Ana Sayfa Blog Sayfa 3642

Gökkuşağı bayrağı ve değişim rüzgârları – Joost Lagendijk

Geçen hafta dünyanın dört bir yanındaki eşcinseller ve onların eşit haklar mücadelesine destek verenler için duygusal iniş çıkışlarla doluydu. Önce, ABD Yüksek Mahkemesi ülke genelindeki eşcinsel çiftlerin evlenmelerinin anayasal hak olduğuna hükmetti. Bu, Başkan Obama tarafından “Amerika için zafer” diye nitelenen tarihi bir karardı.

Ardından, bir hafta sonra, İstanbul’daki onur yürüyüşüne beklenmedik şekilde sert bir polis müdahalesi oldu. Geçmişte benzer yürüyüşlere verilen sessiz onayla geçen yıllardan sonra Türkiye, aniden Müslüman dünyadaki bir istisna olmaktan çıkıp, dünyanın bu bölümünde eşcinselliğe karşı hâlâ nasıl güçlü ve derinlere kök salmış bir muhalefet olduğunu gösteren bir örneğe dönüştü.

Washington’da Beyaz Saray, eşcinsel hareketin küresel sembolü olan gökkuşağı renkleriyle aydınlandı. İstanbul’da ise gökkuşağı bayrağı sallayan bir aktivist, TOMA’dan sıkılan tazyikli suyla tepetaklak edildi.

ABD’deki karar sürpriz oldu, fakat unutmamalıyız ki, geçen on yılda ABD’de eşcinsel evliliğe verilen kamuoyu desteği yüzde 40’tan yüzde 60’a yükselmişti. Halihazırda, 50 Amerikan eyaletinden 36’sı zaten bir şekilde eşcinsel evliliği tanımış durumda.

ABD’deki Bard College’da siyaset bilimi profesörü olan Ömer G.Encarnacion’a göre, Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin eşcinsel evlilik yasağının anayasaya aykırı karakteriyle ilgili karar almakta nispeten gecikmesi tesadüf değil. Foreign Affairs’in internet sitesindeki makalede, Encarnacion, Mahkeme’nin konuyla ilgili kararlı bir pozisyon almadan önce eşcinsel evliliğe yönelik kamuoyu desteğinin inşasına izin verme yönündeki stratejisini açıklıyor. Bu “yargısal sınırlama” politikası, zamanından erken bir Yüksek Mahkeme kararının büyük bir eşcinsel evlilik karşıtı harekete meydan vermesini önlemek üzere kasıtlı bir çabaydı.

Bu “kamuoyu fikrinin nasıl geliştiğini bekleyip görme” tavrının sonucu, bu sırada birçok başka ülkenin ABD’yi sollaması oldu. Sözgelimi, Güney Afrika, Meksika ve Arjantin’deki mahkemeler birkaç yıl önce eşcinsel evliliklerin yasaklanmasının anayasalarının ihlali olduğuna zaten hükmetmişlerdi. Bu örnekler aynı zamanda eşcinsel evliliğe izin verilen yerlerin tipik Batılı, laik ve yozlaşmış toplumlar olduğu algısının yanlış olduğunu da ortaya koydu. Sayılan üç toplumda da derin şekilde dindar ve eşcinsel evliliğe yaygın muhalefet söz konusu. Yine de bu ülkelerdeki en yüksek mahkemeler eşitlik ilkesinin mevcut ahlâki ya da dini itirazları geçersiz kıldığına hükmetti.

Türkiye’deki bu son gerilemeyi yansıtırken küresel eğilimi akıldan çıkarmamak iyi. Elbette, Türkiye, bu hususta bir ABD, Meksika ya da Güney Afrika değil. Homofobi, bu ülkede bir anda değişemeyecek şekilde dini ve muhafazakâr değerler üzerinde temellendiriliyor ve hâlâ çok güçlü. Türkiye’deki eşcinsellerin esas sorunu evlenememek değil. Her gün yaşanan ayrımcılık, şiddete maruz kalma korkusu ve ötekileştirilme. Ama burada da işler değişiyor.

HDP ve CHP eşit haklar için mücadele ediyorlar ve on yıl öncesine göre çok daha fazla insan cinsel eğilimlerini göstermek ya da eşcinsel haklarına desteklerini ifade etmek üzere sokağa çıkmak istiyor. Türkiye, eski ve  kabul görmüş homofobik fikirlerin ve tavırların bilhassa büyük şehirlerde yavaş yavaş hakim pozisyonunu yitirmekte olduğu bir geçiş evresine girdi.

Bu değişim, pazar günü, İstanbul valisinin, geçen yıl aynı yürüyüşe yine Ramazan sırasında izin verilmiş olmasına rağmen, Ramazan hassasiyetlerinden dem vurarak Onur Yürüyüşü’nü yasaklamaya karar vermesini açıklayabilir. Uzun zamandır Türkiye gözlemcisi olan Louis Fishman, blogunda “Neden şimdi bu baskı?” sorusunun yanıtını bulmaya çalışıyor. Fishman’a göre, Türkiye kamuoyunda ve politikacılar arasında eşcinsel haklarına desteğin artmasıyla, muhafazakârlar açısından eşcinsel haklarıyla ilgili sessiz kalmak artık bir seçenek değil.

Bu yüzden bir homofobik nefret söyleminin yeniden dirilmesine tanık olabiliriz. Bu saldırının eninde sonunda bir seçim kazancına dönüşmeyeceği ve LGBT hareketini daha da güçlendirmekten başka işe yaramayacağı konusunda Fishman’a katılıyorum. Biber gazları ve tazyikli su, insanların yürümesini engelleyebilir ve son derece moral bozucu olabilir. Ama Türkiye’yi çoktan etkilemeye başlamış olan değişim rüzgârlarını bastıramazlar.

 

 Joost Lagendijk – Zaman

İşte Yunanistan için halkın kurtarma paketi kampanyasını başlatan aktivist

Yunanistan’ın borçlarını ödeyememesi ve Avrupa Birliği Euro grubuyla görüşmelerin de başarısızlıkla sonuçlanması üzerine iflas tehlikesiyle karşılaşması halkı ve aktivistleri harekete geçirdi. Bilindiği gibi Yunanistan’ın IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Komisyonu’na 240 milyar euro borcu bulunuyor ve bunun 1,6 milyarlık kısmını bugün ödemesi gerekiyordu, ancak Syriza liderliğindeki Yunan hükümeti kemer sıkma önlemlerini uygulamayı, Avrupa Birliği Euro Grubu da kolaylık göstermeyi reddettiği için görüşmeler başarısızlığa uğradı ve Yunan hükümeti Pazar günü referanduma gitmeye karar verdi.

