Kars Ülkü Ocakları Başkanı Tolga Adıgüzel, Ermenistan’ın ünlü caz piyanisti Tigran Hamasyan’ın Ani Harabeleri’nde konser vermesine tepki gösterdi.
Adıgüzel, düzenlediği basın toplantısında, konserin papaz kıyafetleriyle yapıldığını ifade etti. Kars’ın her bir karış toprağında şehitkanı bulunduğunu belirten Adıgüzel, şunları kaydetti:
“1915 olaylarında yüz binlerce Müslüman Türk soydaşımız bu Ermeniler tarafından soykırım ve katliamlara uğratılmadı mı? Fazla değil, daha bundan 23 yıl önce Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinin Hocalı köyünde yüzlerce soydaşımıza soykırım yapan bu Ermeniler değil miydi? Yaptıkları bu hareketle ne amaçlanmak isteniyor? Bunların içerideki destekçileri kimlerdir? Hangi satılmış basın mensupları bunlar ile ortaklaşa hareket ediyor? Herkes haddini bilecek ve bu saatten sonra ayağını denk alacaktır. İçeriden ve dışarıdan satılmış hain beyinler tarafından sabrımız zorlanmak mı isteniyor? Yoksa bizler de Kars caddelerinde Ermeni avına mı çıkalım?”
Adıgüzel, Türkiye ‘nin gösterdiği tutumun Ermenistan tarafından karşılık göremeyeceğini vurgulayarak, Ermenistan’a gidip Türk bayrağı açamadıklarını ifade etti. “Onların kutsal saydığı bir yerde konser verebilir miyiz ya da mehteran takımını yürütebilir miyiz? Bizler bunları belki şimdilik yapmıyoruz ama bu yapmayacağımız anlamına da gelmesin ve bunların hepsini not ettik” diyen Adıgüzel, bir daha buna benzer bir durum olduğunda gereğini yapacaklarını vurguladı. Hamasyan, birçok ülkede, toplam 100 kilisede vereceği konserleri kapsayan “Luys i Luso” projesi kapsamında Ani Harabeleri’nde sahne almıştı.
Tigran Hamasyan, 21 Haziran Pazar günü Türkiye, Ermenistan, Gürcistan, Lübnan, Fransa, Belçika, İsviçre, Çek Cumhuriyeti, İngiltere, Almanya, Lüksemburg, Rusya ve ABD’de toplam 100 kilisede vereceği konserleri kapsayan adak projesi ”Luys i Luso” ile 30 Haziran’a kadar Türkiye’nin farklı kentlerinde vereceği konserlerin ilkini Kars’ta Ani Harabeleri’nde gerçekleştirmişti.
Hormonlu Domates’ler Şişli Kent Kültür Merkezi’nde düzenlenen görkemli gecede sahiplerini buldu. Siyaset kategorisinde domates bu yıl 3. kez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gitti.
23. İstanbul LGBTİ Onur Haftası kapsamında homofobik ve transfobiklerin korkulu rüyası Hormonlu Domates Ödül Töreni Şişli Kent Kültür Merkezi’nde yapıldı. Yoğun katılımın olduğu törende, hormonlu domatesler halk oylarıyla belirlenen sahiplerine gitti; “Bu son olsun” denildi.
Adını, Erman Toroğlu’nun “Hormonlu domates yemeyin homoseksüel olursunuz” açıklamasından alan ve ilk kez 2005’’te verilen Hormonlu Domates ödüllerinin amacı kamusal alanda LGBTT ( (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks) bireyler hakkında homofobik-transfobik sözler sarf eden ve/veya uygulamalarda bulunan kişi ve kurumları teşhir etmek.
Törenin sunuculuğunu trans aktivist Şevval Kılıç yaptı. Ona yine trans aktivistler Emre Özdemir ve Arya Uluateşe eşlik etti. “Makam, mevki, taç gelip geçer örgütlülük baki kalır” diye töreni açan Kılıç ekledi: “Ünlü gök bilimci ve astrolog Michel Foucault’nun da dediği gibi normal bir insan kurgusudur. Bizim bu seneki temamızı normalleşmek olarak algıladılar ancak biz normali reddediyoruz!”
Bütün kategorilerde ödüller dağıtıldıktan sonra geçtiğimiz yıl yaşamını yitiren, öldürülen ya da intihar eden LGBTİ’lerin isimleri tek tek anıldı. Şevval Kılıç, “Gullümü sevsek de hayat gullümden, eğlenceden ibaret değil. Ölenleri anıyoruz ve hayatta kalanlara daha sıkı sarılıyoruz. Güneşli günleri hep beraber göreceğiz” dedi.
Ödül töreni Kafası Karışık Kontrtenor konseriyle sonlandı.
Siyaset Hormonlusu 3. kez: Recep Tayyip Erdoğan
Gecenin en heyecanla beklenen ödülü Siyaset Hormonlu Domates’i Game of Thrones müzikleri eşliğinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a verildi. HDP Eskişehir Milletvekili Adayı LGBTİ aktivisti Barış Sulu’yu kastederek, “Biz eşcinsel aday göstermeyiz” diyen Erdoğan, 3. Hormonlu Domates ödülünü alarak bir rekora imza attı.
Ödülü sunan SPoD LGBTİ aktivisti Deniz Şapka, LGBTİ Dostu Yerel Yönetimler Protokol Metni’ni imzalayan ve çalışmalar yürüten Şişli, Beşiktaş, Kadıköy ve Mersin Akdeniz Belediyeleri’ne; Onur Haftası dolayısıyla logolarını gökkuşağı yapan Ataşehir ve Edremit Belediyeleri’ne teşekkür etti.
Erdoğan adına ise ödülü LGBTİ aktivisti Rosida aldı. Erdoğan’ın Hormonlu Domates’ine kendisine kargoyla yollayacağını, kabul etmezse de sarayının bahçesine atacağını söyledi.
Spor Hormonlusu: Fenerbahçe Spor Kulübü
Queer Tango gösterisinin ardından verilen spor ödülü oyuncusu Angel McCoughtry’i cinsel yöneliminden ötürü tehdit eden Fenerbahçe Spor Kulübü’ne gitti. Fenerbahçe adına ödülü, Trans Onur Haftası “İbneler, Dönmelere Karşı” maçında 4 gol atan LGBTİ Onur Haftası Komitesi’nden Kağan Şentürk aldı.
