Ana Sayfa Blog Sayfa 3751

Toprakta çalışarak kendimizi yeniden insan kılmak – Ariel Greenwood

Ariel Greenwood‘un kişisel websitesinde yayınladığı yazıyı, izni ve onayıyla, Yeşil Gazete ekoloji editörlerinden Durukan Dudu’nun çevirisiyle yayınlıyoruz.

***

“Ariel’in yazısına, üyesi olduğum “onarıcı tarım – Regrarians” facebook grubunda paylaşmasıyla rastladım. Hem bir onarıcı tarımcı olması, hem Türkiye’de de önemli politik ve toplumsal anlamlar yüklenilen çobanlık mesleğini ön plana çıkarması, hem de bizim genç nesil bireylerin kafasından geçenleri farkı bir perspektif ve akıcı bir dille, insan psikolojisinin derinliklerine de nüfuz ederek işlemesi nedeniyle önemli buluyorum. İyi okumalar.” – Durukan Dudu

***

Resmi unvanım, ”çobane”. Holistic Ağ’de çalışıyorum. İnsanlar ne yaptığımı sorduklarında cevabım genelde şu minvalde oluyor: “Bir doğa koruma alanında bütüncül yönetimle otlatılan bir sığır sürüsüyle çalışıyorum. Bir yandan da başka bir takım tarım-ekoloji çalışmaları yapıyorum”. İnsanların bütün bunları bir anda anlaması zor oluyor genelde – “Bütüncül yönetim?”, ”Doğa koruma alanında sığır?”, ”Tarım-ek… Ne?”. Ve ”Sen mi?”

Bu konularla henüz tanışmamış insanlara ne yaptığımı anlatmanın daha iyi bir yolunu bulacağım bir gün… Ama şimdilik, bu saydıklarımdan herhangi birini eş geçip cümleyi basitleştirmek içime sinmiyor, haksızlık etmiş olacağımı hissediyorum. Holistic Ağ ekibi olarak biz safi hayvancılık yapan insanlar değiliz, her isteyenin kiralayabileceği sürü yöneticileri de değiliz. Bizler, ekolojik onarım ve doğru bir yaşam arzularıyla hareket eden, kendilerini gıda üretimi ve ekoloji gibi iki özgün meselenin bir araya geldiği satıhta konumlandırmayı tercih etmiş insanlarız.

Ariel Greenwood
Ariel Greenwood

Bu satıhları, ”kenarları” tanımlaması eğlenceli olduğu kadar zordur da. Kullanım kılavuzlarına bakarsanız, kenarlar bir nesneyle diğer nesneyi birbirinden ayıran kısımlar olarak tanımlanırlar. Bir nesnenin bitip diğerinin başladığı yeri bir çizgi çekerek belirtiriz. Peki ya kenarın kendisi bizzatihi bir dünya ise? Bunu anlamak için daha iyi odaklanmış, dikkatli bir bakış açısına ihtiyacımız var. ”Karmaşıklığa” şüpheyle bakan kültürümüzün becermesi zor bir işten bahsediyoruz. Karmaşık şeyler doğaları gereği eşya ve alınıp-satılabilir mallar haline getirilmeye dirençlidirler. Yokluk ve kıtlık söylemleriyle idare edilen bir dünyada, karmaşık şeyler bu yüzden sınır bozucudur.

”Mesleğim çobanelik” dediğimde, bizim onarıcı tarım camiasındakiler dışındaki insanların da ne demek istediğimi tam olarak anlayacağı bir geleceğin hayalini kuruyorum. Sürü gütmek, çobanlık, bunlar dünyanın en eski meslekleri değil mi? Gün boyunca hayvanlarla çalışmanın ne anlama geldiğini ne zaman unuttuk? Modern tarım uygulamalarında, ürettiğiniz gıda ekosistemleri yok eder ve ciddi enerji harcar. Ben ise sığırların merada zarifçe süzülmelerine, arkalarında daha güçlü bir biyokütle ve biyoloijik çeşitlilik bırakarak dolanmalarına yardımcı oluyorum. Sığır eti, bu sürecin bir yan çıktısı sadece.

16 yaşımdan beri ”çiftlik işleri” yapıyorum. O zamanlar sürdürülebilir tarımdan haberdar değildim, kırsala bu kavramları öğrenmeden önce girdim. Amerikan kültüründe bir çok insanın toprak-temelli işleri küçümsemesi ya da fetiş haline getirmesi, veya tamamen görmezden gelmesi karşısında hayalkırıklığına uğruyorum. Şiddetin bir çok şekli var. Bizleri tarihsel benliklerimizden uzaklaştırıp trajik bir unutkanlık hastalığına dönüşen ”kültürel şiddet”, tüm bu şiddet biçemleri arasında en sinsi olanı. Bunun sonucunda tabiat ilgisiz, insanlar aç düşüyor. Ve ruhlar, pazar fiyatından şirketlere satılıyor.

Günümüz çalışma hayatında milyonlarca akıllıı beyin, yavaş yavaş ofis koltuklarının şeklini alan omurgaların tepesinde devam ediyor varoluşlarına. İnsanlıktan çıkaran banliyö ve metrobüs tapınaklarında birbiri ardına gündoğumları kurban ediyoruz. Beyinlerimizi haftasonu moduna hazır hale getirip haftaiçi sersemliğinden kurtaracak uyarıcılar ve anti-depreşanlara bağımlıyız. İş-yaşam dengesi dediğimiz, plazalara has spor salonlarının çelik ve sabunu – bunlar sayesinde, bedenimizi yokeden bir safi beyni çalışmanın yarattığı hasarı telafi edebileceğimizi umuyoruz. Yılda 3 hafta izin veren işlerin ziyadesiyle makul olduğu söylendi bizlere; bir de tüm hobi ve hayallerimizi gecelere ve haftasonlarına sıkıştırabileceğimiz.

Tam zamanlı bir işe sahip olduğumuz için gurur duyuyoruz. Bu bizim son derece aktif, kendini fazlasıyla adamış, üretken insanlar gibi görünmemizi ve hissetmemizi sağlıyor. ”Yarı-zamanlı iş” işe akıllara alışveriş merkezlerinde ve megamarketlerde oradan oraya ürün taşımak gibi işleri getiriyor. Öte yandan, bir çoğumuz gurur duyduğumuz o işlerimizden nefret ediyor ve ama başka seçenek göremiyoruz. ”Beni başka kim alır ki ise?”

Kendi kendinize soruyorsunuz, ”Yau bu sistemi kim tasarladı, bu arada?” Bu koşullar işimize geliyor mu acaba?

Beyaz yakalı ofis işleri toprakla uğraşan işlere göre daha fazla değişim yaratma imkanı sunan işler olarak kabul ediliyorlar. Ve evet, bir şirkette sahip olduğu koltukta oturup görünmez ipleri çekiştirerek parayı ve insan kaynaklarını yönlendiren bir insanın, dünyaya bütün gün elma ağacı budayan bir insandan daha fazla etkide bulunduğunu söylenebililr. Ama bu, iki işin birbirine izin vermeyen yapıda olduğu ”ya bu – ya o” seçimi yapmaya zorlanan şartlarda doğrudur yalnızca.