Thom Feeney
Thom Feeney

İşte tam bu sırada Yunanistan’la dayanışma kampanyaları başladı. Bunlardan en çarpıcısı kitlesel fonlama sitesi indiegogo’da açılan, 1,6 milyar euroluk acil borç taksidini Pazar gününe kadar toplamayı hedefleyen kampanya. Yunanistan’la dayanışmak isteyen herkes indiegogo’ya girip 3 euro’dan başlayan bağışlar gönderebiliyorlar. Haber yazıldığında 45.838 kişinin bağışlarıyla 775.528 Euro toplanmıştı. Kampanyanın ayrıntılarını Yunanistan’a yeni kurtarma paketi: Halk imece yapıyor! haberimizde okuyabilir, bağış için kampanya sayfasına gidebilirsiniz.

Peki bu kampanyayı kim başlattı? Bu ilginç kampanyayı başlatan kişi tanınmış bir aktivist değil. İngiltere’nin kuzeyindeki York kentinde doğan ve halen Londra’da bir ayakkabı mağaazasında çalışan 29 yaşındaki Thom Feeney. Feeney’in Twitter hesabı.

Feeney, kampanyanın gayet ciddi olduğunu, politikacıların Yunanistan kirizinin çevresindeki kararsızlıklarının gerçek insanların hayatını etkilediğini söylüyor ve bu tür bir girişimin işe yarayabileceğine inanıyor. Thom Feeney ayrıca bu meselenin sadece Yunanistan’la ilgili olmadığını, yapılan kampanyanın dünyanın her yerindeki çalışan sınıfların ve sıradan insanların hükümetlere ve şirketlere karşı bir araya gelmeleri anlamına geldiğini söylüyor.

Kampanyayı başlayan Feeney, sorunu politikacıların işi olmaktan çıkarıp hallkın ve insanların meselesi haline getirmek istiyor ve herkesi Yunanistan’da tatil yapmaya, feta peyniri ve zeytinyağı satın almaya da çağırıyor. Yardım kampanyasıyla ilgili yapılan hesap da basit. Eğer 500 milyon Avrupalı kişi başı ortalama 3 Euro verirse, para toplanabiliyor. Ancak hedefe ulaşılamazsa yapılan bağışlar bağışçılara geri verilecek.

Indiegogo sitesinin aşırı ilgi nedeniyle Salı günü bir ara çöktüğü de gelen haberler arasında. Bağış sayfası sosyal medyada on binlerce kez paylaşılmış durumda.

Thom Feeney Guardian gazetesinin bir sorusuna ise henüz Avrupalı ya da Yunan hiçbir liderin bir bağışta bulunmak ya da görüşmek için kendisiyle bağlantıya geçmediği şeklinde yanıt vermiş.

Bakalım internet çağının dayanışma aktivizminin bu yeni ve sıradışı kullanımı nasıl bir sonuç verecek.

Bağış yapmak için

(Yeşil Gazete)

 

 

 

Yunanistan’a yeni kurtarma paketi: Halk imece yapıyor!

Yunanistan salı günü iflasını açıkladı. “Yunanistan ve halkını bu durumdan çıkarabilecek şey ticaret.” diyor siyasi liderlerin kurtarma paketlerine alternatif bir “kurtarma paketi” üreten Thom Feeney. Feeney, kitle fonlaması yapılan internet sitesi indiegogo’dan sesleniyor: “Yunanistan’ın borcu 1,6 mlyar Euro. Avrupa’da 503 milyon insanın evi. Eğer herkes 3 Euro değerinde Yunanistan’dan bir kart yollarsa hükümetin borçları ödenebilir.”

Ocak ayında göreve gelen Çipras hükümetinin kurtarma paketi, kemer sıkma politikaları konusunda ısrarcı Avrupalı lidere uymadı. Liderler anlaşamayınca Çipras hükümeti topu doğrudan halka attı, 28 Haziran günü, 5 Temmuz’da referandum yapılması kararı alındı. Referandumda Yunanistan halkı, Troyka ismi verilen Avrupalı kreditörlere olan 1,6 milyar Euro’luk borcunu ödeyebilme yöntemi olarak sunulan 2 kurtarma paketinden birini seçecek. Paketlerden biri Çipras’ın seçilirken de söz verdiği gibi sosyal vaatler ağırlıklı, maaş kesintileri ve işten çıkarmaları reddeden politikaları içeriyor. Diğeri ise Avrupalı liderlerin önerdiği kemer sıkma politikaları ağırlıklı uygulamaların olduğu “kurtarma paketi”. Yunanistan halkı Çipras hükümetinin politikalarına evet derse, bu Yunanistan’ın Euro bölgesinden çıkması anlamına geliyor. Son 5 yıldır iflasın eşiğinde yaşayan Yunanistan halkı bir bakıma bu referandumla Avrupa’yı oylayacak.

Yunanistan bankaları referandum gününe kadar kapalı kalacak. Günlerdir Yunanlılar endişe içinde bankalardan para çekiyorlar. 7 Temmuz’a kadar ATM’lerden para çekme limiti 60 Euro’ya çekildi. Ülkenin ihtiyacı olan ekonomik canlılık yok olmuş durumda.

Hantal siyasileri beklemeden harekete geçebiliriz!

Indiegogo’da kampanya açan Thom Feeney 29 yaşında, Londra’da yaşıyor. Politikacıları beklemeden insanların harekete geçebileceğini ve bir fark yaratabileceğini söylüyor açtığı kampanyayla: “Yunanistan meselesindeki bu tereddüt hali sıkıcı olmaya başladı. Avrupalı bakanlar Yunanistan halkına yardım etme konusunda hantal ve yapmacıklar. Neden bunun yerine, biz insanlar olarak kurtarmayalım?”.

