Ana Sayfa Blog Sayfa 3783

Pembe Hayat KuirFest’in tanıtım filmi yayınlandı

Bu sene 4.sü gerçekleşecek Pembe Hayat KuirFest‘in tanıtım klibi sosyal medya üzerinden yayınlandı. Tanıtım klibinde festivalin açılış törenini sunacak oyuncu-trans aktivist Ayta Sözeri’nin yanısıra geyik maskesinin ardından çıkan sürpriz sanatçılar da yer alıyor.

20

Her sene Pembe Hayat Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Trans (LGBTT) Dayanışma Derneği tarafından Ankara’da sinema izleyicilerinin karşısına çıkan film festivalinin durakları arasına bu sene İstanbul da eklendi.

4. Pembe Hayat KuirFest Teaser from kuirfest on Vimeo.

4. KuirFest 15-22 Ocak tarihleri arasında Ankara‘da, 23-25 Ocak tarihlerinde de İstanbul‘da sinema severleri bekliyor.

Pembe Hayat KuirFest sadece sinema ile sınırlı değil. . Sinemayı kuirleştiren yapımların yanısıra kuir direnişi destekleyen ufuk açıcı atölyelere, tiyatro oyunlarından sıradışı partilere yer veren festival Ankara ve İstanbul kışını renklendirmeye şimdiden hazır.

Program ve film bilgileripembehayatkuirfest.org/

KuirFest Facebook Sayfası: facebook.com/PembeHayatKuirFest

Kuir Fest Twitter:  twitter.com/kuirfest

Kuir Fest Instagram: instagram.com/kuirfest/

(Yeşil Gazete)

“Gıda üzerinde çalışmak kapitalizm hakkında çok şey öğretiyor”

Vox.com‘da yayınlanan ve Ezra Klein’ın  Michael Pollan ile yaptığı söyleşiye dair yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Ayşe Koçak‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz

* * *

2008 yılında yazar Michael Pollan başkan Barack Obama’ya açık bir mektup yazdı. Mektubuna bir uyarı ile başladı. “Önümüzdeki yıllarda zamanını en çok alıcak meseleler içinde olan birşeyi seçim kampanyan da dahi bahsetmemiş olman seni şaşırtabilir: Gıda

Michael Pollan. Foto: Kris Krüg
Michael Pollan. Foto: Kris Krüg

Mesela iklim değişikliğine bak. “ Arabalardan sonra, ekonomideki diğer sektörlere nazaran en fazla fosil yakıtı gıda sistemi kullanıyor” diye yazdı Pollan ve ekledi, “Toplum sağlığı felaketi olan Amerikan diyetiyle yüzleşmeden sağlık sistemini yeniden düzenlemeyi bekleyemezsin”

5 yıl sonra Pollan, Obama kendisini dinlemediği için hayal kırıklığına uğramış durumda. “Konu gıda sistemine geldiğinde bir çekingenlik var” diye açıklıyor bu durumu.

Çevre Koruma Ajansı’nın yakın zamanda metan emisyonunu yönetmeye yönelik yaptığı ilanı değerlendir. Tarım sektörü diğer bütün sektörlerden daha fazla metan üretiyor” dedi Pollan. “ Fakat anlayamadığım bir nedenden dolayı enerji sektöründeki metan emisyonuna yönelik yeni yönetmelikleri ilan ettiklerinde, tarım sektöründe isteğe bağlı önlemlere çağırdılar.”

Yakın zamanda yayımlanmış ve mükemmel bir eser olan ‘Pişmiş: Transformasyonun Doğal Tarihi’ kitabının yazarı Pollan, gıda sistemininin kapitalizm hakkında neler öğrettiğini, neden sebzelerden yapılma et konusunda, klonlanmış hayvanlardan yapılma etten daha fazla heyecanlandığını ve meşhur üçlemesine –‘Yemek ye. Çok fazla değil. Çoğunlukla bitkisel gıdalar’- yeni birşey ekleme zamanının gelip gelmediğini açıklıyor.

Beyaz Saray, Tarım Sektörü’nden korkuyor

Pollan, Vaşington’un gıda üreticileri korkusu karşında şaşkına uğramış durumda. “Enerji sektörü güçlü bir lobi, fakat Başkan onlarından peşinden gitmeye hazır, tarım için aynı şey söz konusu değil.” diyor.

Sorun sadece metan düzenlemesi değil. Pollan canlı hayvan sektöründe antibiyotik kullanımını da gündeme getiriyor. Bazı hesaplamalara göre Amerika Birleşik Devletleri’nde kullanılan antibiyotiklerin yüzde 80’i çiftliklerde kullanılıyor. Araştırmacılar bunun antibiyotiğe karşı dirençli ‘süper mikrop’ oluşumuna neden olacağını söylüyor.

Aralık ayında, Gıda ve İlaç Yönetimi, çiftliklerde kullanılan antibiyotiklerin önüne geçmek istedi. “Fakat isteğe bağlı uygulanan tüzük çıkarılmasına karar verildi” dedi Pollan ve ekledi “Bu neden böyle emin değilim”.

Fakat bir teorisi var. “ İnsanların yemek seçimleri, ulaşım seçimlerinden, evlerini ısıtma konusunda yaptığı seçimlerden yada yaptıkları diğer bütün seçimlerden daha sıkı bir şekilde kimliklerine bağlı” diyor Pollan. “Eğer çizburger yeme hakkıma meydan okumaya kalkarsan, bu biraz özelime giriyor.” Ve bu yüzden siyasetçiler Amerikalıların tabağına eleştrel bakan herşeyi uzaklaştırıyor.

“Büyük şirketler tarafından yapıldığında toplumsal değişime açık olmamız merak uyandırıcı” diyerek düşüncelere dalıyor Pollan. “Her defasında bir süpermarketin raflarında dolaştığımızda toplumsal değişime maruz kalıyoruz. Sağlıklı şeyler aşağıda, ve şekerli şeylerle çikolata göz hizamızda, yada çocuklarımızın gözü hizasında. Bu durum her nedense bizi rahatsız etmiyor. Ama ne zamanki bu seçilmiş resmi kurumlar tarafından yapılırsa lanetleniliyor.”

Laboratuvarlarda yapılan etleri unutun. Bezelyeden yapılan etlere bakın

Pollan’ın işlediği temalardan biri de modern et üretiminin hayal bile edilemeyecek kadar acımasız olduğu. Bu yüzden hayvanların yetiştirilip kesildiği bir sistem yerine, hayvanların belli parçalarının klonlanıp gıda için kullanıldığı bir sistemin kendisini heyecanlandırıp heyecanlandırmadığını merak ettim. “ İki tür et laboratuvarı var. Birincisi teknolojik, hayvan proteinin klonladığı, ve benim bize çok uzak olduğunu düşündüğüm ve bize gelmesi için çok da sabırsızlanmadığım bir sistem. Ama aynı zamanda sebzeden ete benzeyen gıda üretme konusunda ilginç girişimler var” Pollan sadece bezelyeden üretilen mayonez olan Hampton Creek’s Just Mayo’dan söz etti.

