Ana Sayfa Blog Sayfa 3892

Cumhurbaşkanının arabasını çaldılar

0

Kenya’daki artan araba hırsızlığı olaylarının son kurbanı Kenya Cumhurbaşkanı Uhuru Kenyatta oldu.

Kenya Cumhurbaşkanı Uhuru Kenyatta
Kenya Cumhurbaşkanı Uhuru Kenyatta

Cumhurbaşkanın koruma aracı , geçtiğimiz Çarşamba günü çalındı. Kenya Daily Nation gazetesine göre araç Uganda’nın Tororo kentinde bir kasabada bulundu. Cumhurbaşkanlığı sözcüsü ise aracın öne sürüldüğü gibi çalındığı sırada cumhurbaşkanının koruma konvoyundan olmadığını aracın sadece bir polis müfettişine ait olduğunu söyledi.

Yerel kaynaklara göre cumhurbaşkanının koruma konvoyunda görevli Başkomiser David Machui Maina’nın kullandığı araç, komiser evine dönerken 4 silahlı kişi tarafından kaçırıldı. Hırsızlar çaldıkları aracın içindeki Başkomiseri 6 saat sonra serbest bıraktı. Hırsızlarla ilişkili olduğu bildirilen 3 kişi ise olayla ilgili göz altına alındı.

Samsun Tekkeköy’de mahkeme taşocağının yürütmesini durdurdu

0

Samsun 2. İdare Mahkemesi, Tekkeköy’de halkın tepkisine rağmen çalıştırılmak istenen taşocağı hakkında yürütmeyi durdurma kararı verdi.

5 samsun taşocağı
Tekkeköy halkı Taşocağına karşı uzun süre direndi

Tekkeköy ilçesi Büyüklü Mahallesinde özel bir firma tarafından işletilmesi planlanan “Doğaltaş Kırma Eleme Tesisi Projesi”ne yöre halkından sonra yargı da geçit vermedi. Samsun 2. Bölge İdare Mahkemesi’nde yöre sakinleri Fethi Akdiş ve Halit Ölige adına açılan davada davacıları Avukat İsmail Onur temsil etti. Samsun 2. idare Mahkemesi Başkanı İshak Sağır ve üyeler Yürütmeyi durdurma kararını oybirliğiyle aldı.

Karara göre, Çevre Etki Değerlendirme Raporu (ÇED) alınmadan her hangi bir yerde taşocağı açılamayacak, dinamit patlatılamayacak. Bu tür taşocakları işletmeye alınırken ekonomik verimliliği, su havzalarına uzaklığı, kirletici etkileri, çevredeki havyan yaşamı, bitki örtüsü, tarım alanlarının durumu, patlayıcıların etkisi göz önünde bulundurulacak ve bilimsel esaslar ölçü alınacak.

(Samsun Posta)

Mahkeme İBB’den savunma istedi

Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği tarafından, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce Sarıyer Kısırkaya’da inşası sürdürülen 20.000 köpek kapasitelik dev hayvan barınağının yürütmesinin durdurulması için Bölge İdare Mahkemesi’nde dava açılmıştı. İstanbul 6. İdare Mahkemesi, davalı İBB’den ilk savunmasını istedi.

Kısırkaya toplama kampı

Davadaki gelişme ile ilgili tebligatın dün ellerine ulaştığını belirten davacı Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği’nin Yönetim Kurulu Üyesi Burak Özgüner, “İBB’ye, mevzuata aykırı bir şekilde inşasını sürdürdüğü dev toplama kampının yürütmesinin durdurulması istemi ile dava açmıştık. İstanbul 6. İdare Mahkemesi, İBB’den ilk savunmasını istedi ve bu savunmaya göre yürütmenin durdurulması istemini inceleyecek ve bir karar verecek. Özellikle barınağın arazi seçimi ile ilgili ve barınağın gelecekte hayvanlara yaşatacağı sorunlarla ilgili ciddi endişelerimiz var. Bu tesisin, denetimden, kontrolden uzak, hayvan haklarını gözetmeyen bir toplama kampı olacağını düşünüyoruz ve böyle bir tesisin hayvan yararına değil aleyhine olacağını ifade ediyoruz. Hayvanlar yararına olacağı iddia edilen bu tesisin kısa süre içerisinde amacından sapacağını düşünüyoruz” açıklamasında bulundu.

Hayvan hakkı örgütünün açıtığı davanın gereçesinde arazinin ulaşım zorluğu, rüzgarlara açıklık, su yoğunluğu gibi özelliklerine vurgu yapılarak arazi konusunda mevzuat hükümlerinin yerine getirilmediği vurgulanıyordu. 