Fenney’in açtığı kampanyayla Yunanistan’dan kendinize veya başka birilerine 3 Euro değerinde bir kart yollayarak Yunanistan ekonomisinin belini doğrultabilirsiniz. 6 Euro’ya feta ve zeytinli geleneksel Yunanistan salatası, 10 Euro’ya uzo, 25 Euro’ya Yunanistan’a özgü şaraplardan sipariş edebilirsiniz. Daha çok Yunanistan lezzeti tatmak isterim derseniz 160 Euro’ya bir yemek sepeti sipariş edebilirsiniz. Oturduğum yerden olmaz gidip destek vermek istiyorum diyenler 5,000 Euro’ya Yunanistan’a 2 kişilik bir tatile çıkabilirler. Kampanyanın hedefi 1,6 milyar Euro’luk borcun tamamı. Hedefe ulaşılırsa için ödenen paralar doğrudan Yunanistan’a gidiyor, ulaşılamazsa para iade bağışçılarına iade ediliyor. Kampanyaya 2 günde 35 milyondan fazla insan destek verdi, 576 milyon Euro birikti bile.

Feeney: “Bu Yunanistan halkıyla, işçi sınıfıyla ilgili bir şey, sadece Yunanistan’la ilgili değil.”

“Belki Merkel ve Cameron istisna olabilir ama Avrupalılar genel bakıldığında cömertlerdir. Yunanistan’a yardım etmek bir kişi için çok masraflı değil. Eminim ki Avrupalılar yakın zamanda bu kampanyayla Uzo kadehlerini kaldırarak kutlama yapacaklar.” diyen Fenney’in meselenin aslında hükümet ve politikacılardan çok insanları ve ihtiyaçlarının ön planda olduğunu söylüyor: “Bu sadece Yunanistan’la ilgili bir şey değil, halkıyla, işçi sınıfıyla da ilgili.” diyor Feeney, “Bu sıradan insanlara tüm dünyadan yardım etmekle ilgili. Eğer hükümetler, şirketler ya da bankalar işe yaramıyorsa, bir şey yapamayabiliriz ama bir araya gelebiliriz.”

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete, BirGün)

Türkiye’nin 10. Citta Slow şehri, Şavşat

Artvin’in Şavşat İlçesi 21-23 Haziran tarihleri arasında Milano’da düzenlenen törenle ‘Sakin Şehir (Cittaslow)’ ünvanını aldı. Şavşat Türkiye de bu ünvanı alan 10. şehir oldu.

47

Artvin Valisi Kemal Cirit, bir basın toplantısı düzenleyerek geçtiğimiz 21-23 Haziran tarihleri arasında İtalyanın Milano kentinde düzenlenen bir törenle Şavşat’ın 70 kriter açısından değerlendirilerek Cittaslow(Sakin Şehir) ünvanı almaya hak kazandığını söyledi. Vali Cirit, Şavşat kırsal alanıyla, kent merkeziyle, kültürünün bozulmadığı bir alan olması hasebiyle, doğal güzelliyle, müziğiyle, kültürel ögeleriyle saklı cennet pozisyonu yaşamaktaydı. Bu unvanımızla birlikte bunu dünyaya ilan ettik” dedi ve alınan bu ünvan ile birlikte Şavşat’ın turizm merkezi olacağını belirtti.

Cittaslow, 1999 yılında İtalyada kurulan Belediyeler Birliğinin adı. Birlik adını İtalyanca “Şehir (Citta)” ve İngilizce “Yavaş(Slow)” kelimelerinin birleşiminden alıyor. Sakin Şehir Ünvanı “Cittaslow” birliğince yine aynı adla verilmekte. Dünya üzerinde bugüne kadar 28 ülkede yaklaşık 200 şehir “Cittaslow” ünvanına hak kazanmış durumda. Cittaslow ünvanını alabilmek için birliğin belirlediği 70 kriterin sağlanması gerekmekte. Birlik aday şehirleri bu 70 kritere göre değerlendirip kentlerin Cittaslow felsefesine uygunluklarını denetledikten sonra başvuru yapan şehrin cittaslow olup olmadığına karar veriyor.

Şimdiye kadar Türkiye’den Cittaslow (Sakin Şehir) ünvanı alan kentler:

46

* Seferihisar (İzmir)

* Akyaka (Muğla)

* Gökçeada (Çanakkale)

* Taraklı (Sakarya)

* Yenipazar (Aydın)

* Yalvaç (Isparta)

* Vize (Kırklareli)

* Halfeti (Şanlıurfa)

* Perşembe (Ordu)

ve

* Şavşat (Artvin)

 

(Yeşil Gazete)

 

Güneş enerjisi ile dünya turu yapan Solar Impulse 2 zorlu virajda

Sadece güneş enerjisi kullanarak uçan Solar Impulse 2, çıktığı dünya turunun en zorlu kısmına geçti. Japonya’dan yola çıkan uçak, aralıksız 5 gün uçarak Hawaii’ye varacak.

45

Solar Impulse 2, Pasifik Okyanusu üzerinden Hawaii’ye ulaşmak üzere yola çıktı. Andre Borschberg’in kullandığı uçak bu sabah Japonya’nın Nagoya Havaalanı’ndan havalandı. Yaklaşık 7 bin 900 kilometrelik etabın aralıksız 5 gün sürmesi bekleniyor.

Dünyanın etrafını bir kez dolaşmayı hedefleyen Solar Impulse 2, yolculuğuna mart ayında Abu Dabi’de başlamıştı. Toplam 12 varış noktası bulunan bu dünya turunun beş aylık bir zaman dilimi içerisinde toplam 25 uçuş gününde Basra Körfezi’nde tamamlanması bekleniyor.

Solar Impulse 2, lityum iyon piller aracılığıyla gün boyu enerji depolayarak geceleri uçmaya devam eden Solar Impulse’dan sonra proje için geliştirilen ikinci model. İsviçreli pilotlar Bertrand Piccard ve Andre Borschberg’in dönüşümlü olarak kullandığı Solar Impulse 2’nin bir Boeing 747’den daha uzun olan 72 metrelik kanatlarında 17 bin güneş enerjisi hücresi bulunuyor.

Pilotlar, bu dünya turuyla yenilenebilir enerjinin daha yaygın olarak kullanılması ve bu sayede de çevrenin korunmasının mümkün olduğunu kanıtlamayı hedefliyorlar.

(DW)

Bu kimin savaşı? – Fehim Taştekin

Erdoğan ‘fiili başkan’ rolüyle kaybettiği seçimi bu kez ‘başkomutan’ olarak kazanmak istiyorsa bu hesap hepimizi yakar.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz” çıkışının ardından günlerdir askeri müdahale planlarıyla yatıp kalkıyoruz. Hevesleri yarım kalan Erdoğan, belli ki Arap dostlarıyla anlaştı, bir bahaneye ihtiyacı var, o bahane de Kürtler. ABD’nin bir Kürt kuşağı oluşturduğuna dair komplo teorisi üzerinden bir müdahale planı çıkartıldı.