Bezelye?

“Aynı mayonez gibi tatmin edici” diye ısrar ediyor Pollan, “ve hayvan yetiştiriciliğinin en vahşi kısımlarından biri olan yumurta üretimine de dayanmıyor”

Esas problem de şu: Laboratuvarlarda yetiştirilen et, normal etlerle rekabet ediyor. Bilimadamları tadı inek etinden daha lezzetli olan et üretmeye çalışıyor. Bu inanılmaz derecede zor. Daha kolayı hayvan ürünlerinin et olarak kullanılmaması”

Donmuş pizza gibi gıdaların içinde bir sürü peynir var, aslında yediğin yapışkan beyaz bir madde” diyor Pollan. “Mayonezin içinde de bir sürü yumurta var ama yumurtayı görmüyorsun bile. Eğer bu tip üretimi hayvanlara gerek duyulmayan bir üretim ile değiştirirsek hayvan üretiminde büyük gelişmeler elde edebiliriz.”

Bir sonraki adım fast fooddaki eti başka şeylerle değiştirmek. 2011 senesinde Taco Bell, içinde yüzde 65’ten daha azı dana eti olan et kullandığı için mahkemeye verilmişti. Şirket etlerinin aslında yüzde 88’inin dana eti olduğunu iddia ederek cevap verdi (İnternet sayfalarındaki etleriyle ilgili sıkça sorulan sorular kısmı belki de kazara çok komik). İki tarafın da iddia etmediği kullandıkları etin yüzde yüz dana eti olduğuydu. Belki ilerde tacolardaki et bile hayvan etinden yapılmıyor olacak. Tortillanın içindeki sos ve diğer malzemeleri düşünürsek hangimiz gerçekten farkı anlayabilir ki?

Mayonezdeki yumurta, dondurulmuş pizzadaki peynir ve Doritos Locos Tacos’taki etin yerine, çevreye duyarlı, insancıl alternatifler geliştirmek, inek etini klonlamaktan çok daha kolay. Peki o zaman neden klonlanmış inekler bütün medyanın dikkatini çekiyor? Pollan’ın bir teorisi var.

Gıda üzerinde çalışmak kapitalizm hakkında çok şey öğretiyor”

Pollan’ın genetiğiyle oynanmış yiyecekler konusunda ilginç bir bakış açısı var. Genetiğiyle oynanmış gıda sektörünün söz verdiği daha az ilaç ve daha fazla ürün gerçeğe dönüşmedi. Fakat gıda üretiminde büyük bir değişime yol açtılar. “ Monsanto, Roundup Ready Seeds’den elde edilen karları tohum endüstrisinin büyük bir kısmını satın almak için kullandı.

Bu gıda sektöründeki yeniliklerin ve fonların nereye gittiğine baktığınızda devamlı karşınıza çıkan bir şey. Yakından bakıldığında çözülmüş gibi gösterilen sorunun aslında hiç var olmadığı, esas problemin şirketlerin kar yapmasıyla ilgili olduğunu gösteriyor.

Gıda endüstrisini anlayabilmeniz için bilmeniz gereken bir gerçek var, diyor Pollan. Wall Street bu şirketlerin senede en az yüzde 5 büyümesini istiyor. Fakat Amerika’nın nüfusu senede sadece yüzde 1 büyüyor. Bu bir problem. “ Uzun bir süre gıda endüstrisindekiler insanların daha fazla yemesinin mümkün olmadığını düşünüyordu” diyor Pollan. “ Bu duruma ‘sabit mide’ dediler ve ayakkabı endüstrisinde insanlara değişik tarzlarda ayakkabılar aldırmak mümkünken gıda endüstrisinde bu mümkün olmadığı için sızlanıyorlardı. Onları tebrik etmek gerekiyor. Bu problemi çözdüler. Kapitalizm çok güçlü. Problemleri çözüyor. Fakat çözdüğü kendi problemleri, bizim problemlerimiz değil.

Golden Rice örneğine bakın diyor Pollan. Bu genetiğiyle oynanmış pirinç, gelişmekte olan ülkelerdeki A vitamini sorununu çözecekti. “Eğer bir tarlaya girebilirlerse harika olur” diyor Pollan. “Bazen aynı şeyi başarmanın çok sıkıcı bir yolu var. Başkalarının kar edebileceği çözümleri her zaman tercih ediyoruz.”

Endüstriyel gıda üretimi iklim değişikliğinden kurtulabilir mi?

Eğer gıda üretimi grafiği ile beklenen nüfus artışı grafiğini karşılaştırırsanız çok ama çok korkutucu bir sonuçla karşı karşıya kalırsanız. Eğer şimdiki gibi devam ederse ilerde besleyebileceğimizden çok daha fazla insan olacak.

Geçmiş yüzyıllarda gıda üretimi konusunda tahminler doğru çıkmadı. Korkunç kıtlıklar olmasına rağmen, global olarak insanlar yeterince gıda üretmenin yolunu buldular. Benim Pollan’a sorduğum soru dünyadaki herkesi sürdürülebilir ve insani bir şekilde besleyip besleyemeyeceğimizdi.

Dünya nüfusunun sürdürülebilir bir şekilde beslenip beslenemeyeceği sorusunun değiştirilmesi lazım” diye yanıt verdi. “Esas soru endüstriyel şekilde besleyip besleyemeyeceğimiz. İklim değişikliği konusundaki bildiklerimiz mevcut tarım modelinin ne kadar dayanabileceği konusunda ciddi sorular getiriyor.”

Endüstriyel tarımın gücü bu örnekten geliyor: öncelikle ideal koşullarda çok iyi ürün veren verimli tohumlardan başlıyorsunuz. Bu gerçekten çok etkileyici. Ama bu tohumların potensiyellerine erişmek için çok ama çok suya ihtiyaçları var. Çok fazla gübreye ihtiyaçları var. Aynı zamanda böceklere karşı korunmaya ihtiyaçları var. Başka bir deyişle içinde bulundukları çevreyi korumaya ihtiyacınız var. Ama sistem düzenlilik ilkesine dayalı. İklim artık sürekli değişken olacağı için, sistem çok hassaslaşıyor. Ama şirketler daha güçlü tohumlar üretmezler mi?