Aynı barınak ile ilgili olarak, Engelli Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Derneği, İBB Başkanı Kadir Topbaş’ı, Kamu Görevlileri Etik Kurulu’na şikâyet etmiş ve Topbaş hakkında soruşturma açılmasını talep etmişti.

Sarıyer Kent Dayanışması da Kısırkaya’ya bir destek ziyareti düzenlemiş, Kısırkaya halkının konu hakkındaki görüşlerini almıştı. Sarıyer Kent Dayanışması’ndan Emin Turan da köpek barınağının bir bahane olduğunu söyleyerek, önümüzdeki dönemde buranının tamamen imara açılacağını düşündüğünü dile getirdi.

Kısırkaya halkının da ciddi tepkisini çeken dev barınak ve yıkım sürecine dair gelişmeler, İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nin vereceği karar ile şekillenecek.

(Yeşil Gazete)

Tüm dostlarım istifa! – Hülya Tosun

TÜM DOSTLARIM İSTİFA!

diye bağırasım var bugün…

Bırakın hükümeti mükümeti, tüm dostlarım asıl siz, istifa!…

Sonbaharda biraz dinlenirim, sakin sakin evimde (!) otururum diye düşünüyordum ki ne mümkün…  İran çöllerinde bir kervansaraya gidip çok sevdiğim dostlarımla inzivaya mı katılsam, Annem ve Babam’la Küre Dağları’nda sonbaharı mı karşılasam, Bir arkadaşımın çocuklar için hazırladığı düş kurma atölyesinin düşlerinde mi kaybolsam, hayatımı değiştiren AnadoluJam’in ortadoğusu Kasım’da Ürdün’deymiş bir yolunu bulup ona mı gitsem… Bu liste uzayıp gidiyor. Çok mu şanslıyım da çıkıyor bunlar karşıma, tuzum mu kuru ki benim, ya da çok mu özelim? İlk ikisini bilmem de özelim evet, tam da herkes kadar, çok özelim… ve bunu hak ediyorum. (Şu hak edişleri kafama vura vura öğreten dostum Ahmet’e şükranla…)

 "Bırakın cepleriniz daha dün Umman’dan öğrendiğim yalancı karabiber pembeleriyle dolsun…"
“Bırakın cepleriniz daha dün Umman’dan öğrendiğim yalancı karabiber pembeleriyle dolsun…”

Yapılacak o kadar çok güzel şey var ki! Çıkın o ofislerden, sonbaharı koklayabileceğiniz bir yer bulana kadar arkanıza bakmadan koşun, buz gibi şelalelerde yıkanın, bırakın çölün hala yakan kumları parmaklarınızın arasına dolsun… Yeminlen “dışarıda” yapılacak o kadar çok güzel şey var ki… Ve bence değmez; bunca keşfedilecek yer, görülecek renk, koklanacak çiçek varken tüm vaktinizi birilerinin cebini daha çok doldurmak için o fanuslarda harcamaya, hatta bırak başkalarınınkini  kendi cebinizi doldurmak için bile değmez…  Hem ilk “cep”i dikenin onu para koymak için dikmediğine bahse girerim! Bırakın cepleriniz şimdilerde dallarından düşen taze cevizlerle dolsun, güvem erikleriyle, meşe palamutlarıyla, sevdiğiniz için topladığınız renkli taşlarla, daha dün Umman’dan öğrendiğim yalancı karabiber pembeleriyle dolsun…

Nerden gelecek bu değirmenin suyu diyeceksiniz, inanın ben de bilmiyorum… Korkmuyor muyum bazen, korkuyorum. Ama gün geçtikçe çok daha az korkuyorum… Çünkü, – en azından- benim değirmenimin suyunun artık bir üst model çamaşır makinası almak için gelmesine gerek yok, onu biliyorum.( İki tişörtün olursa mesela, biri kirlendiğinde onu elde yıkayıp ikincisini giymek çok kolay. İkiye düşemedim henüz ama  çook yakınım ) Ya cicili bicili giyinemezsem diye  korkmanıza da gerek yok. Tecrübeyle sabit, en son, dergahın kullanılmayan eşyalar sepetinden bulup aldığım eteği salına salına giydim, gören herkesler bayıldı! Etek dolaşımının üçüncü ayında, beşinci sahibi(!)nin gününü şenlendiriyor şimdilerde… Ayrıca, annemin diktiği elbiselerin de maliyeti 5 ila 10 tl arasında değişiyor. Takas çılgınlığı da cabası…

Bugün itibariyle tam 1 yıl 6 aydır “işsiz”im… Şükürler olsun

30.000 kilometreye yakın yol…

Hayatımın en uzun seyahati …

Hayatımın –yalnız- en uzun seyahati

Yeni keşfedilen ve daha öncekilere de hiç benzemeyen bir ülke(İran)…

Alarmı kurmadan uyandığım yüzlerce sabah, alarmı bilerek ve isteyerek kurduğum, çaldığında da uyanmaya can atarak kalktığım onlarca sabah…