Erdoğan 2 Mart 2015’te Riyad’da yeni Kral Selman ile İran’a karşı Sünni bir ittifak kurarken Suriye’de muhalifleri sonuç alacak şekilde destekleme konusunda anlaşmıştı. Bu çerçevede silahlı gruplar yeniden organize edildi. Ürdün üzerinden Güney Cephesi’ne, kuzeyde Türkiye üzerinden Fetih Ordusu silaha boğuldu. İdlib ve Cisr el Şuğur Türk-Suud ortaklığının sonucunda düştü. Amaç Şam’ı iki koldan kıskaca alıp rejimi yıkmak. Arapların iddiasına göre ortak planda Türkiye’nin karadan girip tampon bölge oluşturması da var. Şimdi bu plan seçim sonrası AKP’nin tek başına iktidar olma şansını yitirmesi nedeniyle sallantıda.
Seçim sonucu vekâlet savaşının aktörlerini pek endişelendirdi. Suudi Arabistan’da ‘sarayın gazetecisi’ Cemal Kaşıkçı, AKP kurmaylarının nabzını tuttuktan sonra El Hayat’ta ‘Endişeye mahal yok, patron hala Erdoğan’ mesajı veren bir yazı kaleme aldı. Kaşıkçı yazıyı şöyle bağladı:

“Türkiye, Suriye’de önemli bir role sahip; kuzeyde gelişmeler tırmanırken güneyde de Suudi Arabistan ve Ürdün görevlerini yerine getiriyor. Güney ve kuzey buluştuğunda birileri Erdoğan’ı aramalı ve üzerinde mutabakata varılan meseleyi hızlandırmasını istemeli. Sonuçta hala patron o.” Kaşıkçı daha önce Erdoğan’ın tampon bölge önerisine Kral Selman’dan destek aldığını yazmıştı.

Suud’la anlaşmanın çerçevesi her ne ise Erdoğan’ın sözünü tutmak için belli ki acelesi var. Olası bir koalisyonla Suriye politikasını mevcut haliyle sürdürmek mümkün olamayacağından geçiş döneminde Erdoğan Türkiye’yi bir maceraya sürüklüyor.

ÜRETİLMİŞ KORKULAR

Tabi müdahale iç kamuoyuna ‘Kürt devletini önleme hareketi’, dış kamuoyuna ‘IŞİD’le mücadele’ ambalajıyla sunulacak. Yeni Şafak’ın yazdığı senaryoya göre 18 bin asker Karkamış ve Öncüpınar’dan Suriye’ye girip 28-33 km derinliğinde ve 110 km uzunluğunda tampon bölge oluşturacak.

Hürriyet’ten Deniz Zeyrek’e göre ise “Mehmetçik’in Suriye’ye girmesi sözkonusu değil. TSK, IŞİD ve Esad rejimi ile mücadele eden Suriyeli muhaliflere destek verme konusunda isteksiz. IŞİD mevzilerinin Fırtına toplarıyla ya da havadan bombalanması, muhaliflere lojistik destek verilmesi gibi adımlar için de yeni Meclis’in tavrı bekleniyor.”

Medyaya servis edilen müdahale gerekçeleri tamamen ‘fabrikasyon’. O gerekçeler:

“Kürtler Arap ve Türkmenlere etnik temizlik yapıyor.”- “Kürt koridoru açılıyor. Bu Türkiye açısından güvenlik tehdidi arz ediyor.”

– “Tel Abyad’ı kaybeden IŞİD’in Esad’ın desteği ile batıya yöneliyor. IŞİD, ‘Mera Hattı’na kayarsa Esad da havadan destek verecek.”

– “IŞİD, Mera [Marea] Hattı’nı geçerse Cilvegözü ve Öncüpınar Sınır Kapıları’nın karşısındaki Bab el Heva ve Selame tehlikeye girer.”

* Tek gerçekçi gerekçe sonuncusu. Evet, IŞİD Selame ve Heva kapılarını ele geçirirse Türk-Suud patentli son ‘devrim’ projesi de suya düşer. Bu durumda Kaideci Nusra, eski Kaideci Ahrar ve diğer cihatçı grupların lojistik desteği kesilir.

KORKUTAN TEHDİT DEĞİL MODEL

* Etnik temizlik suçlaması daha YPG ve Burkan el Fırat güçleri Tel Ebyad’a ulaşmadan bir yaygara şeklinde başladı. Türkiye’nin baş aktörü olduğu vekâlet savaşı Suriye’de herkesi yerinden etti. Muhalif güçler Humus’ta Şiileri ve Hıristiyanları, Lazkiye kırsalında Alevileri temizlerken ‘Suriye’nin Dostları’ üç maymunu oynadı. Türkiye’den Tel Ebyad’a sokulan İslamcı güçler 2013’te nüfusun yüzde 45’ini oluşturan Kürtleri sürdüğünde aynı iki yüzlülük sergilendi. IŞİD 2014’te Rakka, Menbic ve el Bab’ta Kürtleri temizlerken yine kimse ses çıkarmadı. Suriye nüfusunun büyük çoğunluğu yer değiştirdi. Araplar da yerlerinden oldu, Türkmenler de. Rojava ise Rojavalığını etnik temizlik değil; etnik, dinsel ve mezhepsel renkleri ‘toplumsal sözleşme’ ile bir arada yaşatma becerisine borçlu. Türkiye’de hükümet ve müesses nizamı ürküten bu olmasın! Kürtler bağımsızlık ilan etmedi, Suriye’den kopmadı, kopmak gibi bir hedef de yok.

GÜVENLİK ALARMINI IŞİD İÇİN VERMEYENLER…

* Kürtlerin güvenlik tehdidi oluşturduğu iddiasına gelince: Rojava’nın 3 yıllık sicili ortada. Bütün bu karmaşada sınırların en güvenli olduğu yerler YPG’nin kontrol ettiği şerit. Ne yazık ki Karkamış, Akçakale ve Çobanbey’in karşısındaki Cerablus, Tel Ebyad ve Rai sınır kapıları IŞİD’in eline geçerken hükümetin güvenlik diye bir derdi olmadı. Ki bu kapılar Türkiye’den operasyon yürüten İslamcı örgütler tarafından teslim alınmıştı. IŞİD o İslamcılar arasından doğdu.