Her sene, bir çok arazi sahibi tarafından meyve ağaçlarını budamak için çağrılırım. Budama beni psikolojik ve fiziksel olarak yaşam enerjisiyle dolduran bir iş, haliyle bir de üstüne para kazanmak benim için nimet. Her yıl mevsim başında “Acaba bu arazi sahipleri, yapmam için para ödedikleri işin bir angarya değil de insani yeniden doğuran bir eylem olduğunu ve benim cüzdanımdansa onların ofise hapsolmuş zihinlerine daha iyi geleceğini ne zaman farkedecekler?” diye merak eder, düşünürüm. İşten ve ofisten saatler boyunca uzak kalmamıza neden olacağı gerçeği uykunun keyfini çıkarmamıza nasıl engel olmuyorsa, doğada çalışmak da fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayacağı için boşlamamamız gereken bir süreç. Öyle ki, doğada çalışma ihtiyacımız, DNA’larımıza işlemiş bir takım ihtiyaçlara karşılık geliyor.

Buradan hareketle, toprakta çalışmak ne zamandan beri doğayı ”harekete geçirmek” yerine onu boyunduruk altına almakla eşdeğer görülmeye başlandı? Büyük Buhran döneminin çiftçilerinin, veyahut banliyö bahçıvanlarının toprak-temelli işlerle ilgili söylemlerimizi şekillendirmesine ne ara izin verdik?

Foto: Ariel Greenwood
Foto: Ariel Greenwood

Çok unutkanız. İsteyen herkesin üstlenebilecegi o kadar çok ve keyifli toprak-temelli iş var ki. Vücudu yeniden şekillendiren, zihni açan, ekolojiyi onaran ve çoğu zaman maddi getiri de sağlayan işler. Bu işleri neden küçümsüyoruz? Bunların yarattığı ve yaratabileceği etkilere neden burun kıvırıyoruz? İşin doğrusu dostlar, çıldırmış olmalıyız.

Toprak işlerini küçümsüyor olmamızın, yaptıklarımızın doğal sistemlerdeki etkisini kontrol etmek ve ölçmenin zor olmasıyla bir ilgisi var mı, merak ediyorum. Bir arazi parçasını yöneten kişinin ne yapmış olduğunu gözlemleyip ölçebilirsiniz, ama ne yapması gerektiği hakkında akıllıca tavsiyeler vermek zordur.

Çiftçilere ve arazi yöneticilerine has bir ”içselleşmiş” inatçılığa atıfta bulunmuyorum – ”iyi ve doğru karar” tanımı, bağlamınıza göre değişir. Mantıklı ve doğru tavsiyelerde bulunabilmeniz için, o çiftçinin içinde bulunduğu arazi şartları ve diğer etmenlere çok yakın şartlarda çalışıyor olmanız gerekir. Bu tür durumlarda bile sıcaklık ya da yağış durumlarında yaşanacak bir değişiklik bütün denklemi baştan aşağı değiştirebililr. Toprakla çalışmak, karmaşıklıkla uğraşmak demektir ve yukarıda da belirttiğim gibi, karmaşıklık insanlara son derece rahatsız edici gelebilir.

Haliyle, arazi yöneticileri kontrol altına alması veya öngörmesi zor insanlardır. Bilinmeyen x faktörüdür, bu insanlar. Aşırı büyümüş ve idaresi zor bu dünyayı anlamaya çabamızda, kontrol edilebilir ve ölçülebilir olana yönelik bir algıda seçicilik geliştiririz. Arazi yöneticileri ve verdikleri kararların sonuçları, normal olandan sapan değerler olarak görmezden gelinir.

Yanlış anlaşılmak istemem – Ölçülebilir, nicel verinin değerini yadsımıyorum. Tam tersine, bir ”çobane” olarak görevimin ”araştırılan”la araştıran arasında bir köprü kurmak olduğunu düşünüyorum. Araziyi, ekosistemi yöneten insanın gözünde ”bariz” olanın, dünyanın geri kalanı tarafından anlaşılabilir kavramlara dönüştürülmesi gerekliliğinden bahsediyorum – zira bir şeyin korunması ve devamlılığı için çaba sarfetmemiz için onu anlayabilmeye, ona dahil olabilmeye ihtiyaç duyarız.

Sığırlar aracılığıyla mera yönetimi ve ıslahı işiyle uğraşanlarımız mesela, kritik öneme sahip bir noktada, bir anlamda son derece dünyevi bir ”alemler kesişiminde” (ekoton) çalışıyorlar. Alemlerden biri, çiftlik sahiplerinin kendi arazilerinde yaptığı ve bilimin henüz ilgilenmedi/araştırmadığı uygulamalar, diğeri ise arazilerin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair reçetevarı yönetim planları… Yaptığımız işin, daha iyi arazi yönetimi için bilimsel süreçlere veri teşkil etmesini, ama bunu yaparken arazi yöneticilerinin sahip olduğu temel rolün yok olmasına yol açmamasını nasıl sağlayacağız?

Duyarlı, özgür ve işini iyi bilen arazi yöneticilerinin akıllarına verdiğimiz değeri esaslıca gözden geçirmemiz gerekiyor. Kendi arazilerindeki ekosisteme duydukları derin bağlılık ve sevgiyi çok önemli bir kazanım ve değer olarak tanımlamamız gerekiyor. Ve daha fazlamızın toprak-temelli işleri meslek olarak, hatta belki de özellikle kısmi-meslekler olarak, uygulaması gerekiyor.

Bendeniz genç bir insanım. Yaptığım işin, sadece benim için değil sayısız digger genç bireyler için de geçimlik hale gelmesini istiyorum. Arazi sahibi-araziyi işleten modeli dışında başka yolları da olmalı tarımın! Toprak-temelli bir insan olmak, kişinin hem kendisi için hem de toplumun ekonomik dinamikleri nezdinde ekolojik, ekonomik ve sosyal anlamda sağlıklı sonuçlar yaratmalı. İçinde yaşadığım Körfez Bölgesi (Kaliforniya Eyaleti’nin doğusundaki körfez- okyanus kiyişi, çev.) gibi arazi fiyatlarının yüksek olduğu ve tarımsal ekoloji farkındalığı az – parası çok arazi sahipleri tarafından çaresizce giderek daha saçma şekillerde değerlendirilen bölgelerde bu daha da önemli hale geliyor.

