kızdan yardım isteyip içeriye geçtik. Sonrasında tabelalarda yazan 20 dakikaya üzülmüş olsak da birkaç dakika içinde gelen tren bizi sevindirdi. Metro kalitesinde trenmiş sonuçta. Bu sebeple sanırım tabelalara da doğru saatleri yazmak gerekmiyor.

Yolculuk tabii ki epeyce sürdü. Ardından yine anlayamadığım bir şekilde kent karta muhatap olmak suretiyle metroya geçtik. Bu sanırım metro için metrobüslerde olduğu gibi ulaşım bedelinin fazlasını almak için. Ancak bizim alacak fazlamız yokken biraz garipsemedik değil. Laf arasında aynı anda birkaç kişi kullanınca o kartları bir kişinin para üstünü geri ödüyorlar ki oldukça çirkin.

Ege Üniversitesi hastanesi gerçekten çok oldukça temiz bir yer. Kısa süre önce yenilenmiş sanırım ve bu nedenle her şey düzgün ilerliyor. Ancak yine yön okları koymayı unutmuşlar ya da açıklayıcı bir takım yazıları. Hasta kabul bankosunda bekledikten sonra aslında önce doktoru görmemiz sonra müracaat etmemiz gerektiğini söylediler. Bir nebze anlaşılabilir bir sebep ama yazın arkadaş onu bir yerlere.

Muayene ardından bunun bir yanlış alarm olduğu ve son 6 saatimizin gerçekten bir hiç uğruna yollarda geçtiğini öğrendiğimizde otogara geri dönmeye, oradan da Eski Foça’ya giden bir araç bulmaya karar verdik.

İzmirli dolmuşçularla yerel halkın iletişimi gerçekten çok hoş. Birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini çoğunlukla küfürle ya da araç kaportasını hor kullanıp yumruklamak suretiyle gösterdikleri, gerçekten çok etkili bir dilleri var. Üzerinde pek durmadık. Çünkü otogarda bizi yeni bir sürpriz bekliyordu. Gece saatlerinde kalkmayan dolmuşlar meğer 21:15’te otogarı günün ilk ışıklarına kadar terk ediyorlarmış. 21:25 civarında otogara varıp son dolmuşu kaçırdığımızı öğrendikten sonra ne mi? Sonra yine Menemen dolmuşu, sonra yine metro kalitesinde banliyö, sonra ESHOT otobüsü. ESHOT ilginç bir fikre imza atmış. Faydası olmuş mudur bilmem ancak çok söylenen gördüm. Metro ya da metro kalitesinde banliyöyle bir yerlere kadar gidilip bir yerlerde aktarma araçlarına biniliyormuş. Biz de hangi araca binmemiz gerektiğini tabeladan öğrendik. İşin ilginci sadece Eski Foça ve Yeni Foça yazıyordu, kalanlarını bilmek için falcı olmaya gerek var (Ya da akıllı telefon demeyin. Herkesin bir akıllısı yok ve bu yılda hala bir otobüsün kalkış yerini ve saatini birilerine soruyorsak sistemde ciddi bir sorun var demektir). Velhasıl yepyeni bir aşka evrilebilecek yeni bir tanışıklığa da sebep vermedik değil trende.

ESHOT kısmına gelirsek; otobüs şoförü gecenin bir yarısı dolambaçlı dar ve bozuk yollardan aracını aşırı hızlı kullanmaktan geri durmuyordu. Bir takım itirazlar yükselmedi değil bu hız için ancak onlar da çocukları içindi. Yani sanırım otobüste çocuk olmasa sorun yok. Ardından itiraz edenlerden biri otobüsten inerken şoförü kendisinin de bir şoför olduğu, o kadar hızlı kullanmanın yanlış ve tehlikeli olduğunu belirtti. Fakat bu noktada hiç beklemediğim bir şey oldu. Yolcular hızdan memnun olduklarını ve zaten geç kaldıklarını hep bir ağızdan söyleyerek adamın süratle otobüsten inmesini sağladılar. İlginç işler sonuçta.

Ah Karaburun

Ertesi gün vapurla Karaburun’a gitmek, hayatımda gördüğüm en muhteşem denizde yüzmek, miskinlik etmek ve kamp yaptığımız alanın ilginç sinsiliğine hayret etmek dışında pek kayda değer bir şeyler olmadı. Bu sinsilikten biraz bahsetmek istiyorum. Belediye bir takım şezlonglar yayıp bunları tenteler altına konumlandırmış. Ve kimse gelip kimseden haraç kesmesin diye üzerlerine ücretsizdir yazmış. Banka bile yazmışlar ki haramilik ne boyutlarda belli olsun. Bir tuvalet, duş, soyunma kabini inşa etmişler. Çadır kurmak için çimlik alan hazırlayıp yollar döşemişler. Bir arkadaş da dünyanın en tatsız domateslerinden bir tarla kurmuş arkaya o ayrı (Affetsin bizi iki tane aldık). Bir başkası ise gelip araya bir bar inşa etmiş ve çadır kuranlardan para kesip, sahilden para almaya başlamış. Kime diş geçirebilirse artık. Biz para vermedik mesela.

Bir de Karaburun’daki insanların aşırı dostane olduklarını ve bizi arabasına alan Nuri Kaptan’ı buradan anmam gerekir.