Diğer Ödüller:
Sansür kategosrisinde ödül, Boston Eşcinsel Erkek Korosu’nun konserini iptal eden Zorlu Center’a gitti.
Kurum kategorisinde Hormonlu Domates ödülü önce “müsait” açıklamasıyla gündeme gelen, hemen ardından oğlan kelimesini “cinsel bakımdan erkeklerin zevkine hizmet eden sapık erkek” olarak tanımladığı açığa çıkan Türk Dil Kurumu (TDK) aldı.
Medya kategorisinde ödül, kendisine “alkolik, eski solcu” diyen İlber Ortaylı’ya “Ben onu hep hanımefendi sanatçı olarak bilirdim, cadaloz bir mahalle karısı düzeyine inmiş. Ayıp olmuyor mu kız abla?” diyen Engin Ardıç’a verildi.
Yayıncılık kategorisinde ödül “Kızları Kız Gibi, Erkekleri Erkek Gibi Yetiştirmek” kitabının yazarı Hormonlu Domates Psikolog Banu Yaşar’a gitti.
Eğitim kategorisinde ödül, Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nin konserinin iptal etmesinin ardından yeni mekân arayışına giren Boston Eşcinsel Erkek Korosu’na kapılarını açan Boğaziçi Üniversitesi’ni hedef gösteren Medeniyet Üniversitesi Rektörü İhsan Karaman’a verildi.
Eğlence kategorisinde ödül, İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki (İTÜ) Lady Gaga konserine katılan LGBTİ’leri sosyal medyadan hedef gösteren Niran Ünsal’a gitti.
Beynelmilel kategorisinde ödül, Nijeryalı eşcinsel mülteci O.’yu tutuklayan ve ülkesinde 14 yıl hapis yatma ihtimali olmasına rağmen “Nijerya’da eşcinsel olduğunu gizleyebilirsin” diyen İsviçre’ye gitti.
IŞİD, Kobani’nin Mürşitpınar Sınır Kapısı’na yakın bir bölgesine bombalı araçla saldırı düzenledi. 8 kişinin öldüğü saldırının ardından kente 3 ayrı koldan saldırı başlatan IŞİD ile YPG güçleri arasında çatışma yaşanıyor.
Suriye’nin Kobani (Ayn el Arap) kentinde sabah saatlerinde IŞİD tarafından bombalı araçla düzenlenen intihar saldırısında 8 kişi öldü, 38 kişi yaralandı.
Saldırılar ajanslara göre Mürşitpınar Sınır Kapısı yakınlarında yaşandı. Reuters, kentteki Kürt yetkililere dayandırdığı haberde, IŞİD’in 3 ayrı koldan kente saldırı başlattığını duyurdu. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi ise IŞİD ile YPG güçleri arasında Kobani’nin içinde çatışmaların yaşandığını duyurdu.
Bombalı saldırıda yaralananlar Şanlıurfa’nın Suruç ilçesindeki Mürşitpınar Sınır Kapısı’ndan 112 Acil Servis ekipleri tarafından Türkiye’ye alındı. Yaralılar, başta Suruç Devlet Hastanesi ve kent merkezindeki hastanelere yönlendirildi.
Sınır hattının Türkiye tarafında da güvenlik önlemleri artırıldı.
Haseke’ye saldırı
Bölgedeki kaynaklar IŞİD’in kuzeydeki Haseke’ye de saldırı başlattığını ve iki bölgeyi ele geçirdiğini söyledi. IŞİD, güney tarafından intihar saldırısıyla girdiği Haseke’de onlarca rejim askerini de öldürdüğünü iddia etti. Rejim ise saldırıyı püskürttüğünü öne sürdü.
IŞİD, 16 Haziran’da kritik Tel Abyad kasabasının kontrolünü kaybetmişti. YPG, ABD hava saldırıları eşliğinde IŞİD’i kasabadan çıkarmıştı.
Geçen yıl Eylül ayında Kobani’ye saldırıp şehrin yarısına kadar ilerleyen IŞİD, 4 ay süren çatışmaların ardından peşmerge ve YPG tarafından kentten çıkarılmıştı.
Ermenistan’ın başkenti Erivan’da elektrik zammını protesto ettikleri için 22 Haziran gecesi polis müdahalesiyle karşı karşıya kalan Ermenistanlılar dün yine sokaktaydı.
22 Haziran’da gece yarısı tazyikli suyla başlayan polis müdahalesinde 237 kişi gözaltına alındı. Yaralananların ‘Krikor Lusavoriç’ hastanesinde bulunduğu ve beş kişinin hayati tehlikesinin devam ettiği belirtiliyor. Savcılığın göstericiler hakkında suç duyurusunda bulunduğu belirtilirken, HYD Vanadzor ofisi eylemciler için avukat ve danışman yardımında bulunmaya çalışıyor.
Sabah saatlerinde yaklaşık 72 kişi uyuşturucu ve alkol kullandıklarına dair iddialar ile bazı hastanelerin narkoloji bölümlerine sevkedildi. İdrar örneği vermek zorunda kalan eylemciler basın mensuplarına, alkol ya da uyuşturucu etkisinde olmadıklarını vatandaşlık görevleri için orada olduklarını belirttiler, uygulamayı ‘polisin yeni caydırma politikası’ olarak tanımladılar.
Gezi Parkı Nöbeti’nde olduğu gibi Erivan elektrik zammı protestolarında da sosyal medya yoğuın olarak kullanılıyor. Protestolar ile ilgili paylaşımlarda #ElectricYerevan hashtagi kullanılıyor.
Erivan’dan canlı yayın
Ermenistan’daki protestolar youtube üzerinden canlı olarak takip edilebiliyor.
Bu kare Gezi Parkı Nöbetçilerine hiçte yabancı değil!