Toprakta çalışmanın, yüksek etkilere sahip ofis işlerini tamamlayıcı etkide olduğunu nasıl gösteririz insanlara? Örneğin, budamanın ağacı canlandırıp yenilediği kadar budayanın düşüncelerinde de yeni ufuklara, yenilenmelere izin verdiğini nasıl anlatırız? Düşünsel işlere harcamaya karar verdiğimiz saatlerin verimliliğini arttırmak için bile olsa safi, doğada bulunmanın zihin açıcı yararını insanlara nasıl gösteririz?

Kimseyi 9-5 mesaili işlerini terkedip ya da kısmen bırakıp çalışma günlerini toprak temelli işler yaparak geçirmeye ikna etmeye çalışmayacağım. Özellikle ailesi olan insanlar için böylesi bir eyleyişin basit ya da kolay bir geçiş olacağını da söylemiyorum (Toprak-temelli çalışmanın varoluşsal yararlarını övmek, kendinden başka kimseye bakmıyorsan daha kolay – iyi niyet tek başına çocuk bezi olarak kullanılamıyor, ya da hastane masrafların ödeyemiyor).

Bu işin olurluğunu kanıtlamak, benim gibi insanlara düşüyor. Çeşitlilik içinde yüzen bir hayat yaşamak isteyen, farklı alanlarda farklı beceriler geliştirmek isteyen insanlara. Benim amacım, değerlerime uymayan işlere elimden geldiğince az bağımlı olacağım, toprak-temelli bir insan olmak. Benim amacım, zamanımın bir kısmını soyut çabalara harcayabilmek – yazmak, çemberimdeki insanların projelerine yardımcı olmak, insanları bir araya getirmek. Benim amacım, zamanımın geri kalanında ise somut işler yapmak: Ağaç budamak, yemiş toplamak, kendim için avlanmak, çobanelik yapmak.

İşin özü, farklı ama birbirini tamamlayan katmanları bir araya getirmek, sığırlar ve ağaçların elle tutulabilir varlığından düşünce ve olanakların elle tutmaya gelmez dünyalarına doğru patikalar bulup izlemek. Kamuya açık bir yaşam kurmak benim amacım, yani bu yaşam tarzı deneyinin nasıl gittiği ve nereye vardığının hesabını sorabilirsiniz bana. Çünkü niyetim, doğayla aklı yeniden buluşturmak ve bu sayede kendimizi yeniden insan kılmak.

Ariel Greenwood – Twitter

Özgün yazı (ingilizce) için tıklayınız

(Yeşil Gazete)

 

Boko Haram’dan Kamerun’da katliam

Boko Haram örgütü militanlarının Kamerun’un Nijerya sınırındaki Fotokol kasabasında düzenlediği saldırıda en az 70 kişinin öldüğü bildirildi. Yerel yetkililere göre militanlar evlerde ve camilerde sivillere saldırdı, cami dahil birçok binayı ateşe verdi.

18...

Nijerya’da saldırıyı üstlenen örgütün altı yıldaki saldırılarında binlerce kişi öldü.Ülkenin kuzeydoğusunda büyük bir alanı denetiminde tutan örgütün saldırıları sonucu bir milyondan fazla kişinin evlerini terk etmek zorunda kaldığı haber veriliyor.

Fransız haber ajansı AFP’ye göre, Fotokol’deki görgü tanıkları, militanların birçok kişiyi boğazlarını keserek öldürdüğünü söyledi. Militanların, saldırının ardından Çad ordusunun desteğiyle Kamerun askerleri tarafından bölgeden uzaklaştırıldığı bildirildi.

Salı günü Çad ordusu Nijerya’nın Gamboru kentindeki çatışmalarda 200’den fazla Boko Haram militanının öldürüldüğünü açıklamıştı. Ancak bazı militanların kaçmayı başardığı bildirilmişti.

Çad birlikleri Nijerya ordusunun Boko Haram’a karşı yetersiz kaldığı yolundaki eleştirilerin ardından Nijerya ve Kamerun’a girmişti.

(BBC Türkçe)

Bob Dylan’ın son albümü “Shadows In The Night”

Efsanevi müzisyen Bob Dylan’ın 3 yıl aradan sonra çıkardığı yeni stüdyo albümü “Shadows In The Night” Türkiye’de de Sony Music tarafından yayınlandı.

17

Prodüktörlüğünü Jack Frost’un üstlendiği Dylan’ın 36. stüdyo albümü, sanatçının 2012 yılında yayınladığı “Tempest” albümünden bu yana yayınladığı ilk stüdyo albümü olacak.

Albümde, Frank Sinatra’nın bazı şarkılarını yeniden yorumlayan ve bu albümün kendisi için bir ayrıcalık olduğunu belirten Bob Dylan; şarkıların tekrara çok girilmeden, grubuyla birlikte canlı kaydedildiğini, ‘cover’lama mantığından uzak bir şekilde, gün ışığına çıkarıldığını söylüyor.

(Zaman)

 

Alman futbolunun efsane teknik direktörü Udo Lattek öldü

Alman futbolunun efsane ismi Udo Lattek 80 yaşında hayatını kaybetti. Ünlü teknik adam aralarında Bayern Münih ve Barcelona’nın olduğu birçok takıma şampiyonluklar yaşatıp kupalar kazandırmıştı.

Udo Lattek’e 2013’te parkinson teşhisi konmuştu. Ayrıca yavaş ilerleyen demanstan muzdaripti. Başarılı teknik direktör, felç geçirdikten sonra Köln’deki bir bakımevinde gözlerden uzak bir yaşam sürmeye başlamıştı.

16

Lattek, ilerleyen yaşlarında dahi futbolu tutkulu, ama aynı zamanda sevecen bir alçak gönüllükle temsil etti. 75’inci doğum günü kutlamasında ‘‘Ben sıfırdan buralara gelen bir çiftçi oğluyum. Sahip olduğum her şeyi futbola borçluyum.‘‘ demişti.

Lattek, Almanya’nın en başarılı teknik direktörüydü. Aralarında Bayern Münih, Mönchengladbach ve Barcelona gibi ünlü takımların olduğu birçok kulübü çalıştıran Lattek, kariyeri boyunca 14 kupa kazandı. Lattek kadrosunda Maradona’nın da yer aldığı Barcelona’ya 1982’de UEFA Kupa Galipleri Kupası da kazandırmıştı.

Bayern Münih Yönetim Kurulu Başkanı Karl-Heinz Rummenigge, ‘adı Bayern Münih’in 70’li yıllardaki parlak dönemiyle özdeşleşen Udo Lattek’in ölümünün kulüpte herkesi derinden etkilediğini’ söyledi.

(DW)

Cezaevinde annesi ile birlikte kalan 413 çocuk var

Adalet Bakanlığı’nın CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur’un bilgi edinme talebi ile cezaevinde annesinin yanında kalan çocuklara dair sorusuna verdiği cevaba göre annelerinin yanında kalan 413 çocuktan sadece biri özel bakıma tabi.