“Monsanto kuraklığa dayanaklı ürünler üzerinde çalışıyor. Bu kulağa hoş bir fikir gibi geliyor. Toprağın derinine inen- toprağın altına indikçe nemlilik de artıyor- ürünler inşa ediyorsunuz. Fakat bu sistem sadece kuraklık koşullarında işe yaracak. Kuraklığın olmadığı zamanlarda performansı düşük olacak. Bu yüzden aslında gıda sorununa zayıf bir çözüm.”

Bunu toprak sağlığını vurguladığınız bir sistemle karşılaştırın. Organik ve endüstriyel ürünlerin verimliliğini karşılaştırdığınızda endüstriyel ürünler yüzde 20 daha fazla verimli. Ama kuraklık zamanlarında organik ürünlerin performansı çok daha yüksek, çünkü sağlıklı bir toprak, iklim değişikliğinin etkilerine karşı koruyucu görev yapıyor. Bu yüzden sürdürülebilir tarım değişen iklim koşulları karşısında avantaj sağlayabilir. Belki de soru sürdürebilir tarımın dünyayı besleyip besleyemeyeceği değil; sürdürülebilir tarım dışında hiçbir şeyin dünyayı besleyemeyeceği.

Yemek ye. Çok fazla değil. Genellikle bitkisel gıdalar. Ve bitkilerin bir kısmını mayala?

2007’de Pollan şöyle yazdı: “Yemek ye. Çok fazla değil. Çoğunlukla bitkisel”. Bu üçleme anında meşhur oldu, fakat Pollan bu durumdan rahatsız olmuş durumda.

“Bunun dahice bir buluş olduğunu sanmıyorum” diye ekliyor.

“ Söylemeye çalıştığım herkesin bildiği birşeydi. Bunun dikkate alınması aslında dikkate alınması gereken birşey. Bu gıda konusunda, gıda endüstrisinin kafamızı ne kadar karıştırdığını gösteriyor. Bunu yenilik olarak algılamak için kafanızın gerçekten çok karışık olması lazım”.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Ezra Klein

Yeşil Gazete için çeviren: Ayşe Koçak

(Yeşil Gazete, Vox.com)

Giresun ve Ordu’daki Hesler için emsal niteliğnde iptal kararı

Ordu İdare Mahkemesi Giresun ve Ordu’da yapılmak istenen HES’lerin ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) olumlu kararının çevre mevzuatı hükümleri ile hukuka uygun olmadığına karar vererek ÇED’leri iptal etti.

17...

Ordu Doğa ve Yaşam Alanlarını Koruma Platformu’ndan Ertuğrul Gönül’e göre HES’lerin zararlarının mahkemece görülmesi diğer HES’lerin durdurulması için de önem arzediyor.

Gönül, iptal kararlarını şu şekilde değerlendirdi;

“Ordu’nun Kabatas ilçesi Belen Mahallesi ve Gölköy ilçesi Direkli Beldesi sınırları içinde bulunan Direkli Çayı üzerinde yapılması planlanan Erkan Regülatörü ve Hidroelektrik Santrali’nin ÇED’i mahkeme tarafından iptal edildi.

Ayrıca Giresun’un Dereli ilçesinde Aksu Deresi üzerinde kurulması planlanan İkisu Barajı ve Hidroelektrik Santrali’nin ÇED kararının iptali için de dava açılmıştı. Bu davada da mahkeme bilirkişinin belirlemelerine dikkat çekerek HES şirketlerinin aleyhine karar verdi.”

Ordu’daki Erkan HES‘le ilgili süreçte, bölge halkı havzada yaşayan, koruma altında bulunan su samurlarının HES’ler nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve su olmadığı zaman yaban hayatın biteceğini, tarım yapamayacaklarını söyleyerek tepki göstermiş, tepkiler yerel basında da yer almıştı.

Erkan HES’in ÇED’iyle ilgili Ordu İdare Mahkemesi’ne dava açılmıştı.

(Bianet)

 

Seferihisar ve Gediz Deltası’nda Kuş Okulu

Doğa Okulu, 16-17-18 Ocak tarihlerinde Seferihisar ve Gediz Deltası’nda Kuş Okulu düzenliyor.

3 gün sürecek eğitimde ilk güne “kuşların edası” konuşularak başlanacak.

15

Kuşların Edası’ndan kasır kuş türlerinin ayırdına varmak için onların yalnızca rengini, kanat uzunluğunu, boyunu öğrenmenin yeterli olmaması,  kuşların tüyleri üzerindeki desenlerin yanı sıra, onların her türlü hareketinin ve tavrının, yani edalarının da eğitime dahil edilmesi.

İkinci günün eğitim konusunu ise kuşların seslerini dinlemek oluşturuyor. Hangi kuş neden ötüyor, öterken neyi anlatıyor. Kuş seslerinin türleri neler? Kuşlar nasıl ötüyor?

İkinci gün ayrıca kuşların insanla ilişkisi de mercek altına alınacak yaşadıkları coğrafyalar ile birlikte.

Üçüncü gün ise Kuş Okulu öğrencilerini Seferihisar’dan yola çıkarak Türkiye’nin önemli kuş ve doğa alanlarından biri olan Gediz Deltası’na yapılacak bir ziyaret bekliyor.

Kuş Okulu’na katılım için [email protected] mail adresine bu talebinizi iletebilir ya da Doğa Okulu’nun web sitesinden katılım ve eğitim detaylarını inceleyebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

[Son Dakika] Paris’te mizah dergisine silahlı saldırı: 12 ölü

Fransa’da mizah dergisi Charlie Hebdo’ya düzenlenen saldırıda 12 kişi öldü.

Görgü tanıklarına göre maskeli kişiler, başkent Paris’te daha önce Muhammed Peygamber karikatürlerini yayımlayan derginin ofisine Kalaşnikoflarla ateş açtı.

charliehebdoDerginin Paris’in 11’inci bölgesindeki Nicolas Apper Caddesi’nde bulunan merkezine saat 11.30 sularında (TSİ 12.30) silahlı iki kişi tarafından saldırı düzenlendi. Reuters ve Fransız AFP saldırıda en az 10 kişinin öldüğünü bildirdi. Ölü sayısı daha sonra 12’ye çıktı.

Fransız Le Monde gazetesi, saldırıda altı kişinin de ağır şekilde yaralandığını duyurdu. Twitter’da dergi çalışanlarının bazılarının çatıya sığındığını gösteren fotoğraflar paylaşıldı.

Saldırganlar kaçarken olay yerinin yakınında bulunan bir polis aracını da hedef aldı. Görgü tanıkları, saldırı sırasında en az 30 silah sesi duyduklarını belirtti.