*Kürt koridoru meselesini 21 Haziran’da yazıştım. Kürtler Rojava’da topraklarını, evlerini, kadınlarını ve çocuklarını korkunç bir örgütten korumak için savaşıyor. Eğer Türkiye’nin IŞİD ile mücadele diye derdi olsaydı önce Rojava’ya dostluk elini uzatırdı. Ama tersi oldu. Kürtler kendi bölgelerinde kontrolü ele alır almaz Türkiye topraklarından Serekaniye’ye (Rasulayn) giren silahlı güçlerin taarruzuna maruz kaldı. Bu saldırılar defalarca tekrarlandı.

IŞİD’LE REJİMİN SAVAŞI

*Bu kirli kumpasta bıkmadan tekrarlanan bir diğer iddia: Esad IŞİD’i destekliyor. En son Davutoğlu “Rejim, IŞİD’le bizim bildiğimiz bir mekanda, Haseke’de, PYD kontrolüne yakın bir yerde görüştü. İki bölgeden rejim çekildi, DEAŞ ilerledi” iddiasında bulundu.

Hükümetin saha bilgisi korkunç hatalarla dolu. Ve olabildiğince manipülatif. Başından beri böyle. Şam’ı 2 haftada altın tepside sunan bu istihbarat havuzunun derinliğini dört yılda hala anlayamadılar. Bir dönem Nusra gibi radikal örgütleri de Esad’ın kurdurttuğunu söyleyip durdular. Şimdi bu örgütler ‘devrim’ komplosunun yeni lokomotifi Fetih Ordusu’nda yer alıyor. AKP yönetiminin ÖSO’yu organize ettiği sıralarda “Suriye’de Kaideci ve cihatçı örgütler güçleniyor” dediğimizde Esad’ın devrimi yolundan çıkarmak için Kaidecileri Sednaya hapishanesinden bıraktığını öne sürüyorlardı. O gün bırakılanlar bugün Türkiye’nin desteklediği örgütlere liderlik ediyor. Krize müzakerelerle çözüm çabası çerçevesinde Sednaya’dan bırakılan Zehran Alluş ‘İslam Tugayı’ ve ‘İslam Ordusu’, Ebu Musab el Suri ve Hasan Abbud ‘Ahrar el Şam’, Ahmed İsa el Şeyh ‘Şukur el Şam’, Abdurrahman Suveys ‘Liva el Hak’ ve Ebu Muhammed el Colani ‘Nusra Cephesi’nin lideri olarak Esad yönetimine karşı savaşa katıldı. Bunların hepsi şimdi Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın besleme listesinde. IŞİD’e asıl büyük kayıpları verdiren Haseke ve Deyr el Zor’da Suriye ordusu oldu. Suriye ordusunun Halep’te IŞİD’e saldırmamasının nedeni de taktiksel. IŞİD ile diğer rakip güçlerin birbiriyle savaştığı yerlerde Suriye ordusu kenarda durmayı tercih ediyor.

DÖRT BOYUTLU ATEŞ

Eğer Suriye’ye tampon bölge oluşturmak için girilirse Türkiye kendini dört boyutlu bir ateşin içinde bulacak. Bir kere egemen bir ülkenin topraklarına girilecek. Bu bir işgaldir. “Efendim Suriye buraları zaten kontrol edemiyor” diye itiraz ediliyor. Türkiye sınırlarını silah ve savaşçı akışına kapatsın ve “Angajman kurallarım” diyerek sınıra yaklaşan Suriye ordusuna ateş açmayı kessin bakalım kontrol kime geçiyor. Tampon bölge yüzünden TSK ile Suriye ordusu ister istemez kafa kafaya gelecek. İkincisi tampon bölge IŞİD’in bulunduğu Cerablus’u da içerecekse bu durumda IŞİD de doğrudan Türkiye’yi hedef almaya başlayacak. Bu, çatışmaların cephe hattında sınırlı kaldığı konvansiyonel bir savaş değil.

YPG’nin bulunduğu bölgeler hedef seçilirse bu, Kürtlerle de savaş anlamına geliyor. Maazallah böyle bir savaş bizim şehirlerimizi de yakar. Barış süreci diye bir şey kalmaz. Barışçıl yüzlerce kilometrelik sınırı ateş hattına çevirmenin alemi nedir?

Peki Türkiye’nin tampon bölge ya da angajman kurallarını genişleterek uzaktan koruma sağlama taktiğinden en fazla kim faydalanacak? Kaideci ve selefi cihatçı örgütler. Sakın kimse ÖSO’dan ya da ılımlılardan bahsetmesin. Çünkü ılımlıların ruhuna Fatiha okunalı çok oldu.

Velhasıl müdahalenin Türkiye’yi Suriye’ye dönüştürmeyeceğinin garantisi yok.

Dört yıldır izlediği ölümcül politikalarla Suriye’ye ödettiği bedelin muhasebesini yapmaktan inatla imtina eden Türkiye artık kaybedeceklerini hesap etmek zorunda.

Sadece Suriye’dekileri değil kendi Kürtlerini de kaybeder.Türkiye kendi iç barışını kaybeder.

Suriye’nin içindeki terör Türkiye’nin de sorunu haline gelir.

Ve Erdoğan ‘fiili başkan’ rolüyle kaybettiği seçimi bu kez ‘başkomutan’ olarak kazanmak istiyorsa bu hesap hepimizi yakar, tüm Türkiye’yi yakar.

Fehim Taştekin – Radikal

“Tamam da Kardeş, Sen Somalı mısın” – Reşit Elçin

26 Haziran Cuma günü Kolin şirketler grubunun Yırca’da yapamadığı kömürlü termik santral projesinin yeni yeri olan Kayrakaltı köyüne gittim. Şirketin hazırlattığı Çevresel Etki Değerlendirmesi(ÇED) raporunun halkın katılımı toplantısına katılarak raporun sunumunu dinledim. Tam görüşlerimi dile getirmek için söze başlamıştım ki “Tamam da kardeş, sen Somalı mısın” diye başlayan sözlü ve fiziksel taciz sonunda konuşma yapamadan alandan ayrılmak zorunda kaldım.

Köye doğru ilerlerken gördüklerimle başlayayım. Heidi’nin çizgi filmlerinden kalma bir vadi, tepesinde rüzgar gülleri dönen bir köy, yol boyunca ilerleyen 7 jandarma aracı, Manisa İl Jandarma Komutanı, civar ilçelerin Belediye Başkanları ve Yırca’da köylülerden habersiz santral için yer gösteren Yırca’nın eski muhtarı.

Zarar işçilerin evsel atıklarından ibaret(!)