15

Özel bakıma tabi çocuk ise 3 yaşındak otizm hastası Poyraz Ali. Kamuoyu ve sivil toplum kuruluşlarının yakın takibi Poyraz Ali’nin durumu hakkında farkındalık kazanılması sağlandı. Buna göre Adalet Bakanlığı ile iyileştirmeler için görüşmeler yapıldı, gelen cevap da bu gelişmeleri belgeler nitelikte oldu.

Adalet Bakanlığı, Poyraz Ali ile ilgili “Ceza infaz kurumlarında annelerinin yanında kalmasının yanı sıra özel bakım ve eğitime tabi bir hastalığa veya engele sahip olan 1 otizmli çocuk bulunmaktadır. Otizmli çocuk hafta içi Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri özel eğitim almakta, özel eğitim merkezine annesi ile birlikte gitmektedir. Mayıs 2014’ten bu yana da ceza infaz kurumuna bağlı (Eylül 2014 tarihinden beri Adalet Anaokulu olarak faaliyette olan) kreşten hafta içi öğleden sonraları yararlanmaktadır.” bilgisini iletti.

Onur’un, “Ceza infaz kurumlarında annelerinin yanında kalmalarının yanı sıra özel bakım ve eğitime tabii bir hastalığa veya engele sahip çocuk sayısı kaçtır?” sorusuna yanıt sadece 1 olarak belirtildi. Çocukların sağlık taramasının yapılıp yapılmadığı konusunda ise bakanlık herhangi bir bilgi verme gereği görmedi.

“Ceza infaz kurumlarında annelerinin yanında kalan çocuk sayısı kaçtır? Yaş grubu hangi aralıktadır?” sorusuna gelen yanıt ise, “Ceza infaz kurumlarında annelerinin yanında kalan çocuk sayısı 15.01.2015 tarihi itibariyle 413’tür. 0-3 yaş aralığında 264, 3-6 yaş aralığında 149 çocuk bulunmaktadır.” şeklinde oldu.

(Yeşil Gazete)

İzmir’den ortak ses, “Radyoaktif atık yüklü tanker Kuito derhal gönderilsin”

Radyoatık yüklü tankerin İzmir Aliağa’da zincirlemesine tepki gösteren Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), Aliağa Çevre Platformu, Foça Çevre ve Kültür Platformu, Tehlikeli Gemi Sökümünü Önleme Girişimi (TGSÖG) temsilcileri ile HDP İzmir İl Eş Başkanları Cavit Uğur ve Mizgin Irgat, Türk Tabipleri Birliği İzmir Şubesi’nde basın açıklaması düzenledi.

14

Toplantıda konuşan EGEÇEP üyesi kimya mühendisi Ertuğrul Barka, Kuito adlı tankerin radyoaktif atık içeren maddeler içerdiğini belirterek, gemi söküm patronlarının derneği olarak nitelendirdiği Gemisander’in tankerin yasal izinlerinin alındığını ileri süren açıklamasına yanıt verdi.

Gemisander’in açıklamasında, radyoaktif ve tehlikeli atık analizlerinin yapıldığı bilgisi, uzman akredite şirketinden rapor alınıp alınmadığı, alındı ise sonuçları ve esas alınan uluslararası değerlerin belirtilmediğini hatırlatan Barka, bu bilgilerin kamuoyu ile acilen paylaşılması gerektiğini söyledi. Barka, tankerin yaşam alanı savunucularının tüm uyarılarına rağmen Aliağa’da demirlediğini belirterek, “Geminin radyoaktivite, asbest, diğer tehlikeli ve tehlikesiz atık içerip içermediğinin bağımsız akredite bir kurum tarafından tespit edilerek raporla saptanması için yetkililerin derhal gerekli girişimlerde bulunmasını istiyoruz” dedi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı başta olmak üzere İzmir Valiliği’ni de göreve çağırdıklarını belirten Barka, tanker ile ilgili olarak dün bu kurumlara yaptıkları başvuruların ihbar olarak kabul edilmesi gerektiğini söyledi. Barka, tehlikeli atık ticaretine göz yumanları deşifre etmeye devam edeceklerini vurguladı.

Av. Arif Ali Cangı ise Türkiye’nin tehlikeli atık taşıma konusunda uluslar arası anlaşmalara imza attığını ve bu tankerin Türkiye’ye girişine izin veren herkesin bu işten sorumlu olduğunu ve kamu görevlilerin suç işlediğini söyledi. Cangı, Kuito’nun derhal geri gönderilmesi gerektiğini vurguladı. HDP İzmir İl Eş Başkanı Mizgin Irgat ise, Türkiye’nin en önemli sorunları arasında yer alan ekolojik yıkımların AKP hükümetinin politikalarının bir sonucu olduğunu kaydetti

(Dicle Haber)

Sanatçılar hayvan hakları için birleşti: “Kürkünü Çıkar, Vicdanını Giy”

Geçtiğimiz sene “yunuslara özgürlük” kampanyasına verdiği destekle büyük yankı uyandıran ve en son 4 Ekim Hayvan Hakları Günü’nde Türkiye çapında 15 barınağa toplam 5 ton mama dağıtımı yapan BGKO (Bana Göz Kulak Ol) Derneği sanatçıları, yeni bir farkındalık kampanyası başlattı.

13

Özge Özder, Aslı Tandoğan ve Ayça Varlıer öncülüğünde kurulan BGKO’nun yeni hedefi, kürkleri uğruna korkunç yöntemlerle katledilen milyonlarca hayvanın sesi olmak ve kürk endüstrisinin ardındaki korkunç gerçekleri kamuoyuna duyurmak.

Alican Yücesoy, Ayça Varlıer, Bennu Yıldırımlar, Kenan Ece, Levent Üzümcü, Mert Fırat, Özge Özder, Özgün, Özgür Çevik, Serkan Altunorak ve Şebnem Bozoklu gibi birçok ünlü sanatçının yer aldığı kampanya, 3 Şubat 2015 tarihinde yayınlanan olan bir farkındalık filmi ile başladı ve gönüllü birçok sanatçıyı bünyesine katarak fotoğraf sergileri, kürk ile ilgili röportajlar ve etkinlikler ile adım adım büyüyerek devam edecek.

Kürkünü Çıkar, Vicdanını Giy” mesajıyla yola çıkan sanatçıların başlattığı kampanya, 3 Şubat Salı günü itibarıyla Bana Göz Kulak Ol Derneği’nin ve kampanyada yer alan tüm sanatçıların sosyal medya hesaplarından takip edilebiliyor.

12...

Tüm film ve röportajların çekimini PToT Film üstlendiği ve Türkiye’den Yunuslara Özgürlük Platformu ve Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nin destek olduğu kampanyaya yurt dışından da dünya çapında kürk karşıtı ve hayvan haklarıyla ilgili başarılı eylem ve kampanyalarıyla tanınan Humane Society International, International Anti-Fur Coalition, Anti-Fur Society, Network for Animal Freedom ve PETA gibi birçok önemli sivil toplum kuruluşu destek veriyor.