Ailemle, tüm çalışma hayatım boyunca geçiremediğim kadar uzun vakit geçirmeler…

Yüzlerce çocukla yapılan onlarca etkinlik, Anadolu’nun bir ucundan diğerine taşınan yüzlerce mektup

Kırk gün kırk gece müziğin hiç susmadığı bir dergahta kalmak, dönmek, durmak, söylemek, susmak, sonunda bir olmak… Santurla uyuyup, arpla rüya görüp, bağlamayla uyanmak…

Kendini keşfettiren, keşfettikçe güzelleştiren bir çok atölye, etkinlik, toplaşma, buluşma, kamp, yol, yoldaş

İlk istifa kararı aldığımda şunu demiştim.

Senede sadece iki haftalık yıllık izinler için yaşıyorum. Onu da tutkunu olduğum seyahat için mi kullanayım, ailemi mi göreyim, arkadaşlarımla mı olayım… Sadece bir yıl işsiz(!) kalmayı başarsam, bir yılda var 52 hafta, o da ne eder 26 yıllık yıllık izin. Sadece bir yıl işsiz kalmayı başarsam feleğe 26 yıllık izin takarım, değmez mi?”

Bugün itibariyle tam 1 yıl 6 aydır “işsiz”im, şükürler olsun!

Bugün itibariyle feleğe 39 yıllık, yıllık izin taktım anacım, sefam olsun !

Ne diyordum? Burası çok güzel gelsenize…

TÜM DOSTLARIM İSTİFA!

Bu yazı ilk olarak ruhubohcadagezen.wordpress.com/ da yayınlanmıştır

13 Hülya Tosun

 

Hülya Tosun

Ege Üniversiteliler 13 günde bisikletle Sinop’tan Edirne’ye pedal basacak

Ege Üniversitesi Bisiklet Topluluğu ( EBİT ),  “Ege Üniversitesi 60.Yıl Türkiye Bisiklet Turu” kapsamında Sinop’tan Edirne’ye kadar yaklaşık 1.000 km pedal çevirerek başta bisiklet olmak üzere sağlığa ve çevreye dikkat çekmeyi hedefliyor.

3 ebit_rektörlük-470x350

25 Kişilik Ege Üniversiteli öğrenci ve akademisyenlerden oluşan grup, 11 ili kapsayan 1.000 km’lik mesafeyi 6 Eylül Cumartesi günü Sinop’tan başlatarak, 13 günde, Edirne-Kapıkule’de tamamlamayı planlıyor.

2005’de Bisikletle Artvin’den İstanbul’a

Ege Üniversitesi Rektörlüğü tarafından, Türkiye’de düzenlenmiş en uzun, en geniş katılımlı ve kapsamlı bisiklet turu, 2005 yılında “50. Yılda Temiz, Sağlıklı ve Kaliteli Yaşama Yolculuk” adıyla düzenlenmişti. Etkinlik kapsamında, 25 kişilik bir ekiple, yaklaşık 1.800 km’lik Artvin-İstanbul yolu üzerindeki 16 il ziyaret edilmiş, bu illerin valilikleri ve milli eğitim müdürlükleri ile yürütülen bir çalışmayla, sağlık ve çevre konusunda halka yönelik bilgilendirme toplantıları yapılmıştı.

Sinop-İstanbul etabının planlanan tur takvimi ise şu şekilde:

1. Gün Sinop-Türkeli etabı                                        :7 Eylül 2014

(Günlük 95 km) (Toplam 95 km)

1. Gece, Türkeli sahili/Sinop(Çadırda Gece Konaklama)

2. Gün Türkeli -Doğanyurt etabı                              : 8 Eylül 2014

Kastamonu il sınırına giriş sabah (Günlük 90 km) (Toplam 185 km)

2. Gece Doğanyurt / Kastamonu (Gece Konaklama)

3. Gün Doğanyurt –Cide/Gideros Koyu: 9 Eylül 2014

(Günlük 75 km) (Toplam 260km)

3. Gece Cide/Gideros Koyu (Gece Konaklama)

4. Gün Cide        (Gündüz Konaklama)    : 10 Eylül 2014

4. Gece Cide/Gideros (Gece Konaklama)

5. Gün Cide/Gideros – Amasra etabı     : 11 Eylül 2014

Bartın il sınırına giriş sabah (Günlük 75 km) (Toplam 335 km)

5. Gece, Amasra/Bartın (Gece Konaklama)

6. Gün Amasra-Zonguldak etabı                              : 12 Eylül 2014

Zonguldak il sınırına giriş öğlen(Günlük 105 km) (Toplam 440 km)