Tabii ki de ÇED raporunu hazırlayan şirket, raporda yazdıkları termik santralin yılda 4 buçuk milyon ton kömür yakması ve günde 34 bin 560 ton su kullanması gibi konulardan bahsetme gereği duymadı. Bunun yerine inşaat aşamasında çalışacak işçilerin yaratacağı evsel atıkların nasıl temizleneceğini anlatmakla yetindi.

Yanlış bilgilendirme

Kendi hazırladıkları ÇED raporunda inşaat aşamasında 1500 kişiyi çalıştıracağını yazan şirket, toplantıda birden bire bu rakamı 2500 kişiye çıkardı.

Halkın katılımı

Neyse ki çok kısa süren bu bilgilendirmeden sonra sorusu ya da görüşü olan var mı diye anons yapıldı, kimsenin eli kalkmayınca raporu önceden okumuş biri olarak söz istedim. Adımı söyledikten sonra inşaat aşamasında çalışacak işçi sayısının yanlış aktarıldığını vurguladım, sonrasında ise Yırca’da zeytin ağaçlarını kesenlerden hatırladığım bir yüz, “Tamam da kardeş sen Somalı mısın” diye sordu.

Bunun üstüne yuhalamalar, şerefsizler gibi bir sürü söz farklı kişilerden yankılandı. Yuhalamalarla birlikte üzerime yürüyen bir kişi elimden mikrofonu aldı bir diğeri ise beni iterek alandan çıkardı. Jandarma görevlileri ise köylülerin çoğu gibi olan biteni izledi.

Hayatımın son bir yılının büyük kısmını yaşadığım şehir olan İstanbul’dan çok Soma’da ve Yırca’da geçirdim. Soma’daki maden kazasından sonra yaşanan büyük acıya, var olan termik santral yüzünden pek çok çocuğun kronik astım hastası olduğuna tanık oldum.

İnsanların, başka yatırım alanı olmamasından dolayı nasıl madenlerde çalışmaya mecbur edildiğine, şimdi de yeni bir kömürlü termik santral projesinin büyük bir iş kapısı olacağı hayaliyle kandırıldıklarına, Kolin’in Yırca’da nasıl bir vicdansızlık örneği gösterdiğine, orada yaşayarak şahit oldum.

Vicdan tıkanıklığı

Soma’daki yeraltı madenlerinde vicdanı tıkanmayan milyonlardan biri olarak, iş beklentisi olan köylülere bu santral projesinin köy için inşaat süresi dışında hiçbir iş imkanı yaratmayacağını söylemeliydim. Mekanik sistemlerle var olan yer üstü madenden kömür alarak çalışacak bu santral projesinin ne madende ne de uzmanlık gerektiren santral içerisinde Kayrakaltı köylüleri için ne yazık ki bir istihdam kaynağı olmayacağını anlatmalıydım.

Kömürlü termik santrallerin etkisi küresel

Bugün, mevsimlerin ve küresel ölçekte iklimin değişmesinin ana kaynağı, sera gazı emisyonlarının yüzde 41’ini oluşturan kömür tüketimidir. Yılda 4 buçuk milyon ton kömür yakacak olan bu santral hem iklim değişikliğini hızlandıracak hem de tükettiği su ve saldığı ağır metal gazlarla bölgenin toplumsal ve çevresel sağlığına kalıcı hasarlar bırakacak.

Kolin’in gaddarlığı ve gerçekler

Yırca’da Bakanlar Kurulu desteği dışında hiçbir yasal izni bulunmadan 6 binden fazla zeytin ağacını kesen, Yırcalı ve çevre aktivisti onlarca kişiye şiddet uygulayan Kolin şirketler grubu, şimdi de Kayrakaltı köylülerine istihdam vaat ederek Yırca’da başlattığı gaddarlığa devam ediyor.

Benim o gün, bu gerçekleri köylülere aktaramamış olmam yani oradaki ayrımcı söylemle başlayan susturuluşum Kolin yetkililerini çok sevindirdi. Gerginliği arttırmamak için alandan ayrılmak üzereyken şirket yetkilileri bize Bodrum tatili tavsiyesinde bulundu, toplantıda konuşamadığımız için bu projenin gerçekleşeceğini ve kazandıklarını düşündüler herhalde.

Gördüğüm tüm resmi kurumlar ve yaşanan linç girişimi, termik santralin oluşturacağı rant etrafında büyük bir işbirliği olduğunun ilk habercisi.

Ancak hiçbir kandırmaca ve linç girişimi bu gerçeklerin köylülere ulaşmasına engel olamayacak ve o gün hiçbir köylü için tatil olmayacak.

 

Reşit Elçin ( Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu )

Bu yazı ilk olarak bianet.org sitesinde yayınlandı

Almanya bir reaktörünü daha kapattı

Böylece toplam 8 reaktör Almanya’da devre dışı bırakılmış oldu … Bu hafta sonu Bavyera’daki  Grafenrheinfeld nükleer santrali bir daha çalıştırılmamak üzere kapatıldı. 2011’den sonra Almanya’da  kapatılan santral bulunmuyordu.

grafenrheinfeld
Grafenrheinfeld Nükleer Santrali

Grafenrheinfeld rekatörünün ürettiği enerjiyi bir başka kaynaktan tedarik etmek hiç sorun değilse de Bavyera hükümeti alternatif yolları düşünmekte çekimser davranıyor.

33 yıl boyunca işletilmiş olan  Grafenrheinfeld  santrali Almanya’daki en yaşlı nükleer santral  ve 27 Haziran Cumartesi günü  son kez çalıştırıldı.  Tesisin yarısından fazlası sökülmüş durumda ve Almanya , geleceğin kazançlı pazarı olan nükleer santrallerin güvenlikli bir biçimde sökülmesi alanındaki  uzmanlığını geliştiriyor .  Avrupa’da  kapatıldığı resmi olarak ilan edilen, edilmeyen  bir çok nükleer santral var , geniş ölçekte nükleerden çıkış yaşanıyor  öyle ki Avrupa’da 2030’a kadar sadece bir kaç nükleer santral kalabilir .