Meydana destek yüksek
Dün akşamsa bir önceki geceye göre daha sakin geçti. Muhalefet liderleri, entelektüeller ve oyuncular eylemcilere destek için meydana geldi. Yaklaşık 15 bin kişinin doldurduğu Bağramyan Bulvarı’nda sabahın ilk saatlerinde kirlenen yerler temizlendi. Bulvarda bir de ‘feminist alan’ oluşturuldu.
Şu anda göstericilerin bir kısmı Opera Meydanı’nda diğer kısmı ise Bağramyan Bulvarında bulunuyor. Eylemciler bugün saat 16.00’ya kadar Hükümete zammı geri çekmesi için süre verdi.
Eğitim Bakanı alandan kovuldu
Ermenistan’da yaşananlarla ilgili ilk açıklama Dışişleri Bakanlığı’ndan geldi. Bakan Edward Nalbandyan, gazetecilerin sorusu üzerine, “Bir kez daha Ermenistan’da demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin ve insan haklarının önemine şahit oluyoruz” dedi.
Gece yarısı eylemcileri ziyarete Cumhuriyetçi Partinin ve hükümetin ateşli savunucularından Eğitim Bakanı Armen Aşotyan da pankartlar ve sloganlarla alandan kovuldu.
Muhalefetten ‘serbest bırakın’ çağrısı
Ermenistan Parlamentosu’nun 23 Haziran’daki görüşmesinde, muhalefet partileri, barışçıl gösteriye polis saldırısını gündeme aldı ve gözaltına alınanların serbest bırakılmasını talep etti. Ermeni Milli Kongre vekilleri Aram Manukyan and Nikol Pashinyan’sa görev sırasında polis tarafından yaralanan ve makinelerine el konan gazeteciler olduğunun altını çizdi.
Vekil Hovhannes Margaryan, elektrik zammının geri çekilmesi çağrısı yaptı.
Lahey Yerel Mahkemesi, bugün (24 Haziran 2015) verdiği kararla Urgenda Vakfı‘nın 900 kişiyle beraber Hollanda Hükümeti’ne karşı açtığı iklim davasında, Hollanda’nın 2020’ye kadar sera gazı emisyonlarını 1990’a göre yüzde 25 azaltması gerektiğine hükmetti.
Bu şimdiye kadar iklim değişikliği konusunda yeterli önlemi almadığı için bir devlet aleyhine verilen ilk mahkeme kararı. Ayrıca yurttaşların iklim değişikliğine karşı korunması için insan haklarının yasal zemin olarak kullanıldığı dünyadaki ilk dava. Benzer bir dava Belçika’da da açılmış durumda ve özellikle Avrupa’da bu kararın emsal teşkil etmesi çok yüksek bir olasılık.
Davaya müdahil olanlar kararı coşku içinde kutladı
Hollanda Yüksek Mahkemesi Başsavcısı Jaap Spier, 8 Nisan’da Hollanda’da yayınlanan günlük gazete Trouw ile yaptığı mülakatta konuyla ilgili şunları söylemişti: “Mahkemeler, ülkeleri etkili iklim politikaları hayata geçirmeleri için zorlayabilir. Bu tarz davalar belki de iklim değişikliğine olan siyasi ilgisizliği kırmak için tek yol.”
“Bir hakimin böyle bir karar alabilmesi için aktivist olması mı gerekir?”, sorusunu ise Spier kesin bir dille yanıtladı, ” Hayır, bu sadece mevcut kanunların uygulanması, öte yandan elbette her yargıç bunu yapmayacaktır. Bu cesarete sahip olan yargıçlar bir gün alkışlanacaktır, olmayanlar ise zaman içinde katran ve tüye bulanacaktır.
Urgenda Vakfı, iklim değişikliği konusunda Hollanda Hükümetine karşı açtığı davaya destek sağlamak amacıyla bir süredir kampanya da yürütüyor.
“Benim torunlarım da bizim şu an sahip olduğumuz güvenli iklim koşullarında yaşamayı hakediyor. Umarım, mahkleme alacağı kararla onların geleceğini koruma altına alabilir”9 yaşındaki Annica, “Yeryüzü tahrip olmuş halde. Neden kimse birşey yapmıyor?” diye soruyorMart’ın talebi çok net, “HJukukun sınırları, gezegenin sınırları ile eşgüdümlü olmak zorunda”
Ermenistan’ın başkenti Erivan’da elektrik zammına karşı protestolar 6. gününe girdi. Cumhurbaşkanlığı binasının bulunduğu Baghramian Meydanı civarında nöbete devam eden göstericiler, bu sabah elektrik zammı durdurulmadan alanı terk etmeyeceklerini bir kez daha ilan ettiler. Polis zaman zaman eylemcilere tazyikli ve copla müdahale ediyor. BBC Türkçe’nin haberinde Ermenistan polisi sözcüsü Ashot Agaronian’ın 237 eylemcinin gözaltına alındığını, birkaç eylemciyle birlikte 11 polisin yaralandığını açıkladığı bilgisi yer alıyor.
Fotoğraf: Azat Chakhoyan
Hükümete zammı durdurması için 3 gün verdiler
“No to Plunder” (Yağmaya Hayır) girişimi 19 Haziran günü elektrik fiyatlarının artırılmasına karşı başkent Erivan’daki Özgürlük Meydanı’nda 3 günlük oturma eylemi yapacaklarını, 3 gün sonra zam durdurulmazsa eyleme cumhurbaşknalığı binasının bulunduğu Baghramian Meydanı’nda devam edeceklerini ilan ettiler. Eylemcilerin hükümete verdiği 3 günlük süre dolduğunda ilk günden daha büyük bir kalabalık Baghramian Meydanı’na doğru yürümeye başladı. Polis medyanı kapattı, ancak eylemciler meydanın etrafında protestolarına ve gece nöbetlerine devam ettiler. Polis “burayı boşaltın” çağrısını duymazdan gelen göstericileri zaman zaman tazikli su ve cop ile dağıtmaya çalıştı. Armenian News’un haberine göre polisin Salı sabahı yaptığı müdahalelerde içinde aktivist ve gazetecilerin de olduğu 237 kişi tutuklandı. Eylemciler an itibariyle Baghramian Meydanı etrafında nöbetteler. Cumhurbaşkanı bir grup eylemciyi görüşmeye davet etti, görüşmeler an itibariyle devam ediyor.