6. Gece Zonguldak/Merkez (Gece Konaklama)

7. Gün Zonguldak-Akçakoca etabı          :13 Eylül 2014

Düzce il sınırına giriş öğleden sonra(Günlük 90 km) (Toplam 530 km)

7. Gece Akçakoca/Düzce (Gece Konaklama)

8. Gün Akçakoca-Sapanca etabı                               : 14 Eylül 2014

Sakarya il sınırına giriş öğlen (Günlük 130 km) (Toplam 660 km)

8. Gece Sapanca/Sakarya (Gece Konaklama)

9. Gün Sapanca –İstanbul:15 Eylül 2014

İstanbul il sınırına giriş öğlen, (Günlük 130 km) (Toplam 790 km)

9. Gece İstanbul Anadolu yakası (Gece Konaklama)

10. Gün İstanbul- Çorlu: 16 Eylül 2014

Tekirdağ il sınırına giriş öğleden sonra, (Günlük 120 km) (Toplam 910 km)

10. Gece  Çorlu/Tekirdağ (Gece Konaklama)

11. Gün Çorlu-Kapıkule: 17 Eylül 2014

Edirne il sınırına giriş öğlen, (Günlük 160 km) (Toplam 1070 km)

11. Gece Edirne Merkez (Gece Konaklama)

12. Gün Araçla İzmir’e dönüş yolculuğu

(Bisiklet Günlüğü.com)

Eskişehirde çözüm basit: Tramvay zamlanmışsa Elramvay var

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’nin tramvay ve otobüs ulaşımına yaptığı zammı protesto etmek isteyen bir grup, “elramvay” adı verdikleri market sepetlerine binerek belediye binasına yürüdü.

2 elramvay...

Hoşnudiye Mahallesi İsmet İnönü Caddesi’nde toplanan Öğrenci Kolektifleri ve Halkevleri üyesi bir grup otobüs ve tramvay ulaşımına yapılan zammı eleştirerek, vatandaşlardan zammın geri çekilmesi için destek istedi.

Daha sonra “elramvay” adı verdikleri market sepetine binen öğrencinin arkasında ilerleyen grup, “Zamlar geri alınsın”, “Öğrenciye ücretsiz ulaşım”, ” Sosyal belediyecilik böyle olmaz”, “Eskart’ım boş hocam” pankartlarıyla tramvay yolu üzerinden Büyükşehir Belediyesi önüne kadar slogan atarak yürüdü.

Belediye önünde grup adına açıklama yapan Yağmur Keçeli, yapılan ulaşım zammının haksız olduğunu belirterek, ücret artırımının geri alınmasını talep etti.

Keçeli, zamlar geri alınana kadar her platformda ulaşım hakkı için mücadele edeceklerini sözlerine ekledi.

Açıklamanın ardından grup, zamların geri alınması için topladıkları imzaları Büyükşehir Belediyesi yetkililerine teslim ederek, dağıldı.

BELTAŞ işçilerinin grevi 47. gününde

Beşiktaş Belediyesine bağlı Beltaş A.Ş adlı firmada park ve bahçe işlerinde çalışan 239 işçinin başlattığı grev 47. gününe girdi. İşçiler Beşiktaş Belediyesi’nin imzalamaya yanaşmadığı toplu sözleşme hakkını istiyorlar.

Ekran Resmi 2014-09-05 00.14.33

Dün Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar, belediyenin iştiraki BELTAŞ AŞ’de park, bahçe, temizlik ve bakım işlerinde çalışan DİSK’e bağlı Genel-İş üyesi 239 işçinin grevde olmasını gerekçe göstererek parklarda başlatılan temizlik çalışmalarına katıldı. İşçilerin grev hakkının karşısında yapılan temizleme çalışmalarına BELTAŞ işçileri tepki gösterdi.

Hazinedar, BELTAŞ’ta çalışan işçilere kesin iş güvencesi verdiklerini iddia ederek buna rağmen grevin sürdürüldüğünü, greve katılmayan işçilerin de çalışmasının engellendiğini savundu.

Park ve bahçe işçilerine geçtiğimiz temmuz ayında şefleri tarafından Eylül ayında dolacak olan Taşeron Sözleşmesi gerekçe gösterilerek iş fesih bildirimleri imzatılmaya çalışılmış ancak işçiler imzalamamışlardı. İşçiler bu durum üstüne greve başlamışlardı.

Beşiktaş Belediyesi’nin ‘temizlik’ çalışmaları devam ederken akşam saatlerinde işçiler Abbasağa Parkı’nda forum düzenledi. Forumda alınan karar uyarınca işçileri bugün saat saat 19.00’da kartal heykelinde bildiri dağıtımı yaparak direniş süreçleri ve talepleri konusunda halkı bilgilendirecek.