İslam dünyasında büyük tepki çeken “Müslümanların Masumiyeti” filmiyle ilgili Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo 2012’de Hz. Muhammed karikatürleri yayımladı. O dönemde bu karikatür infial yaratmış, alarma geçen Fransa 20 ülkedeki elçilik ve okullarını Cuma günü geçici olarak kapatma kararı almıştı.

(BBC, Hürriyet)

Aralık ayında erkekler 28 kadını öldürdü

bianet’in yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre, erkekler Aralık’ta 28 kadın öldürdü, göre, erkekler Aralık ayında 28 kadın öldürdü. Kadınların yüzde 28,5’i boşanmak istediği için öldürüldü. Taciz vakalarının yüzde 20’si internette, yüzde 30’u okulda öğretmenler tarafından gerçekleştirildi.

12...

Cinayet dışında erkekler aynı ay içinde 14 kadına tecavüz etti, 38 kadını yaraladı, 39 kadın ve kız çocuğuna cinsel tacizde bulundu.

2014 yılında ise  erkekler yerel ve ulusal gazeteler, haber siteleri ve ajanslara düşen haberler gözönüne alındığında 281 kadın öldürdü, 112 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti, 561 kadını yaraladı, 143 kadın ve kız çocuğuna cinsel tacizde bulundu.

Erkekler tarafından kadınlara yönelik şiddet eylemleri Aralık ayı raporunun ayrıntılarına bianet’den Çiçek Tahaoğlu’nun haberi üzerinden erişim mümkün.

(Bianet)

 

Geerdink’in başına gelen, bizim içimizden dökülen – Ümit Kıvanç

Diyarbakır’da yaşayan Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink gözaltına alındı ve serbest bırakıldı. Polisin kendisine söylediğine dayanarak, gerçi “bu resmen gözaltı değil, sadece ifademe başvurdular” dediyse de, yapılanı başka türlü tanımlamak imkânsız. Silahlı, hazırlıklı sekiz polis bir insanın kapısına dayanır, evini arar, onu alıp götürür, üç saat sorgularsa, bu gözaltıdır. Ölçüt şu: “Gelmem” deme şansı var mıydı? Yoktu. O halde zorla götürülmüştür. Tabiî Türkiye’de bir insan gözaltına alınıp birkaç gün süründürülmedikçe, bariz kötü muamele görmedikçe, itilip kakılmadıkça bunu gözaltından saymadığımız için, belki uzun süredir burada yaşayan Geerdink de bu âdetimize uymuştur.

Diyarbakır'da yaşayan Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink gözaltına alındı ve serbest bırakıldı
Diyarbakır’da yaşayan Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink gözaltına alındı ve serbest bırakıldı

Geerdink’e yapılanın bir gözdağı operasyonu olduğu ortada. Küçük çaplısından. Büyüğü, biliyorsunuz, CNN International muhabiri Ivan Watson‘a yapılan cinsten, tekmeli, itmeli kakmalı, televizyonlardan en yetkili ağızdan hakaret ve tehdit etmeli olanı. Direkman “seni bitiririz!” mesajı taşıyanı.

Hükümetin, devletin gözdağı operasyonunun tartışılacak bir tarafı yok. Rezillik.

Ama Geerdink’in gözaltına alınıp bırakılması dolayısıyla gösterilen tepkilerin deşilecek, tartışılacak öyle çok tarafı var ki! Öncelikle, toplum olarak en iyi tarafımızı bir defa daha ortaya koydu bu olay: Gizlimiz saklımız yok; içimizdeki her şeyi her durumda ortaya döküveriyoruz biz.

Bütün kötülük ve pisliklerimizi de; doğal olarak.

Ne pahasına olursa olsun hükümeti savunmak isteyenler artık ne pahasına olursa olsun devletin önüne yatanlarla bütünüyle aynı safta. “Hollandalı gazetecinin Diyarbakır’da ne işi var?” demişler. Seksist olmayan küfürümüz bulunmadığından bu soruya hak ettiği cevabı vermek imkânsız. Bunu diyen insanlar devletin toplum içindeki uzantılarıdır, hizmetkârdırlar. Kendileriyle bir demokrasi içerisinde birlikte yaşamak çok zordur. İyi tarafları, teşhis edilmeleri kolaydır. Ettikleri laf can yakmaz. Sadece sinir bozar. Yolumuza çıkmadıkları sürece, adalet ve demokrasi için uğraşan insanların bunlarla işi olmaz. Bunlarınki, yerleşik ve öngörülebilir kötülük.

Öngörülemez olanı, her farklı durumda farklı nota bileşimleriyle kendini duyuran, farklı kılıklarda ortaya çıkan ve adalet duygusunu, demokrasi mücadelesini, özgürlük ruhunu içeriden kemiren, yırtan, becerebilirse ona tecavüz eden, umursamaz, düşüncesiz, benmerkezci kötülük.

Birtakım Twitter mesajlarını aktarmayı isterdim. Ağız dalaşlarına yolaçmamak için yapmıyorum. Kimi, Geerdink’e reva görülen muameleye tepkisini belirtirken illâ onun görüşlerine katılmadığını mesajın yanına iliştirme derdinde, çünkü muhtemelen Geerdink’in Kürtleri savunuş tarzına yakın görülmekten çekiniyor. Önce bir “ama”sız kına, geçmiş olsun de, sonra izah edersin kendi dosdoğru çizgini. Ama olmaz! Çünkü burada da önemli olan kendisi. Geerdink’in başına gelen falan hikaye…

Kimi, Hollandalı gazetecinin Müslümanlar ve AKP hakkında “naif görüşlere” sahip olduğunu hatırlatıp, “gördü işte!..” demeye getiriyor (ve ellerini de ovuşturuyor mu, belli değil). Yani bir yandan, “o kadar sahip çıkılacak biri değil” demeye getiriyor, öbür yandan birilerine “bu da size ders olsun!” tokadı çakıyor. Herhangi bir olayı kendine tatmin vesilesi yaratmadan yaşayabilir misin acaba? Senin de bişeyleri anlamamış olma ihtimalin var mıdır? Birilerinin senden farklı düşünme-davranma hakkı var mıdır? Tıpkı kendin gibi olmadıkça sevebileceğin kimse var mı hayatta?

Birileri de, güya çuvaldızı “kendimize” batırırken, “kendi Kürdüne” sahip çıkmazsan işte böyle Diyarbakır’da Hollandalı gazeteciler fink atar, demeye getiriyor. Böyle diyenler de devletin ve milletin sahibi konumundan konuşuyor olmalı. Burada saklı, hattâ saklı bile olmayan ağır devletçi-milliyetçi takıntın yüzünden herhalde, Kürtlerin niye isyan ettiğine dair en ufak fikir edinememişsin. Dolaylı yoldan, Geerdink’in gazetecilik faaliyetini bir yanlış -ve şaibeli- zeminin üzerine oturtuyorsun, farkında değilsin ayrıca.