Şimdiye dek , Almanya’da  sadece 3 küçük nükleer reaktörü sökülmüş bulunuyor  .  Bavyera’da the Niederaichbach santrali 1974’te sökülmüştü yani açıldıktan sadece 18 ay sonra . 106 MW’lık kapasiteyle biraz küçük olsa da  1995 yılında Avrupa’da tamamen kapatılmış olan tek nükleer santraldi ancak sökümün maliyeti  280 milyon Alman Markı ile 230 milyon Mark olan yatırım maliyetini bile geçmişti.  Bir diğer örnek de Stade’deki  reaktördür : bu reaktör de çalıştırılmaya başladıktan 31 yıl sonra  2003 yılında kapatıldı  , maliyetle söküm arasındaki maliyet farkında bugün de bir değişiklik yok . Stade santrali kurulum maliyeti 150 miyon Avro iken sökümü 500 milyon Avro hatta en ileri ihtimalle 1 milyar Avro tutacak .

Peki ışıklar sönecek mi?

Grafenrheinfeld’daki  I,  345 MW’lık  reaktör Bavyera’daki elektriğin 6’da 1’ini üretiyor ve Almanya’da 2011 Fukuşima faciasının ardından geçici olarak kapatılan 8 reaktörden biri olan  Isar I’ den sonra kapatılmayı bekleyen 2. reaktör denilebilir.  2010 yılında , Bavyera’da yıllık 73 TWh of elektrik  üretilmişti. Pazar günü itibariyle , bu miktar  50 TWh’a düşecek.  (Bu açığı kapatmak için başka bir santralin kapasitesinin de arttırılması öngörülmüyor )

Almanya’nın nükleerden çıkışı – 2022’nin sonunda olacak , Bavyera’da diğer 3 santralin de kapatılması bekleniyor . Bavaria – Gundremmingen B  2017’de  (ülke genelindeki programa göre bir sonraki  kapatılacak reaktör), Gundremmingen C ve  Isar II ise sırasıyla  2021’de  ve 2022’de kapatılacak . Peki  Bavyera bu enerji açığını kapatabilecek mi– peki ya Almanya oluşan enerji açığını nereden kapatacak?

1970’lerden itibaren , politikacılar nükleer santralleri  ekonomik krizlerden sakınmanın yolu olarak görüp uyarılarda bulunmuştur. Hatta uzmanlar yeni reaktörlerin kurulması yönünde ihtiyaç olacağını belirtmiştir fakat, bugünkü durumda  mevcut reaktörlerin kapatılmasına odaklanılmış bulunuluyor. Komşu eyalet  Baden-Württemberg’in Çevre Bakanlığı  tarafından  geçen sonbahar  gerçekleştirilen Güney Almanya’da  “güvenli kapasite” çalışması  sunumu ,  nükleerden çıkış sürecinin sonuna doğru komşu ülkelerde de nükleere talebin düşeceğini söylüyor . Bu açıklamayı Yeşil Parti Bakanı yaptı. Bulgular oldukça objektif  ne  endüstri temsilcilerini ne de nükleer yanlılarını korkutmak amacını taşıyor.    Bavyera eyaleti  bu sebeple enerji  tedarikinde kayıp yaşayabilir.

Öte yandan  enerji açığını kapatmak için çözüm üretebilecek , aksiyon alınabilecek  yeterli zaman da mevcut. Fakat ne yazık ki Bavyera eyaleti hala bir çözüm üretmeye yanaşmıyor (ama nükleer atık da istemiyor).  Bununla beraber rüzgar çiftliklerinin geliştirilmesine de karşı çıkıyor  (kuşkusuz  rüzgar türbinleriyle bu enerji talebinin karşılanması çare sayılamıyor)  yeni yüksek voltajlı enerji hatlarının kuzeyden kablolarla transferi de söz konusu değil .

Yenilenebilir enerji savunucuları  yüksek  voltajlı enerji hatlarına da karşı  onlara göre pazardaki mevcut girdilerle sorunun üstesinden gelinebilir.  Rüzgar enerjisinin üretimde en yüksek seviyeye geldiği durumda (özellikle kuzey Almanya’da ) , kuzeyde üretilen elektrik enerjisinin fazlası  güneye iletilmiyor.

Alman enerji  habercisi  Jakob Schlandt’ın son tespitleri  oldukça ilginç . Ülkenin enerji ağı ajansı yedek rezervlerde 3.1 Gwlik bir yükseliş öngörüyor  ki bu  2017’de kapatılacak olan iki nükleer santralin ürettiği enerjiden daha fazlasına denk . 2019’a gelindiğinde ise bu rezerv en düşük seviyelere gerileyecek. Dolayısıyla  Ajansın raporuna göre grid iyileştirmeleri 2019’a kadar tamamlanmak zorunda .

Schlandt , bu durumun Avusturya ve Almanya’nın elektrik piyasasındaki  tek fiyat uygulamasından  vazgeçilmesine sebep olup olmayacağını  da sordu.  Ajans bu soruya evet cevabını verdi. Eğer iki ülke ortak fiyattan vazgeçerse  Avusturya fiyatları serbest dalgalanacak  ve Bavyera’da  bir  enerji açığının oluşması halinde toptan fiyatlara yansıma olacak , bu durum yedek rezerve olan ihtiyacı azaltmanın toptan piyasada ek kapasiteyi azaltmak anlamına geldiğini gösteriyor.  Schlandt’ın söylediği gibi , bu  aksiyon Avrupa Birliği’nin üyelerinden  istediğinin tam tersi  yönde gitmek demek . Özetle , Bavyera enerji geçişi yaparak gemide yer almak istiyor ve eğer şimdi aksiyon alırlarsa bir enerji kısıtına girilmeyeceği görülüyor.

Almanya’da çoğumuz  , Grafenrheinfeld’ı  Die Wolke(Bulut) adlıeserinden biliyoruz . Bu eser Çernobil kazasından sonra benzer bir çekirdek erimesinin Almanya’da Grafenrheinfeld ‘da yaşandığını konu eder . Öyle ki eser Alman okullarında müfredata girmiştir. Sadece Almanya’da 1.4 milyon basılmıştır(aynı zamanda 16 dile çevrilmiştir).  Grafenrheinfeld’ın kapanması  bu sebeple çok sembolik bir anlam taşıyacaktır. Evet kitap mutlu sonla bitmiyor . Umuyoruz ki gerçek hayatta Grafenrheinfeld ‘ın sonu öyle olmaz.