(Yeşil Gazete)

Bir Kürtaj Gemisi Hikayesi: Kadınlar, Devletler ve First Lady’ler – Hazal Atay

Bu günlerde İrlandalı kadınlar dünyaya bir çağrı yapıyorlar. Gündemimizden hiç çıkmayan ve politikacıların da politik gündemlerinde kullanmayı bir o kadar sevdiği, kürtaj yasaklarına ve güvenli kürtaja erişiminin kısıtlanmasına karşı; kadınlar doğurganlıklarını düzenleme hakları olduğunu, istenmeyen gebelikleri sonlandırmayı seçebileceklerini ve bu kararların cübbeli bir takım adamlar tarafından değil de, yine kendileri tarafından alınacağını haykırıyorlar.

7 Benson-Summer-of-1909.

Maalesef, bu mesele bize de hiç uzak değil. Türkiye’de de kürtaj uygulaması 10. haftaya kadar yasal olmasına rağmen kürtaja erişim konusunda halen birçok engel bulunmakta. Üstelik, birçok devlet hastanesi yasal izne rağmen, altıncı yedinci haftadan sonra kürtaj yapmaktan çekiniyor. Yasalarla garanti altına alınmış olması gereken bu hakka iş uygulamaya gelince türlü engellemeler halihazırda devam ededursun, özel hastanelerde kürtaj hizmeti 1000 TL’den başlayan fiyatlarda veriliyor. Bunların hepsi uzun zamandır dile getirdiğimiz ve mücadelesini ettiğimiz konular. İrlanda’dan ve kürtaj kısıtlamalarının uygulandığı diğer birçok ülkeden farksız olarak, Türkiyeli kadınlar olarak bizler de uzun zamandır cübbeli adamlara, politikacılara ve bize ahlak dersi vermeye çalışan insanlara karşı “Bizim bedenimiz, bizim kararımız!” diye bağırmaktayız. Ama şimdi ben size başka bir meseleden bahsedeceğim. Bu; kadınların hakları olan kürtaj hizmetine erişiminde nasıl sınır tanımadıklarını gösteren bir hikaye. Bu, bir kürtaj gemisi hikayesi.

Women on Waves, yani Dalgalar Üstündeki Kadınlar, Hollandalı doktor Rebecca Gomperts tarafından kurulmuş bir örgüt. Rebecca daha önce de Greenpeace ile çalışmış bir doktor. Aslında, bu proje de o yıllarda aklına düşüyor. Temel soru şöyle: “Uluslararası protokollerin kadınlara bir hak olarak sunduğu kürtaj hizmetini, milli hükümetlerin yasakladığı ve kısıtladığı bir durumda, kadınlar bu hizmete nasıl ulaşır?” Çünkü biz kadınlar biliyoruzdur ki, biz kürtaj olmak istediğimizde kürtaj olmak istiyoruzdur. Bu esasen bu kadar basit bir meseledir. Yani biz kürtaj olmak istediğimizde ne yasaların değişmesini, ne mahkeme kararlarını, ne de politik tartışmaları bekleyemeyiz. Bu, acildir. İşte biraz da bu ehemmiyete inanarak Rebecca kendini kürtaj gemisinde bulmuş. Kürtaj gemisi, güvenli kürtaj koşullarına erişimin kısıtlı olduğu ülkelere gidip, buradaki kadınları uluslarası sulara çıkararak bu hizmeti yasal çerçeveler içinde kadınlara sunmayı hedefliyor. Kampanya; şimdiye kadar İrlanda başta olmak üzere, Polonya, Portekiz, İspanya ve Fas’ta gerçekleştirildi. Elbette ve maalesef, tüm kadınlara bu şekilde ulaşmak mümkün değildi ve aslında bu sorunu çözecek şey hükümetlerin kürtaja erişimi sağlamasıydı. Ancak biz kadınlar, bir yandan bunu talep ederken, bir yandan da yapılan çirkin tartışmalardan sıkılmıştık. Tecavüz mağduru kadınlar mahkeme önünde kürtaj olmak için “izin” beklerken, birilerinin “Doğur, devlet bakar” demesi sabrımızı taşırıyordu. Devletin bakmayacağını bildiğimiz çocuklar doğurmaya mecbur olmadığımız gibi, sunmadığı hizmetlerin de mağduru olmaya niyetimiz yoktu.