Rus elektrik şirketi finansal kayıplarını gidermek ve büyük miktardaki borçlarını ödemek için zam talep ediyor
BBC Türkçe’nin görüştüğü Erivan Avrupalı Öğrenciler Forumu’ndan (AEGEE) ismini vermek istemeyen bir yetkili, aslında zam protestolarının Mayıs ayı sonlarında başladığını söylüyor. Rus şirketi ENA’nın zam başvurusu üzerine, Ermenistan Kamu Hizmetlerini Düzenleme Komisyonu şirketin yüzde 16’lık elektrik zammına izin veriyor. Yetkili, ENA’nın bu zammı finansal kayıplarını gidermek ve büyük miktardaki borçlarını ödemek amacıyla talep ettiğini ve 26 Mayıs itibariyle protestocuların sokağa çıkmaya başladığını belirtiyor. 4 gün önce kalabalıklaşan ve sosyal medyada “ElectricYerevan” (ElektrikErivan) etiketiyle devam eden gösterilerin “daha önce eşi görülmemiş, benzersiz” bir protesto olduğunu söylüyor.
Polis müdahalesine rağmen eylemcilerin barışçıl protestolara devam ettiğini ifade eden yetkili, dün (23 Haziran) sabaha karşı polisin önce sokaktaki ışıkları kestiğini, ardından sert bir müdahalede bulunarak 250’den fazla eylemciyi gözaltına aldığını, 50 kişininse yaralandığı bilgisini veriyor.
“Protestocuların çoğu genç, orta sınıfa mensup ailelerden geliyor. Siyasi bir gündemleri yok, politikacılara genel olarak güvenmiyorlar ki bence en önemli kısmı bu. Liderleri yok. Bu modern Ermenistan’da gerçekten yeni bir şey. Ancak bu eylemler iki yıl önce Ermenistan’da toplu taşımaya zam yapılmasına karşı düzenlenen ‘100 Dram’ eylemleriyle pek çok açıdan benzerlik taşıyor.”
Eylemcilerin tek taleplerinin zammın geri alınması olduğunu vurgulayan gazeteci, burada bir Doğu ve Batı yanlısı gibi siyasi tutumların bulunmadığını kaydediyor: “Eylemcilerin içinde Batı yanlıları da bulabilirsiniz, Rusya yanlıları da. Bu siyasi bir eylem değil. Protestocular ‘Biz elektriğe yeterince para ödüyoruz. Şirket ise kendi yolsuzluğunu örtmek için zam yapıyor’ diye itiraz ediyorlar. Siyasi bir eylem olsaydı, siyasi talepleri de olurdu” diyor.
Şu anda eylemcileri temsil eden bir heyetin Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ile görüştüğünü hatırlatan Grigorian, “Sürecin nasıl devam edeceği, konuşmalardan ne çıkacağına bağlı” diyor.
Damarlarımızda artık o eski bildiğimiz kan dolaşmıyor. Biyoloji derslerinde öğrendiğimiz alyuvar, akyuvar, kan pulcuğu (trombosit) vs. dışında, vücudumuzda aslında olmaması gereken yüzün üzerinde kimyasal kanımıza karışmış akıyor. Bir kimya toplumunda yaşıyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce senede bir milyon ton kimyasal madde üretiliyordu. Günümüzde bu miktar yaklaşık 500 kat (% 500 değil, % 50.000) artmış durumda. En baştan bir şerh düşmek lâzım: Bunların hepsi illâ ki zararlı/toksik değil. Yahut “doğal” olan ne varsa tümüyle faydalıdır diye bir durum da yok. (Malûm, bazı bitkilerin zehri insanı öldürebiliyor). Ancak yine de ekonominin işleyiş mantığından mütevellit çok önemli sorunlarla karşı karşıyayız. Üstelik bunların çözümü hiç de kolay değil. Bu yazıda bunlardan bahsedeceğim.
Kanımızda biriken en önemli kalemlerden biri ziraî ilaçlar. Bir domatesin üstünde on iki, kırmızı biberde ise otuza yakın ayrı zehir var. Tarlalarda tek bir haşere olmadığı ve haşere dediğimiz canlılar ilaçlara karşı sürekli bağışıklık geliştirdikleri için, ziraî ilaçlar birçok farklı zehrin karışımı olarak satılıyor. Kötü haber: Bunların hepsi yıkayınca gitmiyor. (Zaten yıkadığımız suda da başka türlü kimyasallar var, o bahsi geçiyorum). İlginç olan bir nokta şu: Avrupa’da 1970’lerde yasaklanmış bir böcek ilacı olan DDT türevleri, hâlâ insanların kanında (özellikle daha ileri yaştaki insanlarda) az olmayan miktarlarda bulunuyor. Vücutta kolay çözülmeyen, birikerek artan bir ürün bu. Yediğimiz hayvanlardan, misal balıklardan insan vücuduna geçebiliyor. Buna külliyatta atıkların biyolojik birikimi (bio-accumulation) deniyor. DDT, on yıllar boyunca güvenli sanılarak kullanılmış. 1950’lerde “Yeşil Devrim” olarak bilinen konvansiyonel tarımın gelişmesinde önemli bir rol oynamış. Yandaki görselde, o yıllarda DDT’nin mucizevî olduğu düşünülen özellikleri tanıtılıyor. İneğinize bitkinize, yavrunuza size iyi gelir mealinde bilgilendirici bir reklâm. Zamanında Türkiye’de sıtmaya-sivrisineğe karşı kullanılmış. Hattâ okullarda bit ilacı olarak dahi iş görmüş. Öğrenciler topluca bahçeye çıkarılıp kafalarına DDT sıkılmış. Epey bir zaman sonra haşere olmayan canlılara ve hattâ insanlara zarar verdiği bulununca Avrupa’da yasaklanmış. Vücut östrojen hormonuyla DDT bileşenlerini ayırt edemiyor. Ziraî ilaç, vücutta hormon muamelesi görüyor. Kanser, gelişim bozukluğu, düşük riski, sperm sayısında azalma gibi sonuçlar doğuruyor. Yakın zamanlarda Alzheimer ile de bağlantısı olduğu bulundu.