Oysa bu olayda dosdoğru, dümdüz, tek bir hat var, üzerinde yürünebilecek: Frederike Geerdink sadece yazı yazdı, tweet attı. Bunlar aracılığıyla kimine doğru kimine yanlış gelebilecek görüşler savundu. Ve devletin hışmına uğradı. Bunu bu kadarıyla ele alıp icabını yapamıyorsan, bir tür Mr. Selfie’sin işte!

İddia ediyorum: Bizdeki kötülük tarzı, öğrenilebilen cinsten. Öğreniliyor. Aileden aktarılıyor, eğitimle zerk ediliyor, tahsil seviyesi yükseldikçe iyice incelip dallanıp budaklanıp vücudun en ücra bölgelerine, hayatın her alanına yayılıyor. Benmerkezciliğin ne büyük kötülük kaynağı olduğunu, adalet ve özgürlük mücadelesini nasıl içten baltaladığını araştıracak birileri yok mu akademik camiada?

Bu yazı riyatabirleri.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

Ümit Kıvanç

 

Ümit Kıvanç

Açık Radyo’dan 2014’e Dair (1) Ocak – Ömer Madra

Açık Radyo’nun artık gelenekselleşen geçtiğimiz yıl değerlendirmesini 12 gün boyunca ay ay sizinle paylaşıyoruz.

İlk ayımız Ocak 2014…

* * *

Adetimiz olduğu üzere yine geride bıraktığımız yıl dünyada ve Türkiye’de neler oldu diye dönüp bakmak istedik.

Ocak 2014:

Gök gürler, şimşek çakar. Üç cadı sahneye girer.

 

Birinci Cadı – Üçümüz bir daha ne zaman buluşalım?

Gökler gürler, şimşekler çakarken mi?

Yoksa yağmurlar yağarken mi?

 

İkinci Cadı – Karışıklık sona erdiği zaman;

çarpışma yitirildiği ya da kazanıldığı zaman.

 […]

Birinci Cadı – Karakedi, geliyorum!

İkinci Cadı –   Kara Kurbağa çağırıyor!

Birinci Cadı – Derhal! Geliyoruz!

Hepsi – İyi kötüdür, kötü de iyi.

Uçalım sisli havada, puslu havada…

 

William Shakespeare, Macbeth, Birinci Perde, 1. Sahne

(Çeviren: Orhan Burian)

Sanatçı Issac Cordal'ın bir seri minik heykelcikten oluşan "Follow the Leaders" (Liderleri İzleyin) isimli yerleştirmesinden
Sanatçı Issac Cordal‘ın bir seri minik heykelcikten oluşan “Follow the Leaders” (Liderleri İzleyin) isimli yerleştirmesinden

Tam da dediği gibiydi ozanın, ne gökyüzündeki hareketlilikten kaçabilecek bir yer vardı şu dâr-ı dünyada, ne de yeryüzündeki huzursuzluktan. Gökyüzünde olanlar yeryüzünün, yeryüzündeki faaliyetler gökyüzünün dengelerini alt üst etmeye devam etti 2014 yılında da. Ama tabii, daha şiddetli, daha ölümcül ve geri dönülmez noktaya daha da yaklaşmış olarak. Hepsinin kaynağında insan vardı.

2014 Ocağında dünyayı uzaydan gözleme şansı bulan birinin göreceği sahne şöyleydi: Dünyanın bir yarısında sellerden ve soğuktan kaçmaya çalışanlar, diğer yarısında kuraklıktan şahrem şahrem yarılmış toprakları terk etmeye çalışanlar. Soru şuydu: Nereye?

Amerika’nın Sesi, Deutsche Welle ve Rusya’nın Sesi tek bir ağızdan çıkmışçasına nettiler: İklim değişikliğinden ötürü zor yıllar geliyordu!Hiç kimse, hiçbir ülke buna hazır değildi. En zenginler bile…

Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkentinde yağışlar trafiği çökertiyor, Suudi Arabistan’da mukaddes şehirleri seller basıyor, okullar tatil ediliyordu.

Amerika Birleşik Devletleri’nde de okullar tatildi. Ama, soğuk hava dalgası yüzünden. Ülkenin batısında hayat durdu, birçok bölgede olağanüstü hal ilan edildi. Grip salgını yüzünden hastanelere koşan Amerikalılar, üzerlerindeki eşyaların, evde televizyon başında kalanlar ise Niagara şelalesinin donduğunu gördüler!

Amerika’nın geri kalan kısmında ise toprak kaymakla meşguldü. Aşırı yağışlar kıtanın genelini etkilerken, ortalık heyelandan, çamur deryalarından geçilmiyordu.

İngiltere, Somerset, Ocak 2014
İngiltere, Somerset, Ocak 2014

Avrupa’da da durum farklı değildi. Evler, iş yerleri, kamu binaları sular altında kalıyor, nehirler üzerinde askeri helikopterler düşüyor, kıyılara vuran dalgalar insanları kapıp götürüyordu.

Avrupa’da da durum farklı değildi. Evler, iş yerleri, kamu binaları sular altında kalıyor, nehirler üzerinde askeri helikopterler düşüyor, kıyılara vuran dalgalar insanları kapıp götürüyordu.

2014 yılının Ocak ayında Avrupalı çiftçilerin aşırı yağışlardan ötürü gıda fiyatlarının artacağı uyarısını yapmaya başladığı sıralarda, Amerika Birleşik Devletleri’nde cezaevinden firar eden bir mahkûm gökyüzünde olanları gördükten sonra cezaevine geri dönmeye karar veriyordu.

Türkiye ise gittikçe kuruyan yeryüzünü selamlayarak girdi yeni yıla. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli raporuna göre, çoğu bölgede son 100 yılın en kurak mevsimine doğru gidilirken, çiftçiler tarımsal üretimde önemli kayıplar öngörüyordu.

4 kuraklik_ocak2014

Kışları karlı Dersim yeni yıla karsız girdi, Türkiye’nin en uzun nehri Kızılırmak debisi bazı yerlerde 7 kat azalmış, Fırat’ın önemli barajı Keban’da son 10 metreye girilmiş, Rize’de dereler durma noktasına gelmişti. Konya’da kışlık tahıl tarlalarının % 80’i kuraklığın etkisi altındaydı.

Ülkede yükselen patates fiyatları ile kuru fasulyeye gelen zamlar tartışılırken, Dersim’de insanlar hayvanları için 2 km uzaktan bidonla su taşımaya başlamıştı.