(Yeşil Gazete)

[Açık Radyo Ocak 2015 Bülteni] Yeni Yılda Yeryüzündeki Hayatımız – Ömer Madra

Sevgili Dostlar,

İtiraf etmek gerekir ki yeni yılımız pek kutlu başlamadı. Dünyanın gerçekten dört bir yanında hız kesmeden süregelen dehşetengiz çatışma ve katliamlara, göç dalgalarına, kitlesel açlık ve sefalet manzaralarına ilaveten, daha ilk hafta dolarken, Paris’te Charlie Hebdo hiciv dergisine karşı İslamcı teröristlerin gerçekleştirdiği katliam dehşetini yaşadık.

Dört Kıtada Şiddet ve Ölüm Sarmalı

İşbu yazının yazıldığı sıralarda yapılan küçük bir taramaya (gazeteler, internet) göre şiddet ve ölüm sarmalı –Ortadoğu bölgesini de bir kıta gibi ele alırsak–  dört kıtada şöyle gelişiyordu:

Ortadoğu:

Irak’ta IŞİD (İD/DAEŞ) adlı Sünni tedhiş örgütünün Bağdat, Kerkük, Musul, Selahaddin ve Anbar vilayetlerinde pazar yerlerinde, otellerde, sokaklarda, karakollarda ve başka yerlerde Şiilere ve Kürtlere karşı yürüttüğü saldırılarda sadece 1 gün içinde 114 kişi öldürüldü, 152 kişi yaralandı. Kerkük ve Musul’daki saldırılarda biri general 29 Peşmerge öldü, 173 kişi yaralandı.

Buna “karşılık”, Diyala vilayetinde görgü tanıkları ile bölgenin Sünni ileri gelenlerinin anlattığına göre Şii militan çeteler bir köyde ve çevresinde 70’ten fazla Sünni’yi katletti.

Neticede, Irak’ta BM yardım misyonu, Son 7 yılın en ağır zayiat bilançosunu açıkladı: Sadece Ocak ayında 1,375 kişi öldürülmüş, 2 bin 240 kişi yaralanmıştı. Yani, her gün 44 ölü, 72 yaralı! Üstelik, öldürülenlerin yüzde yarıdan fazlası, yaralıların üçte ikisi sivil!)

Yeni yılda İsrail ile Lübnan’ı yeni bir savaşın eşiğine getiren ölümcül pusuda 3 İsrail askeri öldürüldü, İsrail buna misilleme yaptı ve yanlışlıkla BM Barış Gücü’nden İspanya vatandaşı bir askeri  öldürdü, iki ülke arasında 2009’daki savaştan sonra en tehlikeli çatışmalar başlamış oldu. İsrail askerleri ayrıca, molotof kokteyli attığını söyledikleri Filistinli bir genci de öldürdü.

Suriye’de IŞİD’in dört koldan saldırdığı Kobani kent merkezi, savaşın 134’üncü gününde kurtarıldı. Lakin, şehrin kuzey ve doğu bölgelerinde neredeyse tüm binalar yıkılmış, şehir hak ile yeksan olmuştu. Kobanili bir kadın, “Birçok akrabamız ve komşumuz şehit oldu, elektrik yok, su yok. Ancak, kentimiz kurtuldu. Bizim için bu bile yeterli,” diyordu; lakin aynı haberde “…böyle bir savaşın aylar, hatta yıllar süreceği” de öngörülüyordu.[1]

Aynı gün gelen bir haberde, Suriye Esad diktatörlüğüne bağlı güçler uçak ve helikopterlerle Dera, İdlib, Duma ve Guta’da çeşitli noktalara varil ve vakum bombaları yağdırdı ve bir günde 44 kişi öldü. Yaralı sayısı belirsizdi. Ölü ve yaralılar arasında kadın ve çocuklar vardı.

Gene Suriye’de IŞİD, rehin aldığı Japon gazeteci Kenji Goto’yu, istediği fidyeyi alamadığı için kafasını keserek “infaz etti”; Japonya’nın milliyetçi-sağcı Başbakanı intikam için ant içti, Goto’nun annesi Junko İşido ise, alacakaranlık kuşağında pırıl pırıl ışıldayan bambaşka bir “andı” dile getirmekteydi: “Oğlum öldü, yüreğim parçalandı. O, dünyayı savaşların olmadığı bir yer haline getirmek isterdi. Çocukları savaş ve yoksulluktan kurtarmayı arzulardı. Size burada söz veriyorum ki, ben onun bu çabalarını sürdüreceğim.”[2]

Ürdün krallığı da IŞİD’e, elindeki Ürdünlü esir savaş pilotunu öldürmeleri halinde “biz de elimizdeki kadın terörist Sacide’yi ve diğer cihatçı mahkûmları asarız” diye intikam andı içiyordu. Böylelikle, Ortaçağ’ı ihya etme çabasındaki IŞİD’i aşıyor, Ortadoğu’nun bu kadim topraklarında 4 bin yıl kadar geriye, “… komploya iştirak eden tapınak görevlisi kadınların diri diri yakılmasını emreden” Hammurabi kanunlarına dönüyorduk.[3]

Netice- i kelam: Dişe diş, Göze göz: IŞİD halifeliği, elindeki pilotu kafeste diri diri yaktı, Ürdün krallığı da elindeki terorist kadınla bir başka adamı astı!

Asya:

Pakistan’da yine Cuma, namaz çıkışı bir Şii camiine düzenlenen bombalı saldırıda: en az 49 ölü, 55 yaralı. Saldırıyı üstlenen Pakistan Talibanı’ndan Cündullah grubu eylemin rasyonelini net bir dille anlatıyor : “Hedefimiz Şii cemaati. Onlar bizim düşmanımız!”[4]

Afganistan’da Taliban militanları ile polis ve asker arasındaki çatışmalarda 31 ölü, 27 yaralı. Ayrıca, Charlie Hebdo dergisini protesto için girişilen gösteride sonuç: iki ölü, üç yaralı.

Afrika: 

Mısır’da Sina yarımadasında gerçekleşen dört ayrı saldırıda 30 kişi öldü. Saldırıları IŞİD’in Mısır kanadı üstlendi. Mısır ordusu saldırıların rasyonelini, “militanları bastırmaktaki başarıları”[5]olarak izah etti. Sonuç: kafasına mermi isabet eden 6 aylık bir bebekle roket patlamasında parçalanan 6 yaşında bir çocuk öldü,12 yaşında bir çocuk da ağır yaralı.

Ayrıca, bir Mısır mahkemesi, İhvan-ül Müslimin (Müslüman Biraderler) adlı yasaklı partiyi destekledikleri gerekçesiyle 183 kişinin idam cezasını bireylerle uğraşmadan toptan onayladı.

Nijerya’da İslamcı Boko Haram militanları, Maiguduri kentine saldırı düzenledi: 11 ölü, 30 yaralı. Bu rakamları 2014 sonunda 1 günde öldürülen yüzlerce (belki de binlerce!) sivile eklemek gerekiyordu. Hükümet, militanları ağır zayiat verdirerek püskürttüğünü bildirdi.