Ancak DDT yasağı dünyada ancak aşamalı olarak devreye girebildi. Bu şu demek: Elde kalan ürünler üçüncü dünya ülkelerinde uzun bir süre daha kullanılmaya devam etti. Türkiye’de yasak 80’lerin ilk yarısında devreye girdi, ama o da güya. Çünkü Sakarya Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre yakın zamana kadar DDT kullanımının sürdüğünü biliyoruz.
Ekonomik Sistemin Akıl Yoksunu Bir Boyutu
Burada ekonomik sistemin akıl yoksunu bir boyutuna tanık oluyoruz. Şu an var olan yeni bir kimyasal, eğer ilaç statüsünde değilse, mesela teflon tavada, plastikte ya da kıyafetlerde kullanıldıysa doğrudan piyasaya sürülebiliyor. Görünürdeki maksat girişimciye ayak bağı olmamak, yeniliği desteklemek. Denetim, ardından geliyor, bazen yıllar sonra… Bu konu hakkında hasbelkader çalışan bir grup bilim insanı, eğer bir maddenin toksik özelliklerini kanıtlarlarsa ve de bunun önemli olduğuna idarî kurumları ikna ederlerse, ancak o zaman önlem alınıyor. Süreç çok uzun, çok meşakkatli. Örneğin 2015 yılının başında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), tavuk etinde kanser yapan arsenik bulunduğunu sonunda kabul etti. Sonunda diyorum, çünkü yaklaşık on yıldır bu durum biliniyor, raporlanıyordu. (Tavukların yiyeceğine arsenik katmanın maksadı tavukların daha az yiyerek daha çok büyümesini, etlerinin daha “doğal” bir renge kavuşmasını sağlamak.) FDA tavuklar için arsenikli gıda takviyesi üreten Pfizer’a üretimi durdurmasını “tavsiye etti”. Ancak buna benzer bir sorun yaşandığında onlarca muadil ürün ufak değişikliklerle patentlenip yeni bir ürün gibi hemen piyasaya sürülebiliyor. Pfizer şirketi de üretime bir süre daha devam edip yeni bir muadil ürünle döneceğini şimdiden duyurmuş. Bu arada verilen tavsiye diğer ülkeler için geçerli değil, Pfizer başka yerlerde ürününü (Roxarsone) üretmeye ve satmaya devam edecek. (FDA’nın konuyla ilgili açıklaması)
Bir diğer arıza, yapılan denetimlerdeki temel bir varsayımla ilgili. Bu varsayım 1493-1541 yılları arasında yaşamış, toksikolojinin kurucusu sayılan Paracelsus’un, ilk anda kulağa doğru gelen meşhur lafına dayanıyor. Mealen şöyle: Her şeyin içinde eser miktarda zehir vardır, her şey zehir olabilir. Fakat ancak belirli bir doz aşıldığında ölümcül tehlike ortaya çıkar. Biz buna bildiğimiz dilde, azı karar çoğu zarar, diyelim. Kulağa doğru geliyor, evet, ama her zaman doğru değil. Bunun üç sebebi var.
Kokteyl Etkisi
A) Bu kimyasalların hepsi tek tek zarar verdiği düşünülen eşiklerin altında dahi gözükseler, bunların toplu etkileri hakkındaki çalışmalar henüz yok denecek kadar az. Yani ziraî ilaçların, kurşun-civa gibi ağır metallerin ve diğer yüz kimyasalın birbirleriyle nasıl etkileşime geçtiğini çok da bilmiyoruz. Hepsi az olabilir, ama toplu etkileri büyük olabilir. Buna kokteyl etkisi deniyor. Mevcut denetim süreçleriyse hepsine ayrı ayrı bakıp ona göre karar veriyor.”2008″
B) Bazı maddeler besin zincirinde birikebiliyor. Örneğin yediğimiz büyük balıklar zengin bir civa deposu hâline gelmiş durumda. Sadece besin zincirinde de değil. Şu an okyanuslarda bulunan ve gözle görülmeyecek kadar küçülmüş (ama çözülmemiş) olan plastik parçaları da her türlü kimyasalı emen bir sünger işlevi görüyor ve bu parçacıklar yine en çok deniz canlılarında birikiyor.
C) Miktarın az olması, bazen daha tehlikeli olabiliyor. Amerika’da kurbağalar hakkında yapılan bir araştırmaya göre, göldeki hayvanlar çok miktarda “atrazine” isimli ziraî ilaca maruz kaldıklarında bağışıklık sistemleri devreye giriyor, sorun kısmen bertaraf edilebiliyor. Az miktardaki zehir ise hayvanın radarına hiç girmiyor, lakin ciddi biyolojik değişikliklere sebep oluyor. Kurbağalar hermafrodit oluyor; yani hem kadın hem erkek cinsel organı geliştiriyor. Bu yüzden de üremeleri sekteye uğruyor, sayıları ciddi miktarda azalıyor:
(İlk on beş dakika)
Özetlemek gerekirse denetim süreçleri her zaman doğru varsayımlara, doğru parametrelere dayanmıyor. Özellikle gelişimin ilk zamanlarında, henüz canlılar birkaç hücreden ibaretken milyarda birlik oranlar dahi (bir milyar parçanın içinde bir adet toksik madde olması) önemli etkiler doğurabiliyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler/gözlemler bunu gösteriyor (Underkastelsen belgeseli, 2010).Peki şu an kanımızda başka hangi kimyasallar var? En ilginçlerinden biri BFR, eşyanın yanmasını engelliyor. BFR’li ve BFR’siz bir lambanın nasıl yandığına bakın:
https://youtu.be/yT7cpSwDpZo
BFR’nin birkaç milyar dolarlık dev bir piyasası var. Hemen her üründe kullanılıyor, örneğin yastıklarda, yataklarda, kıyafetlerde, elektronik eşyada… Bir diğeri plastik yumuşatıcısı ftalat (phthalates). Oyuncaklarda, silgilerde, neredeyse her plastik üründe kullanılmış. Kanserojen olduğu kanıtlanmış, 90’ların sonunda (yıllarca kullanıldıktan sonra) yasaklanmış. Ancak mesela Türkiye’deki uluslararası bir kırtasiye şirketi Türkiye’deki deposunda ftalatlı çıkan silgileri önce daha gevşek yasaları olan bir ülkeye paslamayı, bunu başaramayınca eşantiyon olarak bakkallara dağıtmayı deneyebiliyor. Yasak, öyle bir yasak.