Ben Women on Waves ekibiyle Fas kampanyası sırasında tanışmıştım. Fas, WOW ekibinin gittiği ve kalabalık bir Müslüman nüfusa sahip ilk ülke olacaktı. Kampanya büyük bir ses getirdi. Gemiyle Fas’a girdikten sonra, düzenlediğimiz basın toplantısında daha önce de temas kurmuş olduğumuz doktorlardan biriyle bir tartışma yaşadık. Dr. Charaibi, bize karşı olmadığını ancak Fas’ın henüz o seviyede olmadığını söyleyip duruyordu. O seviye neydi bilmiyoruz; bildiğimiz şey ise Fas’ta da kadınların kürtaja erişiminin kısıtlandığı. İnandığımız şey de, kürtaj hakkımıza erişim için herhangi bir seviyeye erişmeyi beklemeyeceğiz. Gemi kampanyası biraz da bunun dışavurumuydu aslında. Biz hükümetlerimizi beklemekten sıkılmıştık, bu artık çoğu zaman kaybedilmiş bir savaştı. Haklar sadece talep edilerek değil, asıl mücadele edilerek alınırdı.

Biz bugün Türkiye’de kazanılmış bir hakkın devam eden mücadelesini yürütüyoruz. Türkiye’de kürtaj yasal olmasına karşın, kadınların bu hizmete erişiminde ciddi sıkıntılar mevcut. Geçtiğimiz günlerde bir devir teslim töreni gerçekleşti, artık yeni bir First Lady‘miz var. Yeni first lady’mizin kürtaj karşıtı olduğu haberleri çıktı. Sare Davutoğlu’nun da üyesi olduğu Hayat Sağlık ve Sosyal Hizmetler Vakfı, gerçekten de kürtaj karşıtı çalışmalarıyla biliniyor. Feministler kürtaj hakkı için ayaklanırken, bu vakıf enteresan bir video yayınlamıştı. (bknz: http://www.hayatvakfi.org.tr/Kurtaj.aspx) Videonun bir bölümünde, kalabalık bir insan grubundan tek tek yüzler siliniyor ve ses eşlik ediyor: “Düşünün ki görünmeyen bir el, bu kalabalığa dalıp, her üç kişiden birini yok ediyor. Ölüm piyangosunun kime vuracağı hiç belli değil, İnsanlar yanı başındakilerin yok edildiğinin farkına varmadan yaşamayı sürdürüyor.” Videoyu izleyince ister istemez soruyorum; acaba “Her kürtaj bir Uludere’dir” diyen Erdoğan mı bunlardan ilham almış, yoksa onlar mı Erdoğan’dan. Ama tabi bu biraz da “yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan” hikayesi. Video’da yok edilen yüzler, hep erkek yüzleri. Unutulan ise, yine kadınlar ve onların yok sayılan hakları ve iradeleri. Önümüzdeki zaman bize ne getirir bilinmez; kürtajla ilgili yaratılan algının trajikliği karşısında -hele de bu videodan sonra- durumun iyiye gideceği konusundaki umutlarımız azalıyor. Ancak buna karşılık, İrlanda’da, Türkiye’de, orada burada devam eden ve sınır tanımayan kadın dayanışması da arttıkça, devletler ne yaparsa yapsın, sağlıklı kürtaj koşullarına erişim mücadelesi de büyüyor. 

Görsel: Frank Weston Benson, “Summer”, 1909. 

Bu yazı ilk olarak 5harfliler.com/ da yayınlanmıştır

 

Hazal Atay – 5Harfliler.com

Sophie’nin seçimi 2014! – Ümit Kıvanç

“İslâm Devleti”nin, kimini ensesinden vurarak, kiminin kafasını keserek, başta Şiiler, yaşamasını uygun görmediği herkesi katlederek, Ezidîleri bir tarafa, Hıristiyanları bir tarafa sürerek hızla ilerleyişi nihayet yavaşlatılabildi. Dengenin geçiciliğinin herkes farkında. Bu arada, ilerleyiş durdurulmuş olsa bile, İD’in şu ana kadar ele geçirdiği toprak, hakimiyeti altına aldığı nüfus, denetlediği-kazanç sağladığı ekonomi, onun eline bırakılamayacak kadar fazla, değerli. İlaveten, İD bu şekilde varlığını sürdürebilir ve yerine yerleşebilirse, oradan dünyanın her yerine “cihatçı” ihraç edeceği de yüzde yüz.

Batı’nın büyük güçleri, İD’in varlığına son vermeye kararlı görünüyorlar. Onları bu meydanda dövüşe bizzat İD çağırdı, önce Kürt bölgesine saldırarak ve Ezidîleri katletmeye başlayıp, bütün dünyaya, “soykırım da yaparım, dokunamazsınız” mesajı vererek, sonra Amerikalı gazetecilerin başlarını keserek, İngiliz yardım gönüllüsünü de idam edeceğini duyurarak.