Ocak boyunca eller gökyüzüne değil, yeryüzüne çevrildi.  Sayısız bölgede binlerce insan topluca yağmur duasına çıktı. Afyonkarahisar’daki duada yere dönen ellerden birinin sahibi, Orman ve Su İşleri Bakanı Eroğlu’ydu. Galiba işler ciddileşiyordu.

Buluşmak için “karışıklığın sona erdiği zaman” bekleniyor idiyse, o zaman bu zaman değildi galiba. Bunu söyleyecek milyarca insan vardı yeryüzünde.

2014’ün nasıl bir yıl olacağı, gelişinden belliydi: Türkiye’de yeni yıl kutlamalarında 2 kişi öldü, birçok kişi yaralandı, Filistin’in Çek Cumhuriyeti’ndeki büyükelçilik rezidansındaki patlamada büyükelçi öldü,  ABD’de iki trenin çarpışmasıyla ham petrol yüklü tankerler devrildi ve patladı, Rusya’da Volgagrad’da bir troleybüsteki patlamada 14 kişi öldü, Pakistan’da bir taksiye yerleştirilen bombanın infilakı ardından kaos çıktı, Somali’de otel saldırısı oldu, Irak’ta askerler ile aşiretler arasında kanlı çatışmalar oldu ve Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, nükleer savaş tehditli yeni yıl mesajı verdi.

Yermuk, Ocak 2014
Yermuk, Ocak 2014

Muhaliflerin birbiriyle çatışmaya başladığı komşu Suriye’de intihar bombalı saldırılar ve varillere doldurulmuş patlayıcıların uçaklardan kentlerin üzerine bırakılışı devam ediyordu. Esad rejiminin ablukası altındaki Yermuk Mülteci Kampı’nda, açlıktan ölenlerin sayısı 53’eulaşırken açlıktan kedi eti yemek zorunda kalan 7 kişilik Filistinli aile zehirlendi.

Birleşmiş Milletler, Suriye’deki iç savaşta ölenlerin sayısını artık takip edemeyeceğini duyurdu. Takip imkânsız gibiydi esasen: BM raporuna göre Suriye’de her 12 dakikada bir kişi ölüyordu. En net fotoğrafı ise, Suriye ordusunda 13 yıl askeri polislik yapan biri çekmişti:  Sadece son iki yıl boyunca Esad rejimi tarafından gözaltında sistematik işkenceyle öldürülen 11 bin kişinin 55 bin kare fotoğrafı kare kare önümüze serildi.

Öbür komşu Irak’ta ise ordu, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün denetimine geçen Felluce’ye hava ve topçu saldırılarını yoğunlaştırınca binlerce kişi doğup büyüdüğü kenti terk ederek girdi yeni yıla.  El-Enbar Vilayetinde, ordunun silahlı aşiret gruplarına karşı düzenlediği operasyonlarda onlarca kişi öldü, ülkenin muhtelif yerlerinde bombalı saldırılar art arda bedenleri havaya uçurdu.

Ortadoğu’da sorunun sadece Ortadoğu’nun sorunu olmadığını gösteren sayısız işaret fişeği semalarda uçuşmaktaydı. Henüz iç savaşın çıkmadığı ama iç savaştan farksız sahnelerin yaşandığı birçok ülke vardı ortalıkta

Mısır’da Mursi’nin ertelenecek olan duruşması öncesi 20, 25 Ocak devrimi yıl dönümü gösterilerinde 51 kişinin öldüğü duyuruldu.

Kiev, Ocak 2014
Kiev, Ocak 2014

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de AB yanlısı gösterileri bitirmek için meclisten sert bir yasa geçirildi, güvenlik güçleriyle göstericiler arasında çatışmalarda onlarca kişi hayatını kaybetti. Başbakanın istifasına ve yasanın geri çekilmesine rağmen, protestolar devam etti.

Tayland’da ve Bangladeş’te de seçimler yaklaşırken ateşli silahlar ortaya çıktı: Tayland’da 7’si ağır, 36 kişi yaralanırken, Bangladeş’te muhalefetin boykot ettiği, 20’den fazla kişinin hayatını kaybettiği seçimleri iktidardaki Avam Partisi kazandı. Katılımın %10’larda kaldığı, birçok sandıkta usulsüzlük yapıldığı iddiaları ise seçim sonucunu etkilemedi.

Türkiye’de de şiddet olayları ve bunların yankıları vardı.

İzmir’de terör örgütü adına çeşitli faaliyetlerde bulundukları iddiasıyla yargılanan 52 sanığa 19 yıla varan cezalar yağıyordu. Fakat ne gariptir ki, aynı gün İstanbul’da örgüt üyeliği, patlayıcı madde atma vesaire suçlarından mahkeme karşısına çıkan sanık A.S “Ben MİT’e ve Emniyet’e çalışıyorum” diyor, bu ifade de MİT tarafından doğrulanıyordu.

TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, “Ergenekon, Balyoz davalardaki delillerin sahte ve uydurmaca olduğu ortaya çıkarsa özür dileriz” diyerek sonraki aylarda yaşanacaklara dair ipuçları verirken, Poyrazköy davasında 5 sanık hakkında tahliye kararı veriliyordu.

Hrant Dink ölümünün yedinci yılında Agos gazetesi önünde anıldı. Anma öncesi Taksim Meydanı ve Gezi Parkı kapatıldı, Talimhane ve Harbiye yönüne barikatlar kuruldu. Binlerce kişi “Buradayız Ahparig” diyerek yürüdü.

7 berkin_ocak2014

Liseliler, sıra arkadaşları olması gerekirken 200 günü aşkın süredir komada olan Berkin Elvan’ın 5 Ocak’taki  doğum günü için “Berkin’i unutmuyoruz, unutturmuyoruz. Sıralara, tahtalara, duvarlara, her yere ‘İyi ki doğdun Berkin’ yazıyoruz” diyerek tüm liselilere çağrıda bulundu.

Gezi Parkı gösterileri sırasında gözaltına alınan ve ajanlıkla suçlanarak sınırdışı edilen Fransız öğrenci Elisa Couvert hakkında kovuşturmaya yer olmadığına, Gezi Parkı olayları sırasında attığı Tweet nedeniyle hakkında çok sayıda soruşturma başlatılan sanatçı Memet Ali Alabora hakkında da bir takipsizlik kararı daha verildi.

Memlekette işler çok karışıktı. Yaklaşan seçimlere miting alanları lazımdı. Yenikapı’da deniz doldurularak inşa edilen dev meydan, güncellenen uydu fotoğraflarında da yerini aldı. Yeni Türkiye’ye yeni bir siluetle giriliyor, Tarihi Yarımada’nın, Marmara Denizi sahil şeridi haritasının değiştiği dikkat çekiyordu.