Bu yazıda bütün bu kimyasalların dökümünü çıkarmak mümkün değil. Bunların ne gibi sorunlara yol açabileceğini de henüz pek bilmiyoruz işin aslı. Ancak ilk akla gelen sorun elbette ki kanser. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kanser insanları en çok öldüren ikinci hastalık ve giderek yayılıyor. Kanser vakalarının önümüzdeki 20 yılda %70 oranında artması bekleniyor.
Şu ana kadarki bulgular, kanser dışında alerji, hipertiroid, dikkat/davranış bozuklukları ve erkeklerdeki kısırlık vakalarıyla hayatımızı kuşatan bu kimyasallar arasında istatistikî anlamda önemli sayılacak ilişkiler olduğuna işaret ediyor. Sanıyorum pek çoğumuz zaten mesela alerji vakalarındaki artışı çevremizde gözlemliyoruz.
Colborn, “Kimyasallar, insana iklim değişikliğinden daha zararlı”
Tekrar ediyorum: İnsanların ürettiği her kimyasal madde toksik olmak zorunda değil. Dahası, bahsettiğim kimyasallar yukardaki hastalıkların tek sebebi de olmayabilir. Ancak yine de bu konudaki ticarî önceliklerin hastalıklara ve ekolojik problemlere yol açtığını söyleyebiliriz. Hattâ Florida Üniversitesi’nden Theo Colborn gibi bu konuyu yıllardır araştırmakta olan akademisyenler, kimyasalların insana iklim değişikliğinden daha kısa zamanda ve daha çok zarar verebileceğini iddia ediyor:
https://youtu.be/ApBhXHyXuZk
(Ayrıca hormonlar ve kimyasal atıklarla ilgili olarak Colborn’un şu TED konuşması da ilgi çekici:
En korunmasız durumda olanlar, Bebekler!
En sona (en azından kendi adıma) en kötüsünü sakladım: Bebekler! Memelilerin bedenlerinin pek çok zararlı maddenin yavrularına geçmesini engelleyecek harika bir donanımı var. Ancak bedenlerimiz yeni türeyen bu kimyasallara henüz intibak edebilmiş değil. Bu yeni maddelerin bir kısmı yağ hücrelerinde depolanıyor, anne sütüne karışıyor, vücutta hormon muamelesi görüyor. Dahası, bazı kimyasallar daha anne karnındayken plasentayı aşarak bebeğe geçebiliyor. Dolayısıyla çeşitli kimyasallar daha fetüs hâlindeyken canlıların (ve insanın) vücudunda birikmeye başlıyor. Çok çocuk doğurmuş kadınların kanında daha az kimyasal çıkıyor. Bunun sebebi, vücutlarındaki birikimi bebeklerine geçiriyor olmaları. Burada çok ciddi bir arıza ile karşı karşıyayız.
Buna mukabil ortalama insan ömrünün en uzun olduğu çağdayız. Belki bunların gereksiz endişeler olduğu düşünülebilir. Fakat tarihte, insanın rahatından kaynaklanan ataletin yol açtığı pek çok felaket örneği bulmak mümkün. Birçok parıltılı medeniyet kendi kendini tüketerek yıkılmış. Ancak derdimiz gelecek değil yalnızca bugünle ve kendimizle sınırlı bile olsa, BBC’nin haber olarak verdiği bir rapor, insanın rahatını kaçıracak cinsten. Rapora göre 2020 gibi yakın bir tarihte her iki Britanyalı’dan birinin, hayatının bir döneminde kansere yakalanacağı düşünülüyor. Kanser gerçekten çok zorlu, çok pahalı, insanın ve çevresindekilerin hayatını çok zorlaştıran bir hastalık. Tekerrür edebiliyor. “Uzun” hayatlarımız nasıl geçecek diye insan düşünmeden edemiyor.
Peki ne yapılabilir? Böyle yazıların sonuç kısmında en azından somut çözümlere kafa yormayı anlamlı buluyorum. Ancak bu defa somut bir önerim galiba yok. Şehirden kaçmak, doğaya dönmek vs. gibi (aslen şehirli) kişisel öneriler pek anlamlı gelmiyor bana. Kimyasallar okyanuslardan kırsal bölgelere, daha doğrusu yediklerimizden kıyafetlere, telefonlardan suya kadar her yerde. Şehirde kalıp daha bilinçli tüketici olmaya çalışmak da yine aynı sebeplerle duvara çarpıyor. Sürekli bilinçli olmaya çalışma hâli hem çok yorucu (ki bu yüzden ters tepebiliyor) hem de bu durumda çok da mümkün değil. Piyasanın işleyişinin yavaşlaması, sadeleşmesi ve parça parça edilmesi gibi daha uzak vadeli hedefleri öne çıkarmak, hemen bugüne taşımak lâzım. Daha çok eşya üretmeye odaklı bir ekonomik modelden, daha az sayıda ama daha dayanıklı eşyalar üreten bir modele geçmek neden mümkün olmasın? Şu video ilham verici (ne yazık ki Türkçe altyazılısı sanırım henüz yok):
Ama itiraf etmem gerekir ki kafamda yazının başından beri dönüp duran bir soruya yanıt üretemiyorum, asıl o canımı sıkıyor. Çocuklarımızı çok seviyoruz ya güya… Onlara oyuncaklar alıyoruz, iyi besliyoruz, en iyi ürünlerle çevrelerini kuşatıyoruz ya… Nasıl sevmektir bu?
Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili Mersin’de açılan davanın yasaya aykırı şekilde danıştay’a gönderilmesine muhalefet eden hakim sürüldü.