ABD ve doğal müttefiki Britanya salı günü Galler’de başlayacak NATO zirvesini Irak Operasyonu 3.0’a çevirmeye karar vermişler. Yani artık ortada bir tereddüt yok. Zirvede, ABD ile Britanya’nın girişimine Ortadoğu’dan hangi “kilit ülkeler”in katılımıyla yeni koalisyonun oluşturulabileceği görüşülecek. Zirveye giderken Obama’nın söyledikleri ise, çok acele edilmeyeceğini gösteriyor. Yerel güçlerle, aşiretlerle ilişkileri, ittifakları olgunlaştırmaktan vs. sözetti ABD başkanı.

Ayrıntıları merak edenler, The Guardian‘da Patrick Wintour’un haberine göz atabilirler. Ama çoğumuz sanırım, herhangi bir ayrıntıyı merak etmek ve hakiki problemlerle uğraşmak yerine, gözün gördüğünü dille örtmeye çabaladığı, içinden geçeni dışavuramadığı o zorlu seçim karşısında ter dökmekle meşgul olacak: İD hakimiyeti mi ABD müdahalesi mi?

Bu yazı ilk olarak riyatabirleri.blogspot.com.tr/ de yayınlanmıştır

Ümit Kıvanç

 

 

Ümit Kıvanç

“Devletle kavga etme, onu yapabilir kıl”

Yeni Cumhurbaşkanın Çankaya’ya çıkış törenleri vesilesiyle…

Recep Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkışını televizyonda merakla izledim. Törenlerin kralların taç giyme,  padişahların “cülus”törenlerini andırır, zaman zaman  farsa kaçarak tebessüm ettiren aşırılığı  arkasındaki saik ne olabilir, diye düşündüm? Bunu sadece Erdoğan’ın narsizmi, güçlü lider egosu, tek adam olma tutkusu gibi şeylerle açıklamak eksik olur gibi geldi bana.

Törenlere Türkiye halkları, medyası, muhalifi, muvaffıkı heyecanla kilitlenmişti. AKP tabanı gururla kendinden geçmiş, ana muhalefetin ruh hali ise  Mecliste kürsüye fırlatılmış “İç Tüzük” misali yerlerdeydi. Üstelik dünya medyasının, kamuoyunun gözü de bu törenlerdeydi. Acaba bu olayın gözümüzden kaçan, dile gelmeyen, getirilmeyen  bir anlamı mı var, diye düşündüm. Yoğun olaylarla dolu  yakın geçmişimiz gözlerimizi perdeledi de, bu taç giyme töreninin anlamını idrak edemiyor muyduk? On iki yıldır iktidarda olan bir lider Çankaya’ya çıktı diye bu tantana neyin nesiydi?  Şimdi’nin geçmiş ve gelecek olduğunu hatırlayarak hafıza tazeledim.

Cumhuriyetin (benden sadece 11 yaş büyük) kurucu iradesi, yeni Türkiyeyi yukarıdan aşağı dizayn ederken, her ne kadar sınıfsız, imtiyazsız bir toplum olarak tanımlamışsa da, kurucu-yönetici kadroları oluşturan sivil-asker bürokrasi ve onların tek Partisi, devletçi kalkınma modeliyle birkaç on yılda imtiyazlı bir sınıf yaratmıştı bile. Ülkenin yoksul, muhafazakar, mütedeyyin, eğitimsiz  köylü, kasabalı çoğunluğu ekonomik olarak da ideolojik olarak da dışlanmış, devletin  baskıcı yönetimi altında kaderine boyun eğmiş, yaşayıp gidiyordu.

Derken, 1950’de ülkeye, kır atının üstünde demokrasi çıkageldi. Köylüye “milletin efendisi” olduğunu hatırlatan Demokrat Parti iktidar oldu. O güne kadar kendini memleketin kurucusu ve sahibi bilen sınıf bir anda muhalefete düşüverdi. Bilindiği gibi, halkın oylarıyla iktidar olan Demokrat Parti iktidarına, 27 Mayıs 1960’da askeri darbeyle son verildi. Takiben, on yılda bir askeri darbeler, muhtıralar,  parti kapatmalarla sürekli kesintiye uğrayan demokrasi maceramız malum…

Halkın çevreden merkeze uzun yürüyüşü, AKP’nin iktidara gelişiyle ivme kazandı ve nihayet Devleti ve de zirvesini ele geçirdi. Bu süreci Başbakan Erdoğan, özellikle son yıllarda, gözükara bir pervasızlıkla, yasa, Anayasa, hukuk tanımaz bir cüretle, adeta bir devrim önderi edasıyla yönetti.  Her şeyi kontrolüne alarak Devletin zirvesine yerleşti.