Uzaydan bakmaya gerek olmayan durumlar da vardı seçimlerin geldiğini anlamak için. Yazarlar ve bürokratlar tarafından açığa çıkarılmaya çalışılan muhtemel suikast ve komplo planlarından da ülkenin olağandışı halini sezmek mümkündü.

Ama asıl mesele, 19 Aralık’ın Türkiye gündemi üzerine bıraktığı yüktü. Ne olduğu halen kimse tarafından net bir şekilde anlaşılmış değildi. İşadamı Rıza Sarraf ile eski bakanlar Muammer Güler ve Zafer Çağlayan’ın oğullarının da aralarında bulunduğu 24  kişi Türkiye’de tutuklu olarak cezaevindeler, olayın İran ayağını oluşturan Babek Zencani İran’da cezaevindeydi, savunucularsa mikrofonların başında.

Başbakan Erdoğan, “Gezi olayları nasıl ağaç, park kılıfına saklandıysa, 17 Aralık komplosu da, yolsuzluk kılıfına saklandı” dedi mesela.

MİT’in başlatılan operasyondan 8 ay önce hazırladığı “bakanların Zarrab ile ilişkisi ortaya çıkarsa, bu durum hükümet aleyhinde kullanabileceği uyarılarının yapıldığı rapor ortaya çıkmasına rağmen herkes pek bir şaşkın görünüyor, şaşkınlık da yeni atamalarla giderilmeye çalışıyordu.

Eski Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala, yeni İçişleri Bakanı mecliste yemin ediyor, HSYK kararnamesiyle, 52 hakim ve 44 savcının bir gecede görev yerleri değiştiriliyor, 17 Aralık’taki rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcılar Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç’in dosyadan el çektirilmeleri üzerine, odalarında bulunan dosyalar yeni savcıların odalarına taşınıyordu.

2013 yılının sonunda tanışılan tape siyaseti 2014 yılında tavan yaptı. Kimlerin isimleri geçmiyordu ki, Başbakan, bakanlar, çocukları, işadamları, müteahhitler,  bürokratlar, akrabalar ve daha niceleri…

İkinci dalga hiç olmadı. Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ikinci ayağı olan 25 Aralık’ta 41 kişi hakkında verilen yakalama ve gözaltı kararları kaldırıldı. 41 kişiye davetiye çıkarıldı. Adalet Bakanı BekirBozdağ da tv ekranlarında gazetecilerin sorularını cevaplandırıyor, Başbakanın oğlu Bilal Erdoğan hakkında herhangi bir yakalama ve gözaltı kararı olmadığını kendinden emin bir şekilde dile getiriyordu.

Başbakan Erdoğan, Her ne kadar, “darbe girişimi”, “Türkiye’ye yönelik bir ihanet” gibi bilindik argümanlar dile getirmiş olsa da, Dost Modern, ‘ananas devleti’ ve ‘haşhaşiler’ gibi yeni terimleri Ocak ayı içinde Türk siyaset literatürüne armağan etti.

Sonunda İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi, İstanbul merkezli yolsuzluk ve rüşvet soruşturması kapsamında, dosyayla ilgili her türlü haber, röportaj, eleştiri vesaireye soruşturma tamamlanıncaya kadar yayın yasağı koydu.

Arada olan masum internet kullanıcısına oluyordu.  Soundcloud, Vimeo, vagus.tv’ye erişim engellenirken, video paylaşım sitesiYoutube’a girişlerin engellenmesinin ilk adımları atılıyordu. İnternete engelleme 2014’te daha çok konuşulacaktı.

Dünya hep adaletsiz bir yerdi, 2014’te de bu durum aynen, hatta biraz daha artarak devam etti. Bu konuda dudak uçuklatıcı rakamlar yayınlandı. Mesela, yardım kuruluşu Oxfam 85 kişinin servetinin dünya nüfusunun yarısının maddi varlığına denk geldiğini açıkladı. Kısacası, 85 zengin, 3 buçuk milyar insana bedeldi.

Gezi Parkı eylemlerinde polisin 110 bin gaz mühimmatı kullandığı, eylemler nedeniyle Emniyet’in gaz alımını 2013’te iki kat artırdığı ve biber gazı alımı için ödenen 8 milyon 400 bin TL’nin yarısının örtülü ödenekten karşılandığı ortaya çıktı. Emniyet teşkilatında sendikalaşmak için bir süredir mücadele veren Emniyet Sen’e ise Anayasa Mahkemesinden izin çıkmadı.

Hatay Kırıkhan’da bir gece ihbar üzerine durdurulan TIR krize yol açarken, Kırıkhan Cumhuriyet Savcılığı’nca hazırlanan tutanakta yükün ‘Devlet sırrı’ olduğu bildirildi. Yeni İçişleri Bakanı Ala TIR’a ilişkin, “Orada Türkmenler var. Onlara götürülen yardım. Herkes işini bilecek” açıklamasını yaptı.

Tutuklu vekiller tek tek tahliye oldu. Cezaevinde bir tek MHP’li Engin Alan kaldı.

Tunceli Hozat’da memur, öğretmen, siyasetçi ve esnafın, Gaziantep Üniversitesi’nde öğrencilerin, Kilis’te Adalet ve Kalkınma Partisi İl Teşkilatı’nda çalışanların fişlendiğine dair haberler geliyordu.

Askeri savcılık Roboski katliamı soruşturmasında takipsizlik kararı verdi. Genelkurmay ise, Balyoz ve Ergenekon gibi, TSK mensuplarının yargılandığı davalar hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Poyrazköy davasında 5 sanık, İzmir merkezli askeri casusluk operasyonu denen, gizli belgelerin temin edilmesine yönelik soruşturmada tutuklu 15 kişi tahliye edildi.

İzmir’in Selçuk İlçesi’nin turistik köyü Şirince’de SİT alanındaki arazisine iki kez mühürlenmesine rağmen ev yaptığı gerekçesiyle aldığı 2 yıllık hapis cezası Yargıtay tarafından da onanan yazar Sevan Nişanyan, Torbalı Açık Cezaevi’ne teslim olurken, “Pişman değilim. Yaptıklarımla gurur duyuyorum” dedi.

17 Aralık operasyonunun ardından hükümet adına Başbakan Yardımcısı olarak savcılar hakkında suç duyurusunda bulunan Bekir Bozdağ’ın 1 ay sonra Adalet Bakanı olarak savcılar hakkında inceleme yapılıp yapılmaması konusunda son sözü söyleyecek kişi olacağı ülkenin ismi Türkiye idi.

İşler hiç iyi değildi, seçimlerin yaklaşmasıyla daha da karışacak gibiydi üstelik.

 

Ayın Sözü:

“Küresel elit, kuralları öylesine bozuyor ki ekonomik büyüme kazananın herşeyi aldığı bir sisteme dönüşüyor.”

İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın, en zengin 85 kişinin dünya nüfusunun varlığının yarısına sahip olduğunu ortaya çıkaran yeni raporundan. Rapor, bu durumun demokrasiyi ve gelecek nesilleri tehlikeye soktuğunu söylüyor. Kaynak: commondreams.org

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Ömer Madra

 

Ömer Madra

 

 

2015: Büyük yüzleşme randevusu – Mithat Sancar

2015’i, Türkiye için herhangi bir yıl değil, yeni bir asrın ilk yılı gibi düşünüyorum. Zira Türkiye Cumhuriyetin’in kuruluş dinamiklerinin ve yapısal köklerinin bugüne uzanan serüvenini daha iyi anlamak istiyorsak, bundan önceki asrın başlangıcını 1900 değil, 1915 olarak kabul etmek lazım bence. “Yeni” devlete giden yolun temel taşları 1915’te döşendi. Aslında o tarihte yapılan şey, sadece yeni bir devlet kurmak değil, toplumu yeniden kurmaktı. Bu kuruluşun asli edimi ise, o zaman kadarki toplumun temel unsurlarından birinin, yani Ermenilerin soyunu kırmak oldu. Bu edim, “eski” toplumu çok acılı bir biçimde parçaladı, “yeni” toplumun tüm dokularına sindi. O edimin hazırlanması ve icrası sırasında sergilenen pratikler, “yeni” devletin yapısal özelliklerini belirledi. Bu devletin yönetim zihniyeti, bu zeminde boy verdi. Yönetim aygıtları ve teknikleri, bu edime göre şekillendi.

Toplumu yeniden kurma ve devleti buna göre tasarlama süreci, her açıdan sert ve acımasız bir mühendislik faaliyeti olarak işledi. Nüfus mühendisliği, toplum mühendisliği, siyaset mühendisliği ve nihayet hafıza mühendisliği…

Burada hafıza mühendisliğinin çok özel bir konumu ve işlevi var bana göre. Diyebilirim ki, hafıza mühendisliği, diğerlerinin kaderini belirleyecek kadar önemliydi. Yeni başlangıcın temiz ve hatta kutlu olduğunu kabul ettirebilmek için, toplumsal hafızaya hükmetmek gerekiyordu. Yeni düzeni meşrulaştırmaya hizmet etmek üzere kurgulanan mitleri yerleştirmek, büyük ölçüde kuruluş sürecindeki korkunç suçların ve ağır günahların unutturulmasına bağlıydı. Yeni mitlerin temel harcı, böylece inkar ve unutturma malzemesiyle karıldı.

İnkar ve unutturma stratejisi, toplumsal ilişkilerin her alanını ve siyasal sistemin tüm yapılarını kapsayacak şekilde mümkün olan tüm araçlar kullanılarak hayata geçirildi. Bu strateji, uzun yıllar başarılı da oldu. Lakin bu başarı, 1915’teki soykırımın ve o esnada işlenen korkunç fiillerin toplumun büyük bir kesiminin hafızasından silinmesi sayesinde gelmedi. Başka bir deyişle, inkar politikasının, yeniden kurgulanan toplumun çok geniş bir bölümü tarafından kabul edilmesinin nedeni, o dönemin unutulmuş olması değil, hatırlanmak istenmemesiydi. Zira suç, öylesine yaygın bir işbirliği ve işbölümüyle işlenmişti ki, neredeyse geride kalan herkes, buna bir şekilde bulaşmıştı. Geçmişi hatırlamak ve hatırlatmak, “yeni” toplumun hemen her kesimini az ya da çok huzursuz ediyordu, edecekti.

İnkar ve unutturma politikasının, devlet ile toplumun büyük bölümü arasındaki bu zımni akit dolayısıyla gelen başarısı, aynı politikanın başka alanlarda da kullanılmasını teşvik etti; şiddet ve zulüm yöntemlerinin eşlik ettiği yeni toplumsal ve siyasal mühendislik projelerine cesaret verdi. Dersim kıyımından Trakya’daki pogromlara, çeşitli dönemlerdeki kitlesel katliamlardan, sürgünlere ve sistematik zulümlere kadar geride bıraktığımız bir asra serpilmiş pek çok örneği var bunun.

İnkar politikalarının bedeli çok ağır oldu bu toplum ve bu ülke için. Demokratik yaşam, siyaset ve yönetim kültürünün, çoğulcu bir toplumsal varoluşun yerleşmesinin önündeki en büyük engel, bu politikalarda yatıyor. Tekrar söyleyeyim, bunların temelinde de 1915’in inkarı var.

Geçmişin kir ve suç yüklü dönemleri ve edimleriyle yüzleşmekten ve hesaplaşmaktan kaçınma çabası, inkarla gelen büyük kısır döngünün daha büyük acılarla sürdürülmesinde inat etmekten başka bir sonuç doğurmaz.

Gerçi kaçacak bir yer de kalmadı aslında. Yüzleşme ve hesaplaşma mecburiyeti kapıya çoktan dayandı. Bütün mesele bunun nasıl yapılacağında.

2015, bu açıdan bu toplumun bütün kesimleri için büyük bir davet, imkan ve imtihan yılı olacaktır. Geleceğimizi; bu davete vereceğimiz karşılık, bu imkanı değerlendirme şeklimiz ve bu imtihandan nasıl çıkacağımız belirleyecektir büyük ölçüde…

Mithat Sancar- (BasHaber Gazetesi)

Nükleercilere uyarı: Mersin’de bir ay içinde ikinci deprem

Mersin’de gece yarısı 00:16’da Kandilli Rasathanesi verilerine göre 3,9 richter şiddetinde bir deprem daha meydana geldi.

20

Tam 1 ay önce 7 Aralık sabah 10:49’da aynı bölgede 3.6 richter şiddetinde deprem meydana gelmiş, depremin Akkuyu Nükleer Santrali’ne ilişkin ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) Raporu’nun onaylanmasının hemen peşinden gelmesi kafalarda santral faaliyette olsaydı ne olurdu sorularını uyandırmıştı.

Gece yarısı gerçekleşen deprem ise kaderin bir cilvesi olarak Greenpeace’in Akkuyu ÇED’ine dava açtığı günün gecesinde yaşanarak Mersinlileri, Kıbrıs dahil yakın bölgede yaşayanları nükleer santral tehdidi de gözönüne alındığında hayli korkuttu.

Yaşanan son deprem 7 Ocak 2015 Çarşamba günü saat 00:16’da rasathaneye göre Toroslar ilçesi Yüksekoluk mevkisinde, yerin 5,4 kilometre derinliğinde meydana geldi.

(Yeşil Gazete)