Taraf Gazetesi’nden Aysun Yazıcı’nın haberine göre Türkiye’nin ilk nükleer santrali olması planlanan ve büyük tepkilere rağmen yapımı devam eden Akkuyu Nükleer Santrali’yle ilgili “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu” (ÇED) kararının iptali istemiyle açılan dava Danıştay’a gönderildi. Mahkeme gerekçesinde, “iki dava arasında bağlantı bulunup bulunmadığının saptanması amacıyla dosyanın Danıştay 14. Dairesine gönderilmesine oyçokluğuyla karar verildi” ifadelerine yer verildi.
FARKLILILKLAR VAR
Akkuyu Nükleer Santrali dosyasının Danıştay’a gönderilmesine ilişkin karar, HSYK’nın dava açıldıktan sonra idare mahkemesine atadığı Okan Ok ve Fatih Zencirci tarafından verildi. Bu karara hâkim Mustafa Ersin Yumuş muhalefet etti. Yumuş muhalefet gerekçesinde, ÇED raporuyla ilgili davalardan bir tanesinin Danıştay’da bulunması halinde yerel mahkemedeki dosyanın da Danıştay’a gönderilebileceğini ancak bu iki dosya arasında farklılıklar bulunduğunu vurguladı. Yumuş, “Özellikle düzenleyici işlemlerin bazı hükümleri iptal edilmiş ve uygulama işleminin dava konusu edilen bu hükümlerle ilgisi yok ise bağlantının varlığını kabul etmek hukuken mümkün değildir” dedi.
Muhalefet şerhinde ayrıca, dosyanın Danıştay’a gönderilmesinin “doğal hakim” ilkesine ters olduğunu vurguladı. Yumuş, görevli mahkemenin İdare Mahkemesi olduğunu belirterek, dosyanın gönderilmiş olmasını “Danıştay’ın temyiz mercii olma özelliğini yitirerek tamamiyle ilk derece mahkemesi olarak görev yapması sonucunu doğuracaktır” sözleriyle eleştirdi.
RAPORA SAHTE İMZA ATILDI
Gerekçede Akkuyu nükleer santralindeki skandalları ortaya çıkartacak çok önemli bir ayrıntıya daha yer verildi. Yumuş, “ÇED raporundan sorumlu nükleer enerji mühendislerinin imzalarının, mühendisler tarafından atılmadığı” iddiasına değinerek, imzalarla ilgili inceleme yapılması gerektiğini vurguladı.
Yumuş itirazında, “Bu konuda TMMOB tarafından yaptırılan kriminal inceleme de göz önünde bulundurulup bilirkişi marifetiyle imza incelemesi yaptırılmak suretiyle davanın görümüne devam edilmesi gerektiği görüşüyle, aksi yönde oluşan çoğunluk kararına katılmıyorum” ifadelerini kullandı.
Dava süreciyle ilgili skandallar tam da burada yaşandı. Yumuş HSYK’nın son kararnamesiyle Mersin İdare üyeliğinden alınarak Kocaeli vergi üyeliğine atandı. İki hakimle ilgili de ilginç ayrıntılar ortaya çıktı. Nükleer davası açıldıktan sonra mahkemeye iki hakim atayan HSYK, CumhurbaşkanıErdoğan’a yakınlığıyla bilinen Danıştay Üyesi Selami Demirkol’un yeğeni Okan Ok’u atamıştı. Geçtiğimiz yıl HSYK’nın yaz kararnamesiyle değiştirilen mahkemenin başkanlığına ise, seçim sürecinde YBP’nin Mersin temsilcisi olarak görev yapan Fatih Zencirci atanmıştı. Karar bu iki hakim tarafından alındı. Tecrübesiz olduğu belirtilen hakimlerin atanması, “Nükleer santrale ilişkin davada sorun çıkmaması için heyetin ayarlandığı” iddialarını gündeme getirmişti.
Ataşehir Belediyesi logosunu Onur Haftası dolayısıyla gökkuşağı yaptı. Belediye Basın Müdürü Çetinkaya, “Bizim için toplum ve eşcinseller diye iki ayrı grup yok!” dedi.
Kaos GL’den Yıldız Tar’ın haberine göre Şubat ayında zabıta aracı plakasına sosyal medyadan gelen yoruma “Velev ki eşcinseliz!” diye verdiği yanıtla gündeme gelen Ataşehir Belediyesi, Onur Haftası dolayısıyla sosyal medya hesaplarındaki logosunu gökkuşağına boyadı. Bunu da twitter’dan Kaos GL ve Lambdaistanbul’a iletti: Onur Haftası süresince logomuzun renklerini gökkuşağı vurgusuyla taşıyoruz.
Logolarını değiştirmelerinin ardından KaosGL.org’a konuşan Ataşehir Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürü Zeynep Çetinkaya, “Sosyal medyadan ‘Günaydın Ayol’ diye selam verirken ya da ‘Velev ki eşcinseliz’ derken ufak ama etkili adımlar atıyoruz” dedi.
Çetinkaya; Ataşehir’deki belediyecilik anlayışlarını şöyle anlattı: “Ataşehir’de katılımcı demokrasiye ve şeffaflığa inanan, sokak ile içi içe bir belediyecilik anlayışıyla hizmet veriyoruz. Kişiye göre; kişinin mezhebine, ırkına, cinsiyetine ya da cinsel yönelimine göre biçimlenmeyen eşitlikçi bir anlayış bu.”
LGBTİ’lerin nefret suçu ve söylemine maruz kaldığını da aktaran Çetinkaya, “Bu kapsamda sadece “insan haklarına saygılıyız” deyip geçemeyiz de çünkü toplumda ya da kanunlar karşısında ayrımcılık ile karşılaşan insanlar var. LGBTİ olduğu için öldürülenler, nefret suçu ve söylemine maruz kalanlar, barınma ve çalışma hakkından mahrum olanlar, zorla evlendirilen, zorla evli bırakılan, öldürülen vatandaşlarımız var” dedi.
Çetinkayua, Ataşehir Belediyesi olarak ayrımcılığa karşı attıkları adımları ise şöyle sıraladı:
“Bu ayrımcılıklara karşı kimi zaman büyük, kimi zaman küçük adımlar atıyoruz. Erkek personelimizin tümüne kadına şiddete karşı eğitimler verdik mesela. Sosyal medyadan da “Günaydın Ayol” diye selam verirken ya da “Velev ki eşcinseliz” derken de ufak ama etkili adımlar atıyoruz.