Günümüzden 2 milyon yıl önce insanın ortak atasının buradan çıkıp tüm dünyaya yayıldığı Tanzanya’da ise insanlığın torunları şans-kader-kısmet yoksunu kalmış görünüyor: Renk pigmentleri olmayan albinolar kabile büyücüleri tarafından kaçırılıp elit ailelere satılıyorlar. Zenginler sağlık, bereket, şans ve zenginlik getirecek iksiri yaptırmak üzere bir kol ya da bacak için üç-dört bin dolar, tüm beden içinse 75 -100 bin dolar toka ediyormuş büyücüye. (Belki albino suyu içip, albino eti yiyerek, kâinatın efendilerine, yani Avrupalı beyazlara dönüşeceklerine inanıyorlardır, kimbilir?) İkinci albinosever grup ise, politikacılar tabii: Seçimlerde oylarını artırmak için şans getirdiğine inandıkları albino uzuvlarını siyasi kullanıma sokmuşlar. Son 9 yılda resmî kayıtlara geçmiş albino ölümü sayısı: 74![6]

Avrupa:

Ukrayna yeniden müthiş bir hızla şiddet sarmalına yuvarlandı. Ordu ile Rusya-destekli ayrılıkçı isyancılar arasındaki iç savaş, 5 aylık ateşkesten sonra yeniden patladı. 1 gün içinde 13 asker, 13 de sivil öldü. İnsanlar otobüste otururken vuruldu. Soğuk Savaşı bitiren eski Sovyet lider Gorbaçov, ABD’nin Rusya’yı yeni bir Soğuk Savaşın içine, hatta “ötesine” taşımakta olduğunu söyledi. (Ötesi: Sıcak savaş? Nükleer?) Tecrübeli uluslararası analistler, ABD’nin Ukrayna’ya silah ve asker gönderme planının ateşe benzin dökmek olduğunu yazdılar ve jeopolitik’in 1. kuralını hatırlattılar: Nükleer güçler zinhar kapışmamalı![7] “Tanrım, aklımıza mukayyet ol!” demekten başka çare var mı?

Hazır Doctor Strangelove’vari projelerden bahsederken, Asya’ya küçük bir dönüş yapmak elzem oluyor. Japonya’da güneş yine doğudan, yine bir “çılgın proje” olarak doğuyor: Milliyetçi-militarist-sağcı Başbakan Abe, “ülke dışında hayatı tehlikede olan vatandaşlarını kurtarmak için” orduya harekât düzenleme yetkisi verilmesini parlamentodan resmen talep etmeye girişiyor. Böylece II. Dünya Savaşı ardından yapılan dünyanın en pasifist (barışçı) anayasalarından biri 60 yıl sonra tarihin çöplüğünü boylarken, biz de orijinal modelinden1300 yıl sonra özel harekât komando samuraylarını dört iklimde “cirit atarken” görebileceğiz – hem de high-tech!

Bu küçük “sapak”ın ardından tekrar Avrupa’ya dönelim: Avrupa’nın doğusunda tansiyon yükselirken, güneyde, yeni kurulan solcu SYRİZA – sağcı ANEL koalisyonunun hakim olduğu Yunanistan ile Türkiye arasında Ege’deki  Kardak/İmia kayalığı üzerinde uçaklar arasında “it dalaşı”, sularda da botları arasında itiş kakış derken, olmadık yeni bir krizin eşiğinden dönülüyordu.

Yılın başında ortamın hakim unsuru tehdit, gerilim, kriz, şiddet, çatışma ve terörden ibaret değildi elbette. Dünya çapındaki neoliberalizmin, yani sınır tanımayan serbest piyasa köktenciliğinin toplumları ve gezegeni çökerten hegemonyasına karşı Yunanistan’da SYRİZA’nın önemli seçim zaferi ve İspanya’da yüzbinlerin Podemos (Yapabiliriz) partisinin potansiyel zaferine işaret eden gövde gösterileri, İrlanda’da, İskoçya’da ve evet İngiltere’de de –Yeşiller’de ete kemiğe bürünen – solun aynı hegemonyaya karşı potansiyelinin gözle görülür yükselişi[8], içinde debelendiğimiz bu alacakaranlık ortamın içindeki küçük ama parlak umut ışıkları olarak beliriyordu – bir şey söylemek için henüz çok erken olmakla birlikte!

Acayip Havalar Ve Sayılı Fırtınalar

Ocak sonu fırtınaları da beraberinde getirdi. Sayılı fırtınaları. Evet takvimde yazılıydılar, ve evet üç aşağı beş yukarı “vaktinde” gelmişlerdi. Ama olağandışı bir tarafları olduğu da kesindi: Sayılı fırtınaların sayıları, kuvvetleri, etkileri olağanüstü artmıştı. Acayip havalar vardı.

Türkiye’de Marmara’da ve Ege kıyılarında kıyametler koptu. Yer-gök-deniz birleşti. Görülmemiş şiddette uğultulu dolular yağdı. Yüzlerce binanın çatısı uçtu, yüzlerce araç hasar gördü, düzinelerce tekne battı, Yunanistan tarafında Osmanlı’dan kalan tarihî köprü yıkıldı. Edirne’de Tunca, Meriç ve Arda nehirlerinin yükselmesi sebebiyle yollar, ormanlar ve Orman İşletme müdürlük binaları sular altında kaldı, koca mahalleler ve bazı köylerin tamamı tahliye edildi, cephanelikler taşındı. Türkiye’de 12 kişi öldü. (6’sı soba zehirlenmesinden.)

9
Ocak 2015, Arnavutluk (Fotoğraf için kaynak: http://www.worldbulletin.net/)

 

Balkanlar’da sadece Osmanlı köprüleri yıkılmadı tabii: Makedonya’da seller tarım arazilerini yuttu, olağanüstü hal ilan edildi. Arnavutluk’un güneyindeki şehir, kasaba ve köyler sular altında kaldı.

Aynı günlerde Kuzey Amerika’da ABD’nin ortası, Kanada’nın birçok yeri olağanüstü kar fırtınaları altında felç oldu.

Ve evet, anlaşılıyordu ki, yeni yılın ana konusu, yeryüzündeki hayatımızdı!

Ocak ayı ortasında tüm resmî rakamlar geldi ve durum kesinleşti zaten: 2014, kayıtlara geçmiş en sıcak yıl oldu. “Kayıtdışı iklim” göstergeleri de farklı değildi: Yeryüzü en az 5 bin yıldır bu kadar ısınmamıştı. Önde gelen bir iklim bilimci: “İklimin insan tarafından değiştirildiğine ilişkin kanıtlar o kadar güçlü ki, artık neyi tartışıyoruz hiç anlamıyorum,” diyor ve ekliyordu: “Manyak bir durum yani.”[9]

Bu “manyak durum”un anlamı şu: Hayattaki yegâne evimiz olan Dünya, “Tehlike Bölgesi”ne resmen girmiş bulunuyor – Hem de neredeyse kimse farketmeden! İki yeni uluslararası araştırmanın sonuçları bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. 