İşte o gün, Recep Tayyip Erdoğan’ın Çankaya Köşküne çıkışı, “halkın iktidara uzun yürüyüşünün taçlanması” gibi göründü bana.  AKP,  ideolojik ve sosyolojik bir sınıfın hareketinin mirasçısıydı, devamıydı. İktidara geldiğinde oyunu kurallara göre oynayarak oylarını artırmış, tabanını konsolide etmiş, çoğunluk iktidarı haline gelmişti. Küresel ekonominin nimetlerini, akan sıcak paraları, tarihsel fırsatları kullanmış, böylece rant dağıtarak (ve paylaşarak), sistemi taşeronlaştırarak, refahı paylaştırarak, reformlar, “açılımlar” yaparak  inanılmaz bir güç devşirmişti. Tabanına sınıf atlatmış, yeni bir orta sınıf  ve yeni zengin bir sınıf yaratmıştı. Artık  Anayasayı, yasaları, hukuku, teamülleri yok sayabilirdi. Değil mi ki, askeri vesayeti de kaldırmış, gerçek iktidar olmuştu. Artık ortalıkta onu yerinden oynatacak, müdahale edecek güç kalmamıştı. Sıra, iktidarına ortak ettiği cemaati “paralel devlet” bahanesiyle tasfiye ederek devlet aygıtını parçalamaya gelmişti. Şimdi hedef parlamenter sistemi değiştirmek, başkanlık sistemine geçmek, devleti yeniden yapılandırmaktı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan nasıl bir başkanlık sistemi hedefliyor?  “Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğacak ” Türkiye nasıl bir Türkiye olacak? Farklılıkların birarada yaşayacağı, insan hakları ve özgürlüklerinin hayata geçtiği, evrensel değerlere saygılı, denge ve denetleme sisteminin işlediği şeffaf demokratik bir hukuk devleti mi olacak, yoksa otokratik bir rejim mi hedefleniyor? Dahası, “Yeni Osmanlıcılık” hayalleriyle ülkeyi Bölgede yeni maceralara, felaketlere sürükleyecek bir tasavvurları mı var? Henüz bilmiyoruz.

***

“Devletle kavga etme, onu yapabilir kıl” bu özdeyiş, Susurluk skandalı sonrasında “Sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık” eyleminin ve daha sonra birçok sivil toplum girişiminin örgütlendiği binanın toplantı salonunda çerçevelenmiş olarak asılıydı. Bu önerinin bugün etkili politikalar geliştirmekte yerinde bir hatırlatma olduğunu düşüncesindeyim.

Geldiğimiz noktada yapmamız gereken, halkın yüzde 52’sinin oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı ile, AKP Hükümetiyle kavga etmek yerine onu, kendi söylemlerinde sıkça yer aldığı gibi, tüm Türkiye’nin iktidar gücü olarak,  ülkenin doğasına, insanına, emeğe, özgürlüklere, hukuka saygılı, yaşanası  bir Türkiye için yapabilir kılacak politikalar üretmektir.

Yeni Türkiye’de eğer Başkanlık sistemine geçilecekse,  ademi merkeziyetçi bir kamu yapılanmasına gidilmesi şarttır. Zaten Türkiye artık bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyümüştür. Bizim hemen kolları sıvayıp danışma kurullarımızı, hukukçularımızı, Anayasacılarımızı , bilim insanlarımızı toplayıp Türkiye için en uygun Başkanlık Sistemi modelini tartışmaya başlamamız gerekiyor.  Bildiğim kadarıyla bu çalışmayı somut örneklere esinlendirecek  hem Kürdistan’da hem ülkenin batısında katılımcı, ekolojik- kollektif yönetim modelleri için birikmiş çok sayıda uygulama, deneyim, girişim, fikir var. Bence, HDP ve bileşenleri olan partiler  2015 seçim çalışmalarının eksenine, nasıl bir başkanlık sistemi ve yerinden yönetim nasıl olmalı sorunsalını oturtmalı. Halkın kendini yönetme, Merkezin vesayetinden kurtulma arzusunu güçlendirecek, katılımını sağlayacak kampanyalar, eylemler, sivil itaatsizlikler, fiili durumlar yaratacak çalışmalar yapmalı, kampanyalar düzenlemeliyiz.

Yeni Anayasa ve rejim sorunlarını AKP’nin ‘oldu bitti’lere getirmesine izin vermemeliyiz. Bunun yolu her şeye itiraz etmekle yetinen politikasızlık yerine alternatif politikalar üretmekten geçer. Devleti, Hükümeti, AKP’yi, tabanını, muhatap almalıyız; ana muhalefetle diyaloğa önem vermeli, özellikle de ademi merkeziyetçi bir yönetime geçiş için ortak bir çalışmanın başını çekmeliyiz.

Yüksel Selek, Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü

 

Yüksel Selek

4 Eylül 2014

Bodrum