İngilizce’den çeviren :Pınar Demircan

(Yeşil Gazete, Energytransition)

 

2. Bozcaada buluşması 4-5 Temmuz’da

Mavinin tondan tona açılan koyları, uzak denizlerin kokusunu taşıyan rüzgarları, şaraba yatan üzüm bağları, adanın ruhunu yansıtan  sokakları, rengarenk çiçeklerin tuttuğu köşe başları,
Rum – Türk lezzetlerinin iç içe geçtiği sofraları,  insanlarla dost kargaları ve her gidenin farklı bir hikayeyle, yeniden dönmek niyetiyle ayrıldığı Bozcaada, doğasında buluşmaya çağırıyor bir kez daha. 2. Bozcaada Buluşması, 4 – 5 Temmuz’da.
adaa

Bozcaada Forum öncülüğünde organize edilen doğa buluşması, doğal sit alanı koyların ve üzüm bağlarının yapılaşmasının önünü açacak projelere karşı direniş mesajı verirken katılımcıları adanın el değmemiş güzelliklerine doğru keşfe çıkaracak.

2. Bozcaada Doğa Buluşması etkinlikleri, 4 Temmuz Cumartesi günü çevre temizliği ile başlayacak. Adada buluşan doğa savunucuları sokaklarda çöp toplayarak gezerken profesyonel dalgıçlar da denize dalıp limanda temizlik yapacak. Güneş batarken, adanın dört bir yanını gören ve eğer imara açılırsa ruhunun nasıl yok olacağını gösteren Bozcaada’nın en yüksek tepesi Göztepe’ye tırmanılacak.

l6_10152554843356585_42200893_n

Ada’da güneş denize karışınca Cumhuriyet Meydanı’nda müzik başlayacak. Balkanlar’dan Hindistan’a rock, blues, funk pop müziği kendi tarzlarıyla birleştiren Velvele müzik grubu ile dokuz kadının farklı dilleri, kültürleri yorumlamak, dil, din, ırk, cinsiye farkına karşı çok sesli barış şarkıları söylemek üzere Çanakkale’den yola çıktığı Dina Etnik Ensemble sahnede olacak.

Bozcaada’da çevre forumu

5 Temmuz Pazar günü Zübeyde Hanım Bahçesi’nde kurulacak serbest kürsüde Çanakkale’den Alakır’a, Kaz Dağları’ndan Kuzey Ormanları’na, Artvin’den Yırca’ya doğayı talan eden projeler ve buna karşı duranların çevre mücadelesi konuşulacak. İda Dayanışma Derneği adına Hicri Nalbant Çanakkale ve köylerindeki altın madeni ve termik santral mücadelesini, köylülerin dayanışmasıyla büyüyen direnişle birlikte yürüyen hukuk mücadelesini anlatacak. Alaska’da yaşayan yazar Özgür Keşaplı Didrickson ise oradaki doğal yaşam ve deneyimledikleri üzerine bir sunum yapacak.

Ada’dan Anakara’ya “Yalnız değilsiniz”

Buluşmayı Bozcaada Forum adına Yeşil Gazete’ye anlatan Fırat Tunabay, “Bu sene ikincisini düzenlediğimiz Bozcaada Doğa Buluşması’nda farklı bölgelerde çevre ve yaşam hakkı mücadelesi veren tüm doğasever dostlarımızı yanımızda görmek bizi çok mutlu edecek. Bu birliktelik hepimize güç verecek. Buluşmanın etkinlikleriyle hem adanın güzelliklerini birlikte yaşayacağız, yapılan planların neyi yok edeceğini göreceğiz, hem de adadaki ve Çanakkale’deki çevre mücadelesini büyüteceğiz. Çadırlarını alıp gelenler Sulubahçe kamp alanında uygun fiyata çadırlarını kurabilecekler. 2. Bozcaada Doğa Buluşması’nda Çanakkale’de ve Kazdağları’nda termik santrallere, altın madenciliğine, sanayileşmeye, Gelibolu – Lapseki arasında planlanan köprüye, kıyıları, ormanları, dağları talan edecek, Bozcaada ve Gökçeada’yı imara açacak projelere karşı yeniden bir dayanışma kurulacak, ortak bir ses çıkacak. Ülkenin farklı yerlerinde dereleri, ormanları, zeytin ağaçları için mücadele eden dostlarımıza da selam gönderilerek yalnız değilsiniz mesajı verilecek” dedi.

2. Bozcaada Buluşması Facebook etkinlik sayfası:

https://www.facebook.com/events/363422100528851/

 afişHaber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

 

Kare Kare Onur Yürüyüşü #LoveWins

Geçtiğimiz yıllarda Onur Haftası yürüyüşlerinin İstanbul ayağının barışçıl, renkli ve neşeli geçtiği İstiklal Caddesi’nde bu yıl polis saldırısı, tazyikli su ve gaz bombası vardı. 28 Nisan günü saat 17.00’te basın açıklamasıyla Taksim Meydanı’ndan İstiklal Caddesi’ne doğru başlaması planlanan yürüyüş, caddenin girişini kapatan polis engeliyle karşılaştı. Yaklaşık 3 saat boyunca polis, insanları tazyikli su ve gaz bombasıyla dağıtmaya çalışması ve insanlar tekrar bir araya gelmesi döngüsü devam etti. Meydanda yürüyüşçülere destek veren milletvekillerinden CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal: “İstiklal Caddesi’ne girdiğimizde insanlar çok hoş bir şekilde gezdiğini, ellerinde bayraklarla mutlu mesut kutlamalarını yapmak istediklerini gördük. Ancak polis bu tabloya gelişigüzel bir şekilde gaz, tazyikli su ve plastik mermi sıkıyordu.” dedi.

Tadımız kaçtı ama toplandığımız alanlarda slogan atmaya, eğlenmeye devam ettik. Onur Yürüyüşleri’nin olmazsa olmaz renkleri yine sokaktaydı, sesleri devlet baskısına rağmen yine yükseldi.

Taksim Meydanı – Fotoğraf: Pelin Atakan
Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan
Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan
Sıraselviler Caddesi – Fotoğraf: Pelin Atakan
Sıraselviler Caddesi – Fotoğraf: Pelin Atakan
Zaytung, TOMA’nın sıktığı suyla beliren renklerin haberini “Onur Yürüyüşü’ne Emniyet’ten anlamlı destek” başlığıyla verdi
Sıraselviler Caddeesi – Fotoğraf: Pelin Atakan
CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal TOMA’ya “fısıldarken” – Fotoğraf: Cihan Pehlivan – Docu Press Agency (kaynak: Kaos GL)
Fotoğraf: Pelin Atakan
Cihangir Meydan – Fotoğraf: Sertan Ambarcı
Cihangir Medyan – Fotoğraf: Sertan Ambarcı

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete, Kaos GL, Zaytung)