Kolay Oldu: Dünyayı Kırmak İçin 60 Yıl Yetti!

Aslına bakarsanız, bayağı kolay olmuş! Her şey II. Dünya Savaşı’nın ardından, 1950 yılında başlıyor. İnsanın canhıraş ve önü alınmaz büyüme hırsı, her daim artan enerji “ihtiyacı”, durmadan daha çok daha çok tüketim yapılmasını, doğanın durmadan duraksamadan “hammadde kaynağı” olarak talan edilmesini bize, hepimize dayatan sakat bir ekonomik sistemin güdümünde sadece 60 yılda, yani bir insanın ömrü içinde, dünya adlı gezegeni resmen dağılma noktasına getirmiş bulunuyor.[10]

“Gezegenin Sınırları 2.0” adlı araştırmayı yapan Stockholm Direnç Merkezi (Resilience Center) adlı kuruluşun yöneticisi Johan Rockström, geçen yıl Dünya Ekonomi Forumu’nda, “dünyanın aslında bizi bir huzur (konfor) alanı içinde uyumaya teşvik ettiğini, [insanın tarım ve yerleşik düzene geçtiği] son 10 bin yıldır içinde bulunduğu kararlı denge (equilibrium) durumunu korumak için elden gelen her şeyi yaptığını” söylüyor. İnsanın gelişimine destek veren yegâne durumun da işte bu kararlı denge hali olduğunu önemle sözlerine ekliyor. “Modern, küreselleşmiş, tüketime dayalı ekonomi tavana vurmuş durumda ve bu, gezegen üzerinde muazzam etki yaratıyor.” Rockström, bir analoji daha yaparak, nasıl insan bedeninde 37 derece hararetin altı canlılık ve hayat, 37 derecenin üstü ise yıkım ve ölüme gidiş halini belirliyorsa, gezegen için de durumun aynı olduğunu belirtiyor. Yani, dünyanın tam bir “devrilme noktası”nın (tipping point” olduğunu ortaya koyduktan sonra, âcilen karbon vergisi koymanın, karbon salımlarını kontrol altına alacak uluslararası bağlayıcı sözleşmelerin yapılması zorunluluğunu vurguluyor. Bunları yapmamamız halinde anlatılamaz yıkımların bizi beklediğini de söylüyor.[11]

İklimin sınırları üzerine yapılan son 2 araştırmanın başındaki Will Steffen, bu hararet meselesinin insan gibi büyük memelilerin üzerindeki etkisini şöyle koyuyor: “Bazıları, teknoloji sayesinde adapte olabileceğimizi (uyum sağlayabileceğimizi) söylüyor. Ama bu bir inanç sistemi; olgulara dayanmıyor. Çekirdek vücut harareti 37 derece santigrad olan bir büyük memelinin o kadar hızlı evrilebileceğini gösteren hiçbir ikna edici kanıt yok. Böcekler uyum sağlayabilir, ama insanlar sağlayamaz ve işte bu da sorunlardan biri.”[12]

“Anlatılmaz yıkımlar” daha tam başlamış sayılmaz. Ama, şimdiden şunlar var: Mesela Türkiye’de 20 yıl içinde ekilebilir araziler müthiş azaldı, ülke bakliyatta ihracatçıyken, ithalatçı oldu. Mesela, aşırı hava olaylarının yerinden yurdundan ettiği insan sayısı, savaş ve çatışmaların savurduğu insan sayısının10 katına kadar çıkıyor! Mesela, iklim yıkımı ilerledikçe, yeryüzündeki memelilerin dörtte birinden fazlasının sonsuza kadar yok olacağı açıklandı. Mesela, aşırı sıcak ve aşırı soğukların dünya yüzündeki artış hızı, daha önce hesaplananın kat kat üstünde çıktı.

Paris’e Kalkan Son Trende Tango

Bunları hiçbirimizin istemediğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Peki? O halde? Sorun nedir? Sorun, yüzleşme zamanının gelmiş olması. Aynada kendi yüzümüze bakmak meselesi. Steffen’e dönelim:

“Şurası açık ki, ekonomik sistem bizi sürdürülmesi imkânsız bir geleceğe doğru sürüklüyor ve kızımın kuşağındaki insanlar hayatta kalmayı gittikçe daha zor becerecekler” diyor bu önde gelen iklim araştırmacısı. “Tarih defalarca gösterdi ki medeniyetler yükseldi, çekirdek değerlerine sımsıkı yapıştı ve ondan sonra da, değişmedikleri için, çöktü. İşte şimdi biz de bu noktadayız,” diye ekliyor.[13]

Araştırmacının işaret ettiği nokta, uçurumun tam kenarı. Ve, filozof Nietzsche’nin ünlü aforizmasında söylediği durumun ta kendisi: “Uçuruma gözlerini dikip baktığında, uçurum da senin içine bakmaya başlar.”

Yeni yıla bayağı burgaçlı, sarsıntılı, kargaşa dolu bir başlangıç yaptık. Kâhin olmasak da, yılın bitişinin de hayli dramatik olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yıl sonunda Paris’te yapılacak BM İklim zirvesi, gelecek kuşakların hayatını belirlemede son şanslarımızdan biri olabilir. Fosil yakıtları, kömür, petrolü, gazı yerin dibinde bırakıp yenilebilir enerjiye geçtiğimiz yolunda âvazımızı âleme Davut gibi salmak için son şanslarımızdan biri. Kısacası dostlar, Paris’e kalkan bu tren, son tren olabilir pekala.

Uçuruma diktiğim bakışları oradan koparıyor, gelecek kuşağın geleceğini görmek için kızımın kara gözlerinin ta içine bakıyorum. Kızım gülümsüyor.

 [1] http://www.medyajans.com/dunya-haberleri/39-duenya-haberler/63-zaman-gazetes-duenya-haberler

[2] http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28088756.asp

[3] Bkz.: Eduardo Galeano, Aynalar, çev. Süleyman Doğru,  Sel Yayıncılık, 2009, s.19

[4] http://www.haber3.com/pakistandaki-cami-saldirisinda-bilanco-artiyor-49-olu-3169486h.htm

[5] http://haber.sol.org.tr/dunya/misirda-saldiri-30-olu-106537

[6] Dünya Taşlardan haberi: http://www.milliyet.com.tr/fotogaleri/51707-dunya-tanzanya-da-albino-cinayeti/

[7] http://ericmargolis.com/2015/01/march-to-folly-in-ukraine/

[8] http://www.theguardian.com/commentisfree/2015/jan/28/convictions-politics-fear-syriza-podemos-snp-green

[9] http://www.theguardian.com/environment/2015/jan/16/2014-hottest-year-on-record-scientists-noaa-nasa

[10]http://www.commondreams.org/news/2015/01/16/was-easy-just-60-years-neoliberal-capitalism-has-nearly-broken-planet-earth

[11] agy; ayrıca bkz.: https://www.youtube.com/watch?v=ua8PEG0AlsI

[12] http://www.medialens.org/index.php/alerts/alert-archive/2015/784-death-by-a-thousand-cuts-earth-enters-the-danger-zone.html (vurgular ÖM)

[13] Bkz.: yukarıda, dipnot 10.