Kısaca bizim için toplum ve eşcinseller diye iki ayrı grup yok! Transeksüel Mira’ya değil, sadece Mira’ya hizmet verdiğimizin bilincindeyiz.”
Nükleer santral süreciyle ilgili sır olanlarla birlikte “enerjide dışa bağımlılığı kıracağız”, “Türkiye’nin enerjisi” söylemlerinin ne denli doğru olduğunu gözler önüne seren sır olmayan bilgiler de var.
Akkuyu’ya kurulacak nükleer santral reklamlarla beynimize kazındı. Bu denli yoğun bir “halkla ilişkiler” çalışması sürecin “sıfır sorun” stratejisiyle yürütüleceğinin bir işaretiydi belki de.
Türk Tabipleri Birliği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği ve Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği “Akkuyu NGS ÇED Raporu halk sağlığı açısından birçok yönüyle ciddi sorunlar, eksiklikler ve hatalar içeren bir değerlendirme sunmakta iken ve bu sorunlarla bir nükleer tesisin faaliyete geçirilmesinin halk sağlığı açısından çok ciddi olumsuz sonuçları ortaya çıkabilecek iken bunun görmezden gelinerek reklamlarla halkın yanıltılmaya çalışılması kabul edilemez” diyerek reklamların tedbiren yayınının durdurulması ve ilgili mevzuata göre şirkete ceza verilmesi talebi ile Reklam Kurulu Başkanlığı’na başvurdu.
Sıfır sorun stratejisi önemliydi, öyle ki konu ile ilgili hazırlanan raporlar “sır” kapsamına alınarak mahkemeyle paylaşılmadı. “Sır” olan rapor Hükümet’in talebiyle Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından Akkuyu nükleer santral projesi için hazırlanan bir rapor.
Basında yer alan bilgilere göre Şubat 2014’te teslim edilen rapor, aralarında Mersin Tabip Odası’nın da bulunduğu 86 kurum ve kişi tarafından proje ile ilgili ÇED olumlu kararına karşı açılan davada gündeme geldi ve Enerji Bakanlığı’ndan istendi. Bakanlık gönderdiği yanıtta raporu mahkemeye göndermeyi reddetti ve reddederken de şu yasal dayanağı gerekçe gösterdi: “İstenen bilgi ve belgeler Devletin güvenliğine veya yüksek menfaatlerine veya Devletin güvenliği ve yüksek menfaatleriyle birlikte yabancı devletlere de ilişkin ise, Başbakan veya ilgili bakan, gerekçesini bildirmek suretiyle, söz konusu bilgi ve belgeleri vermeyebilir”.
Nükleer bir sırrımız olmuştu artık.
Aslında nükleerden önce kömürle ilgili de “gizli veri” ve sırrımız vardı. TÜİK katı yakıt istatistiklerinde kömür verilerinin bazıları “gizli veri” olarak tablolarda yer alıyordu.
Ama sırlar gazetecilerin en çok ilgisini çeken haber başlıklarıydı ve “sır rapor” açığa çıktı. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) uzmanlarının Akkuyu Projesiyle ilgili olarak hazırladıkları rapor Türkiye’ye 24 tavsiye ve 15 öneride bulunuyordu. Bir kaç istisna dışında hiçbirinin uygulanmadığı ortaya çıktı.
Nükleer santral süreciyle ilgili sır olanlarla birlikte “enerjide dışa bağımlılığı kıracağız”, “Türkiye’nin enerjisi” söylemlerinin ne denli doğru olduğunu gözler önüne seren sır olmayan bilgiler de var.
* Santral yapım ve işletimi için kurulan şirketin santral ömrü olan 60 yıl boyunca çoğunluk hissesi (en az yüzde 51’i) Rusya Federasyonun’a ait olacak. Başlangıçta bu oran yüzde 100.
* 12 Mayıs 2010 tarihinde Ankara’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahası’nda Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma” gereğince santralde varolan 4 üniteden ikisinin üreteceği elektriğin yüzde 70’ine, diğer ikisinin üreteceği elektriğin yüzde 30’una 15 yıl boyunca sabit fiyattan “satın alma garantisi” verilmiş durumda. Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ) tarafından verilen bu garantide on beş yıl boyunca ödenecek fiyat kilovat saat başına 12.35 sent. Kalan üretim serbest piyasada satışa sunulacak.
* ÇED Raporu’nda belirtildiğine göre proje maliyeti 20 milyar dolar olacak. Maliyet Rusya Federasyonu tarafından karşılansa da yapılan anlaşmada satın alma garantisi kapsamında belirlenen birim fiyatın “yatırım bedeli, sabit işletme bedeli, değişken işletme bedeli ve yakıt bedelinden” oluşacağı beliriliyor. Dolayısıyla maliyet şirkete geri ödenecek.
* ÇED Raporu’nsa raporun “radyolojik ve nükleer teknoloji içerikli format bölümlerinin” Türkiye’nin NGS ile ilgili mevcut bir ÇED deneyiminin olmaması nedeniyle 25 kişilik yabancı bir ekip tarafından hazırlandığı belirtiliyor. Ülkeler arasında yapılan anlaşmaya göre şirket nükleer santralin “sökümü ve atık yönetiminden sorumlu” ancak ÇED Raporu’nda bu sürece ilişkin ayrıntı verilmiyor.
* Hazırlanan ÇED Raporu’na ilişkin TTB Halk Sağlığı Kolu tarafından yapılan değerlendirmede Akkuyu NGS ÇED Raporu’nun halk sağlığı açısından birçok yönüyle ciddi sorunlar, eksiklikler ve hatalar içeren bir değerlendirme sunduğu, bu sorun, hata ve eksikliklerle bir nükleer tesisin faaliyete geçirilmesinin halk sağlığı açısından felakete davetiye çıkarmak anlamına geleceği vurgulanıyor.
Nükleer santralde sır, kömür istatistiklerinde sır.
Bilindik bir söze dönüşen “Futbol asla sadece futbol değildir” kitabının başlığı çoktandır enerjiye uyarlandı: “Enerji asla sadece enerji değildir”.