Hayatta en sevdiğimiz şey zırt pırt İzmir’e gitmekmiş

Ertesi gün de akşama kadar günü aynı şekilde ilerletip akşam olduğunda bize katılmış yeşil gazete yazarlarından Güneş Akçay’la birlikte yola koyulduk. İzmirliler biraz hızlı sürüyorlar arabalarını ve yollar da ilin her yerinde otoban değil malum. Aracına bindiğimiz iki gencin, şakalar komiklikler yaparak seri katil oldukları üzerinde dönen pek tatsız muhabbetleri ve aşırı süratleri eşliğinde bu sefer oldukça erken bir şekilde Urla otogarına vardık. Ama yine Çeşme’ye giden dolmuş yoktu. Bunlar hep işaret de işte n’aparsın. Mecbur Üçkuyular’a giden bir başka dolmuşa bindik, Üçkuyular’da başka bir otobüse binip Çeşme’ye vardık. Otobüsün muavini olan opera eski dekor şefi, bizi devletin emekli memurlarına ne kadar iyi baktığı konusunda düşündürdü elbette.

Çeşme’ye vardığımızda önce Ilıca’daki kamp alanlarına bakmak için yola koyulduk. Başlarken söyleyeyim; Çeşme’ye boş yere çadırla gitmeyin. Gerek yok. Emekli bir öğretmen bizi aracına alarak ilk noktaya servis etti. İlk yer, eskiden ismi V-Camp olan deniz kenarındaki ormanlık alandı. Bir takım tekinsiz genç bizi hayretler içerisinde karşıladı. Biz sorular sorarken onlara sürekli yenileri ekleniyordu ve aracı yavaşça çevrelemeye başladılar. Mekânda artık sadece bungalovlar varmış ve bunların hiçbiri kiralık değilmiş. Sadece personel kalıyormuş ki bu personelin kim olduğu tamamen muğlak. Bu şekilde bir zamanlar Orman ve Şehircilik Bakanlığına ait olan oldukça güzel kamp alanının birilerine peşkeş çekildiğini görmüş olduk. Ardından diğer yere gittik ve o da tabii ki hüsran.

Çeşme merkezde gezinip Çeşme’deki kamp alanlarına nasıl ulaşabileceğimizi düşünürken iki genç bizi çadırlarımızdan tanımış olacaklar ki nerede kamp yapabileceklerini sordular. Biz de bilgilerimizi paylaşınca bu sefer Altınkum plajına doğru yola çıktık.

Vardığımızda arabadan inmeye gerek bile kalmadı. Güvenliği olmayan, karanlıklar içerisinde, tamamen yetersiz tesisleriyle bizi harika bir kamp alanı karşıladı. Ne denli tekin bir yerse hemen jandarma kim olduğumuzu sormaktan geri kalmadı. Sonuçta orada kalamazdık, kumsalı ne kadar güzel olursa olsun fark etmezdi.

Bu sırada arabasında olduğumuz arkadaşlardan da Alaçatı’daki kamp alanlarının da ölü olduğunu öğrenmiş bulunduk. Bir tanesinin bekçisi akşam olduğunda içeridekilerin üzerine metal kapıları örtüp gidiyormuş mesela. Girmek istediklerinde içeridekiler kapının üzerinden atlamalarını söylemişler.

Yine yeni yeniden İzmir

Bu artık sondu ve bu kadar talihsizlikten ve yollara verilen servetten sonra eve dönmeye karar verdik. Tabii yine otobüs yok. Bekledik bizde, önce İzmir otogar sonra yine Kamil Koç’un otobüsü.

Otobüs İzmir’den ayrıldıktan sonra pek ilerleyemedi ancak. Turgutlu otogarında arızalanan otobüsün tazesini bir saatten çok bekledikten sonra yola devam edebildik. Otobüs içerisinde olanlar ise alabildiğine zengin. Uçan bir balon üzerinden bize bakan Pamuk Prenses mi dersiniz, yer kavgası yapıp birbirini geren mi ya da herkese laf atan muavin mi. Saat başı gelen kek, çay, içecekle sorunumuz yoktu tabii ki ta ki Afyon Otogarında mola vereceğini sandığımız otobüs sadece beş dakika için orada durana kadar. Bu aşamadan sonra tüm otobüs açlıkla terbiye edilmeye başladık. Yiyebileceğimiz kekler sayılı olduğu için yolda bir boğazın eksilmesi tabii ki iyi olabilirdi eğer o boğaza sahip yolcuyu otogarda unutmamış olsak. En azından otobüsün arkasından birkaç yüz metre koşarak şehirlerarası, oldukça işlek bir yolu sağ salim geçmeyi başarması hepimizi mutlu etmedi değil. Bundan sonrası hepimiz için açlık, yolcularla muavin arasında bitmeyen gözdağı vermeler ve her 2 dakikada bir zaten oldukça kötü olan filmler arasına giren Kamil Koç’u seçtiğimiz için ne denli mutlu olduklarını belirten reklamlar şeklindeydi.

Bu yolculuktan neler mi öğrendik peki? Aslında çok şey.

1 İnternette gördüklerine kayıtsız şartsız inanma.

2 İzmirliler iyi şoförler aslında, biz sadece çok panik insanlarız.

3. Bayram tatillerinde acile gitmeniz gerektiğinde ilçe acillerinde zaman kaybetmeden il hastanelerinden birine koşturun.

4 Bu memlekette çadır tatili bitmiş, en azından İzmir ve civarında.

5 Kamil Koç halk arasındaki lakabını hak ediyor.

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.