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Ömer Madra

 

 

Ömer Madra

Bursa, 2. çimento fabrikasına karşı direniyor

Bursa, Nilüfer İlçesi İnegazi mahallesinde İlke Çimento Yalıtım Yapı Malzemeleri İnşaat A.Ş. tarafından çimento fabrikası kurulmak isteniyor. Arazinin “sanayi alanı”na dönüştürülmesi için nazım ve uygulama planları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanarak 24 Haziran 2014 tarihinde askıya çıkarılmıştı. Askı süresi içerisinde plana itirazlar olduğu biliniyor.

4...

Daha önce Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ÇED raporunun onaylanmasına Bursa’daki bazı dernek ve odalar tarafından itiraz edilmiş, yürütmeyi durdurma davası açılmıştı. Bu davaya ilişkin bilirkişi heyeti 27 Ocak 2015 Salı günü İnegazi’ye gelerek keşif yaptı.

Bursa Barosu, Doğader ve TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın açtığı dava sonucunda, mahkemenin tayin ettiği beş kişilik bilirkişi heyetiyle birlikte alana gidildi. Hakimin davalı ve davacı tarafları dinlemesinin ardından, arazi keşfi yapıldı. Nilüfer Kent Konseyi Kırsal Alan Çalışma Grubu’nun da gözlemci olarak yer aldığı keşif sırasında davacılar arazinin ormanlık alan niteliğinde ve mutlak tarım arazisi olduğunu savundular. Ayrıca çimento yapımı için yeterli kil ve suyun bölgede bulunmadığı, dışarıdan taşınacağı ve bu durumun da çevre açısından sorun yaratacağı belirtildi. Çimento üretimi sonunda ortaya çıkacak kül atıkların ne yapılacağı konusunun da belirsiz olduğunu vurgulayan çevreciler ÇED’in iptalini istediler.

5

Bilirkişi heyetinin kararını vermesinin üç ayı bulacağı belirtiliyor.

Bursa’da bu konuya ilişkin bir imza kampanyası da başlatıldı. Destek vermek için bu link üzerinden imza atmak mümkün

Haber ve Fotoğraflar: Serdar Esen

(Yeşil Gazete)

Yaşasın balık hakları – Nuran Talu

Komşuda Ocak 2015’te seçimleri kazanan Radikal Sol İttifak Syriza’nın yakışıklı Başbakanı Aleksis Tsipras, insan hakkı mı önce, yoksa doğa hakkı mı? ikilemine karşı son derece net bir mesaj verdi “Ege Denizi Yunanlıların da değil Türklerin de, Ege Denizi balıklarındır”. Güçlü bir doğa savunucusu izlenimi veren Yunanistan’ın taze Başbakanı, mensubu olduğu sol düşüncenin ötesinde aslında bambaşka bir ideolojiyi gündeme bomba gibi düşürdü. Bunun adı politik ekoloji.

Öyle bizdeki gibi sosyal demokrat, sözde sol, ucundan azcık sol, devrimci sol, kominist sol, devrimci sosyalist, sosyalist sol, gelecek sol gibi enflasyonu olan siyasi partilerin “çevrecilik sadece bizim temel evrensel kuralımızdır” diye maval atmalarıyla olmuyor bu işler. Zaten hemen hepsi halka inme özürlü, şimdi bir de “balığa inme” durumu çıktı ki, zor zanaat.

Dünyadaki örneklerinin önemli bir kısmında çevreyi savunan sosyal demokrat partiler, sol partiler ya da yeşiller sistem içerisinde kalarak sadece belirli programlar doğrultusunda hareket ediyorlar. Bizde de örnekleri var. Örneğin ana muhalefet partisi CHP, radikal sol bir parti hiç değil, hatta kimlerine göre sol da değil, simgesel olarak sağa göre solda yer almış bir siyasi parti görümünde ve doğa hakkı söylemleri güçlü olmayan bir parti. CHP’nin bu konuda kafası biraz karışık, siyasetinin odak noktası “toprak ana” mı yoksa “insan” mı? olacak biran önce buna karar verse iyi olur. İnsansa, en baştan neoliberal kapitalist dünyaya hoş gelmiş oluyor. Topraksa, siyasetinin adı, dediğim gibi politik ekoloji oluyor ve bu durumda kestiği ağaçlar için üstelik halka sormadan CHP’li Yalova belediye başkanının kulağını çektik bir daha olmayacak gibisinden tatsız sahnelere de şahit olmamıza hacet kalmıyor.

CHP’nin ekonomiden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Selin Sayek Böke, geçenlerde katıldığım bir toplantısında CHP’nin yeni ekonomi modeli; ‘kapitalizmle uyumlu, insana dokunan ve sosyal demokrat bir üretim modeli’ olacak demişti. Üretim modeli kapitalizmle uyumlu olacaksa doğa hakları, yani balık hakları bu işin neresinde acaba?

Herkes bilsin; çevrenin korunmasına ve doğa haklarını savunmaya dayalı siyaset deyince bunu sadece sol gelenekten beslenerek yapamayız, yeterli de olmaz. Çevresel hareketler siyasal kitleleşmenin ötesinde, kuşakları etkileyecek çok önemli sorumluluklara sahiptir. Çünkü siyasetin tek ve önemli nesnesi “hayat”tır. Mesele, bu mesajı güçlü verebilmektedir. İşte o zaman politik çeşitlilikler bir araya gelir ve tek ortak konu yaşam alanları mücadelesi olur.

Solcusu da, sağcısı da, radikali de, dinsizi de, imansızı da bu ülkede toprağından koparılıyor, maden facialarında, sellerde, kuraklıklarda can ve mal kaybına uğruyor, barınma hakkından mahrum ediliyor, yani özü şu: tabiat düşmanı kesimler bir yana, diğerleri öbür yana.

Türkiye’nin ilk sıra dışı çevre eylemcilerinden olan Don Kişot Osman’ın “Yeşilin sağı solu olur mu? olmaz, yeşil yeşildir ve kendi içinde felsefesi vardır” deyişine katılmamak elde mi?

Ezcümle, doğayı savunmak bugün dünyadaki en önemli ideoloji alanlarından biri artık, yani Ege Denizinin balıklarını demek istedim.

Sevgili balık sen çok yaşa emi.

Nuran Talu – kazete